Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Yeniden Ä°nanmak

“İman da gönüller de zamanla yıpranır; imanınızı lâ ilâhe illâllâh diye diye yenileyiniz.” Hadis-i Şerif

İnanmak.  İmanı  tazelemek.  Herşeye yeniden ve sağlam olarak inanmak. İnancın doğrusunu bulmak ve onu kalbe indirmek. Kalbe inen imanı amellere ve hayata yansıtmak ve inandığımız gibi yaşamak. Bunların hepsi dünya hayatına ve ötesine ait önem taşıyan konulardır.

‘Yeniden’ ifadesi bazılarımıza yabancı ve garip gelebilir. Hakikaten insan fıtratı olarak alışmadığımız bir şeye alışmak veya alıştığımız bir şeyi bırakmak uzun zaman alır, alıyor. Bütün bunlar için önce ‘düşünmek, dilemek ve istemek’ gerekiyor. Sonra da bu düşünce, dilek ve istek doğrultusunda harekete geçerek istediğimiz şeyi sonuçlandırmak gerekiyor.

yeniden-inanmakİman ise her şeyin başında ve sonunda gerekir. İmansız hayat müslüman için düşünülemez bir yaşamdır. Ama sedece ‘iman ettim’ demek yeterli mi? Yeterli olmadığını bize bir çok ayet ve hadis söyler. İman etmek aynı zamanda imtihan olmayı da gerektirir. Kıymetli şeylere sahip olmak onu koruma tedbirlerini ve tehlikelerini de beraberinde getirir.

Rabbimiz ve yaratıcımız Allah: “Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, indirdiği Kitab Kur’an’a ve daha önce indirdiği kitapların asıllarına gereğine uygun şekilde iman edin.”(4/Nisa, 136)  buyurmuş. Yani iman edenler, imanlarını, gereğine uygun şeklide yapmaları ve bunu sık sık kotrol etmeleri gerekmekterdir. 20. Asrın ikinci yarısında dolu dolu ve bereketli bir hayat sürmüş, toplumumuz ilim ve irfan hayatında açık etkileri olmuş rahmetli Mahmud Esad COŞAN Hocaefendi, İslam Dergisi Aralık 95’te yazdığı “İmanı Tazelemek” yazısı da bu noktada yeniden okunması gereken ‘taze’ bir yazıdır. Hocaefendi bu makalede imanı tazelemenin, taze tutmanın altı yolunu zikreder: Dünya hayatının fâni zevkleri ve bitmez tükenmez meşgaleleri müslümanı aldatmamalı, nefse uyulmamalı, şeytanın insanı daima aldatmaya çalıştığı da unutulmamalı, “ibadetin makbulü az da olsa devamlı yapılanıdır.” gerçeğini daima hatırda tutmalı dedikten sonra şu iki hadisi zikreder.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“İman da sizden birinin içinde tıpkı –elbisenin eskiyip yıprandığı gibi– yıpranır sönükleşir. O halde Allah’tan (cc.) imanı kalbinizde yenilemesini, tazelemesini isteyiniz”[1] buyurmuş.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz:
“İmanınızı yenileyiniz.” buyurdu.
Denildi ki:
“Ya Resûlallah, imanımızı nasıl yenileyebiliriz?”
Buyurdu ki:
“Lâ ilâhe illallâh sözünü çok söyleyiniz.”[2]

Merhum Hocaefendi’nin diğer bir yazısı da yine İslam Aralık 1997 tarihinde “İmanı, Ahdi, Azmi, Aşkı ve Şevki Tazelemek…” başlığını taşımaktadır. İşte bu yazıdan bazı bölümleri bu vesile ile sizinle paylaşmak istedik. Umarız sizin ve bizim imanımızı tazelememize vesile olur. İşte yazıdan bazı paragraflar:

“İmanlarımızın, aşk, şevk ve heyecanlarımızın zaman zaman tazelenmesi lâzım. Bunun için çok kitap okumalıyız; güncel olayları dikkat ve ibret gözüyle takip etmeli, fikir yazılarını, büyük yazarların mühim makalelerini iyi takip etmeli, her sabah kendi kendimize, “Bugün Allah için ne yapabilirim, ne gibi hayırlı işler, sevaplar kazanabilirim?” diye sormalıyız…

Namaz, zikir, Kur’ân-ı Kerîm kıraati gibi ibadetlerimizi, tadını çıkara çıkara, özene özene, tefekkür ve tedebbür ile aceleye getirmeden, hakkıyla îfâ ve edâ eylemeliyiz…

Fakirleri, düşkünleri, zavallı ve mazlumları aramalı, bulmalı, teselli etmeli, maddeten desteklemeli, gönüllerini yapmalı, dualarını almalıyız…

Hastahaneleri, yetimhaneleri, evde yatan hastaları dolaşmalı, yoklamalı, dertlerini paylaşmalı, tedavilerine yardımcı olmalı, bize candan dua etmelerini sağlamalıyız; Allahu Teâlâ’ya bize verdiği sıhhat ve afiyet, sağlık ve sağlamlık için çok şükürler eylemeliyiz…

Özellikle Cuma günleri, olmazsa mümkün olan tatil zamanlarında, vefat etmiş büyüklerimizin, yakınlarımızın, dostlarımızın kabirlerini ziyaret etmeliyiz, onlara hatimler, Yâsînler, Tebârekeler vs. okumalıyız. Çünkü onların da diriler, yaşayanlar kadar sevgiye, duaya, ziyarete ihtiyaçları vardır. Ölüm her şeyi kesip, koparıp, bitirmiyor; dostluklar, yardımlar, ilişkiler, ihtiyaçlar devam ediyor, hatta daha da artarak, safileşerek, hasbileşerek, güzelleşerek…
En mühim, en sevaplı, en faydalı, en güzel işlerimizden biri de dostlarımızı, arkadaş ve kardeşlerimizi, mü’minleri, hatta hayvanları, bitkileri sevmek, korumak; onlarla iyi ilişkilerimizi en yüksek düzeyde sürdürmek, geliştirmek, ülfet etmek, gönül almak, yardım etmek, sevindirmek… Tüm ümmet-i Muhammed’in hayrını, iyiliğini, salahını, felahını, necatını istemek, bunun için olanca gücüyle çalışmak, uğraşmak, yorulmak, masraf eylemek, fedakârlıkta bulunmak…
Her fırsatta el açıp, secdeye kapanıp yüce Mevlamız’a yalvarmak, yakarmak, yanmak, ağlamak, kendi için yakınları için dini için âhireti için vatanı ve milleti için İslâmî hizmetleri ve müslümanların perişan hali ve zarar ziyanları için gözyaşı dökmek, tazarru ve niyaz eylemek…”

İman Yaratıcımızın bize verdiği büyük bir nimettir. Bu nimetten dolayı rabbimize minnet halinde olmalıyız. Bu konuda 49/Hucurat Suresi 14-17. Ayetleri bize büyük bir ibrettir:
“Çöldeki bedevî Araplar gelip: ‘İman ettik.’ dediler. De ki: ‘Siz gönülden iman etmediniz. Fakat: ‘Müslüman olduk/teslim olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize tam girmedi. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne tam itaat ederseniz imanınız sahih ve kâmil olur; O’da amellerinizin sevâbından hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Gerçek mü’minler ancak, Allah’a ve Resûlü’ne inanan; sonra bunda şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlardır. İşte onlar imanlarında doğru olanların ta kendileridir. De ki: Siz dindarlığınızı Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir. Onlar İslâm’a girmelerini senin başına kakıyorlar. Seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Aksine, Allah sizi imana eriştirmekle, sizi minnet altında bırakır. Eğer imanınızda doğru kimselerseniz Allah’a minnettar kalın.”[3]

Öyle zamanlar gelecek ki diyor peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “o zaman da insan mümin olarak sabahlar, kafir olarak geceler; mümin olarak geceler, kafir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”[4] Yani olumsuzluklar öyle bir noktaya varabilir, ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun insan Allah’ın hoşuna gitmeyecek olan söylediği bir sözden dolayı veya seyrettiği bir görüntüden dolayı veya desteklediği bir taraftan dolayı imandan çıkmıştır da haberi bile yoktur; insan mümin olarak sabahlamışken o günün akşamına kafir olarak girer veya mümin olarak girdiği gecenin sabahına kafir olarak çıkar. Bu tam anlamıyla bir kargaşa ve fitne ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne yaptığını, ne yapması gerektiğini bilemez. Din gibi, iman gibi dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevi karşılıklara satılır, peşgeş çekilir. Özdeğerlere yabancı ve düşman sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman işporyata düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlamış demektir.[5]

Bu durumdan kurtulmak ancak imanımızı Kur’an’a göre her zaman yeniden tazelemek, Allah’a ve O’nun son peygamberine yeniden şeksiz-şüphesiz tam olarak inanmak, teslim olmakla ve zamanımızdaki hakiki peygamber varislerine uymakla mümkündür.

[1] Hâkim, I, 45, hadis no: 606. Bk. Mecma’, I, 212; Heysemî, I, 52; Gümüşhânevî, Râmûzü’l-ehâdîs, I, 96/ 6.
[2] Ahmed b. Hanbel, II, 359, hadis no: 8695; Abd b. Humeyd, s. 417, hadis no: 1424; Hâkim, IV, 285,  no: 606.
[3] Ayet mealeri Feyzul Furkan Mealinden alınmıştır.
[4] Riyazüs-salihin, 88. Hadis.
[5] Bu açıklama, ilgili hadisin şerhinden alınmıştır.

——————–
Mahmud Salih

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Mekke’nin Fethi Ne Zaman?

Ãœlkemizde son yıllarda Mekke’nin fetih tarihi 10 gün önceye çekilerek Miladi 31 Aralık/ 1 Ocak’ta kutlanmaya baÅŸlandı. Bu kutlamalar kimi zaman “alternatif yılbaşı kutlaması” adı altında yapılıyor. Oysa Mekke’nin fethi, tarihi kaynaklara göre; (Ä°bn Ä°shâk, Ä°bn Hişâm, Belâzûrî, Vâkıdî, Ä°bn Esir, Ä°bn Kesir, Taberî gibi pek çok tarihçinin ittifakla verdiÄŸi tarih) Hicrî takvime göre 20 Ramazan 8’de (Hicretin 8. yılı) gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu Hicri tarih Milâdî takvime uyarlanınca 11 Ocak 630 tarihi elde edilir.  (http://193.255.138.2/takvim.asp)

Diyanet’in resmi sitesinde bu tarihsel gerçek “Peygamberimizin Hayatı-Mekke’nin Fethi” adlı dosyada “f) Mekke’ye GiriÅŸ (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)” baÅŸlığı altında doÄŸrulanmaktadır. Miladi 1 Ocak’ta Hz. Muhammed (sas) bırakın Mekke’yi fethetmeyi daha yeni Mekke’ye doÄŸru hareket etmiÅŸtir.

mekkenin fethi hicri miladi

Mekke’nin Fethi Ä°slam tarihinin en önemli olaylarından biridir. Son Peygamber Hz. Muhammed (sas) Mekke’yi fethederek Ä°slamın önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmıştır. Ä°slam’ın Hz. Muhammed’den (sas) sonra yayılıp kurumlaÅŸmasında Mekke’nin fethi gerçekten büyük bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan Müslümanların bu önemli tarihi hatırlamaları, hatta kutlamaları son derece doÄŸaldır.

Ancak bu önemli tarihi olayı aslına aykırı ÅŸekilde adeta bir “alternatif reaksiyon malzemesine” dönüştürerek kullanmanın da bir faydası yoktur. 31 Aralık-1 Ocak günü-gecesi Müslümanlar için sıradan günler gecelerdir. Bu geceye ayrı bir önem verilmemeli, Müslümanlar her gece neleri yapıyorsa, bu gece de onları yapmalıdır. Sanki mübarek geceymiÅŸ gibi mevlid okutmak, sohbetler düzenlemek uygun deÄŸildir. Hasılı kelam bu gecenin diÄŸer gecelerden farkı yoktur. Bu geceye deÄŸer veriyormuÅŸ gibi hareket etmek, alternatif kutlamalar yapmak doÄŸru deÄŸildir.

Ayrıca konuyla ilgili olarak bkz. http://dusunuyoruz.com/noel-neyimiz-olur

 

 

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Hristiyanlık İnancının Temelleri

897Gerçekte Hıristiyanların üçlü inanışının iki yüzü vardır ki, birisi ÅŸirk, birisi birliktir. Åžirk ile azarlandıkları zaman tevhid yüzünden görünürler, ittihad ile muâheze edildikleri zaman da; “biz üç diyoruz” derler. Hıristiyanlar, baba, oÄŸul, ruhul-kudüs diye ayırdıkları üç ilâhı, bir Allah olmak üzere birleÅŸtirdikleri zaman bu birlikte Mesih’i kastederler. Baba ve Ruhu’l-kudüs’ün oÄŸulda cesetlendiÄŸini düşünürler ki, iÅŸte “Allah, MeryemoÄŸlu Mesih’ten ibaret” dedikleri budur. Küfür olması için “Mesih, ilâhtır” demek bile yeterli olduÄŸunda, şüphe yok ise de, böyle demek, “Mesih, ilâhtır” veya “Allah, Mesih’tir” demenin aynı olmadığı için buna hıristiyan mezheplerinin hangisinin açık ve hangisinin gizli bir ÅŸekilde temas edeceÄŸini biraz düşünelim:

Birincisi: “Allah” bir özel isim olduÄŸu gibi, MeryemoÄŸlu Mesih isminin de bir ÅŸahsı ifade eden bir özel isim olduÄŸu açıktır. Bunun için “Allah, Meryem’in oÄŸlu Mesih’dir” demek, Allah ile Mesih arasında, “Mesih Ä°sa’dır” demek gibi tam bir ÅŸahsî birliÄŸi iddia etmektir. Ve böyle diyenler Mesih’i ancak lahut (Allah)tan ibaret bir ÅŸahsî hüviyet farzetmiÅŸ olurlar. Ve Meryem’in oÄŸlu olan bir insanî ÅŸahıstan insanlığı uzaklaÅŸtırıp, onu yalnız Allah olarak almış olurlar. Bu ÅŸekilde, “Allah, Mesih’tir” demek, “Mesih Allah’tır” demenin aynıdır. Mantık bakımından birisi diÄŸerine “aks” olur.

Ä°kincisi, resmî hıristiyanların iddia ettikleri gibi Mesih’in Allah’tan baÅŸka insanlık tarafı bulunduÄŸu, Mesih’in hem tam bir ilâh, hem de tam bir insan ve hatta küllî bir insan olduÄŸu tasavvur edildiÄŸine göre anılan söz: “Allah bir insandır veya bir çeÅŸit insandır” demek gibi bir cüz’i birliÄŸi veya hulûl (baÅŸka cisme girme) iddia etmek olur. Bu takdirde, “Allah, Meryem’in oÄŸlu Mesih’tir” sözü, ” Mesih aynen Allah”tır” demek olmasa da “Mesih’in bir kısmı: bir cüz’ü Allah’tır, Mesih’in dışında Allah yoktur; fakat Mesih’te Allah’tan baÅŸka bir ÅŸey de bulunabilir” demek olur.

DEVAMI İÇİN TIKLAYIN

 

Kategoriler
Kutsal Kitap Türkçe

Kısa Film > Okuduk mu?

okuduk-muU-jpegHer türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde hiç okuduk mu? Kur’an’ın Anlamıyla Buluşmak (KAB) Platformu tarafından hazırlanan kısa film…

 

Filmin orjinal halini aşağıdaki butona tıklayarak indirebilirsiniz.
Boyut: 288 MB (HD Kalite)
indir_buton

Kategoriler
Türkçe

Allah Kimleri Sever / Kimleri Sevmez?

ALLAH SEVGÄ°SÄ°*

Gerçek mü’min için en mühim haslet ve en büyük devlet, Allahu Teâlâ’yı sevmek ve O’nun tarafından sevilmektir; erişilecek mertebelerin en yükseği budur. Hayatın bütün çabaları bu gayeye ulaşmak için olmalıdır. Öğrenilen ilimler insanda bu şuuru uyandırmamışsa boşa çekilmiş bir emek ve mânevî bir vebal demek olur.

Okumaktan mâna ne:
Kişi Hakk’ı bilmekdür.
Çün okudun bilmezsin,
Hâ bir kuru emekdür.[1]

Allahu Teâlâ’yı sevmek, sebepsiz ortaya çıkmaz, onun tahakkuku için bazı şartlar vardır, kişinin böyle bir sevgiye ermesi için, mânevî birer zehir demek olan günahları terk etmesi, isyan ve tuğyandan yüz çevirmesi, yönünü Hakk’a dönmesi gerekir ki buna tevbe adı veriliyor.

Daha sonra Allah’ın kimleri sevdiğini öğrenmek, O’nun sevdiği ve razı olduğu fiillere yönelmek icap eder. Âşikârdır ki kişide dînen merdut olan ahval ve ef’al var iken Yaradan’ın onu sevmesi olacak şey değildir. Sevgi için itaat şarttır.

Nitekim şair şöyle diyor:

تعصي الإله وأنت تظهر حبه
هذا محال في القياس بديع
لو كان حبك صادقاً لأطعته
إن المحب لمن يحب مطيع

Ta’sî’l-İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû
Hâzâ muhâlün fi’l-kıyâsi bedîu
Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta’tehû
İnne’l-muhibbe limen yuhibbe mutîu.

“Hem O’nun sevgisinden dem vuruyor hem de Allah’a isyan ediyorsun. Ömrüme ant içerim ki bu mantıkça açık bir hatadır. Sevmen gerçek olsa idi muhakkak O’na itaat ederdin, zira seven sevdiğine itaatkâr olur.”[2]

Allah’ın nasıl kulları sevdiği, kimleri sevmediği Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinde zikredilmiştir.

Bunlara kısaca bir bakış dahi genel bir hükme varmak için yeterli olsa gerektir:

A. Allahu Teâlâ’nın sevdiği kullar

1. Resûlullah’a (sas.) itaat edenler (Bk. 3/Âl-i İmrân, 31).

2. Tevvâbîn: Çok tevbekâr olanlar (Bk. 2/Bakara, 222).

3. Mutatahhirîn: Çok temizlenenler (Bk. 2/Bakara, 222).

Muttahhirîn: Günahlardan ve pisliklerden paklananlar (Bk. 9/Tevbe, 108).

4. Sâbirîn: Sabrediciler (Bk. 3/Âl-i İmrân, 146).

5. Muksıtîn: Tam adaletle hareket edenler (Bk. 5/Mâide, 42, 49/Hucurât, 9, 60/Mümtahine, 8).

6. Müttekîn: Takva ile hareket edenler, haksızlıktan sakınanlar, ahde vefa edenler (Bk. 3/Âl-i İmrân, 76, 9/Tevbe, 4 ve 7).

7. Mütevekkilîn: Allah’a tevekkül eden, O’na dayanıp güvenenler (Bk. 3/Âl-i İmrân, 159).

8. Muhsinîn: İyi iş yapanlar, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk edenler, iyi ahlâkla hareket edenler (Bk. 2/Bakara, 195, 3/Âl-i İmrân, 134 ve 148, 5/Mâide, 13 ve 93).

9. Mukâtiller: Allah yolunda kale gibi tek bir saf hâlinde savaşanlar (Bk. 61/Saff, 4).

B. Allahu Teâlâ’nın sevmediği kullar

1. Mu’tedîn: Haddi aşıp taşkınlık yapanlar (Bk. 2/Bakara, 190, 5/Mâide, 87, 7/A’râf, 55).

2. Ferihîn: Şımaranlar (Bk. 28/Kasas, 76).

3. Müstekbirîn: Kibrinden hakkı kabule yanaşmayanlar (Bk. 16/Nahl, 23).

4. Müfsidîn: Bozgunculuk çıkaranlar (Bk. 5/Mâide, 64, 27/Neml, 77).

5. Müsrifîn: İsrafçılar (Bk. 6/En’am, 141, 7/A’raf, 31).

6. Zâlimîn: Zulümkâr olanlar (Bk. 3/Âl-i İmrân, 57 ve 140, 42/Şûrâ, 40).

7. Muhtal: fahûr: Çok böbürlenip kurum satanlar (Bk. 4/Nisâ, 36, 31/Lokmân, 18, 57/Hadîd, 23).

8. Hâinîn: Hainlik edenler (Bk. 8/Enfâl, 58).

Havvân, esîm: Çok günahkâr ve çok hain (Bk. 4/Nisâ, 107).

Havvân, kefûr: Çok hain ve nankör (Bk. 22/Hacc, 38).

9. Kâfirîn: Kâfirler (Bk. 3/Âl-i İmrân, 32, 30/Rûm, 45).

Keffâr, esîm: Çok günahkâr, çok kâfir (2/Bakara, 276).

Sevgili öğrencilerime hayatlarında, yukarıda çizmeye çalıştığım çerçeve içinde yaşamalarını tavsiye eder, muvaffakiyetler ve ebedî mutluluklar dilerim.

 


* Merhum Prof. Dr. M. Es’ad CoÅŸan / Ä°deal Yol, s.17 – Server Ä°letiÅŸim Yayınları

[1] Yûnus Emre Dîvânı, II, 148.

[2] İmam Şâfiî’ye ait olan şiir için bk. Ebû Abdullah Muhammed b. İdris b. Abbas eş-Şâfiî, Dîvânu’l-İmâmi’ş-Şâfiî (el-Cevherü’n-nefîs fî şi’ri’l-İmâm Muhammed b. İdrîs) (thk. Muhammed İbrahim Selim), Mektebetü İbni Sînâ, Kahire ts., s. 96.

