Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Ä°ncil – Gerçek Ä°ncil – Ä°ncil Ãœzerine Bir Çalışma

  incil_suryanice_nusha Gerçek İncil – İncil Üzerine Bir Çalışma

      Gerçekle Yüzleşmeye Hazır Mısınız?

1. GiriÅŸ

 Bu yazımızda, Hristiyanların kutsal metinleri üzerine yaptığımız bir çalışmayı istifadenize sunmaktayız. Daha önce “Hz. İsa’nın İncili – Bu İncil Hz İsa’nın Olamaz Gerçek İncil Nerede” isimleriyle aynı konuda bir çalışma yayınlamıştık. Gerek adı geçen çalışmada konuyu çok kısa ve yüzeysel olarak ele almış olmamız ve gerekse o yazıyı okuyan okuyuculardan gelen istekler üzerine daha geniş ve kapsamlı bir yazı hazırlanması doğrultusunda ki talepleri değerlendirdiğimiz de, yeni ve kapsamlı bir çalışma yapmanın toplumu bilgilendirme açısından isabetli bir davranış olacağı kanaati hasıl oldu. Gerek adı geçen yazımızla ilgili ve gerekse diğer yazılarımızla ilgili tebrik ve teşekkür mesajları yollayan okuyucularımıza buradan teşekkürü bir borç biliyorum.

Yazımızda, öncelikle Hristiyanların Kutsal Metinlerinden İncil hakkında bilgi verdikten sonra, sırasıyla Meryemoğlu İsa’ya (as) verilen ve bugün aslı bulunamayan gerçek İncil’i, Havarilerce yazılan veya onlara isnat edilen İncilleri, Havari olmayan kişilerce yazılan İncilleri ve mevcut İncilin bir araya getirilişi konularını ele alıp, genel bir değerlendirme yaptıktan sonra yazımızı sonlandıracağız.

Konumuz gereği kaynaklarımız öncelikle Hristiyanlık Kutsal metinleri –İncil- ve bilimsel çalışmalardan meydana gelmektedir. Yazımızda, iç tenkit ve dış tenkit metotlarıyla konuyu ele alıp, siz okuyucularımıza sağlıklı ve doğru bilgiler vermeye çalışacağız. Böylece, İncil hakkında sağlıklı ve doğru bilgilere ulaşacağımız ümidini taşımaktayım.

Diğer yazılarımız da olduğu gibi bu çalışmamızda da büyük bir sabır ve dikkatle yazıyı okuyacağınızı ümit ediyorum.

2. İncil Hakkında Kısa Bir Bilgi

Osmanlı Ä°mparatorluÄŸu zamanından bu tarafa Türkiye de Ä°ncilin basım ve çeviri iÅŸlemlerini yürüten Kitabı Mukaddes ÅŸirketinin internet sitesinde verdiÄŸi bilgiye göre Ä°ncil “Yeni AntlaÅŸma, Kutsal Kitap’ın ikinci kısmıdır ve halk arasında Ä°ncil diye bilinir. Ä°ncil, Grekçe yazılmıştır ve 27 kitaptan oluÅŸur. Ä°ncil kelimesi arapça olup “Müjde” ya da “Ä°yi Haber” anlamına gelmektedir.”[1] Ä°ncil kelimesinin, mevcut bu kitabın yazıldığı dil olan Yunancada ki –Grekçe- karşılığı “Evangelion” Ä°ngilizce karşılığı ise “Gospel” dir.

Mevcut İncil 27 kitaptan oluşmuş, Havari olduğuna inanılan, Havari olmadıkları bilinen ve kimlikleri tespit edilemeyen yazarlarca kaleme alınmıştır. Mevcut İncil’e baktığımız da İncilin; Matta, Markos, Luka, Yuhanna, Pavlus, Yakup, Petrus ve kimlikleri bilinemeyen iki kişi [2] tarafından yazıldığını görmekteyiz.

Bu konu, ileri de daha detaylı ele alınacağı için burada herhangi bir inceleme yapmayacağız. Ancak, ortada Kutsal olduğuna inanılan bir metin var ve metnin kimin tarafından yazıldığı, kaleme alındığı bilinmiyor! Sizce bu tuhaf bir durum değil mi? Şimdilik yalnızca bu konuya dikkatinizi çekmemiz yeterlidir diye düşünüyorum.

3. Meryemoğlu İsa’nın (as) İncili – Gerçek İncil

Evet, belki de yazımızın en önemli bölümü işte bu bölümdür. Önceki madde de, adı geçen İncillerin gerçek İncil olup olmadıkları bu bölüm de anlaşılacaktır. Az önce yazarlarına kısmen değindiğimiz günümüz İncilinin tamamının MS 50-100 tarihleri arasında yazıldıkları düşünülmektedir. Bu durum da, bu İncilin ve İncili oluşturan 27 kitabın hiçbirisi Meryemoğlu İsa’nın (as) yaşamında yazılmış olması mümkün değildir. Öyleyse, Meryemoğlu İsa (as) kendi yaşamında başka bir İncili vaaz etmiş olmalıdır. Gerçi Hristiyan dünyası böyle bir yaklaşımı asla kabul etmemiştir. Zaten kabul etmelerini beklemek Hristiyanlığın sonu demek olurdu.

3.1 Dilsel Sorun

Meryemoğlu İsa (as) yaşamında yaşadığı bölgenin dillerini, Aramice ve İbranice konuşmaktaydı. Oysa ki, mevcut İncillerin hiçbirisi Aramice veya İbranice olarak yazılmamıştır. Mevcut İncil o dönem Roma İmparatorluğunun resmi dili olan Grekçe olarak yazılmıştır ve hiç birisinin yazarlarca yazılan orijinal nüshaları elde mevcut değildir. Bu durumda, Meryemoğlu İsa’nın (as) Aramice ve İbranice yaptığı düşünülen konuşmaları bu yazarlar tarafından Grekçe ye çevrildiği düşünülebilir. Peki, bu çevirilerin doğruluğunu nasıl tespit edebileceğiz? Maalesef bu sorunun cevabı yoktur. Bugün, bir dilden başka bir dile çevrilen metinler de, çeviriye dayalı ciddi problemlerin meydana geldiği gerçeğini göz önüne aldığımız da, mevcut İncillerin aynı olayları farklı kelimelerle anlatmalarının nedeninin Hristiyanların iddia ettiği gibi farklı görgü şahitliğinden kaynaklanmadığını, çeviri hatalarından kaynaklandığı gerçeğini daha iyi anlayabiliriz. Çünkü yazarların büyük kısmı, anlattıkları olayların zaten birinci derece görgü şahitleri değillerdir. Bu durumda, Hristiyanların bu tezleri manasız ve geçersiz bir duruma düşmektedir.

3.2 Kaynaksal (Rivayet) Sorun

Mevcut İncil yazarlarından Havari olmayan yazarlar yazdıklarının tamamının, Havari olanlar ise ele aldıkları konuların çok büyük bir kısmının birinci derece şahidi, tanığı değillerdir. Yazarların tamamı ise, bu konuda çok büyük bir hata yapıp bu olayları duydukları, öğrendikleri, kendilerine anlatan kişilerin kim veya kimler oldukları hakkında en ufak bir bilgi vermemişlerdir. İncil yazarlarından olan ve Havari olmayan Luka, kendi adıyla anılan İncil kitabında bu konu hakkında şöyle demektedir:

Luk.1: 1-3 Sayın Teofilos, Birçok kişi aramızda olup bitenlerin tarihçesini yazmaya girişti. Nitekim başlangıçtan beri bu olayların görgü tanığı ve Tanrı sözünün hizmetkârı olanlar bunları bize ilettiler. Ben de bütün bu olayları ta başından özenle araştırmış biri olarak bunları sana sırasıyla yazmayı uygun gördüm. 4 Öyle ki, sana verilen bilgilerin doğruluğunu bilesin.

Lukanın bu ifadelerine baktığımızda, zaten kendisi bir kutsal metin yazarı olduğunu değil, başkalarından duyduğu sözleri aktardığını açıkça itiraf etmektedir. Ama bu sözleri kimlerden duyduğundan bahsetmemesi, bu konuda bilgi vermemesi büyük bir hatadır. Kendisini özenle araştırma yapmış birisi olarak tanıtan Luka bu konuda çok büyük bir hata yapmıştır. Bu hatayı yalnızca Luka değil, İncil yazarlarının tamamı yapmıştır. Lukanın bu beyanını esas aldığımız da, İncilin Hristiyanların iddia ettikleri gibi “esinleme” ürünü değil, insani sözlerin derlendiği bir kitap olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Yine bir başka örnekte İncil Yazarı Pavlus şöyle söylemektedir:

1.Ko.7: 12 Geri kalanlara Rab değil, ben söylüyorum: Eğer bir kardeşin karısı iman etmemişse ama kendisiyle yaşamaya razıysa, onu boşamasın.

Bu İncil ayetinde, İncil yazarı Pavlus açıkça bu sözü söyleyenin Allah değil, kendisi olduğunu itiraf etmektedir. Ama ne yazık ki Hristiyanlar Pavlusun bu sözünün İncil ayeti olduğuna iman etmektedirler. Biz burada bizzat yazarların kendi beyanlarını mı kabul edelim, yoksa Hristiyanların zorlama yorumlarını mı? Luka yazdığı sözleri birilerinden duyduğunu, Pavlus ise söylediği sözün Allaha değil kendisine ait olduğunu söylüyor.

3.3 DoÄŸrulama Sorunu

Mevcut İncil yazarlarının kitaplarını aynı anda değil, farklı zaman dilimlerin de yazdıklarını bilmekteyiz. Eğer Hristiyan dünyasının iddia ettiği gibi bu metinler Allah sözü olsaydı, yazarlar kendilerinden önce yazılan kitaplara işaret eder, atıflar da bulunurlardı. Ama ne hikmetse bu yazarların hiç birisi bir başka İncil yazarından haber vermez, onu doğrulamaz. Aksine, İncil yazarları diğer İncil yazarlarını doğrulamak yerine, Yahudi Kutsal Metinlerine işaretler yapar, onları doğrularlar. Bu konuda Hristiyan dünyası, Pavlusa aidiyeti şüpheli olan şu sözü delil getirmektedir:

2.Ti.3: 16 Kutsal Yazılar’ın tümü Tanrı esinlemesidir ve öğretmek, azarlamak, yola getirmek, doÄŸruluk konusunda eÄŸitmek için yararlıdır.

Mevcut İncil kitapçıklarının yazıldığı tarihler göz önüne alındığı zaman, Pavlusa aidiyeti şüpheli olan bu sözle Pavlus mevcut İncilleri değil, Yahudi Kutsal Metinlerini kastetmektedir. Pavlusun Mektuplarını inceleyen batılı teologlar, kendisine isnat edilen 13 adet mektuptan en fazla 4 veya 7 tanesinin Pavlusa ait olduğunu, yukarıda verdiğimiz ayetinde içerisin de bulunduğu diğer mektupların yazarlarının Pavlus olmadıkları kanaatindedirler. Pavlusun bahse konu bu mektubu MS 62 yıllarında yazdığını iddia eden teologların görüşlerini doğru kabul etsek dahi, MS 62 yılında mevcut İncilin yazılı olmadığını düşünürsek onun bu sözüyle ancak Yahudi Kutsal Metinlerini kastettiği hükmünü çıkarabiliriz.

Bu durum da, İncil yazarları muhtemelen kendi nüshalarının dışındaki metinleri doğru kabul etmemiş veya adları ile anılan bu kitapları daha sonra benzer isimleri kullanan başkaları kaleme almış olabilir.

3.4 İnciller Arasında Bulunan Çelişkiler, Tutarsızlıklar

Mevcut İncil yazarlarının aynı konuyu ele alırken, birbirleriyle çelişkili ifadeler kullandıklarını çok rahat bir şekil de görmekteyiz. Bu konu hakkında detaylı bir bilgi vermeyeceğiz. Eğer burada bu konuyu ele alacak olursak, yazımız çok başka bir noktaya kayar ve asıl amacından uzaklaşmış olur. Ama yine de birkaç örnek vermekte fayda olduğu kanaatindeyiz.

Sizinle önce Yuhanna İncilinden bir bölüm okuyacağız, her zaman ki gibi çok dikkatli okuyacağınızdan eminim:

Yu.1: 19 – 20 Yahudi yetkililer Yahya’ya, “Sen kimsin?” diye sormak üzere YeruÅŸalim’den kâhinlerle Levililer’i gönderdikleri zaman Yahya’nın tanıklığı şöyle oldu açıkça konuÅŸtu, inkâr etmedi “Ben Mesih deÄŸilim” diye açıkça konuÅŸtu. 21 Onlar da kendisine, “Öyleyse sen kimsin? Ä°lyas mısın?” diye sordular. O da, “DeÄŸilim” dedi. “Sen beklediÄŸimiz peygamber misin?” sorusuna, “Hayır” yanıtını verdi.

Burada Yuhannanın yazdıklarına göre Yahya peygambere üç soru sorulmaktadır ve o da bu sorulara cevap vermektedir.

1- Soru: Sen Beklenen Mesih misin?

    Cevap: Ben Mesih değilim.

2- Soru: Sen İlyas mısın?

    Cevap: Hayır değilim.

3- Soru: Sen beklediÄŸimiz peygamber misin?

    Cevap: Hayır değilim.

Burada Yahya (as) peygambere yöneltilen “sen İlyas mısın?” sorusuna özellikle dikkat ediniz. Şimdi diğer bir İncil yazarı Matta bu konuda ne diyor bir bakalım:

Matta 11: 14 (Ä°sa Diyor ki) EÄŸer bunu kabul etmek isterseniz, gelecek olan Ä°lyas odur. 12 “Size ÅŸunu söyleyeyim, Ä°lyas zaten geldi, ama onu tanımadılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar. Aynı ÅŸekilde Ä°nsanoÄŸlu da onların elinden acı çekecektir.” 13 O zaman öğrenciler Ä°sa’nın kendilerine Vaftizci Yahya’dan söz ettiÄŸini anladılar.

Yuhannaya göre Yahya peygamber İlyas değildi. Ama Mattaya göre Yahya peygamber İlyasmış.

Yine Yahya peygamber “Ben İlyas Değilim” diyor, Meryemoğlu İsa Mesih ise “Yahya İlyastır” diyor. Bu metinlere baktığımız da, eğer bu metinleri doğru kabul edersek iki peygamber birbirini yalanlamaktadır. Kim doğru söylüyor kim yalan söylüyor? Biz bu sorunun cevabını biliyoruz; Allah’ın peygamberleri yalan söyleyecek değiller. Matta ve Yuhanna burada yaptıkları rivayetlerde çelişip birbirlerini yalanlamaktadırlar.

Böyle bir kitap nasıl Allah kelamı olabilir? Bu yazıda dikkat etmeniz gereken bir konu daha var. O konuda Yahya peygambere sorulan üçüncü soru. Bu sorudan da anlaşılıyor ki, Yahudiler Mesih ve İlyas beklentisinin haricinde ayrıca başka bir peygamber daha gelmesini beklemektedirler.

Acaba beklenilen bu peygamber kimdi? Bunun üzerinde düşünmeye değecektir.

Diğer bir çelişki örneği ise, tepeden tırnağa problemli olan Meryemoğlu İsa’ya (as) isnat edilen ama aslında üvey babasına ait olan soy ağacıyla ilgili olacaktır. Matta ve Luka’nın verdiği bu soy ağaçlarının her tarafı çelişkili olmakla birlikte biz burada bu yazarların hem kendi aralarında, hem de doğruluğunu kabul ettikleri Yahudi Kutsal Metinleriyle çeliştikleri bir örneği paylaşacağız:

Mattaya göre Zerubbâbilin oğlunun adı Avihud, Lukaya göre ise, Reşa’dır. Şuna da çok hayret edilir ki, Eski Antlaşmanın Birinci Târîhlerin üçüncü bölümünün 19-20 ayetlerine bakıldığında, Zerubbâbilin oğullarının isimlerini incelediğimiz de içlerinde ne Avihud diye birisi ne de Reşa diye birisi yoktur. Bu durumda İncil yazarları hem kendi aralarında, hem de Eski Antlaşma yazarlarıyla çelişirler.

Bu çelişkilerin Allah sözünde olması mümkün değildir. Bu çelişkilerin nedeni, bu İncil metinlerinin ilahi vahye dayanmaması, yazarların alıntılama yaptıkları kişileri ve kaynaklarını belirtmemeleri, ravi zincirinin kopuk olması ve bu metinlerin insani derlemeler olmasıdır. Bu ve daha bir çok nedenlerden dolayı bu İnciller Meryemoğlu İsa’ya (as) verilen İncil olamaz.

3.5 Gerçek İncil

Bütün Hristiyan dünyası, Meryemoğlu İsa’nın (as) yaşamında böyle bir kitabın olmadığını iddia ederler. Böyle yapmak zorunda olduklarını kabul etmemiz gerekmektedir. Aksi halde, ellerinde bulunan İncillerin gerçek olmadığını kabul etmiş olurlardı.

İnsani derlemeler olan şimdi ki mevcut İncillere baktığımız da, Meryemoğlu İsa’nın kendi yaşamında başka bir İncili, Allah sözünü duyurduğunu, vaaz ettiğini, öğrencilerini bu konuda görevlendirdiğini görmekteyiz. Evet, yanlış okumadınız, mevcut İnciller de bu bilgileri yoruma meydan bırakmaksızın açıkça görmekteyiz. Bu konuyla ilgili delillerimizi birazdan sizlerle tek tek paylaşacağız.

Yazımızın başında İncil kelimesi hakkında bilgi verirken, kelimenin anlamının “Müjde, İyi Haber” olduğunu, Grekçe kelime karşılığının “Evangelion” İngilizce kelime karşılığının “Gospel” olduğunu söylemiştik. Şimdi aşağıya farklı Türkçe, Grekçe, Latince ve Hristiyanlar arasında otorite olarak kabul edilen İngilizce Kral James çevirisini de vereceğimiz İncil ayetini dikkatlice okuduğumuz da, İncil kelimesinin farklı dillerde kelime aslını ve Türkçe de ki kelime aslı ile birlikte anlamsal olarak ta bulunduğunu göreceksiniz:

Luka 9:6 Onlar da çıkıp Ä°ncil’i ilân ederek ve her yerde ÅŸifa vererek köylerden geçiyorlardı.[3]

Luka 9:6 Onlar da çıkıp incili vâzederek ve her yerde şifa vererek, köyden köye geçiyorlardı.[4]

Luka 9:6 Onlar da yola çıktılar, her yerde Müjde’yi yayarak ve hastaları iyileştirerek köy köy dolaştılar.[5]

Luka 9:6 Öğrenciler yola çıktı. Her yerde Sevinç Getirici Haber’i yayarak, hastaları saÄŸlığa kavuÅŸturarak kasaba kasaba dolaÅŸmaya koyuldular.[6]

Luka 9:6 ἐξερχόμενοι δὲ διήρχοντο κατὰ τὰς κώμας εὐαγγελιζόμενοι καὶ θεραπεύοντες πανταχοῦ [7]

Luka 9:6 Egressi autem circuibant per castella evangelizantes, et curantes ubique [8]

Luka 9:6 And they departed, and went through the towns, preaching the gospel, and healing every where [9]

Farklı çevirilerini verdiğimiz İncil ayetinin ilk iki çevirisin de kelimenin orijinal hali kullanılmış, sonraki iki çevirisinde ise kasıtlı olarak kelimenin aslı değil anlamı kullanılmıştır. Kelimenin orjinalini bırakıp anlamını kullansalar dahi, gerek Grekçe, Latince ve Kral James çevirisin de kelimenin aslını çok rahat bir şekil de görmekteyiz. Bu ayetin öncesin de, Meryemoğlu İsa (as) havarileri toplamış ve onlara bir takım öğütler vererek, İncili vaaz etmeleri için görevlendirme yapmıştır. Mevcut İnciller Meryemoğlu İsa’dan (as) sonra yazıldığına göre, Meryemoğlu İsa (as) burada öğrencilerine bu İncilleri vaaz etmelerini söylemiş olamaz. Burada bahse konu olan İncil, gerçek İncil’dir. Allah’ın Meryemoğlu İsa’ya (as) vahyettiği İncil’dir. Bu nedenle, aslında havariler İncil yazmamış buna gerekte duymamışlardır. Bura da Matta ve Yuhanna İncillerini kim yazdı diyebilirsiniz, ancak o İncillerin yazarlarının Havariler olduğu şüphelidir. Yuhanna İncilini ise asla Havari Yuhanna yazmamıştır. Bu konularla ilgili detaylı bilgileri aşağıda, ilgili konu gelince sizlerle paylaşacağız.

Başka İncil ayetlerine göz attığımız da, Meryemoğlu İsa’nın (as) yaşamında bir Allah sözünü duyurduğunu, vaaz ettiğini görmekteyiz. Bununla ilgili İncil ayetlerini aşağıya yazıyoruz, bu İncil ayetlerini dikkatlice okuyalım:

Mat.11: 1 İsa, on iki öğrencisine bu buyrukları verdikten sonra onların kentlerinde öğretmek ve Tanrı sözünü duyurmak üzere oradan ayrıldı.

Mar.1: 38 Ä°sa onlara, “BaÅŸka yerlere, yakın kasabalara gidelim” dedi. “Oralarda da Tanrı sözünü duyurayım. Bunun için çıkıp geldim.

Mar.1: 39 Böylece havralarında Tanrı sözünü duyurarak ve cinleri kovarak bütün Celile bölgesini dolaştı.

Mar.2: 2 O kadar çok insan toplandı ki, artık kapının önünde bile duracak yer kalmamıştı. İsa onlara Tanrı sözünü anlatıyordu.

Mar.3: 14-19 İsa bunlardan on iki kişiyi yanında bulundurmak, Tanrı sözünü duyurmaya göndermek ve cinleri kovmaya yetkili kılmak üzere seçti.

Mar.4: 33 İsa, Tanrı sözünü, buna benzer birçok benzetmeyle halkın anlayabildiği ölçüde anlatırdı.

Mar.16: 20 Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar.

Luk.4: 44 Böylece Yahudiye’deki havralarda Tanrı sözünü duyurmaya devam etti.

Yu.17: 14 (İsa Dediki) Ben onlara senin sözünü ilettim, dünya ise onlardan nefret etti.

Yukarıda verdiğimiz dokuz İncil ayetine baktığımız da, Meryemoğlu İsa (as) kendi yaşamında açıkça bir Allah sözünü duyurmaktadır. Meryemoğlu İsa’nın (as) kendi yaşamında duyurduğu bu Allah sözü, kendisinden yıllarca sonra yazılmaya başlanmış bugün ki İnciller olamayacağına göre, o kendi yaşamında Allah’ın kendisine vahyettiği gerçek İncili duyuruyordu. Meryemoğlu İsa’nın (as) Havarileri de bu İncili duyurdukları için, diğer İncil Yazarları gibi kendilerine ait İnciller yazmadılar. Onlara atfedilen yazılar ya tavsiye niteliğinde olan insansı metinler yada onlara isnattan öteye geçmeyen başkalarının kaleme aldığı yazılardır. Evet, sizce Meryemoğlu İsa’nın kendi yaşamında duyurduğu bu Allah sözü, kendisinden yıllarca sonra yazılmış olan bu kitaplar olabilir mi?

Başka İncil ayetleri ise şu açıdan bize fikir vermektedir. Yukarıda okuduğunuz İncil ayetlerin de Meryemoğlu İsa (as) öğrencilerini İncili, Allah sözünü, Müjdeyi, İyi Haberi yaymak ve duyurmak için görevlendirmişti. Şimdi aşağıya vereceğimiz İncil ayetlerin de öğrencilerin bu emri yerine getirdiklerini hep birlikte göreceğiz:

Elçilerin İşleri 8:4 Bunun sonucu dağılan imanlılar, gittikleri her yerde Tanrı sözünü müjdeliyorlardı.

Elçilerin İşleri 14:15 “Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?” diye bağırdılar. “Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, yeri, göğü, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratan, yaşayan Tanrı’ya dönmeye çağırıyoruz.

Elçilerin Ä°ÅŸleri 15:35 Ve Pavlus’la Barnabas, diÄŸer birçok kiÅŸilerle de birlikte Rab’bin sözünü, Ä°ncil’i, öğreterek ve vazederek Antakya’da kaldılar.

1.Petrus 1:25 Ama Rab’bin sözü sonsuza dek durur.” Ve size müjdelenmiÅŸ olan söz budur.

Bu İncil ayetlerinden açıkça öğrencilerin şuan mevcut olmayan bir İncili müjdeledikleri görülmektedir. Hatta, ileri de değineceğimiz Barnabas İncilinin yazarının da Elçilerin İşleri 15:35 de bu görevi icra ettiğini görüyoruz. Meryemoğlu İsa (as) ile mevcut İncil arasındaki kopuk olan zaman dilimin de, öğrenciler gerçek İncili duyurdukları için başka bir İncil yazma ihtiyacı oluşmamış, Meryemoğlu İsa’nın (as) göğe alınması ile mevcut yazılan ilk İnciller arasında bu nedenle 30-35 yıllık bir boşluk oluşmuştur.

Buraya kadar verdiğimiz delillerin tamamı, mevcut İncilin içerisin de bulunan bilgilerdir. Bu bilgilerin ışığında şunu çok rahat bir şekil de görmekteyiz ki, şuan mevcut olan İncil gerçek İncil değildir. Peki, gerçek İncil’e ne oldu? Bu konu hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, bu konuda yeterli ve gerekli bilgiye sahip olan havarilerin büyük bir kısmının öldürülmüş olması nedeniyle, Pavlusun da zaman içerisin de yerleştirdiği teslis inancına ters düştüğü için zamanla unutulmuş, kaybolmuş ve kilisece uydurma İnciller arasına mahkum edilmiş olabilir. Pavlus mektuplarında şöyle demektedir:

2.Korintliler 11: 4 Çünkü size gelen ve bizim tanıttığımızdan deÄŸiÅŸik bir Ä°sa’yı tanıtanları pekâlâ hoÅŸ görüyorsunuz. Ayrıca, aldığınız ruhtan farklı bir ruhu ve kabul ettiÄŸinizden farklı bir müjdeyi kabul ederek bunları hoÅŸ görüyorsunuz. 5Bu sözüm ona üstün elçilerden hiç de aÅŸağı olduÄŸumu sanmıyorum! 6Acemi bir konuÅŸmacı olabilirim, ama bilgide acemi deÄŸilim. Bunu size her durumda her bakımdan açıkça gösterdik.

