Allah’ın Bizim İbadetimize İhtiyacı mı Var?

İbadete kim muhtaç?

En güzel şey, karşılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktadır. Bunu idrakten aciz ve sefil fikirli kimseler, kendi bozuk terazilerinde tartmakta ve hakikate zıt neticeler çıkarmaktadır. Bunlardan bir kısmı, “Cenab-ı Hakk’ın (haşa) ne ihtiyacı var ki, kendisini tanıttırmak ve sevindirmek için bu kainatı yaratsın ve bize ibadeti emretsin?“ şeklinde bir soru sormaktadırlar.

Bu kimseler bu soruyu sorarken, zahmet edip etraflarında bulunan mahlukata bir nazar etseler, sorularının cevabını alacaklardır. Mesela, güneş insanlara ışık vermekle beraber, insanlardan karşılık olarak ne beklemektedir? Yer küresi insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümit etmektedir? Veya limon ağacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı halde C vitaminiyle yüklü  limonları verirken, bu lütfun karşılığında insanlardan neyi istemektedir? Misaller çoğaltılabilir…

İşte yaratılışça ve ehemmiyet cihetiyle insanlardan aşağı seviyede  bulunan mahlukat dahi insanın hiçbir şeyine muhtaç değilken, bilakis insan onlara muhtaç iken, bir insan hangi akılla her şeyi yaratan ALLAH hakkında o soruyu sorabiliyor?

Bir doktor lütuf ve merhametiyle fakir kimseleri ücretsiz tedavi etse, “Bu doktorun ne ihtiyacı var ki böyle yapıyor?” denilmez. Denilse divanece bir soru olur. Zira doktor zaten ihtiyacı olmadığı için bu lütfu yapıyor. Veya bir doktorun verdiği ilacı içen bir adam “doktorun ne ihtiyacı var ki bu ilacı bana içiriyor? şeklinde bir soru soramaz.   
İşte ALLAH’u Teala’da bu kâinatı lütfuyla bize hizmetkar yaptığı gibi, ibadeti de yine lütfuyla bize emrediyor, ta ki onlarla ebedi saadete mazhar olalım.

Mesela ana rahmindeki bir çocuğu şuurlu farzediniz. O çocuk gözüyle o alemde bir şey görmediği için, “Yahu şu gözler bana niçin takılmış?“ diye itirazda bulunacaktır. Ona şu gözler sana başka yerde lazım olacak. O aleme gittiğin zaman bu gözler sayesinde semavat ve arzdaki harika sanatları temaşa edeceksin“ denilse “ben görmediğim şeye inanmam“ diye bu hakikatın karşısına çıkacaktır. Daha sonra itirazla, burnunun neye yaradığını ve niçin yüzünde kalabalık ettiğini soracak ve kendisine bu aletle başka bir alemde güzel kokular alacağını söylendiğinde bu hakikati de inkara gidecektir. Aynı şekilde kollarının kalabalık ettiğinden, ayaklarının lüzumsuzluğundan bahisle sadece sadece göbeğinden beslenmesine nazar edecek, ağzını dahi lüzumsuz bulacaktır. İşte, Rahim’i Zülcemal, ana rahminde rahmetiyle bizim elimizden tutmuş, bizi kendi fikrimizle başbaşa bırakmamış ve bu dünyada lazım olacak bütün cihazları takarak bizleri bu dünyaya göndermiştir. O Hakim’i Zülcemal bu dünyada bizi bir imtihana tabi tutmuş ve bu alemden gideceğimiz ahiret aleminden hakkıyla istifade edebilmek için nasıl hareket etmemiz gerektiğini Peygamberimiz (s.a.v) ve Kur’an-ı Kerim‘i ile bizlere bildirmiştir.

Bu imtihanda ana rahmindeki o çocuğun düştüğü hataya düşmeyip: namaza, oruca, zekâta ve diğer emir ve yasaklara uyduğumuzda, ahirette bu ibadetlerimizden ebediyyen istifade edeceğiz. Aksi halde, bu dünyaya gözsüz,elsiz, ayaksız, ağızsız ve kulaksız… gelen bir çocuk gibi âhirete gittiğimizde, cennette bize hayat hakkı tanınmayacağı muhakkaktır.
Kaldı ki, her emrin terkiyle bir nehiy işlendiğinden, bu dünyadan taat ve ibadetsiz göçen kimse âhirete eli boş gitmek yerine, torbasına nice isyanlar ve günahlar doldurarak gitmektedir. Böyle bir yolculuk ise ancak Cehennemde son bulur.