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ä°slam Genel Kongresi

Türkiye’nin komÅŸularıyla arasının açılmaya çalışıldığı ve mezhep farklılıklarının öne çıkartıldığı bir dönemde, saÄŸduyulu bir medya kuruluÅŸunun bundan 80 yıl önceki “Ä°slam Genel Kongresi” haberini gündeme taşıması, öne çıkartması son derece önemli ve anlamlı.

Bu konunun başta ülkemiz olmak üzere bölge ülkelerinin yöneticileri ve halkları tarafından bilinmesi, hatırlanması, gündeme gelmesi büyük önem arz etmektedir.
SAĞDUYULU İTTİFAK ÇAĞRISI
Tedirginlik vesilesi güncel gelişmelere sağduyulu ittifak zemini oluşturması bakımından 1931’deki İslam Genel Kongresi’nin kararları dikkate şayandır.
Yaşanmakta olan mezhep gerginliğini engellemenin yolu İslam Genel Kongresi’nde alınan kararların günümüze uyarlanmasından geçmektedir.
Kuzey Afrika’da başlayıp Ortadoğu’da devam eden gelişmeler ekseninde oluşturulmaya çalışılan Sünni-Şii gerginliğinin bir kutuplaşmaya dönüşme ihtimali bölgedeki dost ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.
Haksız işgallerle Ortadoğu’da başlayan iç karışıklıklar, Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan suni devrimler, son olarak Suriye, Yemen ve Bahreyn üzerinden körüklenen mezhep ayrımcılığı zemini, Müslümanların uyanık olmasını gerektiriyor.
Tarihte benzer dış saldırılarla ve oyunlarla karşılaşan İslam ülkeleri, İslam kardeşliğini tesis etme yolunda önemli toplantılar gerçekleştirip mezhep ayrımı gözetmeksizin ciddi kararlar aldılar.
6 Şaban 1350, 10 Aralık 1931 tarihinde Kudüs’te düzenlenen İslam Genel Kongresi’nde de (The General Islamic Congress), İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasında işbirliğini sağlamak ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek yönünde çok önemli kararlar alındı.
Aralarında Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin, Yemen, Tunus, Trablusgarp (Libya), Mısır, Yugoslavya, Endonezya, Doğu Türkistan başta olmak üzere 22 ülkeden/bölgeden 153 delegenin katıldığı konferans, mezhep ayrımı (Sünni, Şia, Alevi, Safii, Hanefi vb.) gözetilmeksizin İslam kardeşliğini geliştirmek ve Müslümanların menfaatlerini birlikte savunmak için İslam ülkelerinin temsilcilerinin kendi iradeleriyle bir araya gelmeleri bakımından çok büyük önem arz etmektedir.
Zamanın Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin girişimleriyle Kudüs’te gerçekleştirilen İslam Genel Kongresi’nde alınan önemli kararlardan bazıları şöyle:

Madde 1: Dünyanın her yerinden Müslümanların katılımıyla düzenli ve genel bir kongre düzenlenecek ve bu kongre İslam Genel Kongresi olarak anılacaktır.
Madde 2: Kongrenin hedefleri şunlardır:
a) İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasındaki işbirliğini ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek.
b) Müslümanların menfaatlerini savunmak ve kutsal mekânlar ile toprakları herhangi bir müdahaleye karşı korumak.
Kongrede alınan kararların tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
Konferans, Sünni ve Şia ayrımı gözetilmeksizin ve herhangi bir dış baskı/yönlendirme olmaksızın Türkiye, İran, Suriye, Irak, Mısır, Trablusgarp (Libya), Tunus, Yemen, Filistin, Lübnan, Doğu Ürdün, Cezayir, Hicaz (Suudi Arabistan), Rusya (Ortaasya Türk Devletleri), Mağrib (Fas), Hint kıtası, Seylan(Sri Lanka), Nijerya, Cava Adası (Endonezya), Doğu Türkistan, Kafkasya ve Yugoslavya’dan 153 delegenin katılımıyla gerçekleştirildi.
Din bilgini, siyasetçi ve düşünürlerden oluşan katılımcılar arasında önde gelen simalar şöyleydi: Ziyaüddün Tabatabaî (eski İran Başbakanı), Hasan Halid Paşa (eski Doğu Ürdün Başbakanı), Reşid Rıza (Mısır el-Ezher Üniversitesi Dekanı), Cezayirli Emir Abdülkadir’in torunu Emir Said el-Cezairi, Şükrü El Kuvvetli (Suriye’nin kuruluşundan sonra ilk devlet başkanı), Riyad El Sulh (Lübnan’ın bağımsızlığından sonraki ilk başbakan) ve Muhammed İkbal (Hindistan-Pakistan). Başkanlığa Hacı Emin el-Hüseyni’nin getirildiği konferansta Muhammed İkbal ise başkan vekili seçildi.

Konferansın icra heyeti üyeleri arasında şu simalar görülmektedir.
Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni, Bosna’dan Şeyh Salim Efendi, Kafkasya’dan Şeyh Şamil’in torunu Emir Said Şamil, Varşova’dan İyaz İsaki ve Hind kıtasından Muhammed İkbal.
Açılması öngörülen İslam Konferansı irtibat büroları arasında Doğu Türkistan, Balkanlar, Kıbrıs, Polonya, Finlandiya, Yugoslavya, Almanya ve bazı Arap ülkeleri ile Afrika ülkeleri, Endonezya, Filipin, Şanghay ve Avustralya yer almaktadır.
Konferans oturumlarında alınan karar gereği Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasının nişanesi olarak Şii din âlimi Muhammed el-Hüseyin Al-i Kâşif, “Sünni, Şii ve İbadiyye’lerden oluşan ve onbini bulan cemaate” Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldırdı. Al-i Kâşif’in, “İslam kardeşliğinin önemi ve İslam birliğinin tesisi” başlığıyla verdiği hutbede İslam Genel Konferansı’nda alınan kararları kimlerin nasıl engellemek isteyeceğine dair önemli tespitlerde de bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır.

KAYNAKLAR
1) İslam Genel Kongresi’nin tertip heyetinde yer alan Tunuslu Şeyh Abdülaziz es-Sea’libi’nin hazırladığı“Halfiyyâtu’l Mu’temeri’l İslamî bi’l-Kuds” isimli bir eserinin kongrede alınan kararlarla ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
2) Prof. Martin Kramer’in doktora tezi olan “Islam Assembled: The Advent of the Muslim Congresses” eserinin İslam Genel Kongresi’yle ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

AKRA FM / 28.03.2012
http://akradyo.net/4522445392,60860,6,SAGDUYULU-ITTIFAK-CAGRISI.aspx

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Orada Bir Ãœlke Var, Uzakta…

“Müslümanlar neden birlik ve beraberlik baÄŸları kuramıyor?” diye sürekli hayıflanmadan önce belki de ilk cevaplamamız gereken soru “Müslüman ülkeleri ne kadar tanıyor ve onlarla ne kadar ilgileniyoruz?” sorusudur…

Geçtiğimiz hafta bu konuyla ilgili olarak sosyal medya üzerinden bir anket çalışması yapmıştık. Anket sorumuz “Dünyada en fazla Müslüman nüfusu barındıran ülke hangisidir?” şeklinde basit bir soruydu.

Ankete katılan yaklaşık 1.000 kiÅŸinin yarısından fazlası doÄŸru cevabı iÅŸaretledi ancak (anketi, binlerce takipçisi olan “dini içerikli” sayfalarda yaptığımızı ve Google’dan kopye çekenlerin de olabileceÄŸini hesaba katarsak;) bilmeyenlerin ya da yanlış bilenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazlaydı… 

Konuyla ilgilenenler için açıklayalım; dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi ve aynı zamanda dünyanın (nüfus yoÄŸunluÄŸu bakımından) en büyük dördüncü ülkesi, yaklaşık 250 milyonluk nufusuyla Endonezya’dır. GüneydoÄŸu Asya’da yer alan ve yaklaşık 17 bin adadan oluÅŸan ülke, büyük nüfusuna raÄŸmen el deÄŸmemiÅŸ doÄŸa alanlarıyla dünyanın en büyük ikinci biyoçeÅŸitliliÄŸine ev sahipliÄŸi yapmaktadır. Maalesef zengin doÄŸal kaynaklarına raÄŸmen günümüz Endonezya’sında fakirlik çok yaygındır.

Resmi kayıtlarda Endonezya halkının % 87’si Müslüman olarak gözükmektedir. Ancak bu oran Ä°slamiyeti gereÄŸi gibi anlayıp yaÅŸayabilenlerin oranı deÄŸildir. Gerek sömürge döneminde, gerekse bağımsızlık sonrasında izlenen misyonerlik faaliyetleri neticesinde cahilleÅŸtirme, yozlaÅŸtırma ve halkı Ä°slam’dan uzaklaÅŸtırma politikaları hala devam etmektedir. Ne ilginçtir ki, bugün ülkenin en büyük eyaleti Yogyakarta’da 17 adet kilise ve 5 adet kilise üniversitesi (bizdeki vakıf üniversitesi gibi) kurumlar bulunmaktadır.

Ancak İslamiyeti gereği gibi yaşamaya çalışanların sayısı da az değildir. Özellikle son yıllarda dinî şuurlanma daha da hız kazanmış ve camiler cemaatlerle dolup taşmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra halkı yeniden İslamî kimliğine kavuşturma ve aynı zamanda sosyal dayanışmayı sağlama amacı taşıyan çalışmalar ve organizasyonlar da giderek artmaktadır.

Bu organizasyonlar içerisinde Mahmud Es’ad CoÅŸan Vakfı‘nın önemli bir yeri var.  Türkiye’de yetiÅŸmiÅŸ ender ilim adamlarından ve kanaat önderlerinden merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad CoÅŸan, bu ülkeyle yakinen ilgileniyor; konuÅŸmalarında, yazılarında, sohbetlerinde sık sık bu konuyu dile getiriyordu. “Endenozya’ya gidin, oradaki kardeÅŸlerinizle tanışın, kaynaşın, ticari iliÅŸkiler oluÅŸturun, gerekirse oradan evlenip dostluÄŸunuzu geliÅŸtirip onlarla akrabalıklar kurun. Onların size maddi ve manevi olarak ihtiyaçları var… diyerek kendisini sevenlerin de yakinen ilgilenmesini tavsiye ediyordu.  

Hocaefendi 4 Åžubat 2001’de Avustralya’nın Dubbo kentinde müphem bir trafik kazası sonucu ahirete irtihal eyleyince, onun hizmetlerini devam ettirmek; fikir ve ideallerini hayata geçirmek amacıyla cemaatin ÅŸuan ki lideri M. Nureddin CoÅŸan tarafından, merkezi Avustralya’da bulunan M.E.C. VAKFI kuruldu.

M.E.C. Vakfı kurucusu M. Nureddin Coşan hocaefendi ve merhum babaları

2002 yılında kurulan vakıf;  ihtiyaç sahibi insanlara bir nebze olsun -ilk elden- katkıda bulunmaya, yaşamaya çalıştıkları zor şartlarda yalnız olmadıklarını göstererek onlara moral vermeye ve Müslümanların birbirlerine göstermesi gereken yardımlaşmaya örnek olmaya çalışıyor.

 

Bu faaliyetler içerisinde en önemli yeri, 2006’dan beri her yıl düzenlenen Kurban Organizasyonu alıyor.

Mahmud Es’ad Coşan Vakfı’nın resmi websitesi www.mecvakfi.org ’da yer alan bilgiye göre, son 5 yıldır düzenlenen kurban organizasyonuyla Endonezya’daki yardıma muhtaç, gerçek ihtiyaç sahibi yüzbinlerce aileye yardım eli uzatılıyor. Yardım edilecekleri “kardeş”, yardım şeklini ise “paylaşmak” olarak tanımlayan vakıf, “sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi” yönündeki Peygamberî tavsiyeyi benimseyip, “Hiçbir karşılık beklemeden sadece Allah cc. rızası için yardım etmek, paylaşmak ve Allah cc. sevgisini yaymaya çalışmak” ilkesiyle hareket ediyor.

Yerel halkın neredeyse tamamı tarafından tanınan vakfın çalışmaları;  kurban faaliyetlerinin ana merkezi olan Yogyakarta eyaletinin üst düzey yöneticileri, eyalet sultanı ve medya tarafından her yıl ilgiyle takip ediliyor. Organizasyonun büyüklüğü ve yapılan yardımın mahiyeti karşısında memnuniyetlerini ve hayranlıklarını ifade eden Endonezyalılar kurban bağışlarının önemli bölümünün Türkiye’den yapılmış olmasına da ayrıca seviniyorlar.

Bu organizasyon sayesinde dünyanın dört bir köşesine yayılmış, en ücra köşelerde bulunup birbirini “bilme” imkanı olmayan onbinlerce insan arasında dostluk bağları kuruluyor ve kardeşlik duyguları oluşuyor. Böylece “yaklaşmak, yakın olmak” manalarına gelen kurban ibadetinin, anlamına ve amacına uygun olarak yerine getirilmesi suretiyle; hem Allah cc. rızasına yaklaşma
hem de dünyanın diğer ucundaki kardeşlerimizle yakınlaşma imkanı hasıl oluyor. 

Bu anlamlı faaliyete siz de ortak olmak ve sevdiklerinizi de ortak etmek için bu yıl ki organizasyonu kaçırmayın… Detaylı bilgi ve online kurban bağışı için www.mecvakfi.orgu tıklayabilirsiniz.

Bu vesileyle, dünyanın bize en uzak ülkelerinde yaÅŸayanlar dahil, içinde Allah inancı ve sevgisi olan tüm din kardeÅŸlerimizin mübarek Kurban Bayramı’nı en içten dileklerimizle kutlarız.

Idealpath.org
12.10.2011

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Hakikati Arayan Adam

SELMAN-I FARÄ°SÄ° *

Kaynak: Sahabe Hayatından Tablolar, Dr. Abdurrahman Re’fet el Bâşa, terc. Dr. Taceddin Uzun, İslam Dergisinin Hediyesi, Baskı yılı bilinmiyor, c.1 s.87-92

Not: Parantez içindeki italik kısımlar, konunun, “kritik ve analitik düşünme” yaklaşımıyla okunması için eklenmiÅŸtir.

Bu hikâyemiz, hakikat peÅŸinde koÅŸup, Allah’ı arayan kimsen hikâyesidir… Selman-ı Farisi’nin hikâyesidir… Bize hikâyesini anlatması için sözü Selman’a bırakalım… Çünkü bu hikâyeyi en iyi ve en doÄŸru ÅŸekilde anlatacak odur.

Selman şöyle anlatmıştı:

—İsfehan’ın Ceyhan köyünden İranlı bir genç idim. Babam bu köyün ağası ve sözü en çok geçen kişisi idi.

Ben doğduğum günden itibaren, babamın dünyada en çok sevdiği kimseydim.

Gün geçtikçe, babamın bana olan sevgisi artıyordu, benim üzerime titriyor ve beni adeta kız gibi eve kapatıyordu.

Mecusiliğe o kadar kendimi vermiştim ki, taptığımız ateşin bakıcısı olmuştum. Gece gündüz

Hiç sönmeyen ateşin yakılma işi bana verilmişti.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Devamlı onunla meşgul olur, gelirini toplardı.

Bir defasında köye gidemedi ve bana şöyle dedi:

—’’Oğlum! Görüyorsun çiftliği ihmal ettim. Bari sen git de oranın işiyle ilgilen.’’

Çiftliğe gitmek amacıyla yola çıktım. Yolda bir kiliseye rastladım. Orada ibadet eden Hıristiyanların seslerini duydum ve bu dikkatimi çekti. (Merak)

****

Babamın uzun süre beni başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne Hıristiyanlar ne de diğer dinlere inananlar hakkında bir bilgim vardı. (Bilmediğini bilmek)

Sesleri duyunca ne yaptıklarını seyretmek için oraya girdim. Onları iyice anlayıp dinleyince, (ikna olmak) dua ve ibadetleri hoşuma gitti ve dinlerine girmeyi arzu ettim.(daha iyiyi kabul) Kendi kendime şöyle dedim:

—‘‘Bu din bizimkinden daha iyi’’. (kıyas) Oradan ayrıldığımda güneş batmıştı. Tabii babamın çiftliğine de gitmemiştim. Onlara:

—‘‘Bu dinin asıl yurdu neresidir? (esas kaynaktan öğrenme) Diye sordum. Onlar:

—‘‘Suriye’dedir.’’ Diye cevap verdiler. Akşam olunca eve döndüm. Babam ne yaptığımı sordu:

—‘‘Babacığım! Ben kiliselerinde ibadet eden bazı insanlarla karşılaştım. Onların dinleri hoşuma gitti. Yanlarında güneş batıncaya kadar kaldım.’’ dedim. Babam yaptığımdan korkup dedi ki:

—‘‘Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan daha iyidir.’’ Bende:

—‘‘Hayır, onların dini bizim dinimizden daha iyi’’ dedim. (daha iyiyi bulunca kötüyü red) Babam söylediklerimden ve dinimden döneceğimden beni eve hapsetti ve ayaklarımı bağladı.

****

Bir fırsatını bulunca Hıristiyanlara şöyle bir haber gönderdim:

—‘‘Size, Suriye’ye gitmek isteyen bir kafile geldiğinde bana haber veriniz’’

Az bir süre sonra, onlara Suriye’ye gitmek üzere yola çıkmış bir kervan uğrayınca, bana haber verdiler, bir yolunu bulup ayaklarımın bağını çözdüm. Gizlice onlarla birlikte yola çıktım ve nihayet Suriye’ye geldik. Suriye’ye varınca. Bilgi bakımından bu dinin mensuplarından en kuvvetlisi kimdir diye sordum: (esas kaynağa yönelme, söylentiye itibar etmeme)

—‘‘Kilisenin idarecisi başpapazdır’’ dediler. Onun yanına gittim.

—‘‘Ben Hıristiyan olmayı arzu ediyorum, senin yanında kalmayı, sana hizmet etmeyi, senden bilgi edinmeyi ve burada ibadet etmeyi istiyorum.’’ Dedim. (bilgi öğrenme, öğrendiğini yaşama) O da:

—‘‘Yanımda kal’’ dedi. Ben de onun yanında kaldım ve ona hizmet etmeye başladım. Bir müddet sonra, adamın kötü birisi olduğunu anladım.(gözlem)

Adam dindaşlarına sadaka vermelerini istiyor ve onları sevap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o Allah rızası için verilen sadakaları alıp kendisi için saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey vermiyordu. Tam yedi küp altın biriktirmişti. Gördüklerim hiç hoşuma gitmemişti. Adam bir müddet sonra öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlar dedim ki.

—‘‘Dostunuz kötü bir kişiydi. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakaları getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullar hiçbir şey vermezdi.’’(körü körüne bağlılık değil, gözlemleme ve sonuç)

—‘‘Bunu nereden anladın?’’ dediler. Ben de:

—‘‘Verdiklerinizi sakladığı yeri size gösterebilirim.’’ Dedim.(zan değil, delillere dayanma) Onlar:

—‘‘Haydi, orayı göster.’’ Dediler. Onların verdiklerini sakladığı yeri gösterdim. Oradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.

—‘‘Biz de bu adamı gömmeyiz.’’ Dediler ardından da çarmıha gerip taşladılar.(doğruluk, halis niyet; doğruluk olmasa ve niyet bozuk olsa idi altın ve gümüşlerin üzerine kendisi konardı)

Kısa zaman sonra, onun yerine başka birini tayin ettiler. Ben de ona tabi oldum. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düşkün, gece gündüz ondan daha çok ibadet eden hiç kimse görmemiş ve onu çok sevmiştim. (gözlem) Uzun zaman onun yanında kaldım. Ölüm döşeğine düşünce, ona dedim ki:

—‘‘Ey Falanca! Beni kime bırakacaksın? Ne yapmamı emrediyorsun?’’ (doğruyu arama ) Bana:

—‘‘Oğlum benim gibi sadece Musul’da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiştir ve ahlakını bozmamıştır. Sen ona git’’ dedi.

O da ölünce Musul’daki kişiye gittim(halis niyet doğruyu arama). Ona başımdan geçenleri anlatıp şöyle dedim:

—‘‘Falan şahıs ölürken bana, senin yanına gelmemi tavsiye etti ve senin hakk üzerinde olduğunu söyledi.’’ O da:

—‘‘Peki, yanımda kal’’ dedi. Ben de onun yanında kaldım. Onun iyi bir kimse olduğunu anladım ama çok geçmedi o da öldü. Ölüm yatağına düştüğünde:

—Ey Falanca! İşte Allah’ın emri sana geldi. Sen benim durumumu biliyorsun. Beni kime bırakıyorsun ne yapmamı emrediyorsun?’’ dedim. O da:

—‘‘Oğlum. Bizim gibi Nusaybin’de oturan falan şahsı biliyorum. Onun yanına git.’’ Dedi. O da toprağa verilince, Nusaybin’deki şahsın yanına gittim.(halis niyet doğruyu arama) Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesini ona anlattım. Bana:

—‘‘Peki, burada kal.’’ Dedi. Ben de onun yanına yerleştim. Onun da Suriyeli ve Musullu zatlar iyi birisi olduğunu gördüm. Çok geçmedi o da öldü.