Galatyalılar 1:6Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp deÄŸiÅŸik bir müjdeye böylesine çabuk dönmenize ÅŸaşıyorum. 7Aslında baÅŸka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştıran ve Mesih’in müjdesini çarpıtmak isteyen kimseler vardır. 8Biz ya da gökten bir melek bile, size bildirdiÄŸimiz müjdeye ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! 9Daha önce söylediÄŸimizi ÅŸimdi yine söylüyorum, bir kimse size, kabul ettiÄŸinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun!

Bu her iki İncil ayetinden de görüldüğü gibi, henüz mevcut İncil yazılmadan Pavlus kendi teslis inancını Hristiyanlığa yerleştirirken, gerçek İncili anlatan ve öğreten öğrencileri, elçileri insanların gözünde değersiz göstermeye çalışmıştır. Galiba bunda başarılı da olmuştur. Hristiyanlarca sahip çıkılmayan gerçek İncil’de zamanla kaybolmuş, unutulmuş veya reddedilmiş olabilir.

Gerçek İncil’e ne olduğu kesin olarak bilinmese de, kesin ve net olarak bilinen bir şey var ki, şuan Hristiyan dünyasının elinde bulunan İncil asla gerçek İncil değildir. İnsanlar tarafından derlenen, içerisin de İlahi sözler karıştırılmış kitaplardır.

4. Havarilere Ä°snat Edilen Ä°nciller

Mevcut İncillere göre Havariler Meryemoğlu İsa’nın (as) seçtiği 12 öğrencisine verilen genel ünvandır. Bunların isimleri ise mevcut İncillere göre şöyledir:

            Matta 10:2-4  Markos 3:14-19        Luka 6:13-16             Elç. İşl 1:13

1          Petrus                       Petrus                         Petrus                         Petrus

 

2          Andreas                 Andreas                     Andreas                     Andreas

 

3          Yakup                      Yakup                         Yakup                         Yakup

 

4          Yuhanna               Yuhanna                   Yuhanna                  Yuhanna

 

5          Filipus                     Filipus                        Filipus                        Filipus

 

6          Bartalmay            Bartalmay                Bartalmay                Bartalmay

 

7          Tomas                     Tomas                         Tomas                        Tomas

 

8          Matta                         Matta                          Matta                           Matta

 

9          Yakup                      Yakup                         Yakup                         Yakup

 

10        Taday                      Taday                         Yahuda                       Yahuda

 

11        Simun                      Simun                         Simun                         Simun

 

12        Yahuda                  Yahuda                       Yahuda                       ———

Yukarıda ki tabloya baktığımız da, 10 numaralı havarinin isminde ittifak edilmediğini, bu öğrencinin adının Matta ve Markosa göre “Taday” olduğunu, Lukaya göre ise “Yakup oğlu Yahuda” olduğunu görmekteyiz. Bu farklılık önemsiz gibi görülemez, aksine çok önemlidir.

Mevcut İncilin büyük bir kısmının havari olmayan kişiler tarafından yazıldığını böylece bir kez daha görmüş oluyoruz. Havari olanlara isnat edilen İncil metinlerinin ise bu kişilere ait olduğu şüphelidir. Meryemoğlu İsa’nın (as) gerçek İncili varken bu kişiler neden yeni bir İncil yazsınlar ki? Elbette yazmazlar. Bu nedenle mevcut İncil metinlerinin yazım tarihleriyle Meryemoğlu İsa (as) arasında 30-35 yıllık bir boşluk vardır.

4.1 Petrus Simun

Havarilerin içerisin de en önemlisi olan, MeryemoÄŸlu Ä°sa’nın (as) göğe yükselirken kendi yerine bıraktığı halefi olarak bilinen kiÅŸidir. Ama nedense havariler içerisinde bulunduÄŸu pozisyona raÄŸmen mevcut Ä°ncil’de yalnızca iki mektubun onun tarafından yazıldığı düşünülür. Bu mektuplar mevcut Ä°ncilin çok az bir kısmını oluÅŸturmaktadır. Son dönem Dinler Tarihi uzmanlarından Annemarie Schimmel’e (d. 7 Nisan 1922 – ö. 26 Ocak 2003) göre bu iki mektupta Havari Petrusa ait deÄŸildir.[10]

Yine Havari Petrusun adını taşıyan ama Kilisece Apokrif (Sahte) ilan edilen metinler vardır. Apokrif Petrus İncil’i İlk devir yazılarından edinilen intibalara göre, M.S. 190 yılları öncesinde ortaya çıkmış olabileceği ihtimali üzerinde durulan bu İncil, Pavlus’un görüşlerine paraleldir. Petrus İncili’nin II. yüzyıl sonunda ve III. yüzyıl başında Mısır’da kullanıldığı anlaşılmaktadır.[11]

Apokrif sayılan bir başka metin ise, Petrusun İşleri ismini taşımaktadır. Bu metin de; Petrus’un Roma’daki faaliyetlerini; Simon Magus ile mücadelesini, mucizelerini ve ölümünü anlatan uzun hikayeler serilerinden biridir. Eusebius, bu yazının diğerleri gibi Petrus’a atfedildiğinden, Katolik geleneğince de tanınmadığından söz eder. Nicephorus, şimdi mevcut, yaklaşık bin satırdan oluşan bu yazının, 2750 satır uzunlukta olduğu bilgisini verir.[12]

Apokrif sayılan ve Havari Petrusa atfedilen diğer bir metnin adı ise Petrusun Vahyi adını taşımaktadır. Bu metin; II. yy.’da Hıristiyanlar tarafından havarilere atfedilen ve son derece önem verilen ilk apokaliptik yazılardandır. Sozomen’in rivayetine göre, sonradan gelenler tarafından reddedilmiş olmasına rağmen, V. yy’da Filistin Kiliseleri’nin çoğunda senede bir defa Perşembe günleri okunmuştur. İskenderiye’li Clement, tıpkı kanonik (Kilisece Kabul Edilen İnciller) yazılar gibi bunun önemine işaret etmiş ve iktibaslar yapmıştır. [13]

4.2 Andreas

Andreas, Havari Petrusun kardeşidir. Kendisine atfedilen metinler kilisece apokrif, geçersiz sayılmıştır. Bunlar “Andreasın İşleri, Andreas ve Matiyanın İşleri, Andreas ve Pavlusun İşleri” isimlerini taşımaktadır. Hristiyan teologlarına göre Andreas, ilk dönem İncil yazarları arasında ismi anılmaktadır.

4.3 Zebedi OÄŸlu Yakup

Zebedi Oğlu Yakuba atfedilen “Büyük Yakubun İşleri” isimli, kilisece apokrif, geçerisiz sayılmış bir metin bulunmaktadır.

4.4 Zebedi OÄŸlu Yuhanna

Bu kişi, Meryemoğlu İsa’nın akrabası olup, mevcut İncil de yer alan “Yuhanna İncili, Yuhannanın üç mektubu, Yuhannanın Vahyi-Esinleme” bölümlerinin bu kişiye ait olduğu düşünülür. Bu metinleri incelediğimiz de, yazım tarzı olarak Yuhanna İncili ile diğer metinler arasında çok ciddi farklılıklar vardır. Bahse konu İncil kesinlikle Havari Yuhannaya ait değildir.

Yuhanna İncilini yazan kişinin kim olduğu bilinmemekte, Havari Yuhanna olduğu tahmin edilmektedir. Yani ortada, bir vahiy var, bir kutsal metin var ve vahyin ilk muhatabının kimliği meçhul, yani bilinmediği için tahmin edilmektedir.

Şimdi sizlerle, Yuhanna Kitabının yazarının kimliğinin açıklandığı bölüme, bu İncil Kitabının son bölümüne ve ilgili ayetlere birlikte göz atalım. Böylece, bu kitabın yazarının kim olduğu sorusunun cevabını birlikte arayalım:

Yu.21: 20 Petrus arkasına döndü, Ä°sa’nın sevdiÄŸi öğrencinin kendilerini izlediÄŸini gördü. Bu öğrenci, akÅŸam yemeÄŸinde Ä°sa’nın göğsüne yaslanan ve, “Ya Rab, sana kim ihanet edecek?” diye soran öğrencidir.

Yu.21: 21 Petrus onu görünce Ä°sa’ya, “Ya Rab, ya bu ne olacak?” diye sordu.

Yu.21: 22 Ä°sa, “Ben gelinceye dek onun yaÅŸamasını istiyorsam, bundan sana ne?” dedi. “Sen ardımdan gel!”

Yu.21: 23 Bu yüzden kardeÅŸler arasında o öğrencinin ölmeyeceÄŸine dair bir söylenti çıktı. Ama Ä°sa Petrus’a, “O ölmeyecek” dememiÅŸti. Sadece, “Ben gelinceye dek onun yaÅŸamasını istiyorsam, bundan sana ne?” demiÅŸti.

Yu.21: 24 Bütün bunlara tanıklık eden ve bunları yazan öğrenci budur. Onun tanıklığının doğru olduğunu biliyoruz.

Yu.21: 25 İsa’nın yaptığı daha başka çok şey vardır. Bunlar tek tek yazılsaydı, sanırım yazılan kitaplar dünyaya sığmazdı.

Evet, kitabın yazarının kimliğinin açıklandığı ayetler bu bölümde geçmektedir. Ama sizlerin de gördüğü gibi, burada, bu kitabı yazan kişinin kimliği açıkça belirtilmemektedir. İşte bu nedenle, Hristiyan din adamları bir fikir yürütmüş ve bu kitabın yazarının Havari Yuhanna olduğu fikrini öne sürmüşlerdir. Ancak, bu metinler de, dikkatten kaçan bir kaç nokta vardır.

a) Yuhanna 21:24 ayete dikkatlice baktığımız da, bu kitabın yazarının, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih’in (as) en sevdiÄŸi öğrenci olduÄŸu söylenirken, devamında ÅŸu ifadeye yer verilmektedir “Onun tanıklığının doÄŸru olduÄŸunu biliyoruz.” yani, bu metni yazdığı söylenen kiÅŸi, her nekadar en çok sevilen öğrenci olsa da, aslında ortada bir baÅŸka kiÅŸi veya kiÅŸiler zümresi daha var. Öyle ki, kendilerini buna ÅŸahit tutmaktadırlar. EÄŸer bu kitabı veya kitabın bu ayetlerini, en çok sevilen öğrenci yazmış olsaydı, 24. ayette kullanacağı ifade “Onun tanıklığının doÄŸru olduÄŸunu biliyoruz.” deÄŸil “Benim tanıklığımın doÄŸru olduÄŸu herkesçe bilinmektedir” olması gerekirdi.

b) Eğer bu kitabı, en çok sevilen öğrenci yazdıysa, 21. bölümün 24 ve 25 ci ayetlerini başka kişiler yazmış olmalıdır. İlgili metinden bu açıkça görülmektedir. Bu durum da, birileri Tanrı sözüne ekleme yapmış durumuna düşmektedir ki bu daha da vahim bir durumdur.

c) Aynı bölümün 25. ayetine baktığımız da, yazarın bütün olayları yazmadığı, eğer yazmış olsaydı yazılan kitapların dünyalara sığmayacağı ifade edilmektedir. Bu nasıl bir Tanrı Esini ki, neyin yazılacağına neyin yazılmayacağına, kimliği meçhul kişi veya kişiler karar veriyor? Evet, birileri nelerin kitapta yer alıp almayacağına karar veriyor? Böyle bir şey Tanrı sözleri için düşünülemez, ama insan sözleri için düşünülebilir.

d) Asıl ve en önemli noktaya gelmiÅŸ bulunuyoruz. Bu kitabın yazarı her kimse, bu ister Yuhanna ister bir baÅŸkası olsun, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih’in (as) tekrar dünyaya dönüşüne kadar yaÅŸaması gerekmektedir. Evet, yanlış okumadınız ve yanlış anlamadınız, bu kitabın yazarının hala yaşıyor olması lazım. Çünkü, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih (as) o Ä°ncil metnine göre şöyle söylemiÅŸti “Ben gelinceye dek onun yaÅŸamasını istiyorsam, bundan sana ne?”… Buradan açıkça görülmektedir ki, bu öğrenci, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih (as) tekrar dünyaya gelinceye kadar yaÅŸayacaktır. Biz bu öğrencinin hiçbir zaman ölmeyeceÄŸini söylemiyoruz, ama Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih’in (as) tekrar dünyaya geliÅŸine kadar da yaÅŸaması gerekiyor. Ama Havari Yuhanna öldü. Havarilerden yaÅŸayan hiç kimse kalmadı. Bu durum da, bu Kitabın Yazarı Havari Yuhanna da olamaz.

Sizlerin de gördüğü gibi, ilgili ayetler biraz detaylı bir incelemeye tabi tutulunca, kitabın yazarının Yuhanna olmadığı ve şu an yaklaşık 2.000 yaşında olan bir kişi tarafından kaleme alındığını görmüş olduk. Bu noktadan sonra, artık sorulması gereken şey, bu kitabın yazarının Yuhanna olup olmadığı değil, yaklaşık 2.000 yaşında olan ve halen yaşamakta olan bu sevgili öğrencinin nerede olduğudur!

Umarım Vatikan da ki Papalık kurumu veya diğer Hristiyan dini otoriteler bu durumu açıklayabilirler.

4.5 Filipus

Filipusa atfedilen metinlerin tamamı kilisece apokrif sayılmış ve mevcut İncil de yer almamıştır. Filipusa atfedilen metinlerin isimleri “Filipus İncili, Filipusun İşleri” dir.

4.6 Bartalmay

Bartalmaya atfedilen “Bartalmayın İncili ve İsanın Dirilişi” kitapları olduğu ve bunların kilisece apokrif kabul edildiğini görmekteyiz..

4.7 Matta

Mevcut İncilin Matta kitabının yazarı olduğuna inanılır. Ancak, bu kitapta kendisi ile ilgili bölümlerde kullanılan üsluptan, kendisinden değil başka bir Matta dan bahsettiği anlaşılmaktadır. Hristiyan teologlar bu İncil hakkında çok derin ve çeşitli ihtilaflara düşmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı bu kitabın yazarının Havari Matta olmadığını, bir kısmı bu kitabın yazarının Havari Matta olduğunu iddia ederler.

Havari Matta olduğu görüşünü öne sürenler ise, Havari Mattanın İncilini Aramice-İbranice yazdığını, İncilin daha sonra kimliği meçhul kişi veya kişilerce Grekçeye çevrildiğini söylerler. Elde ki en eski Matta İncili ise Grekçe dir. Bu durum da, orijinal Matta İncili kayıptır. Bazı teologlar ise bu kitabı bizzat Havari Mattanın Grekçeye çevirdiğini söylerler. Kitabı kim çevirirse çevirsin, mevcut Matta İncili orijinal değildir. Bunu hiçbir şey değiştirememektedir.

Matta İncili, çok büyük metinsel hatalar içeren bir kitaptır. Örneğin Matta 2:23 bölümde Eski Antlaşma peygamberlerinden alıntı yaptığını söylemektedir. Ama Eski Ahiti taradığımız da, Mattanın alıntıladığı sözü söyleyen bir peygambere rastlanmamaktadır. Bu tür örnekler çok fazladır. Yada Eski Ahitte geçen sözleri değiştirerek nakledip, insanları kandırmaya çalışmıştır. Örneğin Mezmur 110:1 de geçen “Rab efendime: “Ben düşmanlarını ayaklarının altına serinceye dek…” ifadesini değiştirip, Matta 22:44 te “Rab Rabbime dedi ki “Ben düşmanlarını ayaklarının altına serinceye dek…” çalışmıştır. Rab efendime sözü değiştirilip, Rab Rabbime şekline dönüştürülmüştür. Bu değiştirme işlemini Markos İncilinde de görmekteyiz.

Matta İncilin de yapılan hatalar, değiştirmeler, eklemeler tamamen ayrı bir çalışma konusudur. Burada bunları saymaya çalışırsak, yazımız amacından uzaklaşır. Bu nedenle bu konuya daha fazla değinmeden, bu kitabın Havari Mattaya ait olmadığı görüşünde olduğumuzu söylememiz gerekmektedir. Havari Mattaya ait olduğu kabul edilse dahi, içerisinde bulunan hatalar kabul edilebilecek gibi değil.

4.8 Tomas

Tomasa atfedilen metinlerin tamamı kilise tarafından apokrif, geçersiz sayılmıştır. Bunlar “Sahidce Tomas İncili, İbrani Tomas İncili, Tomasın İşleri, Tomasın Vahyi” isimlerini taşımaktadır.

4.9 Alfay OÄŸlu Yakup

Havarilerin içerisinde bu isim de iki kişi bulunmaktadır. Bu kişiye ait olduğu düşünülen veya isnat edilen bir metne rastlanılmamıştır.

4.10 Taday

Matta ve Markos İncillerine göre 10. Havarinin adı Tadayken, Lukaya göre Yahuda’dır. Burada bahsedilen Yahuda, Meryemoğlu İsa’ya (as) ihanet eden Yahuda İskariot değildir. Tadaya ait olduğu söylenen “Tadayın İşleri” isimli kitap kilisece apokrif sayılmıştır.

4.11 Yurtseven Simun

Bu kişiye atfedilen bir metne rastlanamadığı gibi, hakkında da birkaç cümle bilgi mevcuttur.

4.12 Matiya

Bu kişi, ihanet eden Yahuda İskariot yerine seçilen havaridir. Ona atfedilen “Matiyanın İncili” kilise tarafından apokrif, geçersiz ilan edilmiştir.

Bu madde de, birçok isim ve onlara atfedilen yasaklanmış İncilleri gördünüz. Kilise bu İncilleri neye göre, hangi hakla ve hangi kriterleri esas alarak yasakladı buda ayrı bir konudur. Bu madde de, 17 adet İncilin apokrif, geçersiz sayıldığı ve kilisece yasaklandığı görülmektedir. Yasaklanan kitaplarının isimlerinin, mevcut İncil kitaplarının isimleri ile benzerliği göz önüne alınırsa, aslında bu tür kitap yazımlarının o dönemlerde gelenekleşmiş olduklarını söyleyebiliriz. Bu durum da, mevcut İncili oluşturan kitaplar da, bir geleneğin ürünüdür dememiz gerekmekte ve öyle gözükmektedir.

5. Havari Olmayan KiÅŸilerin Ä°ncilleri

Bir önceki madde de Havarilere atfedilen İncil Kitaplarını kısaca ele aldık. Bu madde de ise, Havari olmadıkları halde İncil Yazdıkları bilinen, yazdıkları İnciller kilise tarafından apokrif, geçersiz sayılan kişileri, Yine Havari olmamalarına rağmen yazdıkları İnciller mevcut İncilin içerisinde yer alan kişi ve kitapları ele alacağız.

5.1 Meryemoğlu İsa’nın (as) Kardeşi Yakup

Mevcut İncil metinlerine baktığımız da, Meryemoğlu İsa’nın (as) Yakup adında bir erkek kardeşi bulunmaktadır. Yani Hz Meryem, İsa’yı (as) doğurduktan sonra evlenmiş ve bu evlilikten Yakup isminde başka bir oğlu daha olmuştur. Tarihteki ilk konsil olarak anılan Havariler konsiline de Yakup başkanlık etmiştir.

Yakuba atfedilen metinler “Yakubun İlk İncili, Yakup İncili, Yakubun Mektubu, Yakubun Vahyi” bunlar kilisece apokrif kabul edilen metinlerdir. Kilisece kabul edilen bir tane “Yakubun Mektubu” isimli ayrı bir metin bulunmaktadır. Bu metin günümüz İncilinin içerisin de yer almaktadır.

5.2 Markos

Markos Havari Petrusun öğrencisi olup Meryemoğlu İsa’yı (as) hiç görmemiştir. Bir çok batılı teoloğa göre İlk İncili bu Markos yazmıştır. Markosun yazmış olduğu İncil kilisece kanonik, geçerli kabul edilmiş ve mevcut İncilin içerisin de yerini ikinci sıra da almıştır. Markos İnciline ait nüshalar Grekçedir. Bu İncilinde içerisin de bir çok hata, çelişki ve değiştirmeler mevcuttur. Matta İncili ile ilgili verdiğimiz örnekte yer alan kelime değiştirme olayı aynen Markos İncilinde de görülmektedir. Markos İncilinin içerisin de, Teslisi destekleyici ifadelere rastlanmaz. Ama içerisinde bulunan çelişki ve hatalar, bu İncilin insan eseri olduğunu bize göstermektedir.

5.3 Luka

Luka, Havari olmayan Pavlusun öğrencisidir. Hayatında Meryemoğlu İsa’yı (as) hiç görmemiştir. Mevcut İncilin içerisinde yazığı kitaplar “Luka İncili, Elçilerin İşleri” isimleri ile bilinmekte olup, büyük bir yer kaplamaktadır.

Luka aslında Allahtan vahiy aldığını asla söylememiştir. Başkalarından duyduklarını ve bunu yazan kişinin bir tek kendisi olmadığını İncilinin başında açıkça itiraf etmiştir. Ama zamanla Luka zoraki bir İncil yazarı haline dönüştürülmüştür. Belki, kitaplarının içerisin de Teslise ait fikirlerin bulunmaması ve araştırmaları neticesinde derlediği, elde ettiği bilgileri yazdığını itiraf etmesi onun mazur görülmesine neden olabilir. Ancak Luka, derlediği bu kitapla ilgili topladığı bilgileri kimlerden öğrendiğini bildirmemekle büyük ve telafisi mümkün olmayan büyük bir hata yapmıştır.

5.4 Pavlus

Pavlusun İncil içerisinde yer alan 13 tane mektubu bulunmaktadır. Bu mektuplar MS 390 dan sonra İncile dahil edilmiştir. Bu tarihten önceki İncil nüshalarının içerisinde bu mektuplara rastlanmamaktadır. Bu mektupların ise tamamının Pavlusu ait olup olmadığı daha önce de belirttiğimiz gibi tartışmalıdır.

5.5 Ä°braniler Ä°ncili

Mevcut İncilin içerisinde yer alan İbraniler Kitabının, İncilinin kim tarafından ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Bazı batılı teologlar bunu Pavlusun yazmış olabileceğini düşünmektedirler. Şu duruma bir bakınız, ortada bir Kutsal Metin var ve yazarın kim olduğu bilinmiyor. Yazarları bilinenler kilisece apokrif sayılabilirken, yazarı meçhul olan kitaplar aynı kilisece gerçek kabul edilebilmektedir. Bu durum, İncilin derlenmesinde gösterilen basiretsizliğin, ciddiyetsizliğin ve tarafgirliğin en büyük kanıtlarından birisidir.

5.6 Yahuda Ä°ncili

Yine mevcut İncilin içerisinde yer alan Yahuda Kitabını kimin yazdığı net olarak bilinmemektedir. İbranilerle ilgili durum bu kitap için de aynen geçerlidir. Bu konu hakkında ne söylenebilir ki? Söylenecek fazla bir şey yoktur. Yapılan bu hata asla affedilebilir değil ve Allah’a iftira etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

5.7 Barnabas Ä°ncili

Barnabas tarafından yazılan ve Hristiyan dünyasında kıyametler koparılan İncillerden birisidir. Kilise tarafından apokrif, geçersiz ilan edilmiştir. Yakın zaman dilimin de, hakkında yeni bilgi ve bulgular ortaya çıkmış, sürekli gündemde kalmış bir kitaptır. Şahsi kanaatimiz bu kitapta asla gerçek İncil değildir. Ama, mevcut İncillerden farklılık arzeden, Tevhidi, Allah’ın birliğini savunan, Meryemoğlu İsa’nın (as) peygamberliğini beyan eden, Çarmıha gerilme hadisesini reddedip, Ahir zaman peygamberini müjdeleyen bir kitaptır.

Öncelikle bu kitabın yazarı Barnabas sanıldığı gibi Havari değildir. Asıl adı Yusuftur. Meryemoğlu İsa’ya (as) ihanet eden Havari Yahuda İskariyotun yerine yapılan havari seçimi adayı olarak gösterilen iki kişiden birisidir. Ancak çekilen kura Barnabasa değil, Mattita ya isabet etmiştir. Bu bilgiler İncilin Elçilerin İşleri Kitabının 1. Bölümünde anlatılmaktadır.

Pavlusu Havarilerle Barnabas tanıştırmış, Barnabasla Pavlus birlikte pek çok seyahat yapmışlardır. Zaman içerisinde Pavlusla aralarında ihtilaf ve ayrılıklar baş göstermiş, daha sonra da ayrılmışlardır. Kendisi muhtemelen Pavlusun batıl düşüncelerinin önüne geçebilmek için bu İncili yazmış olmalıdır. Çünkü Pavlus mektuplarında bu konuya değinmektedir. Hatta işi ileriye götürerek, kendisinden başkasının bildirdiği müjdeyi lanetlemiştir. Bununla ilgili İncil ayetleri “Gerçek İncil” isimli madde de verilmiştir.

Kilise bu İncili birkaç nedenden apokrif, geçersiz saymış olabilir:

a- Çarmıha gerilme olayının olmadığı bilgisine yer veriliyor olması,

b- Allah’ın birliğini ve Meryemoğlu İsa’nın (as) peygamber olduğunu söylemesi,

c- Ahir zaman peygamberi Hz Muhammedi açıkça müjdeliyor olması.

Misyoner teşkilatları apokrif kitaplar içerisinde en çok bu kitabın aleyhinde kampanyalar düzenlemektedirler. Bu kitabın gerçek olmadığını ispat etmek için, içerisinde bulunan çeviri hatalarını delil olarak göstermektedirler. Bu çeviri hatalarının sayısı ise bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ancak unuttukları bir şey var. Eğer bu hatalar, Barnabas İncilini geçersiz kılıyorsa, ellerinde bulunan İncillerin içerisin de bulunan hatalardan dolayı, Kutsal Kitaplarını tamamen bir kenara bırakmaları gerekmektedir.