Ölmeden önce:

—‘‘Oğlum, bizim gibi Ammuriye’deki falan şahsı biliyorum.’’ Dedi. Onun da yanına gittim ve başımdan geçenleri ona da anlattım. O da:

—‘’Peki. Yanımda kal.’’ Dedi. Öncekiler gibi doğru yolda olan bu şahsın yanında kaldım. Orada birkaç inek ve küçük bir davar sürüsü edindim.

Çok geçmeden öncekilerin başına gelen onun da başına geldi. Ölmek üzereyken dedim ki:

—‘‘Benim durumumu biliyorsun, bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin?’’ O da bana şunları söyledi:

—‘‘Oğlum! Yeryüzünde bizim inandığımıza bağlı bir insanın kaldığını zannetmiyorum. Fakat Arabistan’da bir peygamberin çıkacağı zaman yaklaşmıştır. O İbrahim’in diniyle gönderilecek, sonra kendi yurdundan iki siyah dağ arasında hurmaları bulunan bir yere hicret edecek. Onun gizli olmayan Peygamberlik alametleri vardır. Hediye kabul eder, sadaka kabul etmez. İki omzunun arasında peygamberlik mührü vardır. (bilgi)Eğer bu ülkeye gidebilirsen git.’’ Nihayet ecel onu da aldı. Ondan sonra Kelb kabilesinden bazı tacirler Ammuriye’ye uğrayıncaya kadar orada kaldım. Onarla:

—‘‘Eğer beni de Arabistan’a götürürseniz şu ineklerimi ve şu küçük davar sürümü size veririm.’’ (halis niyet, dünya malını hakikat için terk) dedim. Onlar da:

—‘‘Tamam, seni götürelim.’’ Dediler. Onlara ineklerimle davarlarımı verdim beni de yanlarına aldılar. Vadi’l-Kura (Medine ile Şam arasında bir vadi) denilen bir yere geldiklerinde sözlerinden dönüp beni Yahudilerden birine sattılar. Böylece o Yahudinin hizmetine geçmiş oldum.(zorluklara tahammül, sabır, katlanma, azim, kararlılık)

Bir müddet sonra, Kureyza oğullarından olan amcaoğlu onun ziyaretine geldi ve beni satın alıp Yesrib’e götürdü. Ammuriye’deki zatın dediği hurma ağaçlarını gördüm. Anlattığı özellikleriyle Medine’yi tanıdım.(bilgiyi kullanma) Onun yanında kaldım.

O günlerde Peygamber (sav) Mekke’de kavmini İslam’a davet ediyordu. Fakat ben köle olarak bir sürü işte çalıştırıldığımdan O’nun adını duymamıştım.

Kısa bir süre sonra Rasulullah (sav) Yesrib’e hicret etti. Ben hurma ağacını tepesinde efendimin emrettiği işleri yapıyor, efendim de ağacın altında oturuyorken ansızın yanına amcasının oğlu geldi ve:

—‘‘Allah Evs’le Hazrec’i kahretsin! Onlar şu anda, peygamber olduğunu iddia eden ve bugün Mekke’den gelen bir adam için Kuba’da toplanıyorlar.’’ Bu sözleri duyar duymaz ve öyle sarsıldım ki, efendimin üstüne düşmekten korktum. Hemen hurma ağacından indim ve o adama şöyle dedim:

—‘‘Ne diyorsun? Verdiğin haberi tekrar etsene…’’ efendim kızıp beni sille tokat dövmeye başladı.(Hakikate ulaşmada duyulan heyecan, zevk ve telaş)

—‘‘Bundan sana ne? Haydi, işine bak.’’ dedi.

****

Akşam olunca topladığım hurmalardan biraz aldım. Rasulullah’ın kaldığı yere götürdüm. Huzuruna girip şöyle dedim:

—‘‘Ben Sen’in dürüst bir kimse olduğunu duydum. Senin muhtaç ve göçmen arkadaşların var. Bendeki şu hurmalar sadakadır. Bu sadakaya en layık sizi gördüm.’’ Sonra hurmaları ona yaklaştırdım. Ashabına:

—‘‘Sizler yiyim’’ dedi, ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile yemedi. İçimden dedim ki:

—‘‘Bu bir..’’ (bilgiyi kullanma, tahkik) Yanından ayrılıp, yine hurma toplamaya başladım. Rasulullah (sav) Kuba’dan Medine’ye gelince yanına gidip şöyle dedim:

—‘‘Ben senin sadaka yemediğini gördüm. Şu hediyedir. Sana ikram ediyorum.’’ Rasulullah (sav) bu defa yedi ve ashabına da yemelerini emretti.

—‘‘Bu ikincisi…’’ dedim. (bilgiyi kullanma, tahkik) Bakiü’l-Garkad’dayken (Medine’de bir yer. Mezarlık yapılmıştır.) Rasulullah (sav) ‘a geldim. Oraya ashabından birini gömüyordu. Baktım ki oturuyor. Üzerinde iki kat elbise vardı. Selam verdim. Ammuriye’deki zatın söylediği peygamberlik mührünü belki görürüm diye sırtına bakarak etrafında dolaşmaya başladım. Rasulullah (sav) kendisinin sırtına baktığımı görünce ne istediğimi anladı ve sırtından elbisesini attı. Ben de sırtına bakıp mührü gördüm ve tanıdım. Hem öperek hem de ağlayarak üzerine kapandım. (bilgiyi kullanma, tahkik ve doğruya teslimiyet) Rasulullah (sav) dedi ki:

—‘‘Sen nerden biliyorsun?’’ Başımdan geçenleri anlattım. Hoşuna gitti ve ashabının da duymasını istedi. Onlara da anlattım. Şaşırdılar ve memnun oldular.

Kategoriler
English

What is Islam

Bismillâhir rahmânir rahîm.

Dear Guests, Brothers and Sisters! May the peace, grace and blessings of Almighty Allah be with you in this life and in the hereafter. May endless peace and prayers be with His chosen servant Muhammad Mustafa.

I would like to talk on an important topic: Islam–a perfect belief, its characteristics and orders, and the responsibilities on Muslims.

The most important topic of all is religion because other topics would only matter in this life, in a limited way. For example, some topics would be limited to the nature or health. On the other hand the religion is concerned with life in this world and in the hereafter.

The Earth is a small object in the endless space. There is a colossal difference between the Earth and the entire space. Likewise, the length of this life is so insignificant when compared to the length of the life in the hereafter. For this reason, a matter which is concerned with the life in the hereafter is the most important matter of all.

This is a matter that concerns all mankind and all societies. In every society, a system of belief has been formed as described by the history of religions. There have been religions that can be classified in various ways. There are the heavenly religions as well as invented religions. When the beliefs are studied, one can see that mankind put their beliefs on many different objects that sound quite strange for the man of Twentieth Century. For instance, people in ancient Egypt and India worshipped the cow, which sounds quite droll for us. In ancient Persia, some people worshipped Sun; some people in Japan still worship it, too. Despite their advancement in technology, they still believe that the Japanese Emperor is the son of Sun. It puzzles one whether he should laugh at them or feel sorry for them. It is amazing in the name of knowledge, science, technology and the Twentieth Century.

I had seen it on television that there are people who worship the cobra snake. They have a shrine with statues of cobras at the gate. These people collect cobras from the fields and worship them despite the fact that thousands of people die of cobra bites.

There were people among Hittites and in India who worshipped sexual organs. There are also people who idolize their heroes, worship nature, trees, mountains or stars. In brief, there is a system of belief in every society.

The character and the quality of the belief are very important. The presence of a belief does not suffice; it has to be of a high quality. For instance, the man of the Twentieth Century praises the intelligence and logic. The intelligence is respected by all, yet there are as many intelligence and logic as the number of people which lead each person to different actions some of which are not acceptable at all. That is why our elderly described the good intelligence and logic as “aql-i selim–the sound intelligence” (common sense).

Not all intelligence and logic are acceptable. As Nasruddin Khawaja put it, “I invented eating yogurt with onion, but I did not like it myself, either.” A person could come up with an idea, yet not all ideas would be acceptable or well received.

There is also dhawk (sense of taste, pleasure, appreciation) of each person. We say “The dhawks and colors are not to be discussed,” but there is the dhawk-i selim–good taste. The appreciation of an artist would be definitely much different from the appreciation of an elementary school student or of a novice.

There is his–perception and sense which differs person to person. And of course there is the good common sense.

Likewise, there are beliefs of many kinds, and the quality of the belief is important.
As we study the history of religions and inquire about the beliefs of nations such as the Americans, the British, the Europeans and the Japanese, who are well advanced in the science and technology, we see unfortunately that they are not as much logical in that aspect. Some elements in their belief are not acceptable at all.

When I was in the military service, one of the generals called me to his office. He treated me as an associate professor of theology not as a second lieutenant under his command. Respectfully he asked me: “Professor, I am wondering why the Turks accepted Islam?”

From the tone of his voice, I understood that he was quite upset about Islam. As though he was saying: “I wish we were Christians. We observe in Europe and in the United States that they drink wine, they have hardly any limits on the relationships between men and women. Why did our ancestors accept Islam? Couldn’t they accept another religion?”

I responded: “Our ancestors accepted Islam not because of the geographical or social conditions that brought them face to face with Islam but with their choice after studying all the beliefs that were present at their time.”

They knew about Tibet and Dalai Lama. They were familiar with Brahmanism and Buddhism. They were rulers in China and knew their beliefs well. Their ancestors believed in Shamanism, and they met Christianity in the North of the Black Sea and the Caspian Sea. We have ancient texts such as Codecus Comanicus to prove such contacts. Some tribes accepted the Christianity; there are reports that the Gagauz are descendants of the Turks who accepted Christianity. The Caspian Turks met with Jews and accepted Judaism. Having seen all of these beliefs, the Turks, as the rulers of the land, accepted Islam. They did so because Islam was in harmony with life. They realized that Islam had the best principles about governing a country and for the interpersonal relationships in the society. They saw that Islam made the family and individual healthy and strong physically and spiritually.

Because he was a military officer, I pointed to a military aspect of Islam: “You cannot find a better religion from the military point of view. In Islam being a soldier is a blessed and holy occupation. Being on the guard duty is a form of worship. Islam instills the ideal of giving up one’s own life for protecting the peace and harmony behind the borders of the country. You cannot find such values in other religions.”

The regiment commander who was present there said: “General, I have been to Rome as a military attaché and I observed them. They have contradictions and refutable elements in their beliefs.” The general must have been quite impressed with my response, for he has been sending me cards on holidays. Well that was the truth about Islam.

Our forefathers did not find themselves in the middle of Islam like a leaf blown by the wind. They were not drifted to Islam by the unfolding social events of their times. They did not say, “Well, this is our kismet; let’s become Muslims.” Instead, they investigated, studied, and compared the religions and decided to practice Islam. As they deepen their search, their ties to Islam got stronger.

They ruled sections of India. They noticed nearly four hundred sects of Muslims there and tried to unite them. They also ruled Iran and tried to resolve the disagreement between the Shia and the Sunni. They upheld the knowledge and practiced what they knew. They loved Islam so much that they served the mankind for the sake of Allah. Despite the oppositions, they held tight to the principles of Islam.

Islam provides the necessary essentials for the eternal bliss; that is why it is beneficial to be a practicing Muslim. Islam protects our individual health by ordering bodily cleanliness, such as taking a bath everyday or once a week, clipping the nails, brushing the teeth, and other details. Islam considers the family sacred, elevates the ranks of parents, and states that obeying the parents is very rewarding in the hereafter.

Islam is beneficial for the happiness of the family, the happiness of the individual, and the happiness and the order in the society. We do not uphold Islam with a materialist approach just for these benefits only; we are not the traders of the hereafter. We upheld Islam just because it is an order from Almighty Allah. A materialist approach may state, “the religion is beneficial to the society and it provides physical and spiritual health for the individual, so it must be supported.” We get all of these as the byproducts.

We are religious people because we comprehend the existence and unity of Allah with our judgment and conscience. We upheld His orders because they are from Him. There are countless benefits resulting from obeying these orders. Yet, we would keep His orders even if it would mean material loss for us. Our spirituality is elevated to a level that we obey Allah (fil makrahi wal manshati) in what is pleasing and in what is not so pleasing to our nafs. We give not only our property or belongings but also our lives when necessary. This has been demonstrated throughout the history.

At our time, traveling restrictions have been relaxed, and communication systems have been expanded. We face many different cultures of people in various parts of the world. Everyday we use our judgment and make comparisons. We compare our society and life style with those of Europeans and Americans. We hear the criticism of non-Muslims; we witness the attacks of anti-Islamic forces. All of this strengthens our faith just as the iron hammered on an anvil becoming steel.

As we seek knowledge through reading, we become believers. As we read more, we become more religious. As a western man of thought put it, “the man of the west distances himself from religion because he finds discrepancies and contradictions.” Yet we Muslims become more attached to Islam as we seek more information. We used to see practicing Muslim scientists, professors and other knowledgeable people and get real happy for their being religious. I believe it would make the youth happy to see such personages, too. Alhamdulillah!

Islam, our religion, did not start with our beloved Prophet Muhammad; in fact, it goes back to the first man, Hadrat Adam. It is stated in the Qur’an that the prophets before Prophet Muhammad followed Islam:

(An-nabiyyun-al-ladhîna eslemû) “… the prophets who had entered Islam ….” Prophet Abraham, Prophet Noah, Prophet Moses and all were Muslims, too. That means that the truth has been the same since Hadrat Adam: Believing in Allah alone, submitting to His will alone, and trusting in Him alone.

In fact, “Islam” means submission to the Will of Allah and accepting his orders. It means worshipping Allah alone and not associating anything with Him. This is what the previous prophets did.

Prophet Noah said:

(Rabbi innî da’awtu qawmî laylan wa nahârâ) Oh My Lord, I have invited my people to the right path by day and by night; I have told them not to worship idols. (Falam yazidhum du’âî illâ firârâ) Yet my invitation has only increased them in flight. They stayed away from me. (Wa ennî kullemâ da’awtuhum litaghfiralahum ja’alû esâbi’ahum fî âdhânihim) And whenever I called them to tell the truth, they put their fingers in their ears.”

We also know that Prophet Abraham told his people: “Why do you worship the idols that you make with your own hands? By Allah, I shall assuredly outwit your idols.” In fact he destroyed the idols people worshipped (Qur’an 21:51-57).

Prophet Moses, too, invited people to the truth. He opposed the Pharaoh when he said: “I am the only Lord for you! The land of Egypt and the river of Nile belong to Me. You shall worship Me alone, for I am your Lord.” Prophet Moses invited the Pharaoh to the truth and fought with him. Prophet Moses also chastised some of his people who started worshipping a statue of a calve. After returning from the Mount Sinai, he saw that some people, in continuance of the practices they had in Egypt, made a golden statue of a calve to worship. He grabbed the beard and head of his brother Hadrat Aaron:

(Yabna umma lâ ta’khuz bilihyatî wa lâ bira’sî) “O son of my mother! Take me not by the beard or by the head. I warned them, but they did not listen to me!” In other words, Prophet Moses and his brother Hadrat Aaron invited people to the truth, believing in the existence and the unity of Allah.

It is also stated in the Qur’an that Prophet Jesus will say [on the day of Judgement]: “My Lord! You would know if I had done something other that what You ordered me to. I told them whatever You ordered me. I told them (u’budullàhe rabbî wa rabbekum) ‘Worship Allah who is my Lord and your Lord.’ My Lord, I never said “worship me and my mother.’” (Qur’an 5: 116-117)

That means Islam is the truth originated with the first man. The Qur’an is the essence of all previous revelations to the prophets:

(Fîhâ kutubun qayyimah) “It contains the message of the previous books.”

(Inne hâdhâ lafis suhufil ûlâ; suhufi ibrâhime wa mûsâ) “The truth described here is surely in the ancient scrolls, the scrolls of Prophet Abraham and Prophet Moses.” Some suras have information about this fact.

This indicates that Islam is the religion of mankind; it was like that then and it is like that now. It is the religion to unite the mankind because it acknowledges all of the prophets. Islam certifies the prophethood of them. If Islam did not acknowledge them, everybody would have doubts about them. Prophet Muhammad is the last of the prophets, the seal of the prophets; he had authenticated the previous prophets. Just like a notary public authenticating a document or a statement, he authenticated that Hadrat Jesus was a prophet of Allah and that Hadrat Abraham was a prophet of Allah.

Christians are not aware of this fact. They do not know that Muslims accept the prophets whom are accepted by Christians. This fact is not conveyed to them.

It is clear that Islam unifies the prophets, and the Glorious Qur’an contains the truth of all heavenly religions. Whatever is needed for the mankind, it is included in the Qur’an.

The teachings of Islam reached us without alteration. The life of the Prophet, his words, his actions, his private life, his family life, his social life, his political life, his expeditions, and everything else about him was recorded with painstaking attention of scientific methods. A western scholar acknowledged this fact: “There is no other person whose life has been established in such detail.” The life and the message of Prophet Muhammad is here for us to follow.

The Qur’an has been preserved as it was revealed. There are initial copies of the Qur’an in various museums. For instance there is one copy in the Topkapi Palace Museum in Istanbul which bears the signature of Hadrat Ali. Professor Ahmed Bey of the College of Literature of the University of Istanbul, who was internationally renowned for his research, used to say that the copy had the inscription “Aliyyubnu abû tâlib.”

Arabic grammar rules require that the inscription should have been “Aliyyibni abî tâlib” in the muzàfun ileyh form. This looks as though it is against the grammar rules: the majrur inflection is not used. Professor Ahmed Bey says: “This is the proof that the signature is authentic and the copy of the Qur’an is original because the grammar rule at that time was like that. Because the archaic grammar rule is kept, the signature is not a work of forgery.” It is possible to study the paper and the ink and determine the time period the copy belonged to. Nevertheless, the proof of the signature is sufficient.

The Qur’an is in our hands intact; there are books about the life of the Prophet in detail. We acknowledge all of the prophets. We are not like Christians because they deny a prophet of Allah. Alhamdulillah, we accept them all. When we say their names, we add “alayhis-salâm” which means “peace be with him.” We love them so much that we name our children after them. There are many Muslims with names such as Mûsâ (Moses), Îsâ (Jesus), Ya’qub (Jacob), Yusuf (Joseph), Eyyub (Job), and Shu’ayb. These are the prophets mentioned in the Bible.

There are also prophecies in the previous scriptures about the occurrence of Prophet Muhammad. Almighty Allah revealed in these scrolls: “There will be a prophet with such and such characteristics.” In various passages, our beloved Prophet, Muhammad Mustafâ, was described. This fact is stated in the Qur’an, in Surah Sâf, Surah Fath and in other surahs. In addition to the Qur’an, there are verses in the Torah and Gospel pointing to the Prophet Muhammad. Some Christian clergy point to these verses. When we were in the College of Literature, Professor Muhammad Hamidullah brought these verses to the class and explained them.

There is also a paper by Zeki Velidi who discusses the scrolls that were found in a cave in Qumrad by the Dead Sea. These scrolls had been hidden in the cave to save them from the Romans. Some of these scrolls have been taken to the United States while others were kept in Jordan and Vatican. Scholars have studied these texts. There were passages in them supporting the statements in the Qur’an.

Some Christian and Jewish scholars accepted Islam because they knew about the occurrence of Prophet Muhammad from the passages in the Torah and Gospel. They were expecting a prophet, and when Prophet Muhammad was commissioned as a prophet, they accepted him. An example from the time of the Prophet is Hadrat Salman the Persian (Salman-i Fârisî). He was born to(in) an Iranian family; he traveled many countries to receive instruction from Christian scholars. Finally he went to the Arabian Peninsula to meet the Prophet. Another example is Abdullah ibn-i Selâm who was a Jewish scholar. He accepted Islam because of the statements in the Torah. These examples are the proofs that there were passages in the old scriptures about Prophet Muhammad.

There is a book titled Islam, My Choice that was published by Begum Aisha Foundation in Pakistan. In that book there are some pictures of some pages from the Hindu scriptures indicating the occurrence of Prophet Muhammad.

There are also passages in ancient Iranian religious text about Prophet Muhammad. The texts of religions that existed before Prophet Muhammad had passages about his occurrence. These facts are pointed in the Qur’an:

(Wa idh qàla ‘isabni maryama yâ banî isrâîla innî rasûlullahi ilaykum musaddiqan limâ bayna yadayya minat-tawrâti wa mubash-shiran birasûlin ya’ti min ba’dismuhû ahmad) “So Jesus son of Mary said, ‘Children of Israel, I am indeed the messenger of God to you, confirming the Torah that is before me and giving good tidings of a Messenger who shall come after me, whose name shall be Ahmad.” (Qur’an 61:6)

In fact there is a verse in the Gospel [of St. John 14:16 “And I will pray the Father, and He shall give you another Comforter, that he may abide with you forever”] that Professor Hamidullah had explained to us. Many priests accepted Islam because they believed that the person mentioned in the Gospel was Prophet Muhammad. In the text, the word Ahmad was translated as Paraclete “The Comforter.” Since there is no original text of Gospel but the translations, we do not have the original word. Nevertheless, many priests interpreted it as Prophet Muhammad and accepted Islam.

A well-known example of such priests is Anselmo Turmedo who is from the Majorca island of Spain. He received instruction from the famous priests of his time in Spain, France and Italy. While he was at the service of a renowned scholar in a monastery in France, he learned that the word Paraclete referred to Prophet Muhammad. He went to Tunisia and accepted Islam. He assumed the name Abdullah at-Tarjumân. He wrote a book on the verses of the Gospel that pointed to the occurrence of Prophet Muhammad. His book has been translated into Turkish.