Bu kitap MS 350-400 yılları arasında yayınlanan ve okunması yasaklana kitaplar listesinde, iki ayrı tarihte ve iki ayrı listede ismen yer almaktadır. Batılı Misyonerler, bu kitabın Hristiyanken Müslüman olan bir din adamı tarafından yazıldığını iddia ederler. Oysa ki, bu kitap az önce belirttiğimiz gibi MS 350-400 yılları arasında hazırlanan iki ayrı liste de ismen mevcuttur. Yani bu görüş tamamen iftiradır. Ayrıca İslami kaynaklarda, MS 1800 ler den önce bu kitap hakkında bilgi verilmez. Bu kitabın bilinen ilk baskısı MS 1600 ler de batıda gerçekleşmiştir. Batının kendi içerisinden çıkardığı bir kitaptır ve Müslümanlarla ilgisi yoktur dur.

Bu bölümde de toplam beş kitabın kilisece apokrif, geçersiz ilan edildiğini görmekteyiz. Son iki bölümde kilisenin apokrif ilan ettiği kitapların sayısı toplamda 22 olmuştur. Daha geniş yapılacak araştırma ve çalışmalarla bu sayı daha da yukarılara çıkacaktır.

6. Mevcut Ä°ncilin Bir Araya GetiriliÅŸi

Kutsal Kitap ve İncilin düzenlenmesiyle ilgili ilk konsül İznik Konsülünden sonra yapılmışken, İncil düzenlenmesi için yapılan son konsül ise Katolik Kilise’ce 1546 yılında düzenlenen Trent Konsülünde, Ortodoks Kilise tarafından yapılan 1642 Yaş (Jassy) ve 1672 Yeruşalim konsüllerinde son bulmuştur. Son yapılan konsüllerde yapılan eklemelerle ilgili Hıristiyan kaynaklarında şu bilgilere ulaşılmaktadır:

“Apokrif (apocrypha) sözcüğü, Grekçe “saklı kitaplar” anlamına gelen ‘”apocryphos” sözcüğünden gelmiÅŸtir. Orijinal metin Grekçe yazılmıştır Bu kitaplar Ä°.Ö. 3. yüzyılda 70 kiÅŸilik bir ekip tarafından çevirisi yapılan Septuaginta’da bulunmaktadır.

Apokrif Kitapları, Mesih Ä°sa’dan önceki yüzyıllarda yaÅŸayan Yahudiler’in tarihi, yaÅŸamı, düşüncesi, ibadeti ve dinsel gelenekleri konusunda deÄŸerli bilgiler vermek açısından çok önemlidir. Böylece Mesih Ä°sa’nın hangi tarihsel ve kültürel ortamda yaÅŸamını ve öğretisini sürdürdüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Eski AntlaÅŸma dönemiyle ilgili apokrif kitapların çoÄŸunluÄŸu Ä°branice ya da Aramice yazılmış olmalarına karşın, yalnızca Grekçe biçimleriyle elimize ulaÅŸmışlardır. Bu da metinlerin Eski AntlaÅŸmanın ilk Grekçe çevirisi olan Septuaginta’da toplu olarak korunmasından kaynaklanmaktadır. Eski AntlaÅŸmanın Ä°.Ö. üçüncü yüzyılda yapılmaya baÅŸlanan ve dünyada o dönem en yaygın dil olan Grekçe ‘deki bu çeviri çok kısa bir süre içinde yaygınlaÅŸmıştır.

Roma Katolik Kilisesi 1546 yılında Trent Konsülü’nde bu kitapları Kutsal kitaplar’ın arasına almıştır. Katolikler söz konusu kitaplardan “Deuterokanonik” yani Kutsal Kitap listesine sonradan eklenmiÅŸ kitaplar olarak söz ederler. Ortodoks Kilisesi ise “Deuterokanonik” olarak adlandırdığı kitapları 1642 YaÅŸ (Jassy) ve 1672 YeruÅŸalim konsüllerinde “Kutsal Yazılar’ ın gerçek parçaları” olarak adlandırmıştır. Günümüzde birçok Ortodoks din bilgini Atanasyus ve Jerome’nin çizgisini izleyerek bu kitapların Kutsal Yazılar’ ın diÄŸer bölümlerinden daha az yetkili olduÄŸunu kabul etmektedir. Apokrif Kitapları genellikle Eski AntlaÅŸma ‘nın evrensel olarak benimsenen kitapları arasında deÄŸerlendirilmez ve topluluk önünde ya da kilise tapınma hizmetinde birincil olarak kullanılmazlar. Yine de Apokrif Kitapları ‘nın inanlıların kiÅŸisel çalışmaları ve geliÅŸmeleri için yararlı olabilecekleri düşünülür.

Katolik Kilisesi Apokrif kitaplardan “Deuterokanonik” yani, Kutsal Kitap listesine sonradan eklenmiÅŸ kitaplar olarak söz eder. Protestanlar ise bu kitapları “Apokrifler” diye adlandırırlar. Martin Luther Apokrifler’e Kutsal Yazı gözüyle bakmamasına raÄŸmen onların “okunması iyi ve yararlı kitaplar” olduÄŸunu belirtmiÅŸtir.

Deuterokanonik (Apokrif) Kitapları tarihsel metinler, söylenceler, bilgelik sözleri, dua ve ezgiler, gelecek olaylarla ilgili metinlerden oluÅŸur. Kitaplar sırasıyla, Tobit, Yudit, Ester (Eski AntlaÅŸma’daki özgün metne bazı ekler içeren Grekçe çevirisi). Bilgelik, Sirak, Baruk, Yeremya’nın Mektubu, Azarya’nın Duası ve Üç Genç Adamın Ezgisi, Suzanna, Bel ve Ejderha, 1. Makabeler, 2.Makabeler, 3.Makabeler, 1.Esdras, 4.Ezra, ManaÅŸÅŸe’nin Duası, 151.Mezmur ve 4.Makabeler’dir.” [14]

Bugünkü mevcut İncilin, Konsüller neticesinde bu hale geldiğini reddetmekte olan Hıristiyan kaynakları, şuan elimizde olan İncilin bu hale nasıl ve kimler tarafından getirildiği sorusuna verebilecekleri bir cevabı mutlaka olmalı, olmalıdır. Şu andaki mevcut İncilin bu haliyle en eski nüshası acaba hangi yıla aittir?

Bu 27 kitabın tamamını içeren ilk İncilin ne zamana ait olduğuna dair bir araştırma yaptığımızda, karşımıza çıkan bilgiler ise şunlardır:

Bu konuda Prf. Dr. F.F. Bruce İncil Nasıl Yazıldı Başlıklı yazısında şu bilgileri veriyor [15]:

1– 1920 yılından beri Ä°ngiltere Manchester kentinin John Rylands Ãœniversitesi kütüphanesi, Yeni AntlaÅŸma’nın ÅŸimdiye kadar bulunan en eski kopyasının bir parçasına sahiptir. Bu parça, Ä°.S. 130-140 yıllarında, yani Yuhanna Ä°ncil’inin yazılmasından yalnız 50 yıl sonra yapılan bir kopyaya aittir. Çok ufak olduÄŸu için Yuhanna Ä°ncili’nin metninden ancak küçük bir kısmı kapsamaktadır. (Bu nüsha, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna ile ilgilidir, diÄŸer 23 kitap burada yoktur)

2– Ä°sviçre’nin Cenevre kentine yakın olan Bodmer Kütüphanesi’nde çok deÄŸerli bir koleksiyon vardır. Bu koleksiyon Yeni AntlaÅŸma (Ä°ncil) yazarlarının Ä°.S. ikinci yüzyılın sonlarına ait olan iki eski kopyasını da içermektedir. Bunların birincisi Yuhanna Ä°ncili’nin bir kopyasıdır. Bu kopyanın üçte ikisi tamamdır, üçte biri parça halinde bulunmaktadır. Ä°kinci kopya, eskiden dört Ä°ncil’in hepsini, ama çürüme nedeniyle ÅŸimdi sadece Luka’nın ikinci yarısını ve Yuhanna’nın birinci yarısını kapsamaktadır. (Bu nüshalarda yine meÅŸhur 4 yazarla ilgili olup, bu nüshalarda da diÄŸer 23 kitap birlikte deÄŸildir)

3– Bormer Koleksiyonu, Petrus’un ve Yahuda’nın mektuplarının bir papirus kopyasını da kapsıyordu. Ä°.S. 200 yıllarına ait olan bu kopya ÅŸimdi Roma’daki Vatikan Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Çünkü Papa VI. Paul 1969 yılında Cenevre’ye gittiÄŸi zaman, M.Bodmer ona yazıları sunmuÅŸtur. (Bu nüshada ise Petrus ve Yahudanın mektupları vardır, 25 kitap yoktur)

4– Yeni AntlaÅŸma papirüslerinin baÅŸka önemli bir derlemesi Ä°rlanda’nın baÅŸkenti Dublin’de bulunan Chester Beatty, 1931 yılında bu papirüslerle birlikte baÅŸka birkaç el yazması kitapları da ele geçirmiÅŸtir. Bunlar üç tanedir. Ä°.S. 200 ile 250 yılları arasında yazılmış olan birincisi, tüm haliyle dört Ä°ncil’in ve Elçilerin Ä°ÅŸleri kitabının Grekçe metnini kapsıyordu; Ä°.S. 250 ile 300 yıllar arasında yazılmış olan üçüncüsü de Vahiy kitabını kapsıyordu. (Bu nüshalarda da 5-6 kitap bir aradadır geriye kalan yaklaşık 20 kitap henüz Ä°ncile dahil edilmemiÅŸtir.)

5– Yeni AntlaÅŸma’nın ilginç bir el yazması nüshası 1933 yılında Fırat nehrinde, Salihiye’deki kazılar esnasında bulunmuÅŸtur. Ä°.S. 235 yıllarına ait olan bu nüsha, Grekçe Ä°ncil’in küçük bir parçasıdır. Ama bu parça, dört Ä°ncil’in birine ait deÄŸildir, fasılası bir anlam oluÅŸturmak üzere dört Ä°ncil’in içindekileri yenide düzenleyen bir eserden gelmiÅŸtir. (Buradaki nüsha 4 yazarın kitaplarından özetler içermekte, yine 23 kitap bunda da birlikte deÄŸildir) Prf. Dr. F.F. Bruce’nin yazısı burada bitti.

            Yukarıdaki 5 örnekte de görüldüğü gibi, Milattan Sonra 300 yıllarına geldiğimiz halde, mevcut incilin (Hıristiyanlarca kabul edilen incilin) tamamının bir arada olduğu bir nüshasına rastlayamadık, çünkü yoktur. Hıristiyan tarihçilerin verdikleri bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, mevcut İncil zaman içerisinde eklemelerle bu hale gelmiştir.

Bugünkü haliyle İncilin tam nüshası hangi döneme ait? Son eklemenin 1600 ler den sonra yapıldığını artık biliyoruz. Bu son eklemeyi yalnızca Katolik ve Ortodoksların kabul ettiğini düşünerek, Protestanların kabul ettiği haliyle İncil ne zaman oluştu?

Eldeki nüshalara baktığımızda, bu nüshaların İznik Konsülünden sonra oldukları görülmektedir. Bugünkü haliyle en eski İncile ancak Milattan Sonra 400 lü yıllarda ulaşılmaktadır. Buda Tarihteki 397 yılında yapılan Kartaca Konsülünde son şeklini aldığını ortaya koymaktadır. Nitekim bu tarihten itibaren Roma ve Doğu kiliseleri, okunması yasaklanan kitaplarla ilgili kararları almışlardır.

Bu durumda, şu sonuçlara varmaktayız;

1- Mevcut İncilin kiliseler tarafından kullanılan en eski tam nüshası MS 400 lere aittir.

2- Kilise önderleri, kutsal metinler üzerinde söz sahibidir. Yani hangisinin Allah sözü, hangisinin olmadığına karar vermiştir.

3- İlk 400 yıllık zaman dilimi içerisinde Hıristiyan dünyası aynı İncili ve bir bütününü kullanmamıştır.

4- Allahın sözüne, vahyine iman noktasında farklılıklar oldu.

5- İlk İncil nüshalarına göre (İznik Konsülüne kadarki) Hıristiyanlığın ilk 300 yılındaki kutsal kitap; Matta, Markos, Luka, Yuhanna, Vahiy ve Elçilerin İşleri, bölümlerinden oluşmaktaydı ve asla mektuplar kutsal metine dahil edilmedi.

6- Ä°lk yazılan incilin Markos kitabı olduÄŸu görüşünden hareketle, ilk 30 yıldaki Hıristiyanların Ä°ncil diye bir kitabının olmadığını görmekteyiz. Bu durumda, bu insanlar muhtemelen ya baÅŸka bir kitaba, ya da Mesih Ä°sa’dan (a.s) duyduklarına göre bir inanca sahiptiler. Mevcut Ä°ncil’e baktığımızda bunu görmek mümkündür. Mevcut Ä°ncil’de defaatla Ä°sa Mesihin duyurduÄŸu bir Tanrı sözünden bahsedilir, bahsedilen bu Tanrı Sözünün bu günkü mevcut Ä°nciller olmadığı kesindir… Onların yaÅŸamında baÅŸka bir kitabın olmadığını düşündüğümüzdeyse, bu durumda ilk dönem Hıristiyan inananlarının Mesih Ä°sa’dan (a.s) baÅŸka önderleri yoktu. Ne Aziz Pavlus nede diÄŸerlerinin sözleri onlara göre Allah sözü deÄŸildi. Olmadığı içinde ilk nüshalarda bunlara yer verilmedi.

7. Sonuç

Yazının bütününde objektif bir yaklaşım gösterdiğimize inanıyorum. Meseleleri ele alırken, kaynakların sıhhatini defaatle kontrol ettik. Siz okuyuculara en sağlıklı ve doğru bilgileri ulaştırdık. Sonuç olarak sizlerin de İncil hakkında bir kanaati oluşmuştur.

Yazının bütününe baktığımız da, şunu çok net bir şekil de görmekteyiz ki; bugün Hristiyan dünyasının elinde bulunan İncil asla gerçek İncil değildir. Gerçek İncil Meryemoğlu İsa’ya (as) Allah tarafından vahiy edilmiş, oda bu vahyi Havarilere öğretmiştir. Bu bilgiler, mevcut İncil kitaplarında açıkça görülmektedir. Ne kilise tarafından kabul edilen İnciller, nede apokrif sayılan İnciller Meryemoğlu İsa’ya (as) Allah tarafından verilen gerçek İncil değillerdir. Bu kitaplar, Meryemoğlu İsa’nın (as) hayatından bir takım kesitler içeren, insanlar tarafından derlenmiş, içerisinde ilahi İncil’den esintiler barındıran kitaplardır.

Bu kitapların tamamı gerçek İncil olmadıktan sonra, kim veya kimler tarafından yazıldıklarının çok fazla bir önemi kalmamaktadır. Bu kitapların incelenmeye değer tek tarafları, Allah sözü olmaları değil, tarihi olaylardan verdikleri haberlerin doğrulukları açısından olabilir.

Umarım bu yazımızı okuyan, okuyacak Hristiyanların bu gerçekle yüzleşecek cesaretleri vardır. Yuhanna 8:32 de şöyle söylenmektedir:

Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.

Dip Not:

[1] http://www.kitabimukaddes.com/kutsal-kitap-tr.html

[2] İbraniler Kitabı ve Yahuda kitaplarının yazarlarının kimlikleri bilinmemektedir.

[3] Çeviri Bünyamin CANDEMİR, Kutsal İncil 2003 Kitab-ı Mukaddes Şirketi, www.incil.info

[4] Çeviri Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit (Tevrat ve İncil): İbrani, Kildani ve Yunani dillerinden son tashih edilmiş tercümedir. 1941 Kitab-ı Mukaddes Şirketi, www.incil.info

[5] Çeviri Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil). Eski Antlaşma 2001, 2009 Kitab-ı Mukaddes Şirketi; Yeni Antlaşma 1987, 1994, 2001, 2009 Yeni Yaşam Yayınları., www.incil.info

[6] Çeviri Ä°ncil: Sevinç Getirici Haber – Ä°ncil’in Yunanca’dan çaÄŸdaÅŸ Türkçe’ye çevirisi. 2010 Kutsal Söz Yayınları. Kutsal Kitap’tan ÖzdeyiÅŸler 2010, www.incil.info

[7] Grekçe-Yunanca İncil çevirisi, www.incil.info

[8] Latince Vulgata İncil çevirisi, www.incil.info

[9] KJV: Authorized King James Version 1611 Kamu malı, www.incil.info

[10] Muammer ULUTÜRK, Hristiyanlıkta Havarilik konulu Doktora Tezi, s. 74

[11] Muammer ULUTÜRK, Hristiyanlıkta Havarilik konulu Doktora Tezi, s. 77

[12] Muammer ULUTÜRK, Hristiyanlıkta Havarilik konulu Doktora Tezi, s. 78-79

[13] Muammer ULUTÜRK, Hristiyanlıkta Havarilik konulu Doktora Tezi, s. 79

[14] http://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?mc=3

[15] http://www.incilturk.com/MAKALELER/incil_nasil_yazildi.htm

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik mi? Dinler Arası Diyalog mu?

miss

1- GiriÅŸ

Değerli okuyucular! Bu yazımız da, misyonerlik hakkın da kısmen bilinen konulara değinmekle birlikte, genel de gözden kaçan, çok fark edilemeyen ve misyonerliğin bilinmeyen yönlerini kısaca ele almaya çalışacağız.

İnsanların, kendi inandıkları doğruları duyurmaları, bunları paylaşmaları elbette ki normal bir davranıştır. Ancak, bu doğruların duyurulmasında takip edilen metodoloji, bu doğruların anlatılmasın da asıl hedeflenen şeylerin ne olduğu, doğrunun ifadesi kadar önemlidir. İncil yazarlarından Pavlus’un İncil de geçen şu sözü bizim düşüncelerimizi destekler mahiyettedir:

1.Se.2: 3 Çağrımız yalana ya da kirli bir amaca dayanmıyor; bunun hileli bir yönü de yoktur.

Ama aynı Pavlus’un, kendi yaptığı çalışmalar da, bu ahlaki davranışı sergilediğini görmüyor ve söyleyemiyoruz. Çünkü Pavlus başka bir İncil ayetin de insanları nasıl hile ile kendisine çektiğini şöyle ifade etmektedir:

2.Ko.12: 16 Öyle olsun, ben size yük olmadım. Ama kurnaz biri olduğumdan sizi hileyle elde etmişim!

Her iki İncil ayetine baktığımız da, ilk ayet gayet ilkeli ve ahlaki gibi görünürken, ikinci İncil ayetin de karşımıza çıkan uygulama, birbiriyle tamamen zıttır. İlk İncil ayetin de, Pavlus yaptığı duyuru ve misyonerliğin, yalana dayanmadığı, kirli bir amacının olmadığını ve hileli bir yönünün bulunmadığını söylerken, ikinci İncil ayetin de bunun tam tersini uygulayıp, insanları hile ile kendisine nasıl bağladığını açıkça söylemektedir. Bu konu da örnek olarak verebileceğimiz, Pavlus’un misyonerlik çalışmaların da takip ettiği metodolojiyi anlatan başka bir İncil ayeti ise şöyledir:

1.Korintliler 9: 19 Ben özgürüm, kimsenin kölesi deÄŸilim. Ama daha çok kiÅŸi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. 20 Yahudiler’i kazanmak için Yahudiler’e Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. 21 Tanrı’nın Yasası’na sahip olmayan biri deÄŸilim, Mesih’in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip deÄŸilmiÅŸim gibi davrandım. 22 Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her ÅŸey oldum. 23 Bunların hepsini Müjde’de payım olsun diye, Müjde uÄŸruna yapıyorum.

Bu İncil ayetleri, İncil de bulunan çelişkilere bir örneklik teşkil etmesine rağmen, biz burada konunun dağılmaması için buna değinmiyor, misyonerlerin tıpkı Pavlus gibi, insanları Hristiyanlaştırmak için neleri yapabileceklerini anlatmaya çalışıyor ve buna gayret ediyoruz. 1.Korintlilerden verdiğimiz İncil ayetlerine bakıldığın da, insanları Hristiyanlaştırmak için Pavlus’un her türlü yolu meşru gördüğünü görmekteyiz. İşte bu metot, hem genel ahlak kurallarına, hem peygamberlerin Hz. Ademden (as) bu tarafa yaptıkları tebliğ çalışmalarına, hem de yine İncilin diğer ayetlerine aykırı ve terstir. Pavlus’un bu davranış ve tutumu dahi, onun aslında Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olmadığına delil teşkil etmektedir. Çünkü, ilk peygamber Hz. Adem’den bu tarafa, hiçbir peygamber tebliğini, Allah’ın insanlara olan mesajını, yalan ve hilelere dayandırmamış, insanları inandırmak için bu tür yollara baş vurmamıştır.

Yazımız da konumuzun Hristiyan misyonerliği olması nedeniyle, kaynaklarımız Hristiyan ve Yahudilere ait Kutsal metinlerle sınırlı olacaktır. Misyonerliğin kısa bir tanımını yaptıktan sonra, tarihi seyrini, hedeflerini, takip ettikleri metotları ve Dinler Arası Diyalogla olan bağlantısını ele alarak yazımızı sonlandıracağız.

2- Misyonerlik Nedir?

Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmiÅŸ olan misyoner terimi ise “görevli olan kiÅŸi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneÄŸinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teÅŸkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiÅŸtirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kiÅŸi anlamına gelmektedir. Böylesi kiÅŸilerin oluÅŸturduÄŸu harekete ise misyonerlik adı verilmektedir.[1] Genel tanımı böyle olan Hristiyan misyonerliÄŸi, günümüz de artık tamamen farklı bir ivme kazanmış, dininden uzaklaÅŸmış ve uzaklaÅŸmakta olan Hristiyan toplumunun asli kimliÄŸine geri dönüşü için çalışmalar yapmakta, ayrıca Hristiyan olmayan baÅŸta Müslüman olan toplumların HristiyanlaÅŸtırılmasına çalışılmaktadır.

Bu çalışmaların içerisin de yer alan herkes misyoner konumundadır. Ancak, İncil de geçen bazı pasajlardan dolayı [2], bütün Hristiyanlar kendilerini birer potansiyel misyoner olarak görmektedirler. Yani, bir Hristiyan misyonerlik yaparak inancının gereklerini yerine getirmiş olmaktadır. Bir Hristiyan’ın misyonerlik çalışmalarından vazgeçmesi ise, imkansızdır. İnancına aykırıdır…

Tekraren günümüz misyonerliğini tarif edecek, yorumlayacak olursak, misyonerlik dininden uzaklaşmış ve uzaklaşmakta olan Hristiyan toplumlarını asli kimliklerine geri döndürmek için çalışmalar yapmak, ayrıca Hristiyan olmayan ve başta Müslüman olan toplumların Hristiyanlaştırılmasına yönelik çalışmalar yapmaktır.

3- Misyonerliğin Tarihçesi?

3.1- Hz. İsa Dönemi

Hristiyan misyonerliğinin tarihçesi Meryemoğlu İsa’ya kadar (as) götürülse de, Meryemoğlu İsa (as) günümüz misyonerlerinin yaptıkları gibi bir çalışma yapmamış, böyle bir görev icra etmemiş, Yahudi olmayan milletlere tebliğde bulunmamıştır. İncil de geçen bir ayette Meryemoğlu İsa (as) şöyle demektedir:

Mat.15: 24 Ä°sa, “Ben yalnız Ä°srail halkının kaybolmuÅŸ koyunlarına gönderildim” diye yanıtladı.

Bu İncil ayetinden de açıkça anlaşılmaktadır ki, Meryemoğlu İsa (as) kendisinin yalnızca İsrailoğullarının ıslahı için gönderildiğini, tebligatının İsrailoğlulları ile sınırlı olduğunu söylemektedir. Yine Meryemoğlu İsa’nın (as) kendi yaşamın da en yakın öğrencileri olan 12 Havarisini de bu anlam da görevlendirip, şöyle söylediğini görmekteyiz:

Matta 10:5 İsa Onikileri şu buyrukla halkın arasına gönderdi: «Diğer uluslara ait yerlere gitmeyin. Samiriyelilere ait kentlerin de hiçbirine uğramayın. 6-Bunun yerine, İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidin.

Bu ve bundan önce ki İncil metinlerine baktığımız da, anlam ve yetki olarak ayniyet ve paralellik görülmektedir. Yani, yalnızca İsrail halkına yönelik bir duyuru ve çalışmadan söz edilmektedir. Ama İncilin Meryemoğlu İsa (as) ile ilgili pasajlarına baktığımız da, çarmıh olayının gerçekleşmesinden sonraki bölümlerin de olay aniden değişmekte, öğrenciler birden bire bütün milletleri Hristiyanlaştırmak için görevlendirilmektedirler.

İncilin, en çelişkili, en tutarsız olan bölümleri ise, Meryemoğlu İsa nın (as) yakalanıp, çarmıha gerilişi, ölümden dirilişi ve göğe alınışını anlatan bölümleridir. İncil yazarlarının bu bölümlerde ki anlatımlarını yan yana getirdiğiniz de, birbiriyle zıt o kadar çok metin karşımıza çıkmaktadır ki, bu konu başlı başına bir çalışma gerektirmektedir. Biz yine de, ilgili bölümden, bu bağlamda size bir örnek vermenin doğru olacağı kanaatindeyiz.

İncil de, Meryemoğlu İsa’nın (as) yakalanması şöyle olmuştur. Matta ve Markosa göre Yahuda, Meryemoğlu İsa’yı (as) öperek ele vermiştir. Lukaya göre öpmeye teşebbüs etmiştir. Yuhanna’ya göre ise bunların hiçbirisi olmamıştır. Yuhanna’ya göre İsa Mesih mertçe ortaya çıkıp “İsa Mesih benim” demiştir. Kalabalığı şaşırtmış ve bu sözü ikinci defa tekrar etmiştir. Bunu duyan kalabalıklar yerlere yıkılmışlardır.[3]

Sizlerin de gördüğü gibi, İncilin bu bölümlerin de İncil yazarları adeta birbirlerinden farklı ifadeler de bulunmaktadır. Bu anlatım farklılıklarından biz şunu anlamaktayız:

a) İncil yazarları bu olayların görgü şahidi değillerdir.

b) Bu olaylar gerçekte hiç olmamıştır.

c) İncil Allah kelamı değildir.

Bu ihtimallerin hepsinin doğru olduğunu söylemekte de bir sakınca yoktur. Çünkü bu İncil yazarlarından Luka ve Markos Meryemoğlu İsa’yı (as) hiç görmemişlerdir. Yuhanna İncilinin yazarı ise Havari Yuhanna olduğu zannedilmektedir. Yani kesin bir bilgi yoktur. Matta ya gelince, yine Matta İncilinin yazarının Havari Matta olduğu şüphelidir. Hal böyle olunca, bu metinler Allah kelamı olmaktan çok uzak, insan sözlerinin derlendiği ve ravileri meçhul kitaplar haline gelmektedir. Ancak bizim konumuz Hristiyan misyonerliği olmasından dolayı, biz çalışmamıza bu metinleri esas almaktayız.

3.2- Havariler Dönemi

Tekrar konumuza dönecek olursak, İncilin ilk metinlerin de Meryemoğlu İsa (as) hem kendisinin hem de havarilerinin görev alanını İsrail halkı ile sınırlı tutarken, göğe alınmasına doğru bu görev alanı değişikliğe uğramakta ve bütün dünya uluslarını Hristiyanlaştırma misyonuna dönüştürülmektedir. Bu konuda ki İncil pasajları ise şöyledir:

Matta 28:19 Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiÅŸtirin. Onları Baba, OÄŸul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.

Markos 16: 15-Ä°sa onlara şöyle buyurdu: «Dünyanın her yanına gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa duyurun.

Bu konuyla ilgili ilk verdiğimiz ayetlerle, bu iki ayet birbirlerine tamamen zıttır. Ayetlerin konusu aynı, muhatapları aynı ama çalışma alanları birbirlerine tamamen zıttır.

Meryemoğlu İsa’nın (as) göğe alınmasından sonra, havarilerin uzun bir süre Kudüs ve civarından ayrılmadıklarını görmekteyiz. Eğer Meryemoğlu İsa (as) göğe alınmadan, öğrencilerine bütün ulusları kapsayan bir görev vermiş olsaydı, havarilerin tamamı Kudüs’ü ve civarını terk eder, başka ülkelere giderlerdi. Ancak günümüz İncil metinlerine baktığımız da, havarilerin hiçte böyle davranmadıklarını, uzun bir süre Kudüs ve civarında yaşadıklarını görmekteyiz. Hatta Hristiyanlık tarihinde ki ilk konsil olarak anılan havariler konsilinin kudüste toplantı yaptığını, Pavlus ve Barnabasın da bu konsile katıldığını mevcut İncilin Elçilerin İşleri 15. Bölümünden görmekteyiz. Madem Meryemoğlu İsa (as) havarileri diğer uluslara misyonerlik yapmaları için görevlendirdi, öyleyse neden havariler uzun bir süre bu emri yerine getirmedi? Ayrıca, biraz sonra vereceğimiz İncil ayetlerine baktığımız da, Pavlusun diğer milletlere yapılacak misyonerlik çalışmaları için kendisi görevlendirilirken, İsrailoğulları için Petrusun görevli olduğunu görmekteyiz. Bu durumda, bütün elçilerin az önce verdiğimiz İncil ayetlerin de olduğu gibi elçi atandıkları olayı gerçek değildir. Bu durum da Meryemoğlu İsa (as) elçilere diğer uluslara gitmelerine yönelik bir emir vermiş olamaz. Gerçekten böyle bir emir olsaydı canları pahasına olsa da elçiler bu görevi yerine getirirler di. Elçiler böyle bir çalışma yapmadıkları gibi, uzun bir süre Kudüs ve civarında yaşamaya devem etmişler, muhtemelen üzerlerinde ki baskıların daha da artmasından dolayı, ilerleyen yıllarda başka ülkelere gitmişlerdir. Havarilerin o bölgelere neden ve nasıl gittiklerine dair İncil’den bilgiler elde edemiyoruz. Çünkü İncil bu konuda en fazla, havari olmadığı halde, kendisini görevlendirilmiş olarak sunan Pavlusun çalışmalarını esas almaktadır. Bu nedenle, misyonerlik çalışmalarında, havarilerden çok, Pavlusun metotları ve uygulamaları göz önüne çıkmaktadır.

3.3- Pavlus Dönemi

Pavlus, havarilerin İsrail halkının elçisi olduğunu, kendisinin ise, İsrail halkından olmayanlara elçi atandığını ifade ederek, kendi görev alanını kendisi oluşturmaktadır. Bununla ilgili Pavlusun sözleri İncil metinlerin de şöyle geçer:

Galatyalılar.2:7 Tam tersine, Müjde’yi sünnetlilere bildirme iÅŸi nasıl Petrus’a verildiyse, sünnetsizlere bildirme iÅŸinin de bana verildiÄŸini gördüler. 8 Çünkü sünnetlilere elçilik etmesi için Petrus’ta etkin olan Tanrı, öteki uluslara elçilik etmem için bende de etkin oldu.

Bu ayetlerden görüldüğü gibi, İsrail oğullarından olmayan ulusların Hristiyan olmaları işi yalnızca Pavlusa verilmiş gözüküyor. Ama daha önceki ayetler de 12 elçinin, havarinin tamamı bu konuda görevlendirilmişti. Birisi burada şöyle bir şey söylerse; Evet o zaman Meryemoğlu İsa (as) ilk önce havarileri görevlendirdi ama daha sonra düşüncesini değiştirip havarileri İsrailoğullarına, Pavlusu diğer uluslara elçi atadı… Bu görüş ve düşünce Kutsal Kitaba tamamen aykırıdır. Çünkü Kutsal Kitapta iki yerde şöyle söylenmektedir:

Say.23: 19 Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?

1.Sa.15: 29 “Ä°srail’in yüce Tanrısı yalan söylemez, düşüncesini de deÄŸiÅŸtirmez. Çünkü O insan deÄŸil ki, düşüncesini deÄŸiÅŸtirsin.”

Sizlerin de gördüğü gibi fikir ve düşüncesini değiştirme olayının olması Hristiyan kaynaklarına göre imkânsızdır. Peki, bu diğer ulusları Hristiyanlaştırma olayı nereden çıkıyor? Onu yazımızın ilerleyen kısımların da açıklayacağız.

Pavlus tarihte, hem Hristiyanlığa baştan aşağı şeklini veren bir yorumcu, hem bir İncil yazarı ve hem de en önemli misyonerdir. Yaşamının ilk dönemlerin de imanlı Hristiyanlara olmadık işkence ve zulümleri yapmış, daha sonra bir yolculuk sırasında çölde mucizevi bir şekil de iman ettiğini söyleyerek, Hristiyan topluluğunda ileri ve saygın bir yere gelmiştir. Günümüz misyonerlik anlayışı tamamen Pavlusun ürünüdür. Avrupa milletlerinin bugünkü anlamda Hristiyanlaşmasın da tek başına çalışmalar yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. Ömrünün tamamını, yolculuk ve seyahatlerle geçirmiş, Avrupa ve kısmen Anadolu topraklarında kendi anlayışının hakimiyeti için çaba sarfetmiş ve bunda da başarılı olmuştur.

3.4- Haçlı Seferleri Dönemi

Pavlus sonrası hristiyanlaşan Roma imparatorluğundan sonra, misyonerlik çalışmaları yavaşlamış, neredeyse durma noktasına gelmiştir. İslamiyetin yayılıp genişlemesi, Hristiyan coğrafyasında etkisini hissettirmesiyle birlikte, Hristiyanlık için tehlike oluşturan bu yeni din, tarihteki Haçlı Seferleri ile önce yok edilmeye çalışılmıştır. Bu haçlı seferleri bizzat Papalar tarafından organize edilip, Hristiyan din adamları kanalıyla desteklenerek “Bunu Tanrı İstiyor” sloganıyla ilan edilmiştir. Haçlı seferleri boyunca, haçlı ordularının işgal ettikleri topraklarda yaptıkları katliamlar ve vahşet bugün Hristiyan Avrupa halkları tarafından da kabul ve itiraf edilmektedir.

3.5- Orta Çağ Dönemi

Haçlı seferleri ile istenilen sonuç alınamayınca ve askeri metotla başarılı olunamayınca, İslam coğrafyasına yönelik, Müslümanları inançlarından koparmak için, günümüz misyonerliğinin temellerini oluşturan çalışmalara başlanmıştır. Yaklaşık 250 yıl boyunca, batıda özel kurulan merkezler de arapça olan İslami eserler Latinceye çevrilmiş, Müslümanlar üzerinde etkili olacak yöntemlerin belirlenebilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Bu yıllar da yapılan bu çalışmalar, Avrupa da aydınlanma ve Rönesans hareketlerinin fitilini ateşlemiştir.

3.6- Yeni Çağ, Sömürgecilik ve Diyalog Dönemi

MS 1600 lü yıllardan itibaren, batılı misyoner teşkilatları, İslam ülkelerine yönelik ciddi misyonerlik faaliyetleri yürütmüş ancak istenilen hedeflere ulaşılamamıştır. Bu dönemler de yapılan misyonerlik çalışmalarında, Müslümanların Hristiyanlaştırılması esas alınmıştır. MS 1800 ler den sonra yapılan misyonerlik çalışmalarında ise, Müslümanların Hristiyanlaştırılmasından önce, kendi inançlarından soğutulması, şüpheye düşürülmesi, kültürel olarak batıya yakınlaştırılması esas alınarak, daha ileriki safhalar da bu kitlelerin Hristiyanlaştırılması düşünülmüştür. MS 1900 ler den sonra ki süreç ise, misyonerlik faaliyetlerinde yeni bir dönemi, Dinler Arası Diyalog çalışmalarını başlatmıştır. Bu konuyu yazımızın ilerleyen bölümlerin de ayrıca ele alacağız.

Yazımız da buraya kadar, kısa olarak misyonerliği ve misyonerliğin tarihi sürecini ele aldık. Zaman zaman farklı konulara temas etmiş olsak da, ana konudan fazla uzaklaşmamaya, konuyu dağıtmamaya ve uzatmamaya azami gayreti gösterdik. Şimdi konumuza yeni bir başlıkla devam edelim.

4- Misyonerlerin Hedefleri?

Misyonerlerin hedeflerini birkaç noktadan farklı bir şekil de ele almak doğru bir davranış olacaktır. Pavlusa kadar ki yapılan çalışmalar, İsrailoğullarının hak olan dine dönüşlerini sağlamaya yönelik masumane ve gerekli çalışmalardır. Pavlusun misyonerlik çalışması ise en önemli olan şekli ortaya koymaktadır.

4.1- BaÅŸka Milletleri YahudileÅŸtirmek

Pavlusun yaptığı misyonerlik çalışmaları aslında başka ulusları Hristiyanlaştırmak değil, hristiyanlaştırma adı altında, Yahudileştirmedir. Evet, bu çok önemli bir tespittir. Herkes, misyonerliğin insanları Hristiyanlaştırmak olduğunu düşünür ama aslında bu böyle değildir. Bu konuda ki en büyük ve fark edilemeyen gerçek, milletlerin Yahudileştirilmesi hedefidir. Yahudilik tebliğci bir din değildir. İnsanlar ise, sonradan Yahudi olamaz. Yani Yahudi olabilmek için doğuştan Yahudi bir aileden dünyaya gelmek gerekmektedir. Pavlus Hristiyanlığında ise, insanlar iman ederek ruhsal bir dönüşüm yaşar ve bedensel Yahudi olamayan kitleler, ruhsallık adı altında ruhsal yahudiye dönüştürülür.

Yahudiler, Kutsal Kitaba göre Allahın seçilmiş halkı, milletidir. Bir kişi Hristiyan olunca, ruhsal anlamda bu seçilmiş milletten olur. Böylece, Yahudilerin yaptığı tüm zulüm ve cefalar bu milletlerce sessizce izlenir. Allahın seçilmiş bu halkına, ruhsal dönüşüm yaşayarak Yahudileşmiş Hristiyanların söz söylemesi mümkün değildir. Bugün bütün bir batı dünyasının İsrail zulmüne neden sessiz kaldığını umarım daha iyi anlıyorsunuzdur.

4.2- İslamı Yokedecek Silahlı Unsurlara Yardımcı Olmak

Haçlı seferleriyle başlayan misyonerlik çalışmalarının gayesi ise, İslamı yok etmektir. Zaman zaman batılı ülkelerce İslam ülkelerine yapılan silahlı saldırıların arkasında ki asıl gerçek te budur. Siyasi ve diğer sebepler, bu gerçeğin perdelenmesine, hedefin gizlenmesine yaramaktadır. Batılı devletlerin istila etmek istedikleri bölgelere ilk önce misyonerler gider, orada bazı çalışmalar yapar, daha sonra silahlı güçler o bölgeleri istila eder. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında misyonerlik faaliyetlerinde bulunan bütün kuruluşlar, vatana ihanetten kapatılmıştır. Mustafa Aykul tarafından hazırlanan “Osmanlı Devletinin Yıkılmasında Misyonerlik Faaliyetlerinin Etkileri” isimli Yüksek Lisans Tezin de bu konuyla ilgili detaylı bilgi ve belgelere ulaşabilirsiniz.

4.3- Müslümanları Dinlerinden Uzaklaştırmak

Müslümanları direkt olarak Hristiyan yapmakta başarısız olan misyoner teşkilatları, bunun yerine Müslümanları dinlerinden uzaklaştıracak çalışmalar içerisine girmişlerdir. Bir Müslümanın, inancında şüpheye düşmesi onların hedefleri arasındadır. Bu hedeflerine ulaşabilmek için, zaman zaman bazı bozuk mezheplere ait görüşleri gündeme getirirler. Bunu yaparken de, Müslüman din adamlarını dahi kullanmayı başarmaktadırlar. Bu kullanılış bilinçli olmasa da, misyonerlerin hedeflerine hizmet etmesi yeterlidir. Örneğin, bundan 15 yıl kadar önce ramazan ayı geldiğin de, teravih namazının kaç rekat olduğu tartışılırken, artık kaç rekat olduğu değil, varlığı sorgulanmaya başlanmıştır. Umarım bu örnek sizlere bir fikir vermektedir.

4.4- Müslüman Din Adamlarını Toplum Önünde İtibarsızlaştırmak

Misyonerler, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için, dinin öğreticisi ve bir nevi koruyucusu durumunda olan din adamlarını toplum önünde itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Batıl ve bozuk fikirli sözde din adamlarını destekler, dinin hakikatini anlatan din adamlarını ise çeşitli entrikalarla toplum önünde itibarsızlaştırmaya, alay konusu etmeye çalışırlar. Bu amaçla, birçok Yeşilçam filmin de Müslüman din adamları sürekli kötülenen bir imaja konu olurken, batılı sinema filmlerin de Hristiyan din adamları daima saygın bir kişilik olarak lanse edilir. Bir dönem ülkemiz de magazin programı sunuculuğuna kadar işi götüren sözde din adamı dahi üretilmiştir. Kimileri ise, açık seçik bayanlarla programlar yapmakta, şarkılı türkülü, diskolu eğlenceli paylaşımlarla İslami bir yaşam modeli ortaya sunduklarını iddia etmektedirler. Bu tiplerin hangi hedefin figüranları olduğunu umarım anlıyorsunuzdur.

4.5- İslami İlimleri ve Kaynakları İtibarsızlaştırmak

Misyonerlerin bir hedefi de, Müslümanları İslami ilimlerden koparmak, bu ilim dallarına yönelik kaynakların sağlıksız olduğu intibaını oluşturmaktır. Bu bağlamda misyonerler ilk önce Tasavvuf, Kelam, Fıkıh ve kısmen Tefsir ilminde ki Dirayet ve İşaret ekollerini hedef almış, bu ilim dalları hakkında Müslümanlarda şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Bununla birlikte bu ilim dallarının kaynaklarına da tenkitler yöneltmişler ve bu hedeflerin de büyük oranda başarı sağlamışlardır. Çünkü bu saydığımız ilim dallarının büyük kısmı, din adamlarının yorumlarını, kanaatlerini içermektedir. Toplum önünde itibarsızlaştırılan din adamlarının görüşleri de kabul edilirliğini yitirmiştir.

İşin bundan sonraki aşaması ise, Hz Muhammed’in (sav) sünnetine ve hadisi şeriflere saldırıp, bu kaynağın da toplum önünde itibarsızlaşmasını, Müslümanlar gözünde şüpheli hale getirilmesini hedeflemişlerdir. Bunun için de, öncelikle tabiin ve sahabelere dil uzatmışlar, sahabelerin güvenilirliğini zedeleyerek, onlardan gelen bilgilerin doğruluğunu sarsmaya çalışmışlardır. Onlardan gelen bilgiler güvenilirliğini yitirince, sünnet ve hadisi şeriflerin doğruluğu tamamen devre dışı kalmış olacak ve sıra Kur’an-ı Kerime gelecektir.

Misyonerlerin gerek İslami ilimlerin, gerek sünnet ve hadislerin güvenilirliğinde şüphe oluşturmak istemelerinin ana nedeni, Kur’an-ı Kerim hakkında ihtilaflar ortaya çıkarmaktır. Bu ihtilafların oluşabilmesi için, Kur’an-ı Kerimin herkesçe yoruma açık olması gerekmektedir. Hadisi Şerifler, Kur’an-ı Kerim’in anlam bakımında korunmasında en etkili kaynaktır. Hadisi Şeriflerin olduğu bir yerde, üçüncü şahısların yorumları anlamsız ve değersiz kalır.

4.6- Kendilerine Karşı Oluşmuş Olan Olumsuz İmajı Değiştirmek

Kenya Cumhurbaşkanı Jemo Kenyatta (D.1894 Ö.1978) bu olumsuz imajı ifade sadedinde şunu söylemektedir “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu.” Tarih boyunca misyoner teşkilatları sömürgecilerle işbirliği yapmış, dünya kaynaklarının sömürülmesi için gerekli zemini oluşturmuşlardır. Jemo Kenyatta nın sözleri bu konuyu güzel bir şekil de açıklamaktadır. Hristiyanlığı yayan Avrupa ve daha sonra Hristiyanlaşmış diğer ülkelere baktığımız da, hiçbir doğal kaynağı olmamasına rağmen genel olarak Avrupa ülkelerinin zengin, doğal kaynaklara sahip olmalarına karşın sömürülmüş olan diğer Hristiyan ülkelerinin fakir olduğunu görmekteyiz. İşte bu durum misyoner teşkilatlarının imajını olumsuz bir şekil de etkilemiştir. Bu imaj bozukluğunu gidermek için, Dinler Arası Diyalog çalışmaları başlatılmış, kendilerine yeni hareket alanları açarken, yapacakları çalışmaların zararsız görülmesi sağlanmıştır.

Bugün ülkemizde bu çalışmaların bir parçası olan grup veya grupların misyonerlikle ilgili düşüncelerine baktığınız da, böyle bir tehdit algılamalarının olmadığını açıkça göreceksiniz. Sizce, bu bir misyoner için yeterli değil midir?

4.7- Bütün Dünyayı Hristiyanlaştırmak

Hristiyan Katolik dünyasının 264. Papası 2. Jean Paul, 1999 Noel’inde verdiği mesajda “Birinci bin yılda Avrupa Hristiyanlaştırıldı! İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı! Üçüncü bin yılda Asya’yı Hristiyanlaştıralım! ” demişti… ve Vatikan “Asya’nın Hristiyanlaştırılmasında Türkiye merkezdir.” görüşünü açıklamıştı.

Dinler Arası Diyalog çalışmalarını en hızlı bir şekil de icra eden papa, asıl niyetini yukarıda ki sözleri ile gayet açık bir şekil de ortaya koymuştur. Vatikan ve misyoner teşkilatları açısından, bu yeni hedefe ulaşmakta ki en önemli adım Türkiye’nin elde edilmesidir. Türkiye Cumhuriyetinin topraklarının bir kısmı, onlar için “vaat edilmiş topraklar” dan ve İncilin yazıldığı bölgelerden oluşmaktadır. Müslüman Türk Milleti şu anda, Hristiyanlar için kutsal olan bu toprakların üzerinde yaşamaktadır. Bir Müslüman için Mekke ve Medine ne ise, bir Hristiyan için Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgeleri aynı öneme sahiptir. O nedenle, bu ülke de yapılan diyalog çalışmalarının sonucu papanın ortaya koyduğu hedefe, bu adıma hizmet etmektedir. Bu büyük vebali, bu çalışmalara katılanların artık görmesi gerekmektedir. Bu konuya ileri de değineceğimiz için burada daha fazla konuyu uzatmamak için ilgili maddeye nokta koyuyoruz.

4.8- Kültürel Değişim

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırıp, Hristiyanlığa yaklaştırmak için, onları İslam kültür ve medeniyetinden uzaklaştırıp, batı kültürüne, batı yaşam biçimine entegre etmeye çalışmaktır. Müslümanları Hristiyanlar gibi inandıramayan misyonerler, Hristiyanlar gibi yaşatarak, Müslümanlara Hristiyanlığı benimsetmektedirler. Buda, bir toplumun hristiyanlaşmasını kolaylaştırmaktadır.

5- Misyonerliğin Metodları?

Misyonerler, yukarıda kısmen anlatmaya çalıştığımız hedeflerine ulaşabilmek için, her yola başvurmuşlardır. Hiç akıllara gelmeyecek, “hadi canım sende” dedirtecek hilelere müracaat etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Çünkü Pavlus kendi yaşamında insanları Hristiyanlaştırmak için her şeyi yaptığını söylemiştir. Bununla ilgili İncil ayeti yukarıda ki bölümler de verilmiştir.

İçerisinde bulunduğumuz yıllar da ağırlıklı olarak, yazılı ve görsel yayınları, internet üzerinden misyonerlik faaliyetlerini sıklıkla kullanmaktadırlar. Bunların içerisinde ise en fazla, internet misyonerliği ön plana çıkmıştır. İnternet üzerinden kişilerle temasa geçmek hem daha kolay, hem daha zahmetsiz, hem daha güvenli, hem de insanların kendilerine daha rahat açılmalarını sağlamaktadır.

Bu başlık altında birçok alt madde sıralanabilir. Ancak, günümüz şartlarını göz önüne aldığımız da, en önemlisi, en dikkat çekicisi ve en çok kullanılanı internet üzerinden yapılan çalışmalardır. Bu konunun belki müstakil olarak ele alınması gerekmektedir. Hasan Yel tarafından hazırlanan “İnternet Ortamında Misyonerlik Faaliyetleri ve Sanal Kiliselerin Çalışma Yöntemleri” isimli yüksek lisans tezin de konu detaylıca ele alınmış ve önemli bilgiler verilmiştir.

6- Misyonerlik ve Dinler Arası Diyalogçuluk?

Bu konu, Müslümanlar açısından ayrıca bir öneme sahiptir. Daha önce yukarıda da belirttiğimiz gibi, Dinler Arası Diyalog çalışmaları, Türkiye de ki misyonerlik çalışmalarını perdelemekten başka bir şey değildir. Bu çalışmaya destek veren Müslüman grupların niyetleri ne kadar iyi amaçlı olursa olsun, bu çalışmanın muhatabı durumunda olan diğer tarafın niyetinin iyi olmadığı malumun ilanı sayılabilir.

Başlangıcından bu zaman kadar gelinen noktaya bakılırsa, bu çalışmaya destek veren Müslüman grupların, diyalog çalışmaları öncesi misyonerlik faaliyetlerine bakışları ile şuan ki bakışlarını karşılaştırmamız yeterli olacaktır.

Yaklaşık 20 yıl önce o Müslüman gruplar misyonerliği bir tehlike ve tehdit olarak görürken, bugün bunu tehlike olarak görmemekte ve kendilerince bir takım savunma mekanizmaları gerçekleştirmektedirler.

Müslüman gruplar tarafından başlangıcında semavi dinlerin aynı kaynaktan geldiği ekseninde yürütülen bu faaliyetler artık semavi dinlerin kardeşliğine getirilmiştir. Bu bakış açısı dahi, gelinen durumun vehametini ortaya koymak açısından yeterlidir. Hümanist bir yaklaşımı ön plana çıkartarak kardeşlik havası estirilmeye çalışılmakta, Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri meşru görülmektedir. Kuzuların arasına kurtlar alınmakta ve kurtların parçalayıcı ve vahşi yönleri unutulmaktadır. Birgün sabah olduğunda, kuzuların katledildiği görüldüğün de, işin hakikati daha iyi anlaşılacaktır.

Bugün bu çalışmaların içerisin de yer alan Müslüman grupların elinde ki yazılı ve görsel medya kanalların da, misyonerlik faaliyetleriyle ilgili tek bir haberin yapıldığını göremezsiniz. Ev kiliseleriyle ilgili bir tek haber göremezsiniz. Din değiştiren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili bir tek haber göremezsiniz. Neden acaba?

Farklı inançlara sahip insanların aynı coğrafya da bir arada yaşamaları farklı bir şey, Farklı dinlerin aynı coğrafya da bir arada yaşamaları farklı şeylerdir. Müslümanların hakim olduğu bölgeler de, farklı inançlara sahip insanların aynı coğrafya da yaşamaları sağlanmışken, Hristiyanların hakim oldukları bölgeler de Müslümanların yaşam ve inanç hakları kısıtlanmıştır. Yaklaşık 600 yıl Müslümanların hakimiyetinde kalan İspanya, Hristiyanların egemenliğine geçtikten yaklaşık 70-80 yıl sonra tamamen Hristiyanlaştırılmıştır.

Dinler Arası Diyalog çalışmalarında aktif olarak görev alan Müslümanları buradan ikaz ediyor, üzerlerine örtülen bu gaflet bulutlarından sıyrılıp, biran önce hakikati görmelerini ümit ediyoruz.

Sonuç

Sonuç olarak, misyonerlik Pavlusun dünya milletlerini Ruhsal Yahudileştirme projesi olarak doğmuştur. Şimdiler de ise, özellikle Müslümanları hedefine alarak bu hedefe ulaşmak için Türkiye’yi kültürel olarak işgal etmeye çalışan, bu kötü emellerini Dinler Arası Diyalog çalışmaları ile gizleyen, karanlık bir oda, dipsiz bir kuyu, gaflete düşmüş Müslüman figüranların olduğu çok yönlü bir oluşumdur.