Another Example of such priests is Ibrahim-i Muteferrika (d. 1754) who brought the printing press to Ottomans. During my academic research, I studied Ibrahim-i Muteferrika and his book Risâle-i Islâmiye. We used to hear that this book was about the creed of Islam. Since I was the chair of the religious literature department, I decided to study this book and publish it.

Ibrahim-i Muteferrika was from Kolojvar, Romania. He was a well-educated priest, fluent in Greek and Latin. He says, “I read the ancient texts and the books banned by the ungenerous teachers of the church.” He calls the teachers “ungenerous” because they hid the truth. He states that he found information in the Christian literature that points to the occurrence of Prophet Muhammad. That is why he accepted Islam.

The book Risâle-i Islâmiye is not a book about the creed of Islam; this fact has been hidden from people by the researchers. We wonder who had the first research on this book. It turns out that it was a Catholic priest who conducted the first scientific research on this book. This explains why the true nature of this book is hidden from people. The book Risâle-i Islâmiye is not a book about Islam, it is about the verses of Bible that led him to accept Islam. The researcher priest wanted this fact to be hidden from people.

Ibrahim-i Mutererrika describes his own life in that book. He gives the verses that led him to Islam. He gives the verses in Latin, too.

Muteferrika was a high rank in the Ottoman palace for the technical personnel who is also skilled in art. It required specialization in various fields. Ibrahim-i Muteferrika used to work in the palace, elevated to the rank of Muteferrika and above. He has done impressive services with indelible effects in life. May he rest in peace and his abode be Paradise. Having studied his book, I came to the conclusion that he was a sincere Muslim in the service of Islam and Muslims.

As I said, Risâle-i Islâmiye is a book pointing to the verses that led a priest become Muslim. I published the book for the benefit of people and for other priests to see.

Another example of such personage is Abdul’ahad Dâwud. Few days ago we had an educational activity and I mentioned about him to the audience. His name was Abdulmesih when he was a Christian. Abdulmesih means “a slave of Messiah (Jesus).” This would be a name used by those who accept Jesus as God. This researcher took up the name Abdul’ahad which means “a servant of The One, Unique (Allah).” You must remember the words of Bilâl-i Habeshî “Ahad… Ahad…” Allah is the One, the Unique; there is none resembling Him.

This researcher has studies on Bible. He had been to England, Rome, Iran and other places. He completed two doctoral degrees. He taught in Universities in Iran. He was fluent in Turkish, Persian, Arabic, English, Italian, Greek, and Syriac language. He was very well informed.
I have asked a friend to study the life of Abdul’ahad Dâwud. What happened to his works? Where is his grave? We would not like to see his works to be locked-up in some cabinets or bookshelves. A scientist who accepted Islam and pointed to the discrepancies in the Christian creed and practices should not be left unknown. There may be some who would like to have his works overlooked. But we must be grateful for him and help everybody get to now him. May Allah bless his soul.

There are well educated personage among you; I am a professor at the university; there are other professor friends in the audience. Having studied with the modern methodology, we uphold Islam with love. Having studied and having answered to some criticism, we believe in Islam wholeheartedly. Every criticism brings us closer to Islam, strengthens our bonds. Islam is such a religion.

I would like to brief on some of the attractive elements of Islam that are superior to other beliefs.
The most important element in Islam is the creed (aqîda). The creed has to be firm and free of flaws. It is the foundation of all, so it must be grasped correctly. When the creed is correct, Almighty Allah may overlook the shortcomings of a person, for He is the Most Forgiving, the most Merciful. Those who lack the correct belief are deprived of His forgiveness:

(Innallàhe lâ yaghfiru an yushraka bihî wa yaghfiru mâ dûna dhâlika liman yashâ’) [Allah does not forgive anyone for associating something with Him, while He does forgive whomever He wishes to for anything besides that…](Qur’an 4:48) Almighty Allah does not forgive those who do not acknowledge His existence and unity. He may forgive the offenses and overlook the shortcomings of His servants who have the correct faith. We have to understand that the creed is the most important element in Islam.

The disbelief (kufr) is an unforgivable offense, so it is the association of partners to Allah (shirk). The kufr is the total lack of belief and denial of Allah. The shirk is the wrong belief, corrupted belief, attributing godly powers to creatures. Neither of these offenses is acceptable.

The man has to acknowledge Allah correctly. That is his primary responsibility in this life. He has to acknowledge his Creator, one Who provides him with daily sustenance, health, intelligence and with endless blessings correctly. Almighty Allah does not forgive faults in that aspect. This is the main teaching of Islam; it has been the main struggle of prophets since the time of Hadrat Adam.
Man has to acknowledge the truth and not worship the idols that he makes with his own hands. He should not worship the sun, the moon or the stars that there are so many of them in the sky. Nor should he worship the animals that we slaughter and barbecue their meat. He has to find the truth and abandon all the nonsense.

There is also the hidden form of shirk such as worshipping Satan or the desires:

(Wa lâ ta’budush-shaytàn) [Hadrat Abraham told his father:] “Do not serve or worship Satan!” (Qur’an 19:44)

(Efera-ayta menittekhadhe ilâhahû hewâhû. . .) “Have you seen someone who has taken his passion as his god?. . .” (Qur’an 45:23)

Sometimes people disobey Allah and abandon their worship. Some obey Satan and follow him. Some follow the desires of the nafs as though they worship their caprices and passions. Islam banns servitude and worshipping to anything other than Allah. The existence and the unity of Allah must be acknowledged as the main principle.

What we have said here complies with the intelligence and logic; it does not contradict the science and knowledge of the present century.

The appearance of the deeds is not much significant, but the essence of them is. The intention and the sincerity are the prerequisites for the deeds. You could observe two persons doing the same deed, yet only the deed of one could be acceptable because the other person may have something else in his mind. The appearance would be the same for both, yet only one could be rewarded while the other deserves punishment.

Islam is a religion that upholds the sincerity. It does not approve the disguise; it recommends inner purity and sincerity. There is a hadith about this:

(Ad-dînu en-nasîhatu) “The religion, Islam, is nasîhatu,” said the Prophet SAS. The word nasihat means “recommendation, advice” in Turkish. That is why the words of the Prophet are interpreted as “Islam is based on recommendation of good things, preaching.” This is not the meaning of the hadith. Here the word nasîhatu means sincerity and purity. So, the meaning is “Islam is based on purity and sincerity.”

The other day I read a book that stated that the human communication is comprised of words (10%), gestures and mimics (30%) and the state of the person (60%). The major part of the communication takes places through the state of the person. The book was about the communication through the state of the person. A person can communicate without saying a word! What is important is the sincerity of the person in his state.

(Ad-dînu nasîhatu) “The religion is sincerity.” The following words shed ligt on the matter: (Qa`lû: Limen yâ rasûlallah?) “The companions asked, ‘towards whom, O Messenger of Allah?’” The prophet continued: (Lillâhi) “Towards Allah.” If the meaning were “recommendation or advice,” who could give an advice to Allah? Could a servant give a recommendation to Allah? Of course not. The Prophet continued: (Wa lirasûlihî) “Towards His Messenger, (wa likitâbihî) towards His Qur’an, (wa li-e-immetil muslimîn) towards the administrators of the Muslims, (wa âmmetihim) and towards all of them.”

How beautiful are these words! The religion, Islam, is based on the sincerity. We have to tell people about this. The religion is not merely sop and dry rituals or appearance! It is the sincerity and purity towards Almighty Allah, His Messenger, His Qur’an, the administrators of the Muslims and towards all of the Muslims. That is how the Prophet summarized Islam.

The orders and the prohibitions of Islam are not based on caprices: “I want it that way, so you should do it! You have no choice but do it!” The orders of Islam are not based on such approaches. There are five main purposes in the orders and prohibitions of Islam:

1. Protecting the belief: staying away from shirk and kufr.
2. Protecting the spirit and spirituality
3. Protecting the intelligence and reasoning: This is the reason the intoxicants are banned in Islam, for they take away the faculty of reasoning.
4. Protecting the property. A person may not inflict damage on the property! There is a strange advertisement in the restaurants these days: “Brake a plate and pay 5 thousand Turkish Liras.” [That has been said to be a practice in Greece.] Breaking a plate to get rid of the stress! This is not allowed in Islam. You cannot inflict damage on property!

Why is it so? It is because the property is respected in Islam, too. One may not say “I can breake my own plate.” The property is respected and must be protected. It is one of the principles of Majallah:

(Lâ darara wa lâ dirâr fil Islam) “The infliction of damage on property is not allowed in Islam.”
“Suppose that I am angry at one of the neighbors. Can I set his harvest on fire?” That would be a major offense.

“What if that person had done the same thing to me before? Could I punish him with by inflicting the same type of damage?” The answer for such a question would be “NO!” (Lâ darara wa lâ dirâr) You cannot inflict damage on the property nor can you respond with a similar damage. You can go to the judge and ask for compensation. You may not damage the property because property is respected in Islam.

I heard a child slammed a burnt light bulb on the wall to get a kick out of the sound, yet his teacher gave him a punishment. Those who were present objected: “The light bulb was already burnt.” The teacher responded: “It is not right to destroy something that is already built. It could have been used for some purpose.”

In fact, I remember that one of my professors took me to a khawaja. It was a small place like a green grocer’s store in Altûnîzade, Istanbul. The khawaja was Hafiz Yusuf. He had thick glasses whose number was not 5 nor 7, but perhaps 10. He was an old person with a small body. My professor hugged him and asked me to kiss the hand of the khawaja. May Allah bless their souls.
I kissed the hand of the khawaja. He was an interesting person. He had his bed in the corner of the room, and a small chest of drawers. He had made a teapot and a kettle out of two light bulbs! He would boil water in the larger one and brew tea in the smaller one. He was quite interesting and a great scholar. There have been books written about him.

Islam protects the belief, the spirit, the intelligence, and property.

5. Islam protects the integrity of the human generations. That is why the adultery is banned and the marriage is required. A responsible person is needed for such protection, so the marriage is a must. That is why the abortion is considered as murder. A child in the womb of the mother is a person; it is counted as a person in the matters of inheritance.

As we see, the orders and prohibitions of Islam are meant for the protection of what is needed for the mankind. It is for the benefit of the mankind. It is stated in the Qur’an:

(Qul innallâha lâ ya’muru bil fah-shâ) “O Prophet! Tell people that Allah does not order them anything evil.” There is goodness in all orders of Allah.

“Why did He order war?” There is time that it is required.

“Then, why is the divorce allowed?” The divorce is allowed because it is like a safety valve in marriage. If the marriage does not work well, in the absence of divorce, people could commit suicide or murder. Sometimes the husband and the wife come to a point that they cannot maintain their togetherness any more. Then the divorce becomes a solution, a blessing from Allah. Just like sometimes death comes as a blessing, the divorce can be a blessing.

Almighty Allah does not order anything bad. There is benefit in everything He orders. That is why Islam is beautiful and beneficial for all.

Islam is not a utopian religion in the sky above the clouds. It is not concerned with matters related to the hereafter only. Islam is not solely the formal prayer or fasting in Ramadhan or the Pilgrimage to Mecca. Islam is a way of life. Islam is living a life in accordance with a system of belief. Such a system is concerned with every moment of life of each person. Islam is the environment a person lives in. It is not a button to be attached on the collar of a jacket or a shirt to be put on and taken off.

The concept of worship is amazingly inclusive. For instance, getting married is an act of worship. The intimacy between the husband and the wife is also an act of worship. Silence is a form of worship. Having a good intention is considered as a form of worship even if it is not actualized. Islam does not separate this life from the hereafter, the individual from the society, the material life from the spirituality. It keeps everything hand in hand.

A person in Taksim part of Istanbul complained to the police about his neighbour: “These people appear in their windows naked. That affects the peace in our family. I would like to file a complaint.” The Police responded: “I am sorry, I cannot do anything about it. Inside of a house or an apartment is off limits for us.”

Well, Islam has no such limits. It goes inside a house, inside a heart, too. It is concerned with thought in mind and intentions in heart. If it were not concerned with everything, it would not be a complete system, nor could it establish order. This is a superiority about Islam.

Here is another example: A person earns rewards while he works as a merchant:

(Al kâsibu habîbullah) “One who earns a living through trading is a beloved servant of Allah,” said the Prophet. There is another hadith about it:

(At-tâjirus-sadûqul amînu ma’an-nabiyyîna was siddîqîna wash-shuhadâ-i yawmal qiyâmah) “A trustworthy merchant will be among the prophets, the trustworthy, and the martyrs on the Day of Resurrection.” A person may be a merchant, bringing goods, selling them and making money out of it, yet he earns rewards by being trustworthy and for bringing the needed goods for people. Hence, trading is a rewarding business, a form of worship.

The government administration is, too, a form of worship. It is stated that the most virtuous of people in the sight of Allah is a righteous head of state. Being a righteous and just ruler in the government administration is a form of worship.

There are two people whose eyes are saved from the hell fire:

1. One who shed tears for Allah in secluded areas,
2. One who watch the borders to protect Muslims from the assault of enemies.

While we were in the military service, some people avoided the guard duty. We would step forward and ask to substitute for them because we knew that it was rewarding and that it was a form of worship.

When we received the call for the military service, we took off right away without waiting for the lunch. We wanted to be in the service longer and start earning rewards right away.

Why is it so? When it is carried out with good intentions, serving in the military, serving in the government administration, trading, silence, contemplation, and even talking can be a form of worship because Islam equals life, the way one lives this life. It is the totality of how one lives a life.
In Islam, whatever you do is either a rewarding deed or an offense, either you will be rewarded for that or punished. The study of Fiqh (Jurisprudence) is described as “the study of what is beneficial and what is punishable for the individual.” One needs to know Fiqh.

Another characteristic of Islam is that it is not exclusively for a race or for a limited time period. For instance, the Judaism is exclusively limited to one race; Islam is not like that. Islam is for the entire mankind and for all time. Our beloved Prophet was sent for

(Kâffeten linnâsi bashîran wa nazîrâ) the entire mankind as one who brings the good news and as a warner about the truth and the consequences of deviating from the truth. He was sent not only for the mankind but also for the invisible creatures, djinnes. It is reported in the Qur’an that a group of djinns came to the Prophet and declared their shahada.

Our beloved Prophet is not only forTurkey; in fact, he is for England, America and Japan, too. He is for all countries and all nations. It is because they live in the era of Prophet Muhammad. If they believe in him, they will become Muslims. If they do not, they will be disbelievers.

One has to believe Prophet Moses, Prophet Jesus, too; however, it would not be sufficient because our time is the era of Prophet Muhammad and all people are the ummah of Prophet Muhammad. Those who accept him as the Messenger of Allah and follow his path are Ummat-i Ijâbat, the other ones are Ummat-i Da’wat. Islam is for the entire mankind.

Islam has the most beautiful principles that have been sought by all. Here is one example:

The Prophet said: (Innallàhe jamîlun yuhibbul jamâl) “Almighty Allah is beautiful; He loves beauty.” Almighty Allah created the beauty and He loves anything that is beautiful. That is why a Muslim must have a sense of beauty, and he must appreciate beauty. He must have sense of aesthetics and must do anything he does beautifully.

Islam gives man a sense and spirit of beauty and art. That is how Yunus is Yunus. That is how Rumi transcended ages and borders of countries. That is why the year 1991 was declared as the year of Yunus by UNESCO.

Yunus appreciated the beauty. He acknowledged the beauty of the flower. As we carry out some restoration work in Eyup section of Istanbul, we want to reveal the original beauty of the works. For instance, the tekke of Shaikh Murad Effendi had a piece of land approximately 17,000 square meters with a collection of rare flowers. Gazelles would roam in the flowerbeds. Can you imagine how nice it had been? There is also Selami Mustafa Effendi tekke that was famous with its roses. Then, the Prophet says:

(Innallàha yuhibbu idhâ’amila ahadakum-ul ‘amala an yutqinahû) “Verily, Allah loves it when you do anything in the perfect way.” Almighty Allah showers his mercy on such a person. This is a promotion for the Muslim to seek high quality in everything. In Islam there is the sense of beauty and an order to do things excellently. A Muslim artisan must produce the sharpest sword, the most beautiful china, the most elegant mosque that will become a monument to last centuries. The product must not deteriorate or discolor in time; its beauty must be permanent. There is the thought of making anything the most beautiful, with the highest quality in Islam.

There is also the undeniable fact that the physical and spiritual cleanliness is essential in Islam. We know that Europeans avoid taking baths and wipe their body with cotton to preserve the effect of baptism water. We know that the Versay Palace has no rest rooms. On the other hand, Muslims would build a public bath next to a house of worship that they just had built. They built madrasas, kitchens to provide for the poor with food, public baths with hot and cold water that is available free of charge.

Baron de Busbek, a diplomat from Netherlands to Ottomans in the Sixteenth Century, was amazed to see Muslims taking so much bath: “These people are going to catch cold because they keep taking a bath like fish in water.” He thought it was strange for Muslims to take baths often.
We wash our body five times a day. The Ottoman sultan Abdulhamid II would take a bath every morning. With the limited means of the past, people would take baths as often as they could. Those who could not take a bath every day would go to public baths at least once a week to get a good scrub. Women would take their bundle of clean clothes and go to the public bath in groups. Man and children would do the same. There had to be at least once a week physical cleaning.
They would not allow the dirt accumulate on the body to become a thick film, like a shield or the skin of the turtle. Islam does not allow that. It orders physical and spiritual cleanliness.
Clipping the nails, trimming the mustache, shaving the armpits, and all other kinds of cleaning, including the cleanliness in where one lives, are ordered by Islam. For instance, if your clothes were not clean, your formal prayer would be invalid. Cleanliness from hadeth (canonical impurity) and cleanliness from najasat (physical impurity) are two of the requirements of the formal prayer. The prayer a Muslim offers five times a day will not be acceptable without cleanliness. The cleanliness is such a strong requirement in Islam, not a mere advice.

In fact none of the orders of Islam is a mere talk. One of the important characteristics of Islam is that each order is attached to a practical solution. For instance there is the order of not forgetting Allah:

(Walâ takûnû kalladhîna nesullàh) “Do not be like those who are unaware of Allah” (Qur’an 59:19). This order is supported by the formal prayer five times a day.

“Excuse me Sir. Wouldn’t it be sufficient if it were only one time a day?”

No, it would not. You would forget Allah. That is why it has to be five times a day. Then there is the dhikr to remember Allah often.

(Innemal-mu’minûna ikhwatun) “All believers are brothers” (Qur’an 49:10). How do we become brothers in practice? Well you meet once a year for the Hajj. The healthy and wealthy Muslims get together for Hajj. It is a natural selection among the Muslims. They have the opportunity to raise issues and talk about them. Also, daily prayers in congregation in the mosque are another way of getting together. Meeting for the Friday prayer, too, is a practical way.

Islam orders to be clean. There is the wudu’; there is the ghusl for that. Islam upholds the cleanliness, and the cleanliness is half the religion.

The Europeans were not as clean in the past. They are clean today because of Islam. The changes in Europe were the results of exposure to Islam. The renaissance started after the Europeans met Muslims. The reforms took place after Islam. Objections and criticism to the church started by those who got to know Islam. The scientific advancements took place after Islam was studied. Dr. Sigrid Hunke describes how Islam affected the western civilization in his book.

Islam pays utmost attention to knowledge, scholarship and scholars. The true caliphs, the successors of the messengers of Allah, are not the rulers of the Muslim countries but the scholars are.

(Al’ulamâ-u warathatul anbiyâ-i wa khulafâ-ir rusûl) “The scholars are the successors of the prophets and inheritors of the messengers.” It is because good things are accomplished with knowledge. When we need to have something done, we go to an expert, to a specialist. That is why the true leaders in the society are the scholars.

Another characteristic of Islam is establishing justice:

(Al ‘adlu asâsul mulk) Here mulk does not mean a house, an apartment, a piece of land or other property [as it would in Turkish], but it means sovereignty and dominion. Islam states: “Justice is the foundation of sovereignty and government administration.”

One has to be just for all. The system has to be fair for all without exception even if it involves a decree against the president of the country. In fact, the first Ottoman judge of Istanbul, Khidhir Chelebi–whose grave is located by the boulevard next to the IMC shopping center–found the Ottoman ruler Fatih Sultan Mehmed guilty in a case involving a Greek architect. The judge issued a verdict that the Greek architect was right and the Ottoman Ruler, The Conqueror, was wrong. The judge issued such a verdict without having any fear of mistreatment afterwards. In Islam, the judge fears Allah only and carries out what Allah orders. Islam requires justice

(… walaw alâ anfusakum awil wâlidayni wal aqrabîn) “… even if it is against yourselves, your parents, or your relatives” (Qur’an 4:135). That is why a Muslim can be a witness against himself admitting his offense: “Yes, I did it. It is my fault. I should be penalized for that.” This is Islam.

There was a famous judge, Qadi Shurayh in the history. Two persons appeared in his court. One had a non-Muslim attire while the other one looked like a Muslim. He wished that the Muslim was right and the non-Muslim was wrong. He listened to the presentations of the case and realized that the non-Muslim was right and the Muslim was wrong. He issued the verdict that way. Yet, for the rest of his life he wept and repented for having such a thought in his heart.

This is the understanding of justice in Islam. That is why Islam is an universal belief to be respected and loved by all nations in the world.

Another characteristic of Islam is that love and respect are essential. Muslims love Muslims.