Ecdadımızın büyük fedakarlıklarla bizlere emanet ettiği bu cennet vatanı, bu hak dini, bizden sonraki nesillere muhafazasını sağlayarak aktarmak boynumuzun borcu, geleceğimizin teminatıdır.

Dipnotlar:

[1] Şinasi GÜNDÜZ, Mahmut AYDIN, Misyonerlik, Kaktüs Yayınları, Ağustos 2004, İst. s.13.

[2] Matta 28:19 Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiÅŸtirin. Onları Baba, OÄŸul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.

       Markos 16: 15-Ä°sa onlara şöyle buyurdu: «Dünyanın her yanına gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa duyurun.

       Yuhanna 20:21 İsa yine onlara, «Size esenlik olsun!» dedi. «Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum.»

[3] Matta 26:47,48,49,50,51

      Markos 14:43,44,45,46,47

      Luka 22:47,48,49,50

      Yuhanna 18:3,4,5,6,7,8

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Teolojik Çalışmalar

Hristiyanlıkta Sünnet

hristiyanlikta-sunnetBu çalışmamızda “Hristiyanlıkta Sünnet” konusunu ele alacağız. Bu çalışmayı yapmamızın nedeni, Kutsal Kitabın bir bütün olduğunu söyleyen Hristiyanların, aslında bu bütünlüğü reddeden tutum ve davranışlarıdır. Onların bu tutum ve davranışlarının arkasındaysa Pavlusun öğretileri yatmaktadır.

Hristiyanlar Tevrat, Zebur ve Peygamber Yazılarının Tanrısal söz ve gerçekler olduğunu söylerken, bunların geçersizliğini iddia ederler. Acaba bunu yapmakla gerçekten doğru bir davranış, yaklaşım ve tutum sergilemiş olabilirler mi? İşte bu yaklaşım ve anlayış tarzının oluşturduğu teolojik problemlere bu yazımız da cevap arayacağız. Yine konumuz itibariyle, kaynaklarımız Tevrat, Zebur, Peygamber Yazıları ve İncili oluşturan kitaplarla sınırlı olacaktır.

Bu çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır:

1- Sünnetin Kutsal Kitaptaki tarihi ve sünnet çeşitleri,

2- Meryemoğlu İsa’nın (as) sünnet hakkındaki görüşleri, ,

3- Pavlusun sünnet hakkındaki görüşleri,

4- Pavlusun sünnet anlayışının Tevrat ve Peygamber Yazılarına arzı.

1. Bölüm Sünnetin Kutsal Kitaptaki Tarihi ve Sünnet Çeşitleri

Kutsal Kitabı incelediğimizde, sünnet kavramına ilk kez Hz İbrahim (as) zamanında rastlamaktayız. Hz. İbrahim’e emredilen sünnetin yasal bir buyruk, Allah’ın emri olduğunu görmekteyiz[1]. Bu tarihten önce sünnetin olmadığını söyleyemeyiz, ama sünnet bu tarihten sonra kurallaşmış gözükmektedir. Nedenine gelince, Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnetin nasıl yapılacağı Hz İbrahim’e (as) tarif edilmemiştir. Buda o zaman sünnetin nasıl yapıldığının bilindiğine işaret eder. Ancak söylediğimiz gibi, Kutsal Kitaba göre erkeklerin sünnet edilmesinin kurallaşması olayı Hz İbrahim’e yapılan emirle başlamaktadır.

Hz İbrahim (as) sünnet emrini alır almaz, bu konuda hiçbir gevşeklik ve tereddüt göstermeden hem kendisini, hem oğlu Hz İsmail’i ve kendisiyle beraber bulunan topluluktaki bütün erkeklerin sünnet edilmesi işlemini gerçekleştirir[2]. Burada, sünnet edilecek çocuklarla ilgili bir süre sınırlaması getirildiği gibi, sünnetin sonsuza kadar devam edeceği de yine yasaya bağlanmıştır. Doğumun sekizinci gününde olan erkek çocuklarının sünnet edileceği emredilmiş [3], bu yasanın sonsuza kadar süreceği de bildirilmiştir. Sünnet ve yaşıyla ilgili emrin, Hz Musa’ya (as) verilen buyrukların içerisinde de bulunuyor olması, bu yasanın sonsuza kadar süreceğinin bir başka delilidir [4]. Yine başka bir delili ise, İsrailoğulları çölde geçirdikleri kırk yıllık zaman diliminde doğan çocuklarını sünnet ettirmemiş ve Allah’ın Yeşu’ya emretmesi üzerine, Yeşu çöldeyken doğan ve sünnetsiz olan bütün erkekleri sünnet ettirmiştir [5].

Bu emirler gereği Meryemoğlu Hz İsa’da (as) doğumundan sonra sünnet ettirilmiştir. Sünnet emrinin uygulanması Hristiyanlar arasında Pavlusun farklı bir çıkış yapmasına kadar böylece devam etmiştir. Konumuz gereği Pavlusun bu çıkışını ayrı bir başlık halinde ele alacağız.

Kutsal Kitapta, Hz İbrahim’e (as) emredilen sünnet yalnızca bedensel olmasına rağmen, daha sonraki Peygamber Yazılarında bedensel sünnetin dışında Yürek, gönül, kalp sünnetinden de bahsedildiğini görmekteyiz [6]. Bu zamana kadar yalnızca bedensel sünnetten bahsedilmiş olması, kalbi sünnetin daha sonra ifade edilir olmasının mutlaka bir nedeni vardır. Tevrat’ta geçen ifadelere baktığımız da, Hz İbrahim’in (as) ve soyuyla Allah’ın bir antlaşma yaptığını, bu antlaşmayı sonsuza kadar devam ettireceğini, sünnetin de bu antlaşmanın işareti olduğunu görmekteyiz. Bu fiziki belirtinin, insan ruhunda ve kalbindeki belirtisi ise mutlaka imandır. Hz İbrahim (as) gibi bir iman abidesinin kalbinin de, bedeninin de sünnetli olduğunu söylememizde bir sakınca yoktur. Muhtemelen, Yeremya ve Hezekiel döneminde, İsrailoğullarında meydana gelen yozlaşma, şekilselcilik, iki yüzlülük, sünneti bir gelenek haline getirmiş, sünnetin kalbi boyutu ihmal edilmiş ve Allah’ta bedensel sünnetin yanında, kalbin de Allah’la yapılan antlaşmanın belirtileri olan imanla dolu olması gerektiği gerçeğini israiloğullarına hatırlatmıştır. Yani bu dönemler de İsrailoğulları, Allah’la yaptıkları antlaşmanın bedensel işaretini sünnet olarak gerçekleştiriyor ve taşıyorlar, ama kalpleri Allah’la yaptıkları antlaşmanın belirtileri ile dolu değil ve yaşamlarına bu antlaşmanın belirtilerini hakim kılmıyorlardı.

1.1 Sünnet Yasasına Uymayan Hz Musayı Allah Öldürmek İstiyor

Yine Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnet yasasına uymayanların Allah tarafından cezalandırıldıklarını, uyarıldıklarını görmekteyiz. Örneğin, oğlunu sünnet yaptırmayan Hz. Musa (as) gibi bir peygamberi cezalandırmak, öldürmek için Allah bir konaklama yerinde onun karşısına çıkar. Bu durumu gören Hz Musa’nın (as) eşi Sippora onu bu cezadan kurtarabilmek için, keskin bir taşla çocuğu sünnet edip sünnet derisinde ki kanı Hz Musa’nın (as) ayağına dokundurmuş ve bunu gören Allah Hz Musa’yı bağışlamıştır [7]. Kutsal Kitaba göre Allah, bedensel ve kalbi sünneti birlikte gerçekleştirmeyenleri yine cezalandırmakla tehdit etmiştir [8].

2. Bölüm  Meryemoğlu İsa’nın (as) Sünnet Hakkındaki Görüşleri

Kutsal Kitapta sonsuza kadar devam edecek olduğu bildirilen sünnetin, önemsizliği, kaldırıldığına dair, Meryemoğlu İsa’nın (as) bir uygulamasının olup olmadığına baktığımız da, böyle bir şeye rastlamamaktayız. Ancak İncil’de, Meryemoğlu İsa’nın (as) Kutsal Yasanın bütününe olan yaklaşımının ne olduğuna dair karşımıza aşağıda ki İncil ayetleri çıkmaktadır:

Mat.5: 17 “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiÄŸimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya deÄŸil, tamamlamaya geldim. 18 Size doÄŸrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her ÅŸey gerçekleÅŸmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak. 19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiÄŸner ve baÅŸkalarına öyle öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve baÅŸkalarına öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde büyük sayılacak.

Şimdi bu İncil ayetlerine baktığımız da, Meryemoğlu İsa’nın (as) bırakın sünnet emrini kaldırmayı, Yasayı bir bütün olarak önemsediğini, bu yasayı yerine getirip başkalarına öğretenlerin ise ödüllendirileceğini söylediğini görmekteyiz. Yani, Meryemoğlu İsa (as) asla Kutsal Yasayı kaldırmamış, yasaklamamış aksine, Kutsal Yasanın uygulanmasını teşvik etmiştir. Buraya kadar anlattıklarımız asla bizim kişisel yorumumuz değil, Kutsal Kitabın kendi öğretilerinin derlenmesidir.

3. Bölüm Pavlusun Sünnet Hakkındaki Görüşleri

Yazımızın buraya kadar olan bölümünde, Hz İbrahim’den (as) Hristiyanlığın ilk yıllarına kadar ki olan süreçte, sünnetin anlamı, uygulaması ve türlerini açıkladık. Şimdi ise, Pavlusun sünnet hakkındaki görüşlerini sizlerle paylaşacağız. Pavlus ağırlıklı olarak, sünnet geleneğinin olmadığı bir coğrafyada ve kültürde faaliyette bulunmuş, insanlara kendi sunduğu öğretinin önünde sünnetin engel teşkil ettiğini görünce, sünneti tamamen reddetmemekle birlikte, kalbi sünnetin üzerinde durup, sünnet olmanın şart olmadığı görüşünü dile getirmiştir. Şimdi aşağıda vereceğimiz İncil ayetlerinde, Pavlusun bu görüşlerini hep birlikte okuyacağız:

Rom.2: 25 Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz. 26 Bu nedenle, sünnetsizler Yasa’nın buyruklarına uyarsa, sünnetli sayılmayacak mı? 27 Sen Kutsal Yazılar’a ve sünnete sahip olduÄŸun halde Yasa’yı çiÄŸnersen, bedence sünnetli olmayan ama Yasa’ya uyan kiÅŸi seni yargılamayacak mı? 28 Çünkü ne dıştan Yahudi olan gerçek Yahudi’dir, ne de görünüşte, bedensel olan sünnet gerçek sünnettir. 30 Çünkü sünnetlileri imanları sayesinde, sünnetsizleri de aynı imanla aklayacak olan Tanrı tektir.

Rom.4: 9 Bu mutluluk yalnız sünnetliler için mi, yoksa aynı zamanda sünnetsizler için midir? Diyoruz ki, “Ä°brahim, imanı sayesinde aklanmış sayıldı.” 10 Hangi durumda aklanmış sayıldı? Sünnet olduktan sonra mı, sünnetsizken mi? Sünnetliyken deÄŸil, sünnetsizken… 11 Ä°brahim daha sünnetsizken imanla aklandığının kanıtı olarak sünnet iÅŸaretini aldı. Öyle ki, sünnetsiz oldukları halde iman edenlerin hepsinin babası olsun, böylece onlar da aklanmış sayılsın. 12 Böylelikle atamız Ä°brahim, yalnız sünnetli olmakla kalmayan, ama kendisi sünnetsizken sahip olduÄŸu imanın izinden yürüyen sünnetlilerin de babası oldu.

1.Ko.7: 18 Biri sünnetliyken mi çağrıldı, sünnetsiz olmasın. Bir başkası sünnetsizken mi çağrıldı, sünnet olmasın.

Gal.5: 2 Bakın, ben Pavlus size diyorum ki, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz. 6 Mesih Ä°sa’da ne sünnetliliÄŸin ne de sünnetsizliÄŸin yararı vardır; yararlı olan, sevgiyle etkisini gösteren imandır.

Gal.5: 11 Bana gelince, kardeÅŸler, eÄŸer hâlâ sünneti savunuyor olsaydım, bugüne dek baskı görür müydüm? Öyle olsaydı, çarmıh engeli ortadan kalkardı. 12 Bedende gösteriÅŸe önem verenler, yalnız Mesih’in çarmıhı uÄŸruna zulüm görmemek için sizi sünnet olmaya zorluyorlar.

Flp.3: 2 Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının!

Flp.3: 3 Çünkü gerçek sünnetliler Tanrı’nın Ruhu aracılığıyla tapınan, Mesih Ä°sa’yla övünen, insansal özelliklere güvenmeyen bizleriz.

Sizlerin de okuduğu gibi, Pavlus Kutsal Yasada yer alan ve devamlı bir yasa olarak ortaya konan sünnetin yalnızca kalbi boyutu üzerinde durmuş, fiziki sünnetin olmayabileceği kararına varmıştır. Pavlusun görüşleri üzerine burada yorum yapmayacağız. Çünkü, Pavlusun bu konuda ki görüş ve düşünceleri hakkında yazımızın dördüncü bölümünde bilimsel tenkit metotlarını kullanarak gerekli açıklamaları yapacağız.

4 Pavlusun Sünnet Anlayışının Tevrat ve Peygamber Yazılarına Arzı

Bilimsel tenkit metotlarından iç ve dış tenkit şekillerine göre, Pavlusun sünnet konusunda ki görüşlerini ele almaya çalışacağız. Pavlusun görüşlerini ilk önce iç tenkit metodu ile ele alıp, kendi görüşlerini kendi yazılarıyla değerlendirip, daha sonra dış tenkit yöntemiyle, Pavlusun görüşlerini diğer kutsal yazılarla karşılaştıracağız.

Şimdi, aşağıya vereceğimiz İncil ayetlerinden Pavlusun görüşlerini karşılaştırmaya çalışalım:

Gal.5:6 Mesih Ä°sa’da ne sünnetliliÄŸin ne de sünnetsizliÄŸin yararı vardır; yararlı olan, sevgiyle etkisini gösteren imandır.

Rom.2: 25 Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz.

Şimdi bu iki ayete baktığımızda, Romalılar 2:25 te Pavlus sünnetli olupta bir kişi yasaya karşı gelirse, sünnetin anlamını yitireceğini vurgulayıp, Kutsal Yasaya bağlı kalınması, Allah’ın Peygamberler aracılığıyla bildirdiği buyruklara uyulması durumunda sünnetin faydalı olduğunu söylemektedir. Ama aynı Pavlus, Galatyalılar 5:6 da sünnetli olmanın veya olmamanın faydasının bulunmadığını belirtmektedir. Bu iki metin kendi arasında uyuşmamakta ve birçok teolojik sorunu beraberinde getirmektedir.

Sizlerin de okuduğu gibi, Allah Hz İbrahim’den (as) itibaren sünneti emretmiş ve bunun sonsuza kadar kalıcı olduğunu bildirmiştir. Bu kalıcı antlaşma ve yasaya, Pavlusa kadar gelen bütün peygamberler uymuş, bu uygulamanın terkedilmesi durumun da, nelerin olduğunu yazımızın önceki bölümlerinde görmüştük. Allah’ın kalıcı olarak kesinleştirdiği bir buyruğu, yasayı ne Pavlus nede bir başkası asla değiştiremez. Eğer birisi kalkıp, bunu değiştirenin Pavlus olmadığını Allah olduğunu söyleyecek olursa, bu kişiye aşağıdaki ayetleri okumasını tavsiye ederiz:

1.Sa.15: 29 “Ä°srail’in yüce Tanrısı yalan söylemez, düşüncesini de deÄŸiÅŸtirmez. Çünkü O insan deÄŸil ki, düşüncesini deÄŸiÅŸtirsin.”

Say.23: 19 Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?

Sizlerin de gördüğü gibi, Allah’ın düşüncesini deÄŸiÅŸtirmeyeceÄŸi bu ayetlerle sabitken, MeryemoÄŸlu Ä°sa (as) ise herÅŸey gerçekleÅŸmeden, Kutsal Yasanın geçersiz sayılmayacağını, kendisinin de Kutsal Yasayı geçersiz kılmaya deÄŸil, onu tamamlamaya geldiÄŸini beyanla, Kutsal Yasaya uyup uymamanın hükmünü şöyle açıklamaktadır “Matta 5:19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiÄŸner ve baÅŸkalarına öyle öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve baÅŸkalarına öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde büyük sayılacak.” Bu Ä°ncil ayetini okuyup ta, Pavlusun Kutsal Yasada açıkça emredilmiÅŸ sünnet buyruÄŸunu çiÄŸnediÄŸini söylemekten baÅŸka ne yapabiliriz? Sünnet öğretisini deÄŸiÅŸtirdiÄŸini, çarpıttığını söylemekten baÅŸka ne yapabiliriz? HerÅŸey o kadar açık ve netki, Pavlus bu öğretisiyle kendisine kadar gelen Allah’ın buyruÄŸunu hiçe saymış, yasayı açıkça çiÄŸnemiÅŸtir.

Pavlus başka bir görüşünde şöyle demektedir:

1.Ko.7: 18 Biri sünnetliyken mi çağrıldı, sünnetsiz olmasın. Bir başkası sünnetsizken mi çağrıldı, sünnet olmasın.

Öncelikle o dönem itibariyle, bu ayette Pavlusun sünnetli olanlara yaptığı çağrı tamamen yersiz ve boştur. Sünnet olmuş birisi nasıl olurda sünnet öncesi fiziki durumuna kavuşsun. İmkansız olan bu durumu Allah neden insanlara vaaz eylesin. Ayetin ikinci kısmı ise, tamamen Kutsal Yasayı hiçe saymaktır. Hz İbrahim’den (as) Pavlusa kadarki süreçte gelen peygamberleri yalanlamak, buyrukları hiçe saymaktır. Bu konuda bir çok ayet delil getirilebilir ama ben sizin dikkatini çekeceğini umduğum birkaç ayeti buraya yazacağım:

Yar.17: 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaÅŸmanın koÅŸulu ÅŸudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.

Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.

Yar.17: 24 İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.

Yar.17: 27 Ä°brahim’in evindeki bütün erkekler -evinde doÄŸanlar ve yabancılardan satın alınanlar- onunla birlikte sünnet oldu.

Lev.12: 3 Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.

Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıları tapınağıma aldınız, bana yiyecek olarak yağ, kan sunmakla tapınağımı kirlettiniz. Böylece iğrenç uygulamalarınızla antlaşmamı bozdunuz.

Hez.44: 9 Egemen RAB şöyle diyor: Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden, İsrail halkı arasında yaşayan yabancılardan hiçbiri tapınağıma girmeyecek.

Bu ayetlere baktığımızda, Pavlus bu ayetlerin bütününü yok saymış, Allah’a açıkça karşı gelmiştir. Öncelikle, Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnet emri geldiğinde Hz İbrahim (as) ve beraberindekiler sünnetli değillerdi. Allah onlara, bundan sonra doğacak çocukların sünnet edilmesini değil, hayatta olan ama sünnetsiz olan her erkeğin sünnet edilmesini emretmiştir. Ama Pavlusa göre Hz İbrahim ve beraberindeki erkeklerin öyleyse sünnet olmalarına gerek yoktu. Bu yasa yeni doğacak çocuklara uygulanabilirdi.

Asıl önemli nokta, Pavlusa göre yukarıdaki ayette söylediğini esas alırsak, sünnetsizken iman eden birisinin sünnet olmamasını söylemektedir. Ama Peygamber Yazılarında Hezekiel 44:9 ayette Allah diyor ki “Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden, İsrail halkı arasında yaşayan yabancılardan hiçbiri tapınağıma girmeyecek”… Bu ayette Allah bedeni ve kalbi sünnet olmamışların tapınağa girmesini yasaklarken, Pavlus hala sünnet olmayın diyebiliyor. Yada Hezekiel 44:7 ayette Allah yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıların mabede girmesini, mabedi kirletmek ve antlaşmayı bozmak olduğunu söylerken, Pavlus sünnet olmayın diyebiliyor veya kalbi sünneti önemli görüp bedensel sünneti gereksiz görüyor. Oysaki, Hezekiel den verdiğimiz örnekte, kalbi ve bedeni sünnet bir arada söylenmiştir.

Eğer, Pavlusun iddia ettiği gibi kalbi sünnet yeterli olsaydı, İsrailoğulları çölde doğan çocuklarını sünnet ettirmemişlerdi ve bu çocukların sünnet ettirilmelerini Allah Yeşu ya emretmişti. Halbuki Yeşu nun sünnet ettiği erkeklerin hepsi kalbi sünnet sahibiydiler, ama buna rağmen Allah Yeşu’ya Yeşu.5: 2,3,4,5,6,7,8,9 ayetlerde sünnetsiz İsrailoğullarını sünnet etmesini emretmiştir.

Gördüğünüz gibi Pavlus bu söylemiyle hem Kutsal Kitabı, hemde buyruklarını reddetmekle Allah’ı hiçe saymıştır.

Başka bir sözünde Pavlus şöyle demektedir:

Flp.3: 2 Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının!

Bu cümleler hakkında söylenebilecek çok fazla bir şey kalmamıştır. Bu tür cümle kuramlarıyla ilgili Meryemoğlu İsa (as) İncil de şöyle demektedir:

Matta 5: 22 Ama ben size diyorum ki, kardeÅŸine öfkelenen herkes yargılanacaktır. Kim kardeÅŸine aÅŸağılayıcı bir söz söylerse, Yüksek Kurul’da yargılanacaktır. Kim kardeÅŸine ahmak derse, cehennem ateÅŸini hak edecektir.

Biz şimdi bu İncil ayetine baktığımızda, Pavlusun yargılanıp Cehennem ateşini hak edeceğinden başka bir söz söylememiz mümkün değildir. Bu yazımızı okuyan Hristiyanların bir karar vermeleri gerekiyor; İmanınız Pavlusa mı? Yoksa Allah’a mı?

Sonuç olarak yazımızı toparlayacak olursak, Pavlus sünnet hakkındaki düşünce ve eylemleri ile, çok açık bir şekil de Allah’a, Kutsal Yasaya, Meryemoğlu İsa’ya (as) karşı gelmiş, Allah’ın azabını hiçe saymıştır. Oğlunu sünnet ettirmediği için Musa (as) gibi büyük bir peygamberi öldürmek isteyen Allah, insanları sünnetten sakındıran, caydıran Pavlusa ne yapar bunu düşünmek lazım gerekmez mi?

Dip Notlar:

[1] Yar.17: 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaÅŸmanın koÅŸulu ÅŸudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.

[2] Yar.17: 23 Ä°brahim evindeki bütün erkekleri -oÄŸlu Ä°smail’i, evinde doÄŸanların, satın aldığı uÅŸakların hepsini- Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi o gün sünnet ettirdi. 24 Ä°brahim sünnet olduÄŸunda doksan dokuz yaşındaydı. 25 OÄŸlu Ä°smail on üç yaşında sünnet oldu. 26 Ä°brahim, oÄŸlu Ä°smail’le aynı gün sünnet edildi. 27 Ä°brahim’in evindeki bütün erkekler -evinde doÄŸanlar ve yabancılardan satın alınanlar- onunla birlikte sünnet oldu.

[3] Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.

Yar.21: 4 Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi oÄŸlu Ä°shak’ı sekiz günlükken sünnet etti.

[4] Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu. Yar.17: 13 Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak.

Yar.21: 4 Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi oÄŸlu Ä°shak’ı sekiz günlükken sünnet etti.

Lev.12: 3 Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.

[5] YeÅŸu.5: 2 Bu arada RAB, YeÅŸu’ya şöyle seslendi: “Kendine taÅŸtan bıçaklar yap ve Ä°srailliler’i eskisi gibi sünnet et.” 3 Böylece YeÅŸu taÅŸtan yaptığı bıçaklarla Ä°srailliler’i Givat-Haaralot’ta sünnet etti. 5 Mısır’dan çıkan erkeklerin hepsi sünnetliydi. Ama Mısır’dan çıktıktan sonra yolda, çölde doÄŸan erkeklerin hiçbiri sünnet olmamıştı. 7 RAB onların yerine çocuklarını yaÅŸattı. Sünnetsiz olan bu çocukları YeÅŸu sünnet etti. Çünkü yolda sünnet olmamışlardı. 8 Bütün erkekler sünnet edildikten sonra yaraları iyileÅŸinceye dek ordugahta kaldılar.

[6] Yer.9:26 … bütün Ä°srail halkı da yürekte sünnetsizdir.”

Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet …

Hez.44: 9 Egemen RAB şöyle diyor: Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden…

[7] Çık.4: 24 RAB yolda, bir konaklama yerinde Musa’yla karşılaÅŸtı, onu öldürmek istedi. 25 O anda Sippora keskin bir taÅŸ alıp oÄŸlunu sünnet etti, derisini Musa’nın ayaklarına dokundurdu. «Gerçekten sen bana kanlı güveysin» dedi. 26 Böylece RAB Musa’yı esirgedi. Sippora Musa’ya sünnetten ötürü «Kanlı güveysin» demiÅŸti.

[8] Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıları tapınağıma aldınız, bana yiyecek olarak yağ, kan sunmakla tapınağımı kirlettiniz. Böylece iğrenç uygulamalarınızla antlaşmamı bozdunuz.

Yer.9: 25 “Yalnız bedence sünnetli olanları cezalandıracağım günler geliyor” diyor RAB. 26 “Mısır’ı, Yahuda’yı, Edom’u, Ammon’u, Moav’ı, çölde yaÅŸayan ve zülüflerini kesenlerin hepsini cezalandıracağım. Çünkü bütün bu uluslar gerçekte sünnetsiz, bütün Ä°srail halkı da yürekte sünnetsizdir.”