(… ashid-dâ-u ‘alel kuffâri ruhamâ-u baynahum) “… they are hard against the unbelievers [in defense] and merciful one to another.” (Qur’an 48:29) Muslims are merciful, affectionate and patient towards the neighbours and friends, and all.

Today I read some examples of the mercy. In one example, Hadrat Abûbakr-i Siddîq begs: “I was wrong; please forgive me.” He was one of the ashara-i-mubash-shara (ten people who were informed by the prophet that they will be in Paradise in the hereafter). He had such a love and affection. Relationship between a Muslim and another Muslim is based on love and sincerity.
An Arab traveler, Ibn-i Batûta, went to Denizli. He spoke Arabic but did not know Turkish. It was in the Thirteenth Century when the Asia minor was opened to Turkish Muslims and new regional administrations were established. Muslims had very high spirits in the region. He arrived in Denizli with a caravan that carried the goods and gifts that he had purchased throughout his travel. When he entered the town, an armed and strong man grabbed the bridle of the horse and said something to Ibn-i Batûta. As he tried to communicate, another strong and armed man came there and grabbed the other end of the bridle. The two strong and armed men started arguing. Ibn-i Batûta was quite scared: he was afraid that the two men would take his life or his belongings.

After a short while it is understood that the first man tried to tell him: “Sir, you look like you are not from here. Please be my guest.” The second man interfered: “Shame on you! This is our neighbourhood. He is our guest. How dare you try to steal a guest from my neighbourhood!” The first man explained, “Well I saw him first, so he is my guest.” The traveler was taken as a “guest from God,” loved and served.

The love and affection was not limited to people only; it was extended towards the animals, birds, and storks. There were foundations to pay for the damages that occurred inadvertently by the servants in a house. There were also foundations to treat the storks with wounds. It is a love for people, and it extends to the environment and all creatures. That is Islam.

Lady Mary Wortley Montague (1689-1762) was the wife of the British Extraordinary Ambassador to the Turkish court. [In 1716 Wortley Montague was appointed ambassador to Turkey). His family’s long and dangerous journey over the Continent in dead of winter was considered something of an achievement at the time. Lady Mary enjoyed it all, and kept up a constant correspondence with friends in England, writing in a style that eventually established her permanent epistolary reputation. Constantinople was full of wonders that Lady Mary, unlike so many European wives, set out to explore and understand. She mastered the language, investigated mosques, and visited with the women of the harem, whom she came to admire.] She got to know Ottomans. She had written letters that were published later. In one of the letters, she described the family life:

“Dear Sister! Before coming to Istanbul, I had the imagination that the harem of a house during the Ottomans’ time was something like a prison or a dungeon. To my surprise, the harem is a pleasant, colorful and enjoyable place.

“Each house, including the palace, had a section called harem. I had thought that women in harem would be like slaves in a cage, oppressed in a prison. It is not like that at all. In fact, the ladies are well educated and well mannered.”

Lady Montague met Fatma Sultan and was quite impressed by her. She praised her: “My Lady, you are very pretty. You are so pretty that if you were in England, may men would be around you just like moths encircling a lamp.” Fatma Sultan was upheld by the remarks. It would have been quite improper if a Muslim woman had stated the remarks. Calmly she responded: “I would not think they would appreciate the beauty; if they did, they would not let you leave England.” Lady Montague was amazed to receive such a reply from a Muslim woman.

The are other examples that a person may be a poet and contribute to the charitable causes. For instance, I admire Bezm-i Alem Valide Sultan. She left so many works for the benefit of mankind.

Islam is a religion of love and respect; it encourages serving people including unbelievers. In fact, serving is not limited to people only. One of the companions of Prophet Muhammad came to him and said: “O Messenger of Allah! I draw water from a well with great difficulty; the rope hurts my hands. As we give water to our camels, some sick, old and abandoned camels come to drink from the water. We let them drink from the water. Do we get any rewards for that?”

The water is a precious commodity in Arabia. It is drawn from a well and poured in a contained for the animals to drink.

The Prophet responded: “Yes, you earn rewards by providing them with water because they are living creatures and they feel thirsty, too.”

Islam pays attention to the society, congregation, togetherness, and love. Almighty Allah gives rewards for them. For instance, a prayer performed in congregation is rewarded twenty-seven times more than when it is performed individually. There is mercy in unity and togetherness. The division incurs wrath of Allah. The division, separating oneself from the rest, indifference, and isolation are prohibited in Islam. Creation of chaos and disturbance is not allowed. On the other hand, love and affection, unity and togetherness, and being a part of the society are essential. It is stated that a believer who is among people, serving them, and bearing the difficulties in serving them is superior to a believer who is after his comfort away from the society. It is also stated that the best person is he who is the most beneficial to the mankind. That is why Islam is a treasury that societies look for and cannot find.

Islam banns creating chaos, mischief, and clashes in the society; it bans anything that disturbs the peace and love, including gossiping and foul language. A Muslim cannot draw a gun towards another Muslim. A Muslim may not injure another Muslim. It is banned.

The Prophet said: “There will be a time full of mischief.” The companions asked: “What shall we do then?” The Prophet responded: “Stay at home and do not take part in it.” The companions asked, “What if it comes to our house?” The Prophet said, “Be like the better son of Prophet Adam.”

Which son of Prophet Adam was better? It is the one whose worship had been accepted and got killed by his brother. The Prophet says, “Do not be like the murderer; do not fight with believers.”

This is the training of Islam; these are the Islamic manners. Unfortunately some people practice differently because they have shortcomings.

Islam upholds brotherhood and friendship, and it is a form of worship. On this Imam Ghazali writes: “The best of the worship which is in a form of tradition or a custom is establishing friendship. He classifies the worship into two categories:
1. Ritual worship such as daily prayers, fasting, performing the pilgrimage, and paying zakah.
2. Customary worship.

The best of the customary worship is love for Allah and friendship for Allah. Visiting somebody just for the sake of Allah has great rewards. If two people visit one another just for Allah, they will incur the love of Allah.

Our administrators should try to establish and revive Islam in our lives instead of trying to have people forget about Islam. That would lead to brotherhood, love and affection.
We have no problem with races or colors of the skin. We do not approve such differentiation often emphasized by the Americans.

Mankind is a single brotherhood; they all are the children of Hadrat Adam. In belief, they all are equals before Almighty Allah. What is best is to compete in the service to mankind. The best of people is the one who is the most useful to mankind.

This is how our religion is.

We live in a time that events unfold pretty fast. Almighty Allah provides us with new means, new opportunities and new responsibilities. New front have been opened for us. For instance, Russia says: “Turkey is one of our greatest friends.” Muslims nations in Russia say, “Turkey is our elder brother.” They all expect support from us. Alhamdulillah, we have established leading governments throughout the history, and established peace, justice and order on land. All is the result of our strong faith.

Suleyman the Magnificent sent a message to the king of France: “I heard that you have imprisoned the king of such place [unfairly]. Release him at once.” It was carried out right away. Another Ottoman ruler sent a message: “I heard that your people practice something called dance where man and women are in close contact in public… Stop that at once!” It was stopped.

The rulers tried to prevent the injustice and take a stance against the oppressors.

Alhamdulillah, we are Muslims, born to Muslim parents. That is a great blessing and we must appreciate this blessing.

The cure for the diseases of the Twentieth Century is in Islam. The principles of Islam will be the strong foundations of the centuries to come.

We have so many ideas, expertise, accumulation of knowledge and much more, which are from Islam, to share with all people in the world. May Almighty Allah bless us with the appreciation of Islam and with the vision of its beauties. May He let us become perfect Muslims. May He give us the opportunities to serve the mankind in the best way. May He make us the most beneficial to mankind. May He receive each and every one of you as a perfect servant, loved and honored by His Beauty in His Paradise.

May Almighty Allah be pleased with you.

As-salamu ‘alaikum wa rahmatullah!

———————————————
Prof. Dr. Mahmud Esad COSAN (rha)
February 2, 1992— Bakirköy/ISTANBUL

 

Kategoriler
English

Refreshing the Belief

Refreshing the Belief, Allegiance, Determination, Love and Yearning*

On a brilliant, warm, spring-like day, I am writing to you from Al Madinah Al Munawwarah, the blessed city of the Prophet Muhammad. In a Hadith, the Prophet Muhammad (pbuh) said, “The belief and the hearth wear out in time; refresh your belief repeating the words la ilaha il-lallah.”

Our beliefs, love, and yearning need to be refreshed time to time. To refresh them we must read a lot, observe the unfolding daily events with a mindful eye, read the important articles written by major writers, and ask ourselves every morning: “What can I do for Allah today? What kind of good and rewarding deeds can I do?”

We must perform our prayers, remembrance, and Qur’an recitation with proper attention, with thought and meditation, and without any rush.

We must seek the poor and the needy to comfort them morally, to support them financially, and to earn their blessings spiritually.

We must visit the hospitals and orphanages to sympathize with their pain and suffering and support them with their treatment. We must thank Allah day and night for the health he has bestowed on us.

On special days, holidays and especially if possible on every Friday we must visit the graves of our relatives and friends who passed away, and recite Qur’an for them, for they need the prayers, love, and visits as much as the living ones do. The death is not the end of everything; the friendships, relationships, help and needs continue to grow even stronger, purer, and more frankly.

One of the most important, rewarding and fruitful deeds is to love and protect friends, brothers and sisters, believers, even animals and vegetation. We must keep our good relations with them at the highest level, treat them nicely, and please them whenever possible. We must ask for the salvation of the Nation of Prophet Muhammad (pbuh) and work towards this goal with all our might wholeheartedly.

Especially in these blessed months, we should try to visit the sacred places in Makkah and Madinah and perform ‘umrah. We should try to wash our misdeeds by repentances, visits to the Prophet’s mosque, kissing the Black Stone in Ka’bah, and renewing our allegiance to Allah and His Prophet. We should replenish our determination in becoming good and righteous servants of Allah.

At every opportunity we must turn to Allah, ask good things and deeds for ourselves, for our relatives, for our neighbors, for this world, for the hereafter, for the country and the nation, for the benefit and well being of all Muslims. We must keep asking for these and shed tears in prayers.

In these blessed months, may Allah protect all of us from all kinds of evil, loss, destruction, and hazards. May He change all sorrows into happiness, evils into good, and sickness into health. May He be our helper at all times.

I wish you a blessed Bara’at Night, also, health and happiness in this world and in the hereafter. May Allah grant you with many happy blessed nights and months in the years to come.

————————————
Prof. Dr. Mahmud Esad Cosan
Al Madinah Al Munawwarah,
December 6, 1997

Kategoriler
English

Bearing Witness

“Allah bears witness that none has the right to be worshipped but He, and the angels, an those who having knowledge (also bear witness to this). (He always) maintains His creation in justice. None has the right to be worshipped but He, the Almighty, the All-Wise.” (3:18)

Allah bears witness, and verily, Allah is sufficient as a Witness, and He is the Most Truthful and Just Witness there is; His statement is the absolute truth that “La ilaha illa Huwa” meaning; He Alone is the Lord and God of all creation; everyone and everything are His servants, creation and in need of Him. Allah is the Most Rich, Free from needing anyone or anything.

Allah then mentioned the testimony of His angels and those who have knowledge after He mentioned his own testimony.

“Allah bears witness that none has the right to be worshipped but He, and the angels, an those who having knowledge (also bear witness to this).”

This ayah emphasizes the great virtue of those who have knowledge.

“He maintains His creation in justice”, in all that He does, “none has the right to be worshipped but He” thus emphasizing this fact.

The Almighty, the All-Wise. The Mighty that does not submit to weakness due to His might and greatness, the Wise in all His statements, actions, legislation and decrees.

Based upon this verse of our Lord, who is the only One God and who is Allah Almighty, as journeyers on the ideal path, we all say that “O our Lord! We witness to that there is none has the right to be worshipped but You!”

In essence, we know that the journey starts with this glorious statement which opens the door of the ideal path.

Reference: Tafsir Ibn Kasir


Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm

Eskiden emperyalizm, komünizm, siyonizm, faşizm vs. vardı.

Artık bunlardan bahsetmek “ideolojik takılmak” oluyor.

Şimdi yükselen trend veya yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, Kürtçü, Türkçü, Atatürkçü fark etmiyor. Bu yeni “izm” değil dört eğilimi; bütün eğilimleri, grupları, fraksiyonları tek bir bayrak altında birleştiriyor.

 Sloganı şu: Dünyanın bütün ‘bir yere gelmek’ isteyenleri! Birleşin!

 Felsefesi de şöyle: İhale kap, köşeyi dön, malı götür. Bir baş ol; istersen soğan başı!

 Tarihsel diyalektiği de şöyle kuruluyor: 20’sinde radikal, 30’unda realist, 40’ında hümanist, 50’sinde hortumcu olunur. Hayatın diyalektik akışı hortumculuğa doğru zorunlu bir süreç takip eder.

 Ortak özellikleri de şunlar: Paraya taparlar, kariyeri yüceltirler, konfora bayılırlar. Komünizm, sosyalizm, İslam, liberalizm, Türklük, Kürtlük, Atatürkçülük vs. “bir yere gelmek” için sadece bir araçtır. Önemli olan bir yere gelmek, soğan başı da olsan bir baş olmak, odun da olsan aday olabilmektir. Bir yere gelince, bir baş olunca her şey biter.

 Solcuysan “emperyalizm, proletarya, sermaye” vs., sağcıysan “Türk-İslam davası, İ’lay-i Kelimetulah” vs., İslamcıysan “Allah, kitap, peygamber” söylemlerini terk edersin. Yeni pozisyonda artık bunlar gayet “ideolojik” kaçan şeylerdir. Yeni sınıfın argümanlarını benimsersin. “Küreselleşen dünyada…” diye cümleler kurarsın. Dünyaya ayak uydurmaktan, değişmekten, gömlek çıkarmaktan filan bahsedersin. Mücahit/müşahit/müteahhit “zorunlu” süreçlerinden geçerek en sonunda her şeye müsait hale gelirsin. “İdeolojik” konuşmaz, boyuna “hizmet”ten bahseder, sessizce “ihale” götürürsün.

 “Yenilenmek” gibi alemin ruhu olan asil bir çabayı, kartalın yaşamını uzatmak için tırnaklarını sökmesi gibi “zorlayıcı bir içkinle” değil; kariyer ve konfor gibi gayet bencil ve aşağılık bir amaç için kullanırsın. Tırnakların hala yerinde durduğu için aslında bu yenilenme filan da değildir…

 Kariyeri ve konforu bir tür “nirvana” olarak görürsün. Buna kitlenmiş bir zihin için “satış” gayet kolaydır. Anında tornistan hiç de zor almaz. Fena fi’l-kariyer ve fena fi’l-konfor en büyük manevi hazzın olur. Ona ulaştın mı artık varlık nihayete erer; bütün söylemlerin, ihtirasların, kavgaların sükuna erer. İyice yumuşar, yavşar, mayışır ve alemi seyre dalarsın…

 Peki, nice koç yiğidi yavşatan, öleni öldürüp kalan sağları kendine meftun eden bu “aşufte” (kariyerizm/konformizm) ne menem bir şeydir? Gücünü nereden almaktadır? Dahası bunun bir panzehiri olmalı, ama ne?

 ***

 “Kariyer” Latince carrus (yük arabası) sözcüğünden geliyor. İtalyanlar carriara (araba yolu), carro (araba) diyorlar. Fransızca’da ise carriere (güzergah, tutulan yol, meslek) anlamında kullanılıyor. Türkçe’deki kargo da bu kökten… Demek ki kariyer, “bir yere gelebilmek” için yapılan yolculuk oluyor. Kariyerist de bu yolda giden kişi. “Kariyeri yok” dediğinizde “bir yere gelmek için yola çıkmamış” demiş oluyorsunuz. “Kariyer hesapları” da bir yere gelebilmek için dolap çevirmek, ölçüp biçmek demek oluyor…

 “Konfor” ise Latince fors (güç, kuvvet) kökünden geliyor. Fransızca’da conforter (teselli, rahatlama, rahatlık) olarak kullanılıyor. Bu durumda conformisme genel kurala uyma eğilimi, se conformare de aynı biçimi alma demek oluyor. Türkçe’de kullandığımız fors, form, format, de-form, re-form kelimeleri de bu kökten… Demek ki konformizm iddialarından vazgeçerek genel forma uyma, girdiği kabın biçimini alma ve bunun için “fors’a” ulaşma ve rahatlama demek oluyor.

 Şu halde kariyerizmin ve konformizmin nihai hedefi işte bu “fors’a” ulaşabilmek için yol katetmek, ulaşınca da girdiği kabın (fors/form) biçimini almak ve bu fors/form ile rahatlamak, bolluk, refah ve konfor içinde bir hayat sürmek demektir…

 Öyle ki hiçbir şey bunun önüne geçemez. Hiçbir şey bundan daha değerli olamaz. Hayat kariyer ve konfordan ibarettir. Hayatta en hakiki mürşit bir yere gelmek (kariyerizm) ve girdiği kabın biçimini almak (konformizm) şeklinde ifade edilen “yüce değerler”dir. Bu nedenledir ki, bütün o eski “izm”ler buna ulaşabilmek için birer araç olmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

 İşte buna yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm diyoruz…

 ***

 Kanımca, bu, değil Müslümanlığın, insanlığın baş belası bir hastalıktır. Yeni bir dünyanın kurulması için ortayı çıkan bütün dinler ve devrimler, acılar ve ızdıraplar içinde doğmalarına rağmen işte bu kariyerizme ve konformizme yenilmişler ve bu devran hep böyle sürüp gitmiştir.

 Ben bu zehirin daha çok “dinin afyon yüzünden” gelse de, paradoksal biçimde panzehirinin de yine aynı yerden ve fakat “dinin vicdan yüzünden” geleceğini düşünmekteyim.

 Bu nedenle “gerçek hayat kitabına” bu açıdan bakmakta fayda var.

 ***

 Kur’an’da kariyerizm ve konformizme tekabül edebilecek kavramın ne olduğuna baktığımızda bunun “mele’” ve “mütref” olduğunu görüyoruz.

 Sözcüklerin dilsel analizine dikkat edin aradaki benzerliğe hayret edeceksiniz.

 “Mele’” Arapça’da kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek. Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’, kendini dolu hale getirmek için yola giren, yolda yürüyen, bunun için bir makam ve mevkiye gelmeyi ve orada olmayı amaç edinen demek olur. Yukarıdaki “kariyer” ile aynı manayı çağrıştırır. Bir toplumun kariyer sahipleri, makam ve mevkileri dolduranları, bir yere gelmişleri, önde gelen yönetici takımı (cebini doldurmuşları, doymuşları, şişmişleri) demektir; “Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘Eğer yenersek büyük bir ödül var değil mi’ dediler. Firavun ‘Gayet tabi en iyi mevkilere geleceksiniz’ dedi.” (A’raf; 113-114)…

 “Mütref” de Arapça’da “Bolluk içinde olan, şımarmış” demek. Bitkinin taze ve sulu olması, bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), bolluğa kavuşturmak, şımartmak, nazlatmak (itrâf), şımartmak, nazlatmak (tetrîf), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri de bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref bir toplumun kariyerist ve konformist ileri gelen takımı demek oluyor. Bunlar Firavun’un sihirbazları gibi hep “Bize ne var” ona bakarlar. En büyük amaçları “en iyi mevkilere gelmek” tir. Bunun için yapamayacakları şey, atamayacakları takla yoktur. Öyle ki asayı yılana çevirir, olanı başka türlü gösterebilirler. “Bir yere gelmek” için biçimini alamayacakları kap, bürünemeyecekleri renk yoktur; yeter ki fiyatta anlaşılsın. Yani makamlar şahane gerisi bahanedir…

 Demek ki kariyerist (mele’) ve konformist (mütref) her toplumda görülen kadim bir tipolojidir. Her tür ideolojik guruptan devşirilmeleri mümkündür. Zamanla “dünyayı değiştirmek” ve “yeni bir dünya kurmak” iddialarından vazgeçen ve “girdiği kabın biçimini alan” her tufeyliyi (başkasından geçineni, paraziti, asalağı) ifade eder.

 ***

 Peki, bunun panzehiri var mıdır?

 Vardır.

 Şimdilerde dönüp bakanı olmasa da, İslam kültüründen gelenler için söylüyorum, unutulmuş/terkedilmiş (mehcur bırakılmış) bir kavramın bunun panzehiri olduğunu görüyoruz: Zühd!

 Şu halde nedir zühd?

 “Zühd” Arapça’da yüz çevirmek, önem vermemek demek. Vazgeçirmek (tezhîd), sofu, zahit (zâhid) kelimeleri bu kökten… Neye önem vermemek? Ne olursa olsun bir yere gelme hırsına (kariyerizme), rahatlık ve lüks uğruna girdiği her kabın biçimini alma fırdöndülüğüne (konformizme) önem vermemek, bunlardan yüz çevirmek…

 “Sofu” aslında bu demek… Yarım saatte abdest alan, bir saatte namaz kılan, kırk kez hacca giden değil. Dünyadan el etek çeken, sefalet içinde yaşayan hiç değil.

 Ali Şeriati’nin “devrimci zahidlik” dediği şeyden bahsediyorum.

 Devrimci zahitlik şunu der; “dünyanın başına dünyada gözü olmayanlar geçmelidir!”

 Mistik zahitlikten bahsetmiyoruz.