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Papanın Yanılmazlığı Sorunu!…

papaHıristiyan dünyasının büyük bir kitlesini oluşturan Katolik Kilisesi’ne ait olan papanın yanılmazlığı meselesi, gerek Katolik Kilisesi içinde, gerekse diğer Hıristiyan kiliseleri içerisinde tartışmalı konulardan biridir. Tartışmanın temelindeki sorun ise, yanılmazlığın kiliseye ait olduğuna inanılan ‘‘yanlışa düşmeme” veya ‘‘bozulmamışlık” mı, yoksa papanın bireysel yanılmazlığı olarak mı anlaşılması gerektiğidir. Katolik literatüründe, yanılmazlığın kutsal metinlerdeki kaynakları olarak bazı pasajlar verilmektedir. Fakat atıf yapılan metinlerle söz konusu doktrin arasında bir bağlantı kurmak oldukça güç görünmekle birlikte, yanılmazlıkla ilgili dayanak kabul edilen kişi olan Petrus’la ilgili de, İncillerde çelişkili ifadelere rastlanmaktadır.

İlgili pdf dosyasına aşağıda ki başlığa tıklayarak ulaşabilir siniz.

Papa’nın yanılmazlığı sorunu ve Hans Küng’ün Yanılmazlık Doktrinini eleÅŸtirisi

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Papalık Kurumunun Ortaya Çıkışı, Tarihsel Gelişimi ve Bugünkü Durumu

papalık kurumuPapalık tarihî süreç içerisinde ortaya çıkmış ve şekillenmiş bir kurumdur. Roma Kilisesi, Batı Roma’nın yıkılmasının ardından, beliren otorite boşluğunun avantajından da faydalanarak, bölgede önemli bir unsur haline gelmiştir.

8. yüzyılda, toprak sahibi olmasıyla dünyevî bir hakimiyet alanına kavuşmuş ve Ortaçağ boyunca bir devlet-kilise olarak Avrupa siyasetinde önemli bir rol oynamıştır.

Rönesans, Protestan Reformu ve Aydınlanma dönemlerinde çeşitli badireler atlatan bu kurum, 1929 yılından beri Vatikan Devleti olarak varlığını sürdürmektedir.

Papanın başında bulunduğu Vatikan günümüzde hem bir devlettir, hem de bir milyarı aşkın katoliğin dinî merkezidir. Bununla birlikte o, ciddi eleştirilere muhataptır.

Bu eleştiriler Papalığın geleneksel yapısı ve politikalarında ısrar etmesine odaklanmaktadır.

İlgili tez çalışmasını indirmek için BURAYA TIKLAYIN.

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Hıristiyanlıkta Havarilik ve Havarilerin Yasaklı İncilleri

havarilerMevcut Ä°ncil’in çok büyük bir kısmının Havariler tarafından deÄŸil de, Havari olmayan ve Havarilere aidiyeti şüpheli -Matta ve Yuhanna Ä°ncilleri gibi- olup, kimliÄŸi belirsiz kiÅŸilerin yazıtlarından oluÅŸması çok dikkat çekicidir. Havarilere atfedilen Ä°nciller ise kilise tarafından apokrif, geçersiz sayılmıştır.

Havariler, Kanonik İnciller’e göre, İsa tarafından bizzat seçilmiş on iki kişiden oluşan yardımcı grubu ifade eder. İsa’nın misyon yılları süresince kendisiyle birlikte bulunmuş ve İsa’dan sonra da Hıristiyanlığın yayılması için çalışmışlardır. Havarilerin isimleri; Petrus adını verdiği Simun, onun kardeşi Andreas, Yakup, Yuhanna, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Alfay oğlu Yakup, Yurtsever diye tanınan Simun, Yakup oğlu Yahuda ve sonradan İsa’yı ele veren Yahuda İskariyot şeklindedir. Yahuda İskariyort’un, İsa’ya ihanetinden sonra onun yerine havariler tarafından Matiya seçilmiştir.

Hıristiyanlığın yayılmasında, kendisini havarilerden biri olarak kabul eden Pavlus’un etkisi büyük olmuştur. Havariler dönemi, Hıristiyanlığın temel şekillenme dönemini oluşturmaktadır. Bu dönemde Filistin, Anadolu ve Avrupa’nın birçok yerleşim bölgesinde cemaatler oluşmuş ve kiliseler kurulmuştur. Pavlus, bir havari olmamasına rağmen, yaptığı misyonerlik faaliyetleriyle, on iki havariyi gölgede bırakmış bir şahsiyettir. Hıristiyan teolojisinin, hukukunun, ahlakının, kilise ve kurumlarının şekillenmesinde onun etkileri vardır.

İlgili pdf dosyasını aşağıdaki başlığı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Hıristiyanlık`ta Havarilik ve Havarilerin İncilleri

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitap Eleştirisi (Doğuşu, Gelişimi ve Metotları)

kutsal kitap eleÅŸtirisi

Kitab-ı Mukaddes, asırlar boyunca Yahudilerin ve Hıristiyanların dini ve sosyal yaşantılarının oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir. Milyonlarca insan Kutsal Kitap‟ı Yüce bir Varlık tarafından gönderilmiş, ilâhi bir kutsal eser olarak görür. Bu eserde anlatılan her bir olayın doğruluğuna, güvenirliğine ve hakikiliğine iman eder. Kutsal Kitap‟ın bu tartışılamaz, sorgulanamaz ve hiçbir şekilde reddedilemez üstünlüğü uzun asırlar boyunca devam etmiştir.

Peki, Kutsal Kitap, hakikati gerçekten güvenilir bir şekilde yansıtıyor mu? Kutsal Kitap beyanları edebi ve tarihsel olarak otantik mi? Objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde Kutsal Kitap tüm hatalardan berî mi?

Bu tür bir sorgulama aslında bir takım araştırmacılar tarafından, farklı zaman ve mekânlarda çeşitli şekillerde gündeme getirilmişti. Bu incelemeler her ne kadar bilimsellikten uzak değerlendirmeler olsalar da ileriki asırlarda yapılacak profesyonel araştırmalara yol göstermeleri bakımından oldukça değerli olarak kabul edilmelidirler.

Özellikle XIV. yüzyıldan itibaren Batı‟da, akıl ve bilim ışığında rasyonel düşünmenin artması Kutsal Kitap‟ı da etkilemiş ve O‟nu araştırma konusu haline getirmiştir. Daha önceki yüzyıllarda hiçbir şekilde sorgulanmadan doğruluğu kabul edilen Kutsal Kitap verilerine şüpheyle yaklaşılmış, doğruluk ve güvenirlik dereceleri araştırılmıştır. Akla ve bilimsel verilere uygun olmayan beyanlar eleştirilmiş, bunların kutsal olarak görülen bir eserde bulunmalarının mümkün olmadığı yüksek sesle dile getirilmiştir. Tabii olarak bu şekilde ön plana çıkmanın da bir bedeli olmuştur. Bazı araştırmacılar bu bedeli farklı şekillerde ödemek zorunda kalmışlardır.

İşte, modern şekliyle Batı dünyasında ortaya çıkan, Kutsal Kitap‟ı her yönüyle araştıran ve Kutsal Kitap‟ın hakikiliğini bilimsel ölçüler çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışan Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi bilim dalı araştırmamızın temel konusu olmuştur. Tez bir giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde tarih boyunca Kitab-ı Mukaddes‟e yönelik yapılan eleştirel faaliyetler, ikinci ve üçüncü bölümlerde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlar, son bölümde de Kitab-ı Mukaddes Eleştirisinin sonuçları üzerinde durulmuştur.

Bu çalışmanın pdf dosyasına ulaşmak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız.

KUTSAL KİTAP ELEŞTİRİSİ (Doğuşu, Gelişimi ve Metotları) PDF Dosyası için TIKLAYIN 

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

DÖRT Ä°NCÄ°L – Farklılıkları ve ÇeliÅŸkileri

Dört İncil, Yazılması Muhtevası Derlenmesi, Farklılıkları Çelişkileri

“Hristiyan Batı dünyasında on asırdan beri İslâmiyet ve İslâmî ilimlerle ilgili yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bilhassa XVII. yüzyıldan itibaren hızını arttırarak yürütülmekte olan bu çalışmalar, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler ve Hz. Muhammed’in hayatı üzerinde yoğunlaştırılarak sürdürülmektedir.

Batıda yapılan bu çalışmalar genellikle üniversitelerde öğretim elemanları tarafından yürütülmekte, araştırmacılara başta dil öğrenimi olmak üzere kaynakların temin edilmesi vb. hususlarda her türlü imkân devlet eli ile sağlanmaktadır.

Batıda İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan bu çalışmalar, Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde pekçok kimse tarafından takdir ve hayranlıkla karşılanmakta, bu çalışmaların İslâmî ilimlere büyük çapta katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. Acaba, yapılan bu çalışmalar sadece ilim uğruna mı yapılmaktadır? Yoksa bunun arkasında başka gayeler mi vardır?

Şimdiye kadar Sovyetler Birliği başta olmak üzere bazı devletler tarafından yürütülmekte olan Türkoloji çalışmaları hakkında, başlangıçta aynı şekilde iyi niyetli değerlendirmeler yapılmışken, son zamanlarda bu çalışmaların sadece ilim aşkına yapılmadığı, bunların arkasında siyasî ve ekonomik bazı hesapların yattığı konusunda şüpheler uyanmıştır.

Tıpkı bunun gibi, Hristiyan batı dünyasında İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışma ve araştırmalarin arkasında, dinî, siyasî ve ekonomik bir takım hesapların bulunabileceği konusunda en azından şüphe etmek gerekir.

Batılı devletlerin, bugün kaynamakta olan Orta Doğu ve Basra Körfezine göstermekte oldukları aşırı alâka ve hassasiyet, yüzyıllardan beri yapılagelmekte olan bu çalışmaların sadece ilim aşkına yapılmadığını, Avrupalıların bu çalışmalar sayesinde İslâm dünyasını tanıyıp kontrol altında tutmaya çalıştıklarını ortaya koymaktadır.

Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına önce göz yuman ve işgale zemin hazırlayan batılı devletler, bu işgali bahane ederek daha sonra buraya kalıcı bir şekilde yerleşmişler ve kendilerine bu bölgede önemli üsler temin etmişlerdir.

Körfez krizi dolayısı ile İslâm ülkelerinin ikiye ayrılmaları, hatta Arap devletlerinin birbirleri ile savaşa tutuşmaları ve ABD’nin bir Arap ülkesi olan Irak tarafından işgal edilmiş olan diğer bir Arap ülkesi Kuveyt’i kurtarma ve Irak tehdidi altındaki Suudi Arabistan’ı koruma pozisyonuna girmesi, yıllardan beri Batının bu bölgede uygulamış olduğu stratejilerin bir sonucu olup bu stratejiler, bahsettiğimiz çalışmalar sayesinde tesbit edilmişlerdir.

Batıda yapılmakta olan İslâmiyet ile ilgili çalışmaların büyük bir kısmının, bu dinde bir takım kusur ve eksiklikler bulmaya yönelik olduğunu da görüyoruz. İlim adına yapıldığı iddia edilen bu çalışmaların, İslâmiyeti üstün yönleri ile tanıtma veya İslâmiyet’ten insanları uzaklaştırma gayesi gütmemesi gerekirken, hemen hemen hiçbir çalışmada bu prensibe riayet edilmemiştir.

Hristiyan dünyasında İslâmiyet ile ilgili yoğun bir araştırma faaliyeti olmasına karşılık, İslâm dünyasında Hristiyanlıkla ilgili çok az çalışma yapılmaktadır. XIX ve XX. Yüzyıllarda Türkiye’de bu din ile ilgili olarak hemen hemen ciddî hiçbir çalışmanın yapılmadığıni söylersek mübalağa etmiş olmayız.

Dört milyona yakın Müslüman Türkün Hristiyan Avrupa’da çalışıp, hergün Hristiyan kültürü ile yüzyüze geldiklerini biliyoruz. Bu insanlara tarafsız bir şekilde Hristiyanlığm ne olduğunu öğretmeyip, bu konuda onları misyoner propagandalarından etkilenebilecek şekilde bilgisiz bırakıyoruz.

Ayrıca Avrupa birliğine girmeye çalıştığımız şu günlerde, girdiğimiz takdirde şimdikinden çok daha fazla haşir neşir olacağımız insanların kafa yapıları, inançları ve kültürleri hakkında hiçbir bilgimiz olmadan, bu insanları tanımadan, bunlarla birleşmek ne derece doğru olur? Dış yüzü ile çok medenî görünen Hristiyan Avrupalı, iç âleminde acaba nasıl bir insandır? Avrupalı, dinî konularda aynı medenî görünümünü ortaya koyar mı?

Farklı inançlara sahip iki topluluğun birbirine karışması esnasında âhenk ve uyum sağlanabilir mi? Daha açık bir ifade ile şu soruyu sormalıyız: En azından, cami ile kilise yan yana yaşayabilecek mi? Yoksa biri kapanıp öbürüne iltihak mı edecek? Eğer böyle olacaksa Batı, kilisesini kapatır mı? Veya biz camimizi kapatabilir miyiz?

Her gün daha fazla temas kurduğumuz, ilerde bu temasımızı daha da arttırmayı hedeflediğimiz ve milyonlarca insanımızın aralarında yaşadığı Batı âleminin dini olan Hristiyanlığın ne olduğunu öğrenmek bizim için gerekli hale gelmiştir. Bu bilgileri, misyoner propagandistlerden, Hristiyanlığı öven propaganda broşürlerinden veya mektuplardan öğrenmek yerine, tarafsız ve ciddî olarak yapılmış araştırmalardan almak lazımdır.

Batı’da İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda ilk sırayı nasıl Kur’an-ı Kerim alıyorsa, İslâm dünyasında Hristiyanlıkla ilgili olarak yapılacak çalışmalarda ilk sırayı, Hristiyanların kutsal kitabı “Kitâb-ı Mukaddes” almalıdır.

Biz, gelişen dünya olaylarının da tesiri ile, devamlı temas halinde olduğumuz Batı dünyasının kültürünün temel taşı olan Kitâb-ı Mukaddesi, ilmî usûllerle ele alıp tarafsız bir şekilde (Batılı araştırmacıların Kur’an-ı Kerimi araştırdıkları gibi) araştırmayı düşündük.

Bu kitap, gerçekten kutsal olma niteliklerine sahip mi? Batı insanının karakterinin oluşmasında bu kitabın bir rolü var mı? Bu kitabın içinde gerçekten neler vardır? Bunları bilmek bizim en tabiî hakkımızdır.

İki ayrı kitap şeklinde planladığımız bu çalışmamızın birinci kısmında, önce Kitâb-ı Mukaddes hakkında genel bilgiler vereceğiz, sonra bu kitabın en mühim kısmını teşkil eden İncilleri ele alıp inceleyeceğiz. İnciller, ne zaman, kimler tarafından, nasıl yazıldılar ve toplandılar? Bu kitapların içinde neler var, muhtevalaları nedir? Son günlerde hemen hemen herkesin eline geçen misyoner propaganda mektuplarında denildiği gibi bu İnciller, gerçekten insanlara bir  kurtuluş ve müjde sunuyorlar mı? Yoksa bunlarda bir takım eksiklikler, tenakuzlar, akla ve mantığa aykırı hükümler var mı? Bu araştırmamızda bütün bu soruların cevaplarını vermeye çalışacağız. İkinci kitapta ise, Kitâb-ı Mukaddesin bir kısmını teşkil eden ve Yahudilerin yanısıra Hristiyanlar tarafından da kabul edilip benimsenen Tevratı ele alıp inceleyeceğiz.

Şimdiye kadar bu konuda Türkiye’de müstakil, ciddî bir çalışma yapılmamış olmasına karşılık, diğer bazı İslâm ülkelerinde konuya eğilen ve bu mevzuda eser yazan araştırmacılar görmekteyiz. Biz, araştırmamızın Türkiye’de bu noktadaki boşluğu dolduracağını ümid ediyoruz. Ancak, yeni yetişmekte olan araştırmacıların bu mevzuda daha derin araştırmalar yapmalarını, Kitâb-ı Mukaddesin orjinal dili olan Yunanca ve İbranîceyi öğrenerek daha detaylı incelemeler yapmalarını da diliyoruz.”

Yukarıda “önsöz”ünü aktardığımız, Prof. Dr. Åžaban KUZGUN tarafından büyük bir titizlikle hazırlanan bu önemli  serin PDF dosyasına ulaÅŸmak için, aÅŸağıdaki baÅŸlığa tıklayınız.

DÖRT İNCİL (Yazılması Muhtevası Derlenmesi) Farklılıkları ve Çelişkileri PDF Dosyası için TIKLAYIN

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Tevrat ve Ä°ncilin Ä°tikat Açısından Kur’an’a Arzı

kutsal kitaplarİlgili pdf dosyasına ulaşmak için, aşağıda ki başlığa tıklayınız.

Tevrat ve Ä°ncilin Ä°tikat Açısından Kur’an’a Arzı

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe

MÃœSLÃœMANLIK VE HRISTÄ°YANLIK


MÃœSLÃœMANLIK ve HRISTÄ°YANLIK vs.

m esad cosan - muslumanlik ve hristiyanlikBugün hristiyanlık (ya da baÅŸka bir din) Ä°slâm’la boy ölçüşebilir mi? Hâyır, aslâ! Dünyada mevcut tüm diÄŸer dinlerin, müslümanlıkla kıyaslanabilecek veya yarışabilecek sâfîlik ve mükemmeliÄŸi var mıdır? Hâyır, yoktur! Sizler de her gün gazetelerde görüyor okuyorsunuz: Her dinden ve ülkeden nice insan Ä°slâm’a geliyor; hem de en aydın, en kaliteli kiÅŸiler, araÅŸtırıcılar, yazarlar, filozoflar, profesörler… Tarih boyunca da bu böyle olagelmiÅŸtir. DeÄŸil sadece bîtaraf vicdanlı, hür düşünceli insanlar, hattâ Ä°slâm’dan gayri dinlerin din adamları, papazlar, hahamlar, rahipler dahi müslüman olup durmaktadır. Çünkü Ä°slâm, Allah’ın (C.C.) râzı olduÄŸu hak yoldur; kitabının bir âyeti bile deÄŸiÅŸmemiÅŸtir, Peygamberinin hayatı güneÅŸ gibi meydandadır; inanç ve ahkâmı, en ileri ve üstün, en gerçek ve doÄŸru, en tabiî ve uyumlu, en ilmî ve mâkbul, en güvenli ve saÄŸlam, en sevimli ve olumlu, en erdemli ve faydalı, en çaÄŸdaÅŸ ve modern… olan dindir.

Bunu cümle âlem, hele hele hristiyan misyoner teÅŸkilatlârı çok iyi bilir, Kur’an-ı Kerim’imizin tabiriyle “çocuklarını bilir gibi bilir.” Onun için Ä°slâm’la doÄŸrudan doÄŸruya, dobra dobra karşılaÅŸmaktan dikkatle kaçınır, dini konularda karşılıklı fikrî münazaralardan çekinir, bilimsel tenkide yanaÅŸmaz, gerçeklerin anlaşılmasından korkarlar.

Korkunca ne yaparlar? O muazzam malî gücüyle, geniÅŸ imkân ve kadrolarıyla sinsî ve sessiz çalışır; iÅŸi taasuba, haçlı zihniyetine, dinî folklöre, bâtıl hurafe ÅŸenliklerine, noel baba hediyelerine, çam aÄŸacı süslemelerine, altınlı yaldızlı, debdebeli, tantanalı, ÅŸa’ÅŸa’alı, göz kamÅŸtırıcı âyinlere, bedava tıbbî bakım ve ilâç dağıtımına, ÅŸifalı (!) ayazma sularına, aziz ve azîze (!) lerin gördüğü uydurma rüyalara, korolara, orkestralara, oratoryolara, filim ve romanlara, hâsılı binbir reklam ve propaganda cambazlığına döker, para dağıtır, maaÅŸ baÄŸlar, rüşvet verir.

Bunlara kapılıp aldanan birkaç zavallının kilise korosu önlüğü ile çekilmiÅŸ resimlerini gazetelerde yayınlattırır, “ÅŸu kadar müslüman çocuÄŸu vaftiz oldu, hristiyanlığa girdi” diye yazdırtır; bazı yönü belli yandaÅŸ yayın araçlarında, “müslümanlarla hristiyanlara filanca kilisede âyine birlikte iÅŸtirak ettiler, hattâ gelen müslümanlardan, asıl hristiyanlara yer bile kalmadı” diye resimler, haberler bastırır, kıs kıs, keh keh güler. Mü’min ve mücahid ecdadımızın emaneti kendi öz yurdumuzda ne günlere kaldık, ne hallere düştük, daha neler göreceÄŸiz!?

Maalesef, devletimizin yıllardır süren yanlış kültür ve eÄŸitim politikası, iç ve dış politikamızın ters hedef ve yönü; bazı devlet görevlilerinin garip tutumu; TRT’deki alenî hristiyanlık reklam ve propagandası; maksatlı ve tarafgir filimler, kitaplar, konferanslar, tiyatro eserleri; matbuat âlemine hâkim gedikli dinsiz ve densizlerin, katıksız gayr-i müslimlerin, ermenilerin, dönmelerin cüretkâr gayret ve faaliyetleri, kanunlarımızdaki yasak ve kısıtlamalar… vs., müslümanların elleri ve kollarının baÄŸlanmasına, dinlerini öğrenme, öğretme ve yayma çabalarına köstek olunmasına; buna mukabil Ä°slâm düşmanlarının olanca teÅŸvik ve serbestlikle çalışmasına sebep olmuÅŸtur ve olmaktadır.

Artık tek tük olaylardan ibret almalı, işaret ve emaralerden sonuçları görmeli, perşembenin gelişini çarşambadan sezip anlamalıyız.

Millet ve devletçe herkes gözünü iyice açmalı, gaflet ve dalaleti (ve hattâ hıyaneti) bırakmalıdır. İslâm bizim herşeyimizdir, onu yitirdiğimiz zaman herşeyimizi hâsılı dünyamızı da ahiretimizi, hürriyetimizi de yitirmiş, mahvetmiş oluruz.

Çevrenizde dönen dolapları, üstümüzde oynanan oyunları görmeli, ezelî ve tarihi düşmanlara karşı müteyakkız olmalı, maskeli düşmanların maskelerini düşürmeli, dinimize sımsıkı sarılmalı, onu korumak için var gücümüzle çalışmalıyız.

Prof. Dr. M. Es’ad COÅžAN
Başmakaleler-1 (İslam Dergisi Başmakaleleri) 
Server İletişim Yayınları, s.147

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Bir Misyonerlik Yalanı…

misyoner 12
Prof. Dr. Mehmet AYDIN
S. Ü. İlahiyat Fakültesi

Öncelikle ve özellikle Müslümanlar ilgilendiren bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Misyonerler Hristiyanlığı kolay bir din olarak gösteriyorlar. Aslında Hristiyanlık da Ä°slâmiyetin yasakladığı hemen hemen her ÅŸeyi yasaklamıştır. Hz. Ä°sanın son yemekteki ÅŸaraba “iÅŸte benim kanım” diyerek ÅŸarabı orada referans vermesinin dışında hırsızlık, zina, adam öldürmek, ahlâksızlık haramdır.

Bunlar Hristiyanlığı insanlara kolay diye anlatıyorlar. Halbuki Hristiyanlık gerçekten zor bir dindir ve Hristiyanlığı kabul etmek büyük bir sorumluluğu beraberinde getiren, kişiye ciddî sorumluluklar yükleyen bir dindir.

Ä°ncil de şöyle bir cümle var: EÄŸer bir gözünüz harama baktı ise o gözünüzü çıkarıp atın. Çünkü, cehennemde ebedî yanmaktansa bir gözün eksikliÄŸi daha iyidir… diyor. Kur ân- Kerim ne diyor: Ey mü min erkekler ve mü mine kadınlar! Gözlerinizi haramdan sakının… diyor.

Peki, hangi din kolay. İslâmiyet mi kolay, Hristiyanlık mı kolay? Peki bunlar neden Hristiyanlığı kolay gösteriyorlar? Diyorlar ki: Hz. İsa ya inanırsanız, geleceğiniz garanti altına alınmıştır. Hz. İsa Mesih tir; İsa Mesih e inan artık geleceğini kurtarmıştır diyerek propaganda yapıyorlar. Aslında Hristiyanlıkta böyle bir şey yok; yalan söylüyorlar.

Burada bir nokta çok önemli: Türkiye deki Ä°slâm anlayışımızda bir revizyon yapmamız gerekiyor. Bizde bir halk Ä°slâmı , bir de kitâbî Ä°slâm var. Halkın bildiÄŸi Ä°slâm toleranssız, her ÅŸeyi mahkum eden, Ä°slâmdan korkutan, her ÅŸeyi yasaklayan bir anlayış . Böyle bir anlayış gençlerimizi ürkütüyor. Bu çok önemli bir strateji, çok mühim bir unsur. Esasen bu düşünce Ä°slâmın özüne ters bir durum. Gençleri Ä°slâmdan korkutmamamız gerekiyor. Ä°slâm ümit dinidir, tolerans dinidir. Cenâb-ı Hak Kur ân-ı Kerim de “Ben ÅŸirkin dışında bütün günahları affederim” demiyor mu?

 

Şirki de belki isterse affeder. Bu kadar toleranslı bir dini, insanlara ümitsizlik verecek tarzda takdim etmek, melek gibi insanlardan meydana gelen bir toplum ideali için insanları korkutmak bana göre İslâm inanışında ifrata gitmek demektir. Halbuki İslâm bizden böyle bir şey istemiyor.

Bizim gençlerimizi misyonerlik gibi yabancı inanç ve kültürlerden koruyabilmemiz için, müsamahalı bir İslâm anlayışını ve İslâmın istediği bir anlayışı insanlara sunmamız gerekiyor. Allah, gafurdur, rahimdir, affedicidir, tövbeleri kabul edicidir. Allahın Rasûlü Tövbe eden, anasından doğduğu gün gibi temizdir buyuruyor. Bu dinin mensuplarının gençlerimizi korkutarak, onlar ürküterek Hristiyanların kucağına atmaması gerekir. Bu son derece önemli bir taktik ve stratejidir diye düşünüyorum.

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe

Mühim Bir Uyarı!…


Mukayeseli Dinler Tarihinin Önemi

m esad cosan - mukayeseli dinler tarihiAllah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doÄŸru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller beÅŸir ve nezirler göndere gelmiÅŸtir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemiÅŸler, yani “Ä°slâm”ı öğretmiÅŸlerdir. Nefis ve ÅŸeytanın, gaflet ve cehaletin sebebiyle o ilahi gerçekler unutulmuÅŸ, ya da tahrif edilmiÅŸse de Allah mesajını tazelemiÅŸtir.

Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yeniler, geliştirir, şaşırma ve sapmaları gösterir, düzeltir. Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.

Eski çaÄŸlarda OrtadoÄŸu bölgesinde genellikle gelen yeni bir peygambere uyulduÄŸunu tarihten biliyoruz. Fakat Yahudiler maalesef Hz. Ä°sa aleyhisselama tabi olmadılar, Ä°ncil’i kabul etmediler. Ayrı kalmakta inat ve ısrar ettiler.


Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam gelince
, hem yahudiliğin, hem de hristiyanlığın hükmü kalkmış, devri sona ermişti. Yer yüzündeki herkesin bu ahir zaman peygamberine itiba etmesi gerekiyordu. Allah bunu eski kavimlere de, kendi kitaplarında emretmişti. Onlar bunu iyi biliyor ve o peygamberin zuhurunu bekliyorlardı.

Ä°slâm dini gelince eski müdekik rahipler, vicdanlı hahamlar, papazlar, samimi yahudiler, hassas rabbani alimleri medh eder, örnek gösterir. Nasıl övmesin ki onlar imanlarının gereÄŸi olan en doÄŸru iÅŸi yapmışlardı. Çünkü Ä°slâm dini onların ve tüm insanları Allah’ın birliÄŸini kabule davet ediyor; ÅŸirki ve  teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını öğütlüyor; sevgiyi, kardeÅŸliÄŸi, ÅŸefkati, adaleti, iyiliÄŸi, hayrı emrediyor; küfrü , zulmü, din istismarını, riyayı, menfaatperstliÄŸi, haksızlığı, ahlaksızlığı, kötülüğü yasaklıyordu. ÇaÄŸrısı ilâhi idi, doÄŸruydu, haklıydı, güzeldi, doyurucu, yapıcı, birleÅŸtirici ve geliÅŸtirici idi. Ama o eski din mensuplarının bir çoklarına dünya sevgisi, menfaat duygusu, makam hırsı hakim oldu; kin ve haset duygularıyla hareket ettiler; Ä°slâm’a ÅŸiddet ve inatla karşı çıktılar, dünyayı fesada verdiler, haçlı seferlerini düzenlediler, canlar yaktılar, kanlar döktüler, bâtıl mücadelelerini günümüze kadar sürdürdüler. Allah adına, Allah’ın razı olduÄŸu son hak dine düşmanlık ettiler, en büyük haksızlığı yaptılar ve yapmaÄŸa devam ediyorlar, çok kere perde arkasından ve çirkin metodlarla.

Neden? Çünkü: Bugün yeryüzündeki hiç bir din, İslâmla doğrudan fikir münakaşasına girecek sağlamlıkta ve caserette değildir. Bu yüzden işlerini daima dolaylı yollar ve entrikalarla yürütmeğe, taraflarının taassuplarını körüklemekle ayakta durmağa çalışırlar.

O halde biz müslümanlar, karşılık olarak, tüm diÄŸer dinleri iyi incelemeli, onların bozuk ve bâtıl inançlarını ortaya koymalı, Ä°slâm’ın güzelliklerini mukayeseli olarak onlara anlatmaya üstün gayret göstermeli, onları kendi hatalı hallerine bırakmamalıyız. Bu usul peygamber ve sahabe yoludur ve bizim en önde gelen görevimiz olmalıdır.

Son Selman Rüşdî olayları gösteriyor ki onlar buna şiddetle muhtaçtır.

Bu olay çok net olarak gösteriyor ki, diÄŸer dinlerin yöneticileri Ä°slâm’ın 20. yüzyıldaki geliÅŸmesini görüyor ve korkuyor; Ä°slâm’ı karalamak için sinsi ve zecri tedbir almak ihtiyacını duyuyor. Demek ki Ä°slâm onların aleyhine geliÅŸmekte ve yayılmakta. Gerçekten de onların ülkelerinden yazarlar, profesörler, mütefekkirler, araÅŸtırıcılar, filozoflar müslüman oluyor. Birçok kimse kiliseden kaydını sildiriyor; Ä°ngiltere’de Ä°sveç’te, Amerika’da halkın çoÄŸunluÄŸu hristiyanlıktan kopmuÅŸ durumda.


Bu oluşum ve gelişmeyi bilimsel olarak desteklemek, beslemek şarttır
. Onun için tüm müslüman aydınları diÄŸer dinleri yakından incelemeÄŸe, tüm islâmi yayın yöneticilerini, onların yanlışlarını yayınlarında periyodik olarak dile getirmeÄŸe davet ediyorum: Müslümanlar, ayrıca her yerde dinler tarihi enstitüleri kurmalı; ihtida eden, müslüman olanların neden müslüman olduklarını incelemeli; fikirlerini, hayatlarını kaydetmeli; gayrimüslimleri Ä°slâm’a davet çalışmalarını ve metodlarını geliÅŸtirmeli, kitaplar, broşürler neÅŸretmeli, irÅŸat ve tebliÄŸ heyetleri teÅŸkil etmeli, bu konudaki tüm diÄŸer çalışmaları canla baÅŸla desteklemelidir.

Bizim metodumuz açık ve aydınlık olmalıdır, onlar gibi çirkef değil!

Prof. Dr. M. Es’ad COÅžAN
BaÅŸmakaleler-3 (Ä°im ve Sanat Dergisi BaÅŸmakaleleri)
Server İletişim Yayınları, s.66

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

TebliÄŸde Sevgi

misyoner 11

Tebliğde Sevgi ve Özgürlüğün Önemi

Prof. Dr. Mahmut ÇAMDİBİ
M. Ü. İlahiyat Fakültesi

“Misyonerlik faaliyetleri ve gençliÄŸimiz” isimli tebliÄŸinde sayın Hökelekli, günümüz dünyasında gençlerin misyonerlik faaliyetlerinde niçin hedef kitle olduÄŸunu ihatalı bir biçimde ortaya koyduktan sonra gençlik dönemindeki “kimlik karmaÅŸası” na dikkatimizi çekiyor ki bu kavram, gençlerin eÄŸitiminde çok önemlidir.

Tebliğ de sevgi ve özgürlüğün önemi belirtilmiş, -çocukların ve gençlerin hayatında çok önemli olduğu halde- aile ve eğitim çevrelerinde yeterince verilmediği için bu kavramların yeniden müessir bir şekilde kazandırılmasının ehemmiyeti vurgulanmıştır.

Çağımızda dînî inanç ve değerlerin yeni bir anlam kazanması ve dünyanın yeniden kutsala dönüşü yaşaması, doğru anlatıldığı zaman manevîyat ve dînî inançların, gençler ve bütün insanlarca dikkat çekici hale geldiğini görüyoruz. Bu gelişmelere zıt istikamette, günümüzde dîni inanç ve vecibeler üzerinde şüpheler uyandıracak tarzda yersiz tartışmalarla, çok açık dînî gerçekler hakkında tereddütler uyandırılmaktadır. Doğru anlaşılmamış dînî inançların özellikle gençlerin zihin ve duygularında bocalamalara sebep verdiği görülmektedir.

Çocuklar ve gençler, gördükleri akran ve yetişkin modellerine uyarlar; bu bakımdan onlara model oluşturan ebeveyn, öğretmenler ve yakınlarında bulunanlar nasıl bir model olduklarına dikkat etmelidirler. Çocuklar ve gençler, yakınlarındaki fıtrata uymayan ve kendilerini anlamayan yetişkinlerle özdeşleşmezler. Çocukların ve gençlerin özellikle bağlılık, sevgi ve özgürlük ihtiyaçlarına cevap vermeyen yetişkinleri benimsemezler. Gençlerde özgürlük ihtiyacı daha da artar. Gençler yakınlarına hem bağlı olmak ister hem de özgürlüğünü kullanmak. Bu iki ihtiyacın denge içinde karşılanması çok zordur. İşte burada çocuklar ve gençleri eğitmekle sorumlu olanların bu dengeyi sağlamaları gerekir. Yakınlara sevginin din eğitiminde özel bir yeri vardır.

Yakınlara Sevgi

Allah Teâlâ, yakınlara sevgi konusunda öyle buyuruyor: Allah, inanıp yararlı işler işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! de ki: Ben sizden buna karşı  yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem. Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini arttırırız. Muhakkak ki Allah, bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.[16]

Rasûlullah (s.a.v.) insan sevgisi ile iman arasındaki alâkayı öyle belirtiyor: Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız..[17]

İnsan sevgisine ve ondan da Allah sevgisine ulaşmak, insanın sıfatları yönündedir. Sevilen ve seven arasında zâhirî güzelliğe ve bir menfaate dayanmadan, sadece rûhî uygunluğa bağlı olan sevgiler gerçek sevgidir. İnsanın sıfatları itibâriyle Rabbine yakınlığı sevgiye sebep olur. Bu sıfatlar Ulûhiyet sıfatlarından olan, ilim, iyilik(birr), ihsan, lütuf, hayır dokundurmak, halka merhamet etmek, onlara nasihat etmek, onları hakka irşâd etmek ve bâtıldan men etmek gibi sıfatlardır.[18]

Sevgi, vermektir; almak değil. İnsanları menfaatsiz sevmek ve iyilik yapmak yüksek, manevî bir derecedir. Bu dereceye ulaşmadan insan sevgisine ulaşılamaz. Bunun göstergesi menfaat çatışmalarında, makam, mevki ve maddî güçlerin elde edilmesinden sonra insanlara karşı tavır ve sevgisi değişmiyorsa insânî sevginin gelişmekte olduğu söylenebilir. İnsânî sevgi, ilâhî sevgiye ibâdetler ve zikir yoluyla ve bunların refâkatinde dönüşebilir. İnsânî sevgi olmadan ve gelişmeden sâdece ibâdet yoluyla ilâhî sevgiye ulaşılacağını söylemek mümkün değildir.

Sevgi, sevenle sevilen arasındaki özel alakadır; seveni sevilene bağlayan bir nisbettir. Sevgi, sevenin bizzat kendisidir. Bizzat özüdür.[19]


Sevgi, insanın şahsiyetinin özünde gerçekleşen, özel bir ilgi ve alakadır.
Bu alâka, seven ve sevileni birbirine bağlar. Seven, sevdiğini her vesileyle anar ve onunla şahsiyetinin bütün yönleriyle bağ kurar; kalbi ona bağlıdır.

Sevgi ince davranış, anlayış, af ve ilgilenmeyi gerektirir. Bu hususla ilgili bir âyetin meali öyledir: Allahın rahmetinden dolayı ey Muhammed! Sen onlara karşı yumuÅŸak davrandın. EÄŸer kaba ve katı olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara maÄŸfiret dile, iÅŸ hakkında onlara danış; fakat karar verdin mi artık Allah’a tevekkül et, güven; doÄŸrusu Allah tevekkül edenleri sever. [20]

Allah Teâlâ, iman, sevgi ve amel-i sâlih arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: İnanıp yararlı işler işleyenler (amel-i sâlih), muhakkak Rahmân onlar için bir meveddet (sevgi) verecektir (gönüllere sevdirecektir).[21]

Eğitimde Bütünlük

Dinî hayat, iman, sevgi ve tefekkürle şahsiyetimizin bütünlüğünden ortaya çıkan yüksek duygulardır.

Din eÄŸitimi, ÅŸahsiyet terbiyesi ile çok geniÅŸ ölçüde ilgilidir. GeliÅŸimi , iman ve prensiplerin ışığında iyi terbiye edilmiÅŸ ÅŸahsiyetler, hak ölçülerini derinden kavradığından çevresinden gelen dış etkilere karşı bu ilkeleri tanıyarak davranışlarını ayarlarlar. Åžahsiyet terbiyesi, doÄŸruluk, adalet ve merhametin, Allah’a baÄŸlılık ve mahlukata ÅŸefkatin derinden kavranacağı uygun terbiye ilkeleriyle oluÅŸması mümkündür. Bu prensiplerin ruha derinden yerleÅŸmesi, çocukluk yıllarından itibaren ÅŸahsiyet bütünlüğü içersinde uygun terbiye teknikleriyle saÄŸlanır. Rûhî hayatımız ve ÅŸahsiyetimiz, maksatlıdır ve unsurlara bölünmesi mümkün olmayan bir bütünlük halindedir. Ruhî olgular ve olaylar bütünlük içinde araÅŸtırmak gerekir.

Rûhî hayatımızın maksadı, maddî manevî güçlerimizin bir bütünlük içinde dengeye ulaÅŸmasıdır. Bu güçler, tefekkür, sevgi, sezgi, idrak ve duygu güçleridir. Bu güçler, ÅŸahsiyette yüksek ve derin tabakalarda hürriyet ve itidalle yüksek tefekkür ve amelle (aksiyon) bütünlüğe ulaÅŸmakta böylece fert kendi güçlerini kendi çabasıyla harekete geçirip kendi olmakta, kendini aÅŸarak da muhabbet, merhamet ve huÅŸu’a ulaÅŸmaktadır. Kendi olan ve kendini aÅŸabilen ÅŸahsiyetli kiÅŸi, hak ölçülerini tanıyarak, tefekkürde geliÅŸmesi ile doÄŸruluk ve denge içinde doÄŸru iÅŸler yapacaktır. Yüksek ÅŸahsiyetli, imanlı insanın ibadeti riyadan, çalışması da ihtirastan ve ifsattan uzak olacak, elde ettiÄŸi imkânları hayır iÅŸlerde kullanarak insanlarla ülfet içinde yaÅŸayacak ve bütün mahlukata karşı ÅŸefkat ve merhamet içinde olacaktır.

Tam bir bütünlük olmadan şahsiyetin yükseltilmesi mümkün görülmemektedir. Sosyal psikolojideki tetkikler göstermiştir ki, yüksek derecede organize olmuş felsefî-dinî hisler, bu hislere sahip fertleri müsbet istikâmete götüren birer ego standardıdır. Buna mukabil daha az organize olmuş felsefî-dînî hisler ise benin korunmasına yarayan bir müdafaa vazifesi görürler.[22]

Ä°letiÅŸim

Din eğitiminde yeteneklerin geliştirilmesi, doğruluk, adalet ve merhamet gibi ilkelerin şahsiyette derinden kavranmasında çocuklar ve gençlerin yetişkinler ile iletişimi özel bir önem kazanmaktadır. İletişim, insanların sizi tanımasına ve karşılıklı anlayış oluşturmasına izin vermektir. İletişim karşılıklı gelişen bir süreç olduğundan insanlarla samimi olarak fikirlerinizi ve duygularınızı paylaşmanız gerekir. Ancak iki birim birbirleriyle müşterek algılama ve anlama zemini içinde değillerse iletişim kuramazlar.

İletişim, iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alış-verişidir.[23] Mesaj, bir kişi veya grubun bilgi, beceri ve tutumlarda değişiklikler yapmak gayesiyle düzenlenen uyaranlar organizasyonudur. Mesajda mesaj gönderenle alanlar arasında iki tarafında mesaja yüklediği anlamlar vardır; bu anlamlar iletişimde önemlidir. Mesajların iletişime katılanlarca doğru alınabilmesi ve o andaki aktüel ihtiyaçların bilinmesi önemlidir. Bütün bu hususlar, şahsiyet bütünlüğü içinde alınmakta ve verilmektedir.

Öğretin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin; sizden biri kızdığı  zaman sussun. [24]

Dip Not:
16 eÅŸ – şûrâ, 42/23.
17 Müslim.
18 Gazâlî, a.g.e, IV / 298.
19 Muhyiddin Ibn Arabî, İlâhî Aşk, İstanbul, 1992, 63.
20 Âl-i İmran, 3/139.
21 Meryem, 19/96.
22 Krech D., Crutchfield R. S., Sosyal Psikoloji, trc., Erol Güngör, İstanbul, 1970, s.,198.
23 Doğan Cüceloğlu, Yeniden İnsan İnsana, İstanbul, 1999, s., 68.
24 Buharî, Edebu l-Müfred.

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ ve GENÇLERİMİZ

misyoner 10MİSYONERLİK FAALİYETLERİ  ve GENÇLERİMİZ

Prof. Dr. Hayati HÖKELEKLİ
U. Ü. İlahiyat Fakültesi

Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, yeryüzündeki bütün toplumlar , farklı kültür ve inançlar birbirine son derece yaklaştırmış gözüküyor. Ülkeler arasındaki sınırlar neredeyse ortadan kalktı ve her din ve toplumdan insanların birbirleriyle kolayca ilişki ve iletişim kurabilecekleri yeni bir küresel ortam oluştu. Küreselleşme olgusu, ekonomik olduğu kadar dinî ve ahlâkî yönden de çoğulculuğun toplumların hayatında kendisini kuvvetle hissettirdiği bir duruma yol açtı. Rekabet ve yarışma, güç, hakimiyet ve üstünlük mücadelesi yalnızca ekonomik ve siyasi alanda kendisini göstermiyor.

Dünyamızın maddî ürünler ve siyasal düzenler kadar din, ahlâk, ideoloji, yaşam biçimi.gibi düşünce ve değer tarzlarının da açıkça sergilendiği, pazarlandığı bir uluslar arası açık pazar haline geldiğini söyleyebiliriz. Bilimsel yöntemlerle geliştirilen günümüzdeki reklam, propaganda. gibi etkileyici iletişim teknikleri , hipnoz, beyin yıkama gibi bilinç dışı telkin ve ikna tarzları hayatın her alanında yaygın şekilde kullanılmaktadır. Psikolojik savaş taktikleri ve toplum mühendisliği uygulamaları da aynı sürecin bir parças durumundadır.

Evrensel iddialı ideolojilerin baÅŸarısızlığı ve çöküşüyle birlikte, son otuz yıl içerisinde evrensel iddialı dinlerin etkinliÄŸinin ve geniÅŸleme alanlarının arttığını görüyoruz. Bir baÅŸka deyiÅŸle, ideolojilerin bıraktığı boÅŸluÄŸu artık dinler, dinî inanç ve deÄŸerler doldurmaya baÅŸlamıştır. Bu anlamda bazı dinler dışçevreyi kendi iç çevresi haline getirmek, yani daha önce kendi baÄŸlıları olmayan yeni insan gruplarını kendi inananları içerisine katmak için ciddi bir çaba içerisine girmiÅŸ gözükmektedir. Geleneksel misyoner teÅŸkilatı bulunan dinler, günün ÅŸartlarına göre yeni yöntem ve taktikler geliÅŸtirerek çalışmalarına hız vermiÅŸ bulunmaktadırlar. Dünyanın yeniden Kutsal’a dönüşü yaÅŸadığı ÅŸu son zamanlarda, maneviyat ve deÄŸerler açlığı içerisinde bocalayan insanlara dinî mesajlar daha kolay ulaÅŸabilmekte, daha fazla ilgi ve cazibe konusu oluÅŸturabilmektedir.

Son iki yüzyıldır Batı kültürünün bütün dünyada yayılmasıyla, buna baÄŸlı olarak Hristiyan misyonunun yayılması bir canlanma iÅŸareti olsa da bu, kültürün yayılmasıyla birlikte kültür bağımlı bir dinin yayılması olarak yorumlanabilir. Dinler arası yarışın bundan böyle yüzyıllarca süreceÄŸi beklenmelidir. Din alanındaki bu var olma ve üstünlük kurma mücadelesinin entelektüel boyutlarda deÄŸil dinler arası etkileÅŸimin sebep olacağı semereler kriteri ile nihai olarak çözüleceÄŸini ön görenler vardır. Bu bakış açısına göre; insanlar bu geniÅŸ dünya toplumunda yaÅŸama problemleriyle baÅŸ edebilmeye çalıştıkça hangi dinin kendilerine daha çok yardım edeceÄŸine bakarlar. Bu gibi yardımda bulunma sürecinde bütün dinler belli bir ölçüde kendilerini yeniden düzenlemek zorunda kalacaklardır. Büyük bir ihtimalle de kendini yeni bir ÅŸekilde düzenleyen dinler baÅŸarılı olacaktır. Entelektüel ve pratik uzantıları olan ferdi din deÄŸiÅŸtirmelerde temel faktörün, bireyin kendisini baÄŸlamak istediÄŸi dinî topluluÄŸun hayatında görmüş olduÄŸu ürünlere hayran kalmasıdır.. Kısacası, “dinler-arası” bir durumda dinler ve dinî hareketler daima semereleri ile deÄŸerlendirilir.[1]

 

Bu anlayış çerçevesinde misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan yöntemlerin ana hareket noktasının, insanların psikolojik ve sosyal ihtiyaç, beklenti ve sorunlarının birinci planda göz önünde bulundurulması ve dinî mesajın bu yolla etkili şekilde verilmesi olduğu görülmektedir. Buna göre; potansiyel üyeleri, sempatizanları etkilemek ve kendi saflarına çekmek için bireysel ve toplumsal ilişkilerde etkili olan aşk, sevgi, dostluk, aile sorunları, ilgi, kabul görme, ekonomik yardım ve destek, mükâfat, ceza, günah, kurtuluş vb. duygu yüklü söylemler ön plânda kullanılmaktadır.

Özellikle gençlerin duygu ve düşüncelerini etkileyici nitelikte sıkça baş vurulan taktikler arasında sevgi, ilgi ve iltifat dolu sözler; iş bulma, maddî yardımda bulunma gibi vaadlerin yanısıra, bireyin çaresizlik, yalnızlık, kimsesizlik, korku,suçluluk ve günahkarlık duygusuna atıflar yapma da yer almaktadır. Şüphesiz ki, psiko-sosyal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik yaklaşımların iknâ edici gücü, diğer başka taktiklerden çok daha güçlü olabilmektedir. Bunun çok iyi farkında olan Hristiyan misyonerlerin genelde kendilerine hedef kitle olarak sığınmacılar, göçmenler, sürgün ya da hapis hayatı yaşayanlar gibi kendi vatanından, kültüründen ve ailesinden uzak düşen kimseleri; deprem, salgın hastalık, savaş gibi tabiî âfetler içerisinde âciz kalıp bocalayan kimseleri; yaşadıkları yörelerde kendilerini etnik ve kültürel olarak azınlık durumunda hissedenleri; dinî ve millî hassasiyetleri zayıf olan kimseleri ve tarihsel olarak Hristiyan bir kökene sahip olduğu düşünülen kimseleri[2] seçtikleri bilinen bir husustur.

Misyonerlerin Hedefi Olarak Gençler

Misyonerlerin hedef kitlesi içerisinde gençlerin özel bir yeri vardır. Çünkü gençler iknâ ve etkiye en açık, değişime en yatkın bir grup olarak bilinir.[3] Tarikat veya cemaat üyelerinin, kendi gruplarına katılmalarına ikna ederek onların hizmetinden yararlanmaya çalışmalar için ilk olarak ergenleri ve genç yetişkinleri hedef aldıkları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden lise ve üniversite öğrencileri misyonerlerin en çok ilgilendikleri ve etkili olduklar bir kesimdir. Nitekim Türk Protestanları lideri İhsan Özbek e göre son on yıldır Hristiyanlığı seçenlerin sayısı iki bin kişi civarındadır ve bunların yarısı üniversite öğrencisi yarısıda lise mezunu kimselerdir.[4] Samsun da Katolik Kilisesinin misyon faaliyetleri sonucunda Hristiyan olan 30 un üzerinde cemaat mensubunun büyük çoğunluğunun gençlerden oluştuğu tesbit edilmiştir. Bu gençlerin bir kısmı Anadolu Liseleri ve bir kısmı da Özel okullarda öğrenimlerini sürdürmektedirler. Hristiyanlaştırma faaliyetlerinin Samsun ve Trabzon daki Üniversitelerle, Anadolu Liseleri ve Özel Liseler üzerinde yoğunlaşmış olduğunun gözlendiği belirtilmektedir.[5] Özellikle Batı kültürü ile doğrudan ve yakın temas içerisinde olan yabancı dille eğitim veren kolej tipi okullar ve bölümlerle yabancı dil kurslarının misyonerlerin daha rahat çalışma imkânı buldukları yerler olduğu söylenebilir.[6]

Sevgi ve özgürlük baÅŸta olmak üzere, tatmin edici bir hayat felsefesine, dünyadaki ve içinde yaÅŸadığı toplumdaki yerini, rolünü ve görevinin sınırlarını tam olarak gösterecek, iliÅŸkilerini düzene sokacak bir “kimlik” kavramına olan ihtiyac genç insanı arayışa yöneltmektedir. Bu dönemde anlam ve amaç duygusu ile kendini gerçekleÅŸtirme ihtiyacı yoÄŸun olarak hissedilmektedir. Bu dönemde cinsel güdülerin de son derece aktif duruma geldiÄŸi göz önünde bulundurulacak olursa, ergenin durumundaki hassasiyet daha iyi anlaşılır.

Gençlerin dış etkilere ve deÄŸiÅŸime açık olmalarının temelinde de genelde bu eÄŸilimler yatmaktadır. ÇaÄŸdaÅŸ kültürel ve toplumsal geliÅŸmeler karşısında sürekli deÄŸiÅŸen toplum düzeni içinde farklı rol beklentileri ve bu deÄŸiÅŸime paralel biçimde zorlanan gençler, ruhsal bir gerilim ortamında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Kendi yaşı gereÄŸi deÄŸer yargıları hızla deÄŸiÅŸen gencin, içinde yaÅŸadığı toplumun deÄŸerlerinin de hızla deÄŸiÅŸmesi karşısında bunalıp bocalaması kaçınılmazdır. Tüm bu olgular ergenlik döneminin sıklıkla gerilim ve fırtına dönemi olarak adlandırılmasına yol açmıştır. Bu durumun iki farklı yönde geliÅŸmelere yol açtığını görüyoruz. Gençler, ya hiçbir yüce deÄŸere ilgi duymayan, ideal ve amaçtan yoksun, günübirlik uÄŸraşılar ve maddî zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaÅŸan kiÅŸiler haline gelmekte ya da bir takım dinî ve ideolojik gruplara katılarak “kimlik yitimi” noktasına varan bir baÄŸlanmaya girmektedirler.