 Kur’an’da dünyanın yerilmesi ile ilgili ayetler, dünyayı kötülemek için değil; yeryüzünün/ülkelerin önderleri yapılması istenen ezilenlerin (mustazafların) gözünün ve gönlünün mal mülk hırsına kaymaması içindir. Böylece dünyanın/ülkelerin başına dünyada (malda, mülkte, zenginlikte) gözü olmayanlar geçmiş olacaktır. Aksi halde ciğer kediye teslim edilmiş olacaktır ki bu yeryüzünün/ülkelerin başına gelebilecek en büyük felakettir…

 ***

 “Devrimci zahitlik”, Kur’an’da çok yerde ele alınır ama en çapıcı olanı Hadid suresindekidir.

 Bakın nasıl.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik yarışından ibarettir. Yağmuru düşünün… Bitirdiği ot çiftçileri imrendirip heyecanlandırır. Bir de görürsün ki sararıp solmuş sonra da çerçöp olmuş! Ahirette ise ya şiddetli bir azap, ya da bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı gelip geçici bir zevkten başka bir şey değildir… Bu nedenle siz Rabbinizin affına nail olmaya bakın. Allah’a ve Peygamberine iman edenler için hazırlanmış olan yerler ve gökler kadar geniş cennet için yarışın. İşte bu Allah’ın lütfudur ki onu lâyık gördüğüne verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir… Yeryüzünde ve insan hayatında size isabet eden hiç bir şey Bizim irademiz olmadıkça meydana gelmez. Bu Allah’a göre kolaydır; bundan hiç şüpheniz olmasın… Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez… Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’dur.” (Hadid; 57/20-24).

 Demek ki bir oyun, eğlence, süs, aramızda böbürlenme (tefahur beynekum), güç ve zenginlik yarışı (tekasür amvalüküm ve evladukum) olan, çer çöpe dönen bahçeye benzeyen, gelip geçici bir zevklenmeden ibaret “dünya malı” elimize geçtiğinde şımarmamalı, geçmediğinde kederlenmemeliyiz. Bilakis “dünyada adalet” istemeli ve buna talip olmalıyız. Hemen sonraki ayetlerde buna geçilir;

 “Biz peygamberlerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlıkta adalet daim yaşasın diye kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Bütün bunlar Allah’ın kendisine ve peygamberlerine içtenlikle/gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin içindir. Allah çok güçlüdür, üstündür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid; 57/25).

 Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız. Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…

 Hemen sonraki ayette de devrimci zahidliğin, miskin zahitliğe (ruhbanlık) dönüşmemesi için dikkat çekeliyor ve uyarılarda bulunuluyor;

 “Sonra onların ardından öteki peygamberlerimizi gönderdik. Keza Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat, sevgi ve merhamet meydana getirdik. Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 57/27).

 Demek ki zühd ruhbanlık demek değil.

 Zühd, ne olursa olsun bir yere gelmeyi (kariyerizm) ve içine girdiği (makam, mevki, mal, mülk) kabının biçimini almayı reddetmek demek. “Eline geçince şımarma, geçmeyince üzülme” denmesinin anlamı bu…

 Bunun için Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali birer “devrimci zahid” idiler. Mal ve mülk önlerinde seriliydi, isteseler Karun gibi zenginleşmeleri içten bile değildi. Bilinçli bir ideolojik duruş ve asil bir tavırla bambaşka bir yol tuttular ve ne olursa olsun bir yere gelmeyi ve içine girdikleri kabın biçimini almayı (kariyerizmi ve konformizmi) reddettiler. Bunu anlamayanlar bu dinden hiçbir şey anlayamazlar ve “1400 yıl öncesine mi döneceğiz” der dururlar…

 ***

 Lütfen okuyun;

 Ebuzer’in bir sorusu üzerine Hz. Peygamber yukarıdaki Hadid suresindeki ayetler hakkında şöyle demiştir; “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmendir. Zira şöyle buyurulmuştur: “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir.” (Tirmizi, Zühd 29, (2341); İbnu Mâce, Zühd 1, (4100).

 Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından son­raya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırak­mıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu’l-Bârî, 5/356, 8/148)

 Hz. Âişe Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Ba­bam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyur­madan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu’l-bârî, 9/549.)

 el-Hakem b. Hazn’in hadisinde Hz. Âişe’den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, babam geriye ne bir dînâr ve ne de bir dirhem bırakmıştır…” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd)

 Misver b. Mahreme’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Hz. Ömer bir mal getirmiş ve onu mescide koymuştu. (Bir gün) çıktı ve malı kontrol etmeye, ona bakmaya başladı. Bu arada gözle­ri doldu ve bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: ‘Ey mü’minlerin emîri! Sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, bu şükür beldelerinden(fethedilen memleketlerden) gelmiştir’ dedi. Hz. Ömer: ‘Bu var ya (bu), Allah’a yemin olsun ki, verildiği her toplumun arasına düşmanlık ve buğz girmiştir’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

 Amr b. Habeşî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ali b. Ebû Tâlib’in öldürülmesinden sonra, Hasan b. Ali bize bir hut­be irad etti ve ‘Öncekilerin kendisini ilmen geçtiği, sonrakilerin ise ona yetişemediği emin bir insan sizden ayrılmıştır. Şayet Allah’ın Resulü onu gönderir, kendisine sancağı verirse, gönderdiği yeri fethedinceye kadar geri çekilmeyen bir insandı. O geriye ne altın ve ne de gümüş bıraktı… Ehline hiz­met edecek hiç kimse de yoktu.’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

 ***

 “Canım o zaman öyleydi, imkanlar azdı, fakru zaruret içindeydiler, ama şimdi öyle değil…” diyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Tam tersi; fırsat ellerine geçtiği halde bile isteye böyle yaşadılar. Çünkü eşya ile ilişkileri, varoluşsal duruşları farklıydı. Dünyanın tam içindeydiler evet, hatta üzerine üzerine yürüdüler ama ona bambaşka bir yerden bakıyorlardı. Dahası tam bir mü’min yüreğine ve imanına sahiptiler. Allah’a güvenleri muazzam, ahirete imanları derin, ölümle yüzleşmeleri korkusuzdu. Malla, mülkle kendilerini güvene ve garantiye alma derdine düşecek kadar “düşmüş” değildiler. Şu kapitalist çağın insanları ve hatta Müslümanları olarak onları anlamakta ne kadar da zorlanıyoruz, değil mi?

 Demek ki zühd tespih çekmekle, zikir yapmakla, abdestsiz gezmemekle, sarıkla, cüppeyle, türbanla, kandil geceleriyle, gül yağıyla, hacılara su dağıtmakla, Kabe’nin örtüsünü değiştirmekle, kırk kez hacca gitmekle ilgili bir şey değil.

 Eşya ile, mal ile kurduğun ontolojik ilişkiyle ilgili….

 Eşyaya bağlanan, güveni malda gören özgür olabilir mi, bununla ilgili…

 Ne olursa olsun bir yere gelme (kariyerizm) ve geldiği yerde içine girdiği kabın biçimini alma (konformizm) ile ilgili…

 Kur’an’ı okuyun hangi sayfada olursa olsun boyuna bizi bundan kurtarmaya çalıştığını görürsünüz.

 Müslümanların düştüğü yer burasıdır.

 Kalkış da buradan olacaktır.

 İ. Eliaçık

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Tesettür ve Mahremiyet

İnsanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.

Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.

Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla baÄŸdaÅŸmayan her türlü tutum, davranış…

Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.

Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet. İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.

Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir…

Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliÄŸi olduÄŸunu vurgular. Yani insan, yaradılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Allah’ın verdiÄŸine razıdır, baÅŸkalarında olana göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da baÅŸkalarına göstermez.

Dinimiz, “haram”, “mahrem”, “avret” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklar. Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emreder.

İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak, açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın-erkek bütün müslümanlardır.

Tesettürü doğuran ilke olarak mahremiyet

Müslüman, fıtratını yani yaradılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir ve sahip olduğu bu özellik onu bazı şeyleri başkalarının görmesinden ve dikkatini çekmekten sakındırır.

Söz gelimi, müslüman için yaÅŸadığı ev, baÅŸkalarının serbestçe muttali olmaması gereken “mahrem” bir ortamdır. Bu sebeple Ä°slâm’da eve “haram” denmiÅŸ ve Efendimiz s.a.v., baÅŸkalarının evine (mahremiyet bölgesine) izinsiz girmeyi ve baÅŸkalarının özel hallerine muttali olmayı yasaklamıştır. Bunu fiilen kendi özel hayatında da titizlikle uygulayan Efendimiz s.a.v., penceresine boydan boya çift kanatlı perde çektirmiÅŸ, kapısını da kalın ahÅŸaptan yaptırmıştır.

Bu mahremiyete uyma hassasiyetinin, doğal olarak İslâm medeniyetinin ev ve şehir mimarisine de yansıdığını görürüz. İslâmî mimari, evlerin önünde bulunan ve “hayat” denilen bahçeyi insan boyunu aşan yüksek duvarlarla dışarıdan ayırmış, böylece yabancı bakışların bahçe içindeki günlük hayata sızması engellenmiştir.

Yüce dinimizin öngördüğü bu mahremiyet, sadece evin içiyle dışı arasında cereyan eden bir hassasiyetin ifadesi değildir. Aziz Kitabımız, aynı ev içinde yaşayanların bile birbirlerinin mahremiyetine riayet etmeleri, hizmetçilerin ve çocukların, belli vakitlerde ebeveynin odasına girerken izin istemeleri gerektiğini ifade buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Emriniz altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiÅŸ olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduÄŸunuz vakit ve yatsı namazından sonra, yanınıza girecekleri vakit sizden izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceÄŸiniz üç vakittir. Çocuklarınız ergenlik çağına ulaÅŸtıklarında, öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi (her geldiklerinde) izin istesinler…” (Nur, 58-59)

Her yerde herkes için örtünme

Kişinin, ev içi ahvalini yabancı gözlerden saklamak için alması gereken tedbirler nasıl birer “tesettür” ise, toplum içinde mahrem alanımız olan vücudumuzun yabancılara teşhirini önlemek için örtünmek de tesettürdür.

İslâm alimleri, bir müslümanın vücudunun nerelerini kimlere karşı ve nasıl örtülü bulundurması gerektiği konusunu, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına ve kadının erkeğe karşı tesettürü olarak dört başlık halinde ele almışlardır.

Bu bakımdan, tesettür kadın-erkek her müslümanı ilgilendirir. Hiçbir müslüman erkek de tesettürden müstağni değildir.

Bununla birlikte tesettür konusu daha çok kadının erkeğe karşı tesettürü çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Tamamen fıtrî, yaratılıştan kaynaklanan sebeplerle kadının tesettürü konusu daha kapsamlı olarak ele alınmıştır. İslâm dininin erkekten farklı olarak kadına daha kapsamlı bu örtünme emrinin altında yatan temel sebep, insan tabiatında var olan ve dinimizin emir ve yasaklarına uygun olarak şekilendirilmesi istenen şehevi arzudur. Bu arzu, kontrol altına alınmayıp terbiye edilmediği zaman birey ve toplumların huzurunu bozacak güçte sonuçlara sebep olmaktadır. İffet, hayâ gibi duyguların gelişmesi bu tehlikeyi bertaraf edecek ve bu duygular ancak tesettür ile belirlenen mahremiyet alanlarında filizlenip gelişebilecektir.

Yüce Rabbimiz erkekle kadını farklı yaratmıştır. Fiziksel güç, soğukkanlılık, metanet, itidal gibi özellikler genel olarak erkekle birlikte anılırken, kadın zarafet, duygusallık, nezaket, şefkat, merhamet gibi özelliklerle donanmıştır. Kadının bu özellikleri ön plana çıkarıldığında, daha doğrusu “teşhir edildiğinde” haberlerde çokça örneğini gördüğümüz türden toplumsal problemler sökün etmekte ve bundan en başta kadınlar olmak üzere bütün toplum zarar görmektedir.

Ä°ffet ve temiz toplum

Modern hayat tarzını benimseyen toplumlarda görülen cinsellik temelli suçların, “az gelişmiş” olarak nitelendirilen toplumlara oranla çok daha fazla olması, yukarıdaki tesbiti doğrulayan önemli bir şahittir. Hatta ülkemizde bile şehirlerle daha küçük yerleşim birimleri arasında, ahlâk zafiyetleri ve kadınların maruz kaldığı çirkin muameleler bakımından büyük farklılıklar bulunduğu gözlemlenmektedir.

Bu manzaranın izahını, ahlâkın ve hayâ duygusunun zaafa uğraması yanında, art niyetli emelleri tahrik eden davranış ve giyim-kuşamlarda aramak gerektiğini düşünüyoruz.

Örtünmenin içsel derinliği

İslâm, insanların sadece dışa yansıyan tavır ve davranışlarını ıslah etmekle kalmaz, aynı zamanda ve daha öncelikli olarak insanın iç dünyasını, kalbini kötü düşüncelerden ve kötülüğe kapı açabilecek düşünce ve duygulardan arındırmayı hedefler.

Kadın ve erkeği fıtraten karşı cinse meyilli olarak yaratan Rabbimiz, insan neslinin devamını bu meyile bağlamış ve fakat onun kontrolden çıkmaması için de sınırlar koymuştur.

Bu sınırları “özgürlüğün kısıtlanması” olarak görenler, günümüz Batı toplumlarının geneline hakim olan dejenerasyon ve çürümeyi göz önüne getirmelidir.

Örtünme, müslüman kadın için sadece yabancı bakışlara ve art niyetli yaklaşımlara karşı bir “korunma aracı” değildir. O, kadınla erkek arasında meydana gelmesi her an için mümkün ve muhtemel olan meşru olmayan yakınlığı engellemenin de bir aracıdır. Bu açıdan bakıldığında, örtünmenin şekli de ortaya çıkar. Kadın-erkek arasındaki cazibeyi, çekimi, etkilenmeyi engellemeyen örtünmenin de tesettür olmadığı anlaşılır.

Sözünü ettiÄŸimiz bu yakınlaÅŸmanın önüne geçmek sadece kadının görevi ve sorumluluÄŸu deÄŸildir. Erkek de kadın kadar sorumludur. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini harama dikmesinler, ırzlarını korusunlar. Çünkü bu daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından haberdardır.” “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduÄŸu boyun, kulak, baÅŸ, kol ve bacak gibi yerlerini) açıp göstermesinler… ” (Nur, 30-31) ayetlerinde hem erkeklere, hem kadınlara haramdan sakınmanın emredilmesi, her iki cinsin aynı derecede hassasiyet göstermesi gerektiÄŸini ortaya koyar. Ä°ffetli ve temiz bir toplum oluÅŸturmanın tek yolu budur.

Onlar tartışmadılar, uyguladılar

Tesettür ayetinin inişinden önceki dönemde kadınlar başlarının yarısını örter, başörtüsünün uçlarını arkadan bağlar, boyun ve gerdan kısımlarını açıkta bırakırlardı. Ayrıca ev ve dışarı ortamlarında kadınlarla erkekler karışık bir halde bulunurdu.

Tesettürü emreden yukarıda geçen (Nur, 31) ve “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, (ihtiyaçları için dışarı çıkacakları zaman) dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…” (Ahzab, 59) ayetleri ile hem erkekler, hem kadınlar harama bakmaktan sakındırıldı, mahrem olmayan erkeklerin yanında kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirerek boyun ve gerdanlarını kapatmaları ve sokaÄŸa çıktıklarında da dış elbiselerini üzerlerine almaları emir buyuruldu.

Yine Nur suresi 31. ayette buyurulduÄŸu gibi, “…gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” emriyle, kadınların dikkatleri üzerlerine çekecek ÅŸekilde yürümemeleri ihtar edilmiÅŸ ve tesettürle hedeflenen ÅŸeyin yalnızca ÅŸeklî bir düzenleme olmadığı ortaya konmuÅŸtu.

Tesettür emri inzal buyurulup da Efendimiz s.a.v. tarafından tebliğ edildiğinde, erkekler evlerine gelip eşlerine bu ayeti haber verdiler. Sahabi hanımlar da vakit geçirmeden çarşaf gibi şeyleri kenarlarından yırtarak başlarını ayette belirtildiği gibi örttüler.

O günden sonra tesettür müslüman kadının ayrılmaz bir parçası olmuş, onun saygınlığını, iffet ve izzetini temsil eder olmuştur.

İç-dış bütünlüğü

Dünya hayatı ne kadar garip bir seyirle ilerliyor… Geçen bir kaç asırda anlamlı, önemli, ÅŸerefli, kıymetli ne varsa zihinlerde tam zıddıyla yer deÄŸiÅŸtirmiÅŸ durumda. Bu pervasız deÄŸiÅŸim günden güne ahlâkımızın en kıymetli yerine sirayet ediyor.

Ahlâkın en eldeğmemiş yeri, elbette kolaylıkla nüfuz edilebilecek bir yer değildir. Bu, birinin canı her istediğinde yapabileceği bir şey değil. Bu durum için şu örnek verilebilir: Manaya müdahele etmek, onu yıpratmak, onu ifade etmek için kullanılan kelimelere zarar vermekle gerçekleşiyor. Dolayısıyla İslâm için önemli bir değer de zahir, yani görünüştür. Mana ve niyet gibi batınî haller karşısında görünenin/görünüşün bir önemi yok, demek abestir. İkisinin birbirini doğurduğu ve doğruladığı unutulmamalıdır. Tesettür gibi son derece ciddi ve ehemmiyetli bir hadiseye “zahiri durumdur” “manadan habersizlerin işidir” gibi cümleler kullanarak saldırmaya çalışanlar, kendi durumunda anlamlı bir şey göremeyip kalplerinin temiz olduğu vehmine sarılanlardır.

Nasıl ki, oruç hem zahiren iç organlarımızı temizliyor ve bizi bir disipline sokuyor, hem de batınen nefsimizi tutarak ruhumuzu temizliyorsa; tesettür de aynı şekilde hem zahiri hem de batıni olarak bizi örtüyor. Sözün özü, tesettür zahiren her nereyi örtüyorsa, içimizde de o yerlere mukabil gelen manevi/batıni yerlerimizi örtüyor, oradaki ayıpları örtüyor ve gizliyor.

Örtüsüz çağ

Günümüzde ise tesettür Allahu Tealâ’nın en çok konuÅŸulan, tartışılan emirlerinden biri haline gelmiÅŸtir. Sebebi ise, insanı hiç düşünmeksizin örtünmeye sevk eden iffet duygusunun zafiyete uÄŸramış olmasıdır.

Bir refleks olarak utanma duygusuna sahip olduÄŸu zaman, insan, dininin yol göstermesiyle nelerden nasıl sakınacağını bilmiÅŸtir. Allah Tealâ’nın çok açık emirlerini anlamakta zorlanmamıştır. Fakat arzuların erdeme galip olduÄŸu zamanlarda -ki günümüz koÅŸullarını belirleyen durum budur- emre isyan etmek, kabul etmemek veya arzulara uygun yorumlayarak tahrif etmek yolu seçilmiÅŸtir.

Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse, onda siyah bir leke oluşur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı mermer gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar veremez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (nefsani arzulardan) kendisine ne içirilmişse, onu (hak veya batıl) bilir.” (Müslim)

Bu rivayette dikkat çekmek istediğimiz mühim bir nokta var: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, fitneye bulanmış ve böylece kararmış kalbin, kendisine benimsetilmiş değerler dışında başka bir şeyi kabul etmemesini anlatırken bir kelime kullanıyor: “İçirilmiş”

Bu kelimeyi, vücuda alınan bir sıvının çabucak kana karışması ve insanın hücrelerine nüfuz etmesi olarak anlamak yanlış olmaz. Efendimiz s.a.v. bu kelimeyi kullanmakla, hevadan kaynaklanan deÄŸer yargılarını benimseyen kalbi, bir anlamda ÅŸartlanmışlıkla tavsif etmiÅŸ olmaktadır. Böyle bir kalbin, iyiyi kötüden, ma’rufu münkerden ayırt etmesini beklemek zordur.

Kalplerin safiyetini yitirmesi sonucunda da hayâsızlık yaygınlaşmıştır ve nâmahremden utanmak yeni nesiller için anlaşılması zor, garip bir davranış kabul edilmiştir. Aksine giyinik veya çıplak olarak kendini güzelleştirip mahrem olmayanlara göstermek, teşhir etmek, desteklenen, rağbet edilen bir davranış olmuştur.

Utanma duygusunun ortadan kalktığı bir dünya insanî olan değerlerini kaybetmektedir. Mahremiyetine sahip çıkmayan insan saygınlığını yitirmekte, hayatta kalabilmek için acımasız bir şekilde bencilleşmektedir. Bu durumun ne bireye, ne topluma bir faydası olacak ve zulme maruz kalan dünyanın mahvına yol açacaktır.

Buna razı olmak, en güzel ÅŸekildeki yaratılıştan, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha aÅŸağı olmaya razı olmak demektir. Fakat bu yalnızca insanın rızası olacaktır, Cenab-ı Mevlâ’nın deÄŸil…

Müslümanın gaye edindiÄŸi rıza ise insandan deÄŸil, Allah’tandır. Allah’a teslim olanlar, her çaÄŸda ve her ÅŸartta yalnızca O’nun rızasına yönelecek, mahremiyet sınırlarına riayet ederek korunmaya, fitneden uzak durmaya imkan bulacaklardır.

Modern Toplum ve Kadın

Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı sonuçlar vermemiştir.

Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur.

Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler. Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar.

Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı, gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı için ne söylenebilir?

Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının, yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir.

Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaÅŸadığı çok yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, ÅŸefkatten, sevgi ve saygıdan eser taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaÅŸmak durumunda bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir deÄŸiÅŸim gösterip kadınlık fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek. Üçüncü şık ise büyük bir bunalım…

Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı) yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir.

İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır.

Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:

İsveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları, kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke. Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var.

Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var. Ä°statistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel ÅŸiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın fiziksel ÅŸiddetin sebep olduÄŸu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. Ä°sveçli kadınların yüzde 40’ı kadınlara yönelik ÅŸiddetin kurbanı. Ä°sveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduÄŸu göz önüne alınırsa, kadınlara yönelik ÅŸiddetin Ä°sveç’te büyük bir sorun olduÄŸunu görmek hiç de zor deÄŸil.

Ä°sveç’te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan 1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200.

Norveç’te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var. Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuÅŸaklara bırakmışlar. Yani kimsenin iÅŸ-aÅŸ derdi yok. SaÄŸlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh” diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç’te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç. En çok alkoliÄŸin olduÄŸu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç’te cinsel suçlar, tacizler de üst düzeyde.

Neden acaba? …


Dr. Ebubekir Sifil
Semerkand Dergisi, 11/2004

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Bir Ülke 21 Adımda Nasıl Bölünür?

Sivil Örümceğin Ağında (Kitap Özeti)

21 Adım’da Bir Ülke Demokratikleştirilme Bahanesiyle Nasıl Bölünür ve Sömürgeleştirilir?

1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılması.

2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.

3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.

4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.

5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.

6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.

7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.

8. Kamuoyu oluşturucuları -bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.

9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirile-bilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.

10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.

11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.

12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.

13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.

14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.

15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.

16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.

17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması

18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi. 19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.

20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.

21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.

…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı. Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”… …

“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.” ”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…” …

”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.” …”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”

”Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…” “..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar.

Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor. “Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir” “Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.

“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır. NED’e (National Endowment for Democracy / Demokrasi için Ulusal Fon) bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır.

NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:

a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.

Yüzlerce bağıştan birkaç örnek:
(1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)

1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.

1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce TopluluÄŸu (LDT) / Konu: Ä°ÅŸ ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin Ä°slam diniyle baÄŸdaÅŸtığı anlatılacak. – Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduÄŸunun yorumu size kalıyor. “…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuÅŸ olmaktan mutlu olduklarından, yaÅŸadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoÅŸnut kaldılar.” …

”Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not: dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şu an sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır.

Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır. Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahalede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinler arası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır.

Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.” F…. G…., (F….H… ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997) Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu. Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.” 23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı. Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa: “Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.” “Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.” Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı

Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf. (Kitap özeti:Alıntı:www.sinanoglu.net)

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Milli Olan Her İş “Dini” midir?

Cahiliye döneminde, Araplar bir şey yapmaya niyetlendiklerinde kuş uçururlar, o kuşun sağa sola ya da yukarı aşağı uçuşuna göre kararlar verirlermiş. Müfessir Razî, “kuş uçurma”ya kaderi önceden belirlemek, geleceği okumak için başvurduklarını belirtir. Efendimiz [asm] de “kuş” anlamındaki “tayr”dan gelen “tıyera”yı “uğurluluk-uğursuzluk”un belirlendiği bir batıl inanç olarak tanımlamış ve kader kısmet için kuş uçurmayı “şirk”in kardeşi olan “cibt”ten saymıştır. (Hadis şöyle: Iyafe ‘kuşun isimleri, sesleri ve geçtiği yerlerden uğur ya da uğursuzluk anlamı çıkarmak’ ve tıyare ‘önünden ceylan veya tavşanın sağdan sola geçmesini uğursuzluk, soldan sağa geçmesini uğur saymak’ cibttendir.) Cibt, gerçekte hiçbir güce sahip olmadığı halde kendisinde güç vehmedilen şeydir. Kendisi bizzat şer olmadığı halde bir şeye (meselâ 13 rakamına) uğursuzluk atfetmek cibttir. Kendisi tek başına bir artı değer vaad etmediği halde bir şeye koruyuculuk atfetmek de cibttir. Dudaklarını birbirine yapıştırıp ses çıkarırken eliyle tahtaya vurmak gibi…

Cahiliye döneminden köklerini alan bu gelenekte bu batıl uygulamanın aracı olan kuşlar (tâir, tetayyur, tıyera) şans, talih, uğur, kader ve kısmet anlamlarında kullanılır oldu. “Tayr” kelimesi, insanların kendi üzerlerindeki sorumlulukları ‘kader’e yıkmak niyetiyle de söylenir oldu. Örneğin, İsra, 13. ayet, sorumluluktan kaçma tavrını, “Biz her insanın kuşunu kendi boynuna geçirdik” diyerek reddeder. Yani, kimse ‘kuş’u yüzünden kaybediyor ya da kazanıyor değildir. Aksine, her insanın kaderi kendi çabasına bağlıdır. Her insan, vebalini kendisi yüklenir.

Ne garip ki. Milli Piyango İdaresi?nin kendine “şans” simgesi ve logo olarak seçtiği masum güvercinler de cahiliye Araplarının bu geleneğini “millî” semâlarımızda kanatlandırıyor.

Milli Piyango?nun “Talih Kuşu”, cahiliye Araplarının sadece şans oyunlarını bugüne taşıyor değil, yılmaz bir bekçi olarak Ebû Cehillerin batıl inançlarını da milyonlarca kez çoğaltıyor. Gözümüze gözümüze sokuyor.

Senai Demirci

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kimler Aldandı

Söyle bana ey dost, kimler aldandı?

— Cehennemi hesaba katmayan dindar aldandı!
Çünkü Kur’an şöyle anlattı: ‘Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları karşılarına çıkıverdi…’ (Zümer 47)

— Cennetteki yerini hazır bilen herkes aldandı!
Zira Kur’an ‘O öyle sizin kuruntu ve hayallerinizle olacak iş değil.’ buyurmuştu. (Nisa 123)

— Ölüm yokmuş gibi yaşayan dünyaperest aldandı!
Zira Kur’an turrayı şöyle bastı: ‘Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir! Velev eflake ser çekmiş surlarda bulunun!’ (Nisa 78)

— Ameline güvenen abid aldandı!
Çünkü Efendimiz (as) şöyle ferman buyurdu:
”Zinhar aldanmayın! Hiç kimse ameli ile kurtulamaz!”
Soruldu: “Sen de mi Ya Rasulallah?”
Cevap verdi: “Evet ben de!”

— Salih amel işliyorum sanan riyakâr aldandı!
Çünkü Kutsi Hadiste Allah Teala şöyle buyurdu: “..Kim bir amel işler de o amele benimle birlikte bir başkasını ortak ederse onu ve şirkini baş başa bırakırım.”


Anlatıver dost, başka kimler aldandı?

—Âleme telkin verip kendini unutan vaiz aldandı!”
‘İnsanlara iyilik emreder de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki kitap okuyorsunuz, artık akıl etmez misiniz?’ (Bakara 44)
Başka var mı? Daha kim aldandı?

— Rabbini bırakıp hevasına kulluk eden aldandı!
‘Gördün mü o hevasını ilah edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın. Yoksa onların çoğunu işitirler veya akıl ederler mi sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibi hatta gidişçe daha sapkındırlar?’ (Furkan 43-44)

— Rahmete güvenip kendini emniyete salan fâsık aldandı!
‘Allah’ın kendilerine kuracağı plandan emin mi oldular? Kendilerine yazık eden kavimlerden başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!’ (A’raf 98)

— Yolunun eğriliğinden şüphe etmeyen kendini bilmez aldandı!
‘Tuttukları yol sebebiyle dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmiştir de zannederler ki cidden iyi bir iş yapıyorlar.’ (Kehf 104)

— Kendini hizmette bilip, kılını dahi kıpırdatmayanlar aldandı!
‘Allah gayret gösterip cihat edenlere, olduğu yere mıhlanıp kalanların çok üzerinde bir ecr-i azim ihsan etmiştir.’ (Nisa 95)

— Nasıl desem bilmem ki Namazsız aldandı!
Hele bir baksan ya Kur’an nasıl anlattı: ‘Ashabı yemin Cennetten seslenip mücrimlere soruyorlar, sizin bu sekar cehennemine girmenize ne sebep oldu? Diye.
Onlar da diyorlar: ‘Biz namaz kılanlardan değildik…’ (Müddessir 39-43)

— ‘Ben bundan sonra kurtulmam.’ diyen me’yus aldandı!
‘De ki: Günah işlemek suretiyle öz-nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz o öyle gafur, öyle rahim. Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azap gelmeden evvel tevbe ile Rabbinize dehalet edin ve ona halis müslümanlık yapın, sonra kurtulamazsınız!’ (Zümer 53-54)

Ey Güzel Hayırhah! Anlatıver kim aldandı?

— ‘Allah dilemeseydi günahkar mı olurdum!’ diyen kaderci aldandı!
‘Diyeceği gün bir nefis: Eyvah! Allah yanında yaptığım eksikliklerden dolayı hasretime bak, doğrusu ben eğlenenlerden idim. Yahut diyeceği: Allah bana yolunu gösterse idi ben de muttakilerden, Allah’tan korkan dindarlardan olurdum.’ (Zümer 56-57)

— ‘Keşke her günahım bunun gibi olsa.’ diyen müznib aldandı!
Zira Sahabe Hazreti Enes şöyle anlattı: “Sizler, size göre saç kılından ince, kıymeti olmayan işler yapıyor, günahlar işliyorsunuz. Lakin biz onları Rasulullah zamanında helak sebebi sayıyorduk.”

— ‘Bakma! Benim kalbim temiz.’ diyen amelsiz aldandı!
‘Yemin olsun ki zamana! İnsan mutlak hüsranda. Ancak şunlar müstesna: Onlar iman edip salih salih amel işlediler!..’ (Asr 1-3)

— ‘Bir lokma bir hırka devirleri geçti artık; bu zamanda her şey para!’ diyen zengin aldandı!
‘Oyaladı o malda çokluk kuruntusu sizleri. Ta.. ziyaret edişinize kadar kabirleri. Öyle değil, ileride bileceksiniz. Sonra öyle değil ileride bileceksiniz. Öyle değil ilmel-yakin bileceksiniz. Kasem olsun o cehennem ateşini çaresiz, göreceksiniz. Sonra kasem olsun onu çaresiz, aynel- yakin göreceksiniz. Sonra kasem olsun o gün mallarınızdan hesaba çekileceksiniz!’ (Tekasür Suresi)

— ‘Bu zamanda da bu olur mu canım!’ diyen cahil aldandı!
‘Rabbinin kelimesi doğrulukça da adaletçe de tam kemalindedir, onun kelimelerini değiştirebilecek yok, işiten de O, bilen de O. Yerdekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar, onlar sırf zan ardına gider ve sade atarlar.’ (A’raf 115-116)

Deyiver bana başka kim aldandı?

— ‘Göreceksin biz nice hacı-hocadan önce gireceğiz cennete!’ diyen nâdan aldandı!
‘Şüphesiz korunan muttakiler içindir Rablerinin katında na’im Cennetleri. Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Neniz var? Nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa size mahsus bir kitap var da onda şu dersi mi okuyorsunuz?’ (Kalem 34-37)

— ‘Hem ondan hem bundan lazım; öyle tek taraflı, a-sosyal olmaz.’ diyen bîhaber aldandı!
Zira ‘..İyi bir amel ile diğer bir kötüyü karıştırdılar…’ (Tevbe 102)

— ‘O kadar incesine aklım ermez.’ diyen akıllı aldandı!
‘Onlar dünya hayatını zahiren biliyorlar. Ahiret hakkında ise hepten gafiller!’ (Rum 7)

— ‘Bu da bir şey mi canım, millet neler işliyor.’ diyen günahkar aldandı!
‘Ona kendi kazandığı,size de kendi kazandığınız.Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.’(Bakara 134)
Lakin ‘Şüphe yok bütün yaptıklarınızdan mesul tutulacaksınız!’ (Nahl 93)

— ‘Benim babam da hacı.’ diyen evlat aldandı!
Çünkü baksana dalgalar arasındaki inkarcı oğlu için yalvaran Nuh peygambere ne denildi: ‘Ey Nuh!.. O senin ailenden değil, çünkü o, dürüst iş yapan temiz bir insan değildi. O halde hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Onun kurtulması için dua ederek cahil bir iş yapmandan seni sakındırırım.’ (Hud 46)

— ‘Ben gıybet etmiyorum ki, olanı söylüyorum.’ diyen aldandı!
Zira Efendimiz bir gün soruverdi: “Bilir misiniz gıybet nedir?” diye.
Ashab, “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” dediler.
Efendimiz, “kardeşini beğenmeyeceği şekilde anmandır” buyurdular.
Soruldu: “Ya söylediğimiz şey onda varsa?”
Cevap verdi Efendimiz: “Eğer varsa onu gıybet ettin demektir. Şayet söylediğin onda yoksa, bu zaman da ona iftira ettin demektir.”

Daha kim yandı, kimler aldandı?

— ‘İşlediysek biz işledik; azabını çeker diyetini öderiz.’ diyen bedbaht aldandı!
‘Yemin olsun! Rabbinizin azabından onlara velev bir nefha, bir kıvılcım dokunuverse VAY BİZLERE derler!’ (İsra 21)

Vah Nâsih vah! Demek bunca insan aldandı!

— Güzel dost! Bir bilsen daha kimler aldandı!..

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

İnananlarını Yollara Düşüren İbadet

Tibet. Buz, taÅŸ ve rüzgarın ördüğü zorlu coÄŸrafya. Yaklaşık iki ay önce aÅŸk ve ÅŸevkle yollara düşen ve yolculuklarını yüce mabedde kutsallıkla taçlandıracak olan bir grup hacı adayını ağırlıyor. Günlerdir kurumuÅŸ boÄŸazlarını ıslatmak ve bir nebze dinlenmek için durdukları bu taÅŸlık mekânda, yanlarında taşıdıkları malzeme yüklü arabadan çıkardıkları pirinçten yaptıkları lapa ile çaylarını yudumluyorlar. Uzaktan bile heybeti okunan Tibet’in buzullarla kaplı ve hikâyelerle dolu meÅŸhur Nyenchen Tanglha Dağı’nın vadileri arasından akan Kyi Nehri’nin buz taşıyan sularını yalayan sert rüzgâr, o gün yalnızca 7 kilometre kadar ilerleyebilmiÅŸ olan bu hacı adaylarına, sanki önlerindeki günlerin daha da zor geçeceÄŸi uyarısında bulunuyor. Ä°nsana taÅŸ, toprak, kar ve buz dışında pek bir ÅŸey sunmayan bu coÄŸrafya üzerinde yerkürenin ÅŸeklini incitmeyecek kadar hafif açılmış patikalar, kutsal yolculuÄŸun hedefi olan Lhasa’ya yaklaÅŸtıkça daha düzgün döşenmiÅŸ ÅŸose yollarla, ardından asfalt görmüş caddelerle kaynaÅŸsa da, dünyanın bu en yüksek baÅŸkentine ulaÅŸmak için yokuÅŸ yukarı tırmanmak, iki ayın yorgunluÄŸu da dikkate alındığında hiç de kolay gözükmüyor. Ä°yice soÄŸuyan havalarla, hacıların yorgunlukları sırdan bir battaniye altına gizleniyor.

kabe

Bir sonraki menzile kadar derman verecek bu moladan sonra, havalar daha da kötü gitmezse yaklaşık bir hafta sonra Tibet’in baÅŸkenti Lhasa’ya ulaÅŸacaklarını umuyor hacılar. Yolculuklarının uzun sürmesi ve zorlu olması, tırmandıkları zirveden ziyade, her üç dört adımda, yere boylu boyunca uzanarak yaptıkları secdeden kaynaklanıyor. Zira bu ibadet biçimi yalnızca bedeni yormakla kalmıyor, yolculuÄŸun hızını da ciddi anlamda kesintiye uÄŸratıyor.

Lhasa…

Nirvanaya yükselmek yerine, insanlara yol göstermek amacıyla yeniden yeniden dünyaya gelmeyi tercih etmiÅŸ tulku rahiplerinden olan Dalai Lamaların dünyalık meskeni. Lhasa’ya vardıklarında hacıları, sürgündeki Dalai Lama’nın, artık Çinliler tarafından müzeye çevrilmiÅŸ olan Potala Sarayı karşılayacak. Binin üzerindeki odası, on bine yakın tapınağı ve iki yüz bin heykeli ile bu on üç katlı devasa sarayı seyredebilme hazzı, hacıların meÅŸakket dolu yolculuklarının en harikulade anı olarak gözükse de, aslında hacıların haftalar, aylar ve hatta kimi zaman yıllar süren gayretinin, Tibet’in en kutsal Budist tapınağı olan Jokhang içine oturtulmuÅŸ Buda heykeline ulaÅŸmak için olduÄŸu biliniyor.

Tibetli hacılar Lhasa’ya ulaÅŸmak için son gayretlerini seferber ederken, onların oldukça batısında kalan Nepal’de de bir baÅŸka hac heyecanı yaÅŸanıyor. Hintli, Burmalı yüzlerce insan, dünyanın en yüksek daÄŸlarının aşılarak ulaşıldığı Nepal’in küçük Lumbini kasabasının yollarını aşındırıyor hacı olmak sevdasıyla. Buda’nın doÄŸduÄŸu söylenen küçük bir kasaba olan Lumbini, onların daha ilk durağı. Zira Nepal’den baÅŸlayan yolculuk, Ganj Nehri üzerinden batıya doÄŸru devam ediyor ve Buda’nın kendi iç ve dış yolculuÄŸunu takip eden güzergah üzerindeki birçok nokta, bugün Budizm mensuplarının ulaÅŸmak için yola düştükleri hac mekânları olarak dikkat çekiyor.

 Hac ibadeti, daha güneyde, Hinduizm’in yaygın olduÄŸu topraklarda baÅŸka manzaralar sunuyor insanlık karesine. Beyazlara boyanmış çıplak Hinduların yollara düştüğü onlarca mekân arasında, pusulanın dört yönüne ithafen, Hindistan’ın dört kutsal tapınağına gidilmesini öngören Char Dam (Dört Mesken) haccının görüntüleri düşüyor zihinlere. Hinduizmde zirve kabul edilen ve hayata yeniden geliÅŸlerden kurtuluÅŸu ifade eden mohÅŸaya ulaÅŸma umudu ile giriÅŸilen bu kutsal yolculuklarla temizlendiÄŸine inanıyor bu inanç mensupları.

Hindistan’dan iyice batıya, Avrupa’nın Atlantik Okyanusu’nu yaladığı Portekiz’e uzanıyoruz. Her Mayıs ve Ekim ayının 13’ünde milyonlarca hristiyan, hacı olabilmek için, Meryem Ana’nın bundan neredeyse bir asır önce, üç çoban çocuk tarafından görüldüğü söylenen Fâtıma’ya akın ediyor. Fransa’nın güneyindeki küçük Lourdes kasabası ise, yine Meryem Ana’nın görüldüğü rivayetiyle, Roma’dan sonra en çok Hristiyan çeken ikinci hac merkezi olarak yükseliyor. Ä°sa, Meryem Ana ve azizlerin bedenleri ve bedenlerinin deÄŸdiÄŸi pek çok ÅŸeyi kutsal addeden Katolik inancında, dünyanın dört bir yanına yayılmış kemik, kumaÅŸ, saç ve tahta parçaları, yeni kutsal mekanlar ve ziyaret yerleri kazandırıyor Hristiyanlık alemine. Söz konusu kutsal parçaların törenlerle halka gösterildiÄŸi özel günler, yığınlarca dindar KatoliÄŸin bölgeye akınına sebep oluyor. Katoliklerin özellikle Roma’yı, Ortodoksların Ä°stanbul’u haccın merkezine koydukları bilinse de, ilginç bir ÅŸekilde Reformist akımlarda, kutsallık kavramı ÅŸekil deÄŸiÅŸtirdiÄŸinden, hac unsuru da geri plana itiliyor.

Öte yandan ibadetler konusunda Hristiyanlıktan çok daha katı olan Yahudilikte hac, baÅŸlangıçta Süleyman Mabedi’nin ziyareti ile gerçekleÅŸirken, mabedin 70 yılında yıkılmasından sonra bu uygulama mahiyet deÄŸiÅŸtirerek baÅŸka mabedlere yöneliyor. Genel Yahudi sürgününün ardından kutsal topraklara dönene kadar hac uygulaması dondurulurken, Ä°srail’in yeniden tesisi ile birlikte mabetten arta kalan Batı Duvarı (AÄŸlama Duvarı) yeniden Yahudi haccına konu oluyor.

Kudüs, uÄŸrunda yola düşülen bir baÅŸka mabed ÅŸehri. Üç kitâbî dinin kutsal mekânlarını barındırması, tarih boyunca Kudüs’e, çok sayıda ziyaretçinin akmasını saÄŸlıyor ve Kudüs, hac yollarında önemli bir güzergâh sayılıyor.

Hac, dinî inançların gerektirdiği veya dinin öngördüğü yükseliş, arınış ve arayış için bir yol olarak görüldüğü için antik çağlardan bu yana, hep muhtelif din ve toplumlarda görülen yaygın bir ibadet şekli olarak çıkıyor karşımıza. Dini, ilkel topluluklardaki çok tanrılı dinlerden, gelişmiş toplumlardaki tek tanrılı inanışlara geçişte evrimsel bir çizgi içinde ele alan din sosyologları, haccı ilkel tanrıların yerellikleriyle tanımlıyorlar. Bu anlayışa göre, her tanrının kendi coğrafyasında etkili olduğu düşünülüyor. Mesela, kurak topraklarda bereket tanrısından bereket dilemek mümkün olmayacağı için, bereket tanrısının etkin olduğu verimli bölgelere doğru bir inanç seferine çıkmak gerekiyor. Bu inanç seferinin de, daha sonra çıkacak olan dinlerdeki hac ibadetine temel teşkil ettiği öne sürülüyor.

Tabii olarak dinlerin kaynağını insanın korku ve vesveselerinde değil, onu yaratanın göndermiş olduğu elçilerin mesajlarında arayanlar için haccın anlam ve ağırlığı, yukarıda tarif edilen çıkış noktasının oldukça ötesinde anlamlar taşıyor.

Öncelikle Ä°slâm’da ibadet fiiliyle mekânı buluÅŸturan mabet kavramının duraÄŸan ve dingin etkisinden öte anlamlar barındırıyor hac. Nihayetinde bir mabet, bir ibadet yeri olsa da, hacda buna ilaveten o mabede giderken harcanan emek de ibadet tanımına dahil ediliyor. Hac, ibadete o yolda harcanan emeÄŸi de katıyor. Zira yolculuÄŸun yoÄŸunluÄŸu ve yorgunluÄŸu da, hedefi kadar deÄŸerli sayılıyor. 

Haccın tek gayesi, inananları sadece ibadetin meyvelerinin daha bol alındığı kutsal bir mabete sevk etmek değildir. Hac kavramının içine işlenmiş sefer kavramı, ibadeti bir mekândan diğerine taşımayı da kapsar. 

Hac bir yöneliÅŸtir. Yönelme ve yenilenme. Yaratan’a uzanan bir yolculuk için yollara düşme… 

Dr. Nihal Åžahin Utku

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Gazze’nin Kurban Dramı

Gazze açlıkla boğuşurken, dünya Müslümanlarının yardım olarak göndermek istediği etlerin girişine de izin verilmedi.
İsrail tarafından hapishaneye çevrilen Gazze’ye Mısır’dan tünellerle sokulan küçük ve büyükbaş hayvanlardan 300 ila 600 dolar arasında bir ücret alındığı öğrenildi.

gazze kurban

Gazze açlıkla boğuşurken, İsrail askerlerinin dünya Müslümanlarının yardım olarak göndermek istediği etlerin girişine de engel olduğu belirtildi. Ajanslar ise, Gazzeli Müslümanların dramını, “Tünel Ekonomisi” “Karaborsa” başlıklı haber ve resimlerle dünya basınına servis etti. İsrail’in yandaşı Mısır yönetimi ise, birkaç kurbanlık geçişine izin vermesini büyük bir başarı gibi kamuoyuna duyurdu.

İSRAİL BİLDİĞİNİ OKUYOR
Dün ve önceki gün milyonlarca Müslüman, Mevla’nın rızasını kazanmak ve yardımlaşmanın ibadete dönüşmüş halini ortaya koymak için kurban kesti. Kurban olarak kesilen hayvanların büyük bölümü ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı. Evlerine belki aylarca bir lokma et ve et ürünü girmeyen yoksul Gazze ise, Batının gıptayla seyrettiği bu ibadetin nimetlerinden yine yoksun kaldı. Çünkü İsrail, Gazze’ye canlı hayvan girişine mani oldu. Kurban Bayramı’nın gelişi ile yasağın hafifletilmesi yönünde girişimlerde bulunulsa da İsrail bildiğini okudu.

GEÇİŞ ÜCRETİ KÜÇÜKBAŞTA 300 DOLAR
Canlı hayvan girişinin yasak olduğu Gazze’ye tünellerle Mısır’dan hayvan getirmek dolar bazında üç haneli rakamlarla ifade ediliyor. Ağustos ayında gizli tünellerden Gazze’ye sokulan küçükbaş hayvanlardan 100 dolar geçiş ücreti alındığı belirtilirken, bu rakamın Kurban Bayramı yaklaştıkça arttığı, bayram boyunca ise küçükbaştan 300 dolar büyükbaştan ise 600 dolar geçiş ücreti alındığı ifade edildi. Ajanslar Gazze’deki durumu “Tünel Ekonomisi”, “Karaborsa” başlıklı haber ve resimlerle dünya basınına servis etti. Birbirinden çarpıcı görüntülerde, kazılan tünellerden Gazze’ye sokulmaya çalışılan canlı hayvan ve yiyecekler açıkça görülüyor.

YARDIMA DA ENGEL OLDU
Öte yandan İsrail’in, yardım derneklerinin Gazze’ye ulaştırmak istediği kurban etlerine de engel olduğu, birçok yardım derneğinin bu yöndeki girişiminin sonuçsuz kaldığı öğrenildi


Murat Alan/Vakit

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Cennet ve Cehennem

Allahu Teâlâ hazretleri cenneti ilk yarattığı zaman Cebrail’e (aleyhisselâm) buyurdu ki:
“Git de onu gör, seyreyle!”
Cebrail (aleyhisselâm) gitti, ona baktı, sonra geldi ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki kim bunu duyarsa (gayretlenir, çalışır) muhakkak gelir, buraya girer.”
Bundan sonra Allah cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek şeylerle çepeçevre çevirdi: Sonra da;
“Yâ Cebrail! Git ona bir daha bak!” buyurdu.

O gitti, baktı sonra gelip dedi ki:

cennet-cehennem

“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki ona hiçbir kimse gelip giremeyecek!”
Aynı şekilde Allah cehennemi yaratınca, buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de ona bir bak!”
Cebrail gitti onu seyretti, sonra gelip dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki mümkün değil, bir kimse bunu duysun da buna girsin (korunur, asla girmez). Allah bundan sonra cehennemin etrafını nefsin çok arzu edeceği, çekici zevklerle donattı ve buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de cehenneme bir kere daha bak!”
(Cebrail gidip baktı, insanların nefislerine uyup, bu zevkli ama günahlı şeylere muhakkak kapılacaklarını sezdi) ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki bu cehenneme girmeyecek hiçbir kimse kalmaz! Hepsi içine düşer.”(1)
Cennet ve cehennem haktır, vardır ve gerçektir; âmennâ ve saddaknâ.

Cehennem öyle feci, öyle kötü, öyle berbat öyle müthiş bir azap yeridir ki oradaki zakkumdan bir damla bu dünyaya damlasa idi tüm insanların yaşamlarını zehir ederdi; cehennem şerarelerinden bir kıvılcım yeryüzüne düşseydi pis kokusu etrafı sarar ve tüm mağriple maşrık arasını yakar, yıkardı.

Cennet de öyle bir yerdir ki tariflere sığmaz, gözlerin hiç görmediği, kulakların hiç duymadığı, hiç hatır ve hayale gelmeyen güzellikler ve nimetler ile doludur.(2) Bir tırnak kadar cennet parçası getirilebilseydi gökleri ve yeri müzeyyen ederdi; Cennetin hoş kokusu beş yüz yıllık yoldan duyulur. Cennet hurilerinden biri, bir parmağını dünyaya gösterse güzel kokusunu her canlı hissederdi. Cennet hatunlarından biri dünya ehline yüzünü açsa, yeryüzü mis kokusu dolar, ayın ve güneşin ışığı solardı.

Cehennem ehline, cehennemde dünyadaki tüm çakıllar sayısında orada kalacağı bildirilse (uzun da olsa sınırlı bir zaman azap görecek, sonsuz kalmayacak diye) sevinirdi. Aynı şekilde cennettekilere de çakıl taşları sayısı kadar orada kalacakları söylense idi (sonunda zaman bitecek diye) mahzun olurlardı; fakat öyle değil, her iki taraf da orada sonsuz ve ebedî kalacaklar.

O halde bu zamane insanlarına ne oluyor? İnanmayanlar bir yana hele müslümanların bu gaflet ve rehaveti, rezalet ve dalaleti ne! Niçin cehennemden korkmaz, cenneti kazanmak için gayrete gelmezler! Neden nefsin heva ve heveslerine, kapris ve şehvetlerine uyarlar. Bunların arkasında cehennem olduğunu düşünmezler?
Mü’minler, niye, cenneti kazanmanın ter dökmeye, mihnet ve meşakkat çekmeye; ibadet ve taatlere sebat ile hak yoldaki çilelere sabır ve tahammül etmeye… bağlı olduğunu unutuverirler?

Değerli mü’minler! Gözünüzü açın, aklınızı başınıza toplayın!
Günahlarınıza hemen tevbe edin! Hak yola gelin! Dünyada, Allah’a kulluk ve taatten daha mutlu ve kutlu ve tatlı hiçbir şey yoktur. İki cihan saadeti imanda, her türlü tehlikelerden kurtuluş İslâm’dadır.

Allah’ın, âlemlere rahmet olarak gönderdiği o eşsiz peygamberi: Muhammed-i Mustafâ’ya tâbi olun; sizi zulümattan kurtaracak, nura kavuşturacak olan kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e sarılın ki cehennemden kurtulup cennete giresiniz.(3)
Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.

Çağrışır tellallar, inanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.(4)


Prof. Dr. Mahmud Esad CoÅŸan (Rh.a.)
Kadın ve Aile Dergisi Başmakaleleri

———————
Dipnotlar 

1 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 21, hadis no: 4744; Tirmizî, “Sıfatü’l-cenneh”, 21, hadis no: 2560; Ahmed b. Hanbel, II, 354, hadis no: 72; İbni Hibbân, XVI, 406, hadis no: 7394.
2 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 8; “Tefsîru’l-Kur’ân”, 271; “Tevhîd”, 35; Müslim, “Cennet”, 2; Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 33, 56, hadis no: 3197, 3292; İbni Mâce, “Zühd”, 39, hadis no: 4328; Ahmed b. Hanbel, II, 257, 313, 418, 438, 466, 495, 506; Dârimî, “Rikâk”, 98, 105, hadis no: 2819, 2828; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XI, 159, hadis no: 6276.
3 21/Enbiyâ, 107.
4 Yûnus Emre Dîvânı, IV, 225.
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Bir Yok Oluş Örneği: Karun ve İblis

Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. 29/64 Şu yeryüzünde, kimler yaşadı ve neler yaptılar. Şu üzerinde gezindiğimiz yerler, sahiplendiğimiz beldeler bizlerden önce kimlerin yurduydu? Bizlerden sonra kimlere yurt olacaklar? Bu böyle kıyamete kadar devam edip gidecek.

Kur’an-ı Kerimdeki “Karun” kıssasını hepimiz biliyoruz. Rabbimiz celle ÅŸanuhu kitabında “Karun” u bize şöyle tanıtır “Biz ona öyle hazineler vermiÅŸtik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. 28/76” Åžu hadiseyi zihninizde bir canlandırınız. Böyle bir varlık sahibi olmayı kimler istemez? O toplulukta yaÅŸayanlar “Karun” a gıptayla bakıyor “Dünya hayatını arzulayanlar: KeÅŸke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı 28/79” diyordu. Yani imrenilecek bir durumdaydı. Karun yalnızca zengin ve varlıklı biri deÄŸil, aynı zamanda bilgili birisi idi “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi 28/78”

Karun’un zengin ve varlıklı, hem de bilgili kişiliği ile yaşadığı toplumda saygı değer birisi olduğunu Kur’an dan öğreniyoruz. Peki, Karun’u helâk olmaya sürükleyen şeyler nelerdi?

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ä°nsanlar Gitmiyorsa

Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular.

Birden Allah ile ilgili konu açıldı…

Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediÄŸin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.
“Adam: ” Peki neden böyle düşünüyorsun?
“Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıyaçıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eÄŸer Allah var olsaydı,bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmiÅŸ çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çekmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceÄŸini sanmıyorum…

Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işinibitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berber dükkanına geri döndü.

Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye birÅŸey yok”
Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim
Adam: ” Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzunsaçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
Berber: ” Hımmm… Berber diye birÅŸey var ama o insanlar banagelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
Adam: ” Kesinlikle doÄŸru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar Ona gitmiyorsa, suçlu O mu?
Ä°ÅŸte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

İstiridyeye İnciyi Bahşeden Sır: “İffet”

Kelime anlamı; ahlâkî temizlik, namus, ırz, doğruluk, helâle razı olup, haramlardan kaçınma hali. İffet-i mücesseme ise, her şeyi ve her hâliyle günahlardan ve haramlardan son derece sakınan Hz. Peygamberin (asm) bir sıfatı. İffet, istiridye gibi olmaktır bir anlamda; kendini korumak, setretmektir ki, içindeki paha biçilmez cevher olan inciyi meyve verebilsin.

İffet… Meselâ, Hz. Yusuf’un (as) Züleyha’ya râm olmamasıdır. Güzelliği imtihandır onun. Güzel, cazibeli ve makam sahibi bir kadın tarafından çağrıldığı halde, “Ben nefsimi temize çıkarmam, zira nefsim her kötülüğü emredicidir” deyip, zindana rıza göstermesi hâlidir. Mükâfatı dünyada her kulun nail olamayacağı bütün mevkilere sahip oluşudur.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Allah’ın Bizim Ä°badetimize Ä°htiyacı mı Var?

İbadete kim muhtaç?

En güzel şey, karşılıksız kerem ve ihsanda bulunmaktadır. Bunu idrakten aciz ve sefil fikirli kimseler, kendi bozuk terazilerinde tartmakta ve hakikate zıt neticeler çıkarmaktadır. Bunlardan bir kısmı, “Cenab-ı Hakk’ın (haşa) ne ihtiyacı var ki, kendisini tanıttırmak ve sevindirmek için bu kainatı yaratsın ve bize ibadeti emretsin?“ şeklinde bir soru sormaktadırlar.

Bu kimseler bu soruyu sorarken, zahmet edip etraflarında bulunan mahlukata bir nazar etseler, sorularının cevabını alacaklardır. Mesela, güneÅŸ insanlara ışık vermekle beraber, insanlardan karşılık olarak ne beklemektedir? Yer küresi insanları sırtında gezdirmekle onlardan nasıl bir yardım ümit etmektedir? Veya limon aÄŸacı, kendisinin hiç ihtiyacı olmadığı halde C vitaminiyle yüklü  limonları verirken, bu lütfun karşılığında insanlardan neyi istemektedir? Misaller çoÄŸaltılabilir…

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim Kamuoyu Anketi

Zinde Sosyal Gelişim Derneği tarafından toplumun Kur’an-ı Kerim’le nasıl buluştuğu, okumasını nasıl öğrendiği, Kur’an-ı Kerim meali okuma oranı, mealin yeterince okumama nedenleri, meale sahip olma oranı gibi konularla ilgili alanında ilk defa bir kamuoyu anketi yaptırıldı. ANAR kamuoyu araştırma şirketine yaptırılan anket, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 92,6’sı dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu vurgularken, eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak, dindarlık eğilimlerinde azalma seyri olduğu saptandı.

● Deneklerin yüzde 82,2’si çocuklarının dindar bir insan olarak yetişmesini isterken ankete katılanların yüzde 74,6’sının ilk dini bilgilerini anne-babadan aldıkları tespit edildi. Modernleşme ve artan kentleşme süreçlerine rağmen ailenin, toplumun hala ana çekirdeğini oluşturduğu gözlendi.

● Dini konularda ilk başvurulan kişinin yüzde 30,8 oranı ile cami imamları olduğu görülmektedir. İHL’lerden dini eğitim aldığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 2,6 dır. Sosyo-ekonomik statü (SES) ve eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerin daha düşük oranda yerine getirilirken; zekat, sadaka ve fitre vermek gibi sosyal yardımlaşmaya yönelik bireysel görevlerin daha yüksek oranlarda yerine getirildiği tespit edildi.

● Beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilirken, kadınların erkeklerden daha düzenli namaz kıldıkları ortaya çıktı. Kadınların yüzde 54,7’si, erkeklerin yüzde 36,7’si beş vakit namaz kılmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça bu oranlarda düşüş gözlemlenmektedir. (1999 yılında TESEV tarafından yapılan “Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset” konulu araştırmasında da, namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilmiştir.)

● İnsanlar kişisel olarak bazı ibadetlerini yerine getirmese de kendini dindar olarak tanımlamakta ve dinin hayatında önemli bir role sahip olduğunu ifade etmektedirler. Yaşanan değişim ve buna eklenen küreselleşme dalgası karşısında toplumun ana gövdesinin, bu değişimlerden pek fazla etkilenmediği ve din konusunda duyarlı bir tutum içinde olduğu görülmektedir.

● Toplumun yüzde 79,3’ünün düzenli Ramazan orucu tuttuğu, yüzde 65.6’sının düzenli olarak Cuma namazına gittiği, yüzde 79,7’sinin düzenli olarak bayram namazına gittiği, yüzde 30,9’unun teravih namazını kıldığı, yüzde 6.1’inin hacca gittiği, yüzde 56.7’sinin zekat verdiği, yüzde 51.2’sinin kurban kestiği tespit edilmiş olup, yine eğitim düzeyi yükseldikçe oruç tutma oranının azaldığı, ancak yüksek lisans ve doktora yapanlarda hacca gidenlerin oranının yüzde 15.14 olduğu ortaya çıktı.

ANKETİN KUR’AN-I KERİM’LE İLGİLİ BÖLÜMÜ

ANAR araştırmasının esas konusu olan Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma konusunda ise

● Araştırmaya katılanların yüzde 94’ünün evinde Kur’an-ı Kerim bulunduğu, yüzde 78,3’ünde de Türkçe mealli Kur’an olduğu, sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Türkçe Kur’an sahip olma oranının da yükseldiği olduğu tespit edildi. Kur’an’a sahip olma oranının Sünnilerde yüzde 96, Alevilerde yüzde 71 olduğu ortaya çıktı.

● Kur’an’a sahip olma oranı yüzde 94 iken, Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı yüzde 33’tür. Eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı daha da düşmektedir.

● Kur’an’ı Kerim’i okuyanların yüzde 72,9’u Arapçasını çocukluk çağı olan 5-14 yaş arasında öğrenmektedir.

● “Kur’an’ı Kerim’i cami hocasından öğrendim” diyenlerin oranının yüzde 41 olarak tespit edilmesi, toplumsal hayat ile cami arasında ciddi bir bağın olduğu ortaya koydu.

● Kadınların yüzde 74’ünün, erkeklerin yüzde 65,2’sinin düzenli Kur’an okuduğu, yaş ilerledikçe Kur’an’ı hatmetme oranının yükseldiği, (SES)’in artmasıyla Kur’an’ın düzenli okuma oranının düştüğü, ancak meal okuma oranının arttığı, ayrıca insanların Kur’an-ı Kerim’i Arapçası’ndan okumanın mealini okumaktan daha çok sevap olduğuna inandıkları gözlemlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 70’e yakını kısmen de olsa Kur’an meali okuduklarını, meal okumama nedeni olarak da zaman sıkıntısını (yüzde 20,2), okuma-yazma bilmeme (yüzde 15,6), Türkçe meal sahibi olmama (yüzde 5,1) olarak ifade edildi. Toplumun % 5’inde Kur’an meali olmadığı belirlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 24’ü Türkçe mealin tamamını okuduğu, yüzde 76’ sının da okumadığı tespit edildi. Meal okuyanların yüzde 67’si Kur’an’ı daha iyi anlamak için meal okuduğunu vurguladı.

● Araştırmada sorulan “Kur’an’ı Kerim mealini ne zaman okursunuz?” sorusuna yüzde 52,8’i fırsat buldukça, yüzde 25’i çok seyrek okurum, yüzde 17,9’u mübarek gecelerde derken, sadece yüzde 4,9’u düzenli olarak okuduğunu ifade etti. Bu durumda, Türkiye’de Kur’an’ı Kerim mealini devamlı ve düzenli okuyan yaklaşık yüzde 5’lik bir kesim olduğu bulgusu tespit edildi.

● Araştırmada insanların Kur’an’da belirtilen konulara karşı saygılı bir tutum sergiledikleri, kadınların bu konuda daha hassas davrandıkları, yaşın yükselmesine bağlı olarak dindarlık eğiliminin arttığı, insanların Kur’an okumadan da iyi bir Müslüman olunacağı yönünde bir algılamaya sahip oldukları gözlemlenirken, “Kur’an hükümleri, günümüzde sosyal hayatımıza uygulanacak yapıda değildir” önermesine katılmayanların oranı ise yüzde 62’dir.

● Araştırma bulguları sonucunda, insanların bir yandan kendilerinin dindar olduklarını, dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu ifade ederlerken, diğer yandan ibadetleri yerine getirme, Kur’an’ı ya da Türkçe mealinden okuma konusunda, aynı pratiğe sahip olmadıkları tespit edildi.

ARAÅžTIRMAYLA Ä°LGÄ°LÄ° NOT:

Kuran’ın Anlamıyla Buluşmak konulu kamuoyu araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Araştırma, 18 yaş ve üzeri yaş grupları arasında Türkiye’deki nüfusun cinsiyet oranını yansıtacak şekilde yapıldı. Araştırmaya katılan deneklerin;

Eğitim Düzeyi: Yüzde 10 Üniversite, yüzde 26 Lise, yüzde 15 Ortaokul, yüzde 37 İlkokul,
Gelir Düzeyi: Yüzde 43,5 ile büyük çoğunluğu 500 YTL – 1000 YTL arası,

İnanç Grubu: Yüzde 82,4 ü Sünni, yüzde 4,9 u Alevi, 12,7 diğer…

Kamuoyu anketinin tamamına ulaşmak için tıklayınız.