Ergenlerin stresle sonuçlanan belirsizlik ve korkularla dolu yaÅŸantısı, yeni bir sığınak arama anlamında, her ÅŸeye gücü yeten bir baÄŸlanma figürüne yönelmek için iyi bir sebep olabilir. Bunun yanında ergenlik, ilk baÄŸlanma figürleriyle diÄŸer baÄŸlanma figürleri arasında önemli bir geçiÅŸ dönemidir. Bu baÄŸlamda bir kısım gençler, ilk baÄŸlanma figürleri olan aileleriyle olan baÄŸlarını koparmalar sebebiyle kendi iç dünyalarında yalnızlık gibi bazı psikolojik durumlar yaÅŸayabilir. Böyle zamanlarda birçok ergen, bir baÄŸlanma figürü olarak Allah’a veya onun yerini tutabilecek karizmatik bir dinî lidere baÄŸlanıp ondan yardım talebinde bulunabilir. [7] Bu bakımdan ergenlik bir çok din psikoloÄŸuna göre, dinî deÄŸiÅŸim ve dönüşümler için en uygun dönemdir. Nitekim yapılan araÅŸtırmalar, din deÄŸiÅŸtirmelerin önemli bir bölümünün ergenlik ya da gençlik yıllarına rastladığını ortaya koymaktadır.[8]

Ergenlikte geleneksel dinî inançlar sorgulanmakta, akli temeller yanında duygusal tatmin noktalar araştırılmakta, kişinin kendisini içinde bulduğu toplumun dinî kimliği ve manevî değerleri askıya alınmakta ya da reddedilebilmektedir. Buna karşılık, toplumun sunduğundan farklı yeni ve daha tatmin edici olduğu varsayılan bir kimlik benimsenebilmektedir. Bu açıdan din değiştirmenin, bu dönemdeki kimlik karmaşasına bir cevap teşkil ettiğini ileri sürenler bulunmaktadır.[9]

Bu gerçeğin çok iyi farkında olan misyonerler sevgi odaklı bir söylemin beraberinde gençlere yaklaşırken, onlara özgürlük ve değer vermek suretiyle sempatilerini kazanmaya ve ilgilerini çekmeye çalışmaktadırlar. Onlara devamlı güler yüzlü davranmakta, muhatabın kişiliğine, görünümüne ve kıyafetine sürekli iltifat etmektedirler. Onlara önemli ve değerli olduğunu hissettirecek, önemli yeni kararlar verebilecek ve tercihlerde bulunabilecek güç ve potansiyele sahip oldukları telkin edilerek, onların din değiştirmesini kolaylaştıracak bir sosyal etkileşim sürecine yönlendirmektedirler.[10]

Nitekim yakın zamanlarda, Hristiyan olan bir grup gencimizle yapılan bir röportajda bu hususların öne çıktığı çok açık olarak görülmektedir. Bir gencin ifadeleri arasında şunlar yer almaktadır: İncil de diyor ki, Tanr sevgidir . Aradığım şey sevgiydi. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak . Aradığım ey özgürlüktü. Sizin adımlarınız, sizin çabanız, sizin ibâdetiniz sizi kurtarmayacak Siz kendi çabanızla bize ulaşamayacaksınız; benim lütfumla ben size ulaşıyorum . Benim aradığım şeyler bunlardı.

Bir başka genç bir vesileyle bir gün kiliseye gitmiş ve ona Türk Hristiyanlar Türkçe dua etmişler, İsa seni seviyor demişler. O bu davranıştan son derece duygulanmış ve etkilenmiş. Üniversite son sınıf öğrencisi bir genç, tesadüfen sokakta tanıdığı gitar çalıp şarkı söyleyen bir misyoner grubun kendisi için dua etmek istediklerini söylediklerinde bunu reddetmemiş ve sonuçta bu davranış tan son derece etkilenmiş.İlk kez birisi benim için yüksek sesle dua ediyordu diye belirten bu genç, bir süre sonra Hristiyan olmaya karar vermiş . İmam Hatip Lisesini birincilikle bitirdiğini belirten bir genç kızımız da aradığı sevgiyi Hristiyanlıkta bulduğunu dile getiriyor. Ona göre Hristiyanlık şartsız sevgiyi, lütufa dayalı kurtuluşu talim ve telkin ettiği için, kendisinin dinini değiştirmesinde başlıca etken olmuştur. Bu gençlerin hepsi de kiliseye gittiklerinde büyük sevgi ve ilgi gördüklerini ve bundan da son derece etkilendiklerini ifade etmektedirler.[11] Bütün bu örnekler genç insanın önemsenmeye, ilgiye, bağımsız bir kişilik olarak tanınmaya, kabul edilmeye ve değer verilmeye duyduğu derin özlemi çok açık olarak dile getirmektedir.

Özellikle toplumsal ilgi ve kabul görme gençleri rahatlatmakta ve dış etkilere kolayca açık duruma getirebilmektedir. Yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu misyonerlik faaliyetlerinde, cemaatçi yapı gereği üyelere şefkatli bir yaklaşım sergilenmekte, yaşadıkları acı ve sıkıntılar paylalmakta, böylece yatıştırıcı etkiler oluşturulmaktadır. Gençleri Hristiyanlaştırmada başvurulan en etkili yolların başında yeniden sosyalleştirme süreci gelmektedir.

Muhatabına, zeki ve uyanık biri olduğunu, hiç kimsenin kendisine zorla bir şey yaptırmasının mümkün olmadığını ifade ettikten sonra, seni davet edeceğim toplantıya bu akşam mı, yarın akşam mı gelmek istersin? diyerek karşısındakini ciddiye aldığını, önemsediğini hissettirir ve özgür tercihte bulunmas için seçenek sunarlar. Böylece potansiyel üye, grup tarafından düzenlenen sosyal etkileşim ortamına çekilmiş olur. Belli aralıklarla düzenlenen seminerlerde ve sohbet toplantılarında muhataplarına öncelikle içlerinde bir şeyler yapma ve yaratmada çok önemli potansiyele sahip oldukları, ancak bunun belli bir eğitim sürecinde açığa çıkarılaca fikri aşılanır. Böylece özgüven kazanan birey için yeniden sosyalleşme süreci başlamış olur.

Bu uygulama, güçlü bir reklam ve propaganda yoluyla yapılabildiği gibi, adaylar çoğu zaman bir kilise veya eğitim merkezi ya da kırsal bir dinlenme alanında kampa almak, orada yoğun bir eğitime tabi tutmak, grubun ideolojisini benimsetmek ve grubun diğer üyeleriyle kaynaştrmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. [12] Böylece yeni üyenin grubu benimsemesine yönelik araçsal ve grubun ideolojisini ve âdabını benimsetmeye yönelik ahlâkî bir bağlılık oluşturulmaya çalışılır.

Sonuçta potansiyel üyeler düşünce, inanç, tutum ve davranışları değiştirmek yerine yenilerini aşılamak amacıyla yoğun bir eğitim programına alınarak yeniden sosyalleşme ve sosyal etkileşim sürecine tabi tutulur. Belli yöntemlerin sistemli bir şekilde kullanılması sonucunda, bireylerin bir takım özelliklerini kaybetmiş oldukları, onların yerine yeni kimlik kazandıkları görülür.

Bir gencin toplumun yerleşik kültüründeki dinî kimliği reddederek bir başka dini seçmesi, kendi süreklilik ve bütünlüğünden vazgeçmesi demektir ki bu oldukça ciddi bir durumdur. Böyle bir değişimin ancak çok özel şartlarda olabileceğini kabul etmek gerekir. Genel anlamda olaya baktığımızda, gençlerin içinde yetiştiği toplumsal sistemin sembollerini, temel değerlerini ve bu değerlerin kendisiyle başkaları arasında oluşan ifade şekillerini öğrenmesi, kısacası sosyalleşmesi yetersiz ya da başarısız olduğu zaman, yabancı inanç ve kültürlerin etkilerine kolayca açık duruma gelmesi kaçınılmaz olur.

Özellikle kişilik gelişimlerinin ilk dönemlerinde normal ve yeterli bir sosyalleşme sürecinden geçmeyen kimseler, toplumundan ayrı ve farklı yönde kendi dünya görüşlerini oluşturabilir ve sonuçta kendi toplumlarının ölçü ve değerlerine zıt bir davranış içerisine girebilirler. Bu bakımdan, ailesinden ciddi bir dinî bilgi ve eğitim almayan, okulda aldığı din eğitiminden memnun ve tatmin olmayan, kafaları karışmış gençlerin din değiştirme ihtimallerinin yüksek olduğu söylenebilir.[13]

Çocuğun kişiliğinin ve değerler dünyasının şekillenmesinde ailenin yeri ve önemi tartışmasız bir gerçektir. Güven, rahatlık ve ruhsal tatmin kaynağı olarak işlevlerini tam yerine getiren bir aile ortam içerisinde gelişimlerini sürdüren çocuk ve gençlerin dinî yönden de istikrarlı bir yön izlemeleri beklenebilir. Buna karşılık boşanma, ölüm, intihar teşebbüsü, geçimsizlik, şiddet ve aşırı baskı, sevgi ve ilgisizlik gibi mutsuz bir aile ortamında büyüyen ve ailelerine yabancılaşmış, ilgi ve psikolojik destekten yoksun kalmış, ilişkileri gerilimli çocuk ve gençlerin dinî gelişimlerinin de bu durumdan olumsuz yönde etkilendiği bir gerçektir. Ailede yaşanan huzursuzluklar ana-babaya, çevreye ya da bütün bir topluma yönelik isyan ve tepkiye yol açabilmekte, bu da din değiştirmeyi kolaylaştıran bir etken haline gelmektedir. Çalkantılı bir çocukluk ve ergenlik, duygusal yönden sorunların aşılamaması durumunda, dinî ibadetleri yerine getirmeye, ailesinin dindarlığına veya baskısına tepki olarak din değiştiren gençler olduğu görülmektedir.[14]

Bütün bu hususlardan biri ya da birkaçı bir araya geldiÄŸinde, gençler açısından riskli bir durumun oluÅŸması kaçınılmazdır. Şüphesiz ki herkeste bu geliÅŸmelerin din deÄŸiÅŸtirme ile sonuçlanması söz konusu deÄŸildir. Ancak, çocuk ve gençleri derinden sarsan bu olumsuz durumların, din deÄŸiÅŸtirme de dahil daha baÅŸka bireysel ve toplumsal bakımdan yıkıcı, bozucu, istenmeyen geliÅŸmelere yol açacağını belirtmeliyiz. Toplumumuz üzerinde dinî, ideolojik ya da ekonomik çeÅŸitli hesapları olan kesimlerin oyun ve tuzaklarına en kolay av olabilecek kimselerin, yaÅŸadıkları hayattan memnun olmayan sıkıntılı insanlar arasından çıkması sürpriz bir durum olmayacaktır. Çünkü, “bir insan n iÅŸlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile aÄŸrısa, bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi gerekti ine inanır” .

Dünya ile birlikte kendi konumunu da değiştirecek ve daha iyiye götürecek bir gelecek umudu vadeden bir söylem, dertli insan için kutsal bir dâva olarak değer kazanacaktır. Değersiz hayatına bir mânâ verebilecek amaçlara sıkı sıkıya sarılarak, kutsal bir amaca hizmet, insanın bir bakıma sıkıntıların ve kendi değersizliğini unutmasına ve kendini güçlü hissetmesine imkân verir. Bu açıdan gençlerin ilgisini çekmek isteyen bilinçli ve bilgili bir propagandacının ısrarla altını çizdiği konular, onların beklentilerine uygun düşmesi ölçüsünde, köklü bir değişime yol açan güçlü bir etki meydana getirebilmektedir.

Gençleri Misyonerlerin Propagandasından Nasıl Koruyabiliriz?

Misyonerlik faaliyetleri dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de sık sık karşılaşacağımız bir sorun olarak varlığını koruyacaktır. Önemli olan bu sorunun toplumumuzun ilgili kesimleri tarafından ciddiye alınması, konu hakkında yeterli ve doğru bilgiler üretilmesi, bunların sonuçlarının yeterince analiz edilip değerlendirildikten sonra uygun önlemlere başvurulmasıdır.

En büyük sıkıntı, bilimsel olarak konuyu ele alan çalışmaların azlığı ya da yetersizliğidir. Biz bu bildiriyi hazırlarken alanın çok boş bırakılmış olduğunu bizzat görme fırsatı bulduk. Ülkemizde bir kısım gençlerimizin neden Hristiyanlığı seçtiklerine dair ciddi bilimsel bir araştırmaya rastlayamadık. Kulaktan dolma bilgiler, savunma ya da aşağılayıp mahkum etmeye yönelik söylemlerle sorunun üstesinden gelinemeyeceği açık bir gerçektir.

Esasen bu konu yalnızca bilim adamlarını ilgilendirmekle sınırlı kalmayan, toplumumuzun güvenlik ve bütünlüğü başta olmak üzere, çocuk ve gençlerimizin eğitim-öğretim ve yetişmelerinden sorumlu bütün kişi ve kurumlar ilgilendiren bir geniş alanda varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden sistematik araştırmalar yanında, toplumun ilgili kesimlerinin ortak ve koordineli çalışmaları ile sorunun üstesinden daha iyi gelinebileceğini düşünüyorum. Bu genel mülâhazalardan sonra alınabilecek bazı önlemlerle ilgili görüş ve önerilerim şunlardır:

1. İnsan hayatında en etkili ve belirleyici kurum ailedir. Çocuğun kişiliği ve değerleri erken yaşlarda aile içerisinde şekillenmeye başlar ve burada kazanılan özellikler uzun yıllar varlığını ve etkinliğini sürdürür. Çocuğun kendi toplumunun dinî kimliğini kazanması, büyük ölçüde ailede aldığı dinî bilgilere, anne-baba ve yakınlarının dinî yaşantısıyla içten ilişki  kurması ve onlarla özdeşleşmesine bağlı bulunmaktadır. Anne-babadan yoksunluk, ilgi ve sevgi eksikliği, uygun ve yeterli bir din eğitimi verilememesi gibi durumlar sonucu çocuğun ruhsal ve manevî gelişimi büyük yaralar alabilmektedir.

Her ÅŸeyden önce toplumumuzda aile yapısının güçlendirilmesi ve çocuk yetiÅŸtirme ve gençlerle iliÅŸkiler konusunda aile üyelerinin bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu da “YetiÅŸkinler EÄŸitimi” ya da Ana-Baba Okulu ile mümkündür. Bunun yanında ailesiz, kimsesiz çocukların koruma altına alınması, yetiÅŸtirilip eÄŸitilmesi hususuna büyük önem vermek gerekmektedir. ÇeÅŸitli kurumların bünyesinde barındırılan ailesiz çocukların millî ve dinî geliÅŸimini güçlendirecek, içinde yaÅŸadıkları toplumun kültür ve deÄŸerlerini yeterince içselleÅŸtirecek ve sosyalleÅŸmelerini baÅŸarı ile tamamlamalarına imkân saÄŸlayacak bir yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Sağlıklı bir aile ortamında çocuk sosyalleşmesini tam olarak gerçekleştirebilir. Ailesinin ve toplumunun değerlerini kolayca içselleştirebilir. Yabancı kültür, inanç ve ideolojiler karşısında dinî ve millî kimliğini koruyup, ona sahip çıkabilir. Bu yüzden, aile yapısı ve aile içi ilişkileri güçlendiren her önlem aynı zamanda gelecek nesillerin korunması ve güvence altı na alınmasının da teminatı durumundadır.

2. Ailede ve okulda verilen din eğitiminin sevgi ve anlayış temeline dayandırılması, baskı, zorlama ve korkudan uzak durulması büyük önem taşımaktadır. Çocuğun içten benimseyip katılmadığı , vicdanında olumlu bir iz bırakmayan ya da ruhsal ve manevî olarak onu tatmin etmeyen ilişki ve uygulamalar, bir süre sonra ana-babaya, büyüklere karşı tepki ve isyana dönüşebilmektedir. Bu tepki ve isyan daha sonra genelleşerek toplumun bütün değerlerine yönelik olumsuz bir tutum halini alabilmektedir. Hıristiyan olan gençlerin bir kısmında bu tepkisel durum açıkça görülebilmektedir.

Çocuk ve gençlere din anlatılırken haram/helal, günah/sevap, ceza/mükâfat.. gibi kavramların kalıplaşmış ifade tarzlar içerisinde değil, onların da kolayca anlayabileceği ve katılabileceği, dinî emir ve yasakların bireysel ve sosyal anlamlar çerçevesinde bir anlatım tarzına yer verilmelidir. Gençlerin henüz gelişimini ve olgunlaş masını tamamlamamış eksik bireyler oldukları göz önünde bulundurularak, dinî konulardaki eksik, hata, yanlış ya da ihmalleri hoş görü ile karşılanmalı, sertlik ve kırıcılıktan uzak durulmalıdır. Gençlere dinî ve millî değerleri sevdirici, yakınlaştırıcı duygu, anlam ve güzel örnekler içeren yeterli bir din eğitimi verilmelidir.

Gençlerin zihninde dinî inanç ve değerler ulaşılması , uygulanması zor ve imkânsız soyut idealler olarak değil, onların kendi sorunlarıyla başa çıkabilmelerine dayanak oluşturan, gündelik hayatın pratik zaruretlerinde işe yarayan, bunalım ve çatışma anlarında psikolojik destek sağlayan gerçek ve etkili bir değerler bütünü olarak yer tutmalıdır.

3. Camiye, cami bahçesi ya da avlusuna gelen çocuk ve gençlerle din görevlilerimiz özel olarak ilgilenmeli, onlara hoş görü, sempati ve sevecenlikle yaklaşmalı , onlar için hayır dua etmelidir. Cami ve çevresi çocuk ve gençlerin ilgisini çeken, hoşça vakit geçirmelerine imkân veren, bazı sosyal/dinî etkinliklere katılımlarını sağlayan bir anlayışla düzenlenmelidir. Bu bağlamda, camilerin yanı başında kütüphane, kültür ve sanat merkezi, spor alanları, çay ve kahvehane, bilgisayar odası, oyun salonu gibi unsurlara yer verilmesi, gençlerin daha güvenli bir sosyalleşmeden geçmelerine yardımcı olabilir.

4. Misyonerlerin (ve çoğu Batı medyasının ve onların yerli uzantılarının) sık sık dile getirdikleri slâm Dini ve Müslümanlarla ilgili asılsız iddia ve karalamalara karşı, her seviyede uygun cevaplar oluşturulmalı ve bunlar kamuoyunda etkili olacak tarzlarda sunulmalıdır.

Bilindiği gibi, İslâmın bir şiddet, terör, savaş ve korku dini olduğu, sevgi ve merhamete yer vermediği şeklindeki söylemler her vesile ile tekrarlanmakta ve Müslümanlar bu açıdan sorgulanıp, suçlanmaktadır. Ayrıca, İslâmın bilimsel gelişmelere ve sosyal refaha karşıduran bir din olduğu iddia edilmektedir. Kimi zaman da Hz. Peygamberin çok evliliği dile dolanmakta, bundan İslâm adına şehvet düşkünlüğü sonucu çıkarılmaktadır. Böylece İslâmın imajı çarpıtılıp bozulmakta, cazibesi yok edilmeye, itici ve sevimsiz bir duruma konulmaya çalışılmaktadır. Bu durum şüphesiz ki misyonerlerin kendi faaliyetleri açısından bulunmaz bir fırsat oluşturmaktadır. Kendi toplumunun inanç değerleri üzerinde estirilen bu yıkıcı ve olumsuz havadan bunalan ve zaten yeterli bir din eğitimi almamış, dinî sosyalleşmesi eksik kalmış gençleri hedef seçen misyonerler, bu ortamdan yararlanarak Hristiyanlık propagandasına hız vermektedirler.

İslâm imajını haksız ve asılsız olarak çarpıtmaya yönelik bu tür söylem ve iddialar boşa çıkaracak, İslâm Dini nin gerçek yüzünü gençlere ve toplumun tüm kesimlerine ikna edici tarzda anlatacak, gösterecek yayın ve programlara şiddetle ihtiyaç vardır. Camideki hutbe ve vaazlarda, okullarda Din kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve benzeri ders konular arasında, Hristiyanlık propagandasına cevap oluşturacak konulara yer verilmesi gerekir. Ayrıca konunun uzmanı bilim adamlarının lise ve üniversite öğrencilerine yönelik konuşma ve konferanslarıyla, gençlerimizi bu konular etrafında aydınlatmalar ve uyarmalarına ihtiyaç vardır.

5. Özellikle yabancı dille öğretim yapan lise ve üniversitelerimizde öğrenim gören, ya da yabancı dil öğretim programlarına devam eden gençlerimizin misyonerlik propagandasına daha çok muhatap oldukları dikkate alınarak, bu konuda onları uyarıcı, bilgilendirici, millî ve dinî bilinci güçlendirici çeşitli önlemlere başvurmak gerekli gözükmektedir. Esasen bu tür okullara devam eden ya da mezun olan gençlerin öncelikle kendi ana-baba ve öteki büyükleriyle ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşadıkları araştırmalarca ortaya konmuş bir gerçektir.[15] Başta kendi ailelerine, toplumumuzun millî ve dinî kültürüne ve kimliğine yabancılaşan bu gençlerimizin Hristiyan misyonerleri için kolay av olmasına şaşmamak gerekmektedir. Bu yüzden bu tür okulların ders programı ve konularının ciddi olarak gözden geçirilerek, yeni baştan düzenlenmesi büyük önem arz etmektedir.

6. İslâm toplumumuz insanlarının tamamına yakınının ortak kimliğidir. Her birey için sorun ortak kimlikle ben kimliği arasında gerekli bağların olup olmadığıdır. Bireyin dinî kimliği sadece bir etiket kimliğimi, yoksa onun benliğinin merkezinde yer alan, iç dünyasında etkili, kişisel dinî tecrübeye imkân veren bir derinliğe sahip midir? Toplumumuzda pek çok insan için İslâm, sadece toplumsal kimlik etiketi seviyesinde bir değişim yapar; yani grup üyeliğini gösterir.

Din ve dindarlar hakkındaki olumsuz düşünce ve değerlendirmeler, tartışma ve karalamalar, baskı ve kısıtlamalar gençler üzerinde kafa karıştırıcı ve dinî yönden gelişmeyi ve benlik katılımını engelleyici, tedirgin edici ve cesaret kırıcı bir etki meydana getirmektedir. Gençlerin toplumun dinî kimliğini bireysel anlamda sahiplenmeleri için sosyal destek ve teşviklere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden, kendi toplumunun dinî değrlerine ilgi ve sempati uyandıacak, bunları sahiplenmelerini sağlayacak olumlu bir İslâm anlayışı ve Müslüman imajının, toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasıyla üretilmesi, korunması ve sürdürülmesi gerekir.

7. Misyonerlik, basit ya da masum bir dinî davet ve tebliğ faaliyeti değildir. Onun asıl tehlikeli yanı, Batı sömürgeciliğinin bir ileri karakolu olarak görev yapmasıdır. Nitekim misyonerlik faaliyetleri, Doğu-Batı arasındaki güç dengesi 1789 Fransız htilâli ile başlayan ve I. Dünya Savaşı na kadar süren dönemde Batı lehine zirveye ulaşınca, sömürgeci hareketlerle birleşerek büyük güç ve etkinlik kazanmıştır. Bu yüzden bu faaliyetin din ve inanç hürriyeti bağlamında değerlendirilerek serbest bir şekilde yayılmasına imkân tanınması, toplumsal bütünlüğümüzün ve kimliğimizin açıkça risk altına atılması demek olur. Bu yüzden, misyonerlik faaliyetleri karşısında alınacak önlemlerin bir boyutu idari ve güvenlik açısından olmaya devam ettirilmelidir.

8. Bir kısım gençlerimizin Hristiyan misyonerlerinin propagandalarına kapılmalarının geri planında, Batı uygarlığı karşısında yaşanan bir tür aşağılık duygusu nun rol oynadığı bir gerçektir. Bu gençler tarafından Hristiyanlık, modern gelişmeleri gerçekleştiren bir dünya görüşünün temsilcisi, parçası ya da asli unsuru olarak algılanmaktadır. Böylece, bu gençler için Hristiyanlığı seçme, modern uygarlığın nimetlerine ulaşmanın bir yolu ve vasıtasına başvurma anlamına gelmektedir.

Bu durum, misyonerlik propagandalarını etkisiz kılmanın yolunun yalnızca dinî alanla sınırlı  olamayacağını, uygarlık yarışında ön saflarda yer almanın önemini ortaya koymaktadır. Her yönden kalkınmış ve gelişmiş, ekonomik yönden kendine yeterli, bilgi üretebilen ve ürettiği bu bilgilerle uyumlu olacak şekilde toplumsal düzenlemeler yapabilen; kendi millî ve kültürel değerlerine güvenen ve sahip çıkan bir toplum düzeyine yükselinceye kadar, mevcut çatlaklardan yabancı dış etkiler sızmaya ve bunlar karşısındaki başarısız savunmalarımızı sürdürülmeye devam edecek gözükmektedir.

9.Toplumumuz, üç asra yakın bir zamandır Batıdan gelen büyük bir kültür okunun etkisi altındadır. Başta dilimiz olmak üzere, geleneklerimiz, örf ve adetlerimiz, hayata bakışımız ve yaşama tarzımız büyük bir değişime ve bozulmaya uğramaktadır. Böylece, her bakımdan kendine yabancılaşan, kendi millî kimliğini yitiren, dıştan gelen etkiler karşısında savunmasız ve dirençsiz kalan bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Basın yayın ve iletişim vasıtaları tarafından sınırsızca propagandası yapılan ve her yönüyle her gün gözler önüne serilen tüketim kültürü ve haz ahlâkı en çok çocuklarımız ve gençlerimizi etkisi altına almaktadır.

Gençlerimiz için yaygın bir din değiştirme tehlikesi olmasa bile, büyük kentlerimizin belli semt ve merkezlerinde üretilen ve yayılan modern yaşam tarzının uç örneklerini benimsemiş  bulunanların topluma mesafeleri, dinini değiştirenlerden daha az değildir. Küreselleşmenin hız kazandığı şu son zamanlarda, bu yöndeki gelişmelerin toplumumuzda daha da yıkıcı sonuçlara yol açması beklenmelidir. Bütün bu gelişmeler karşısında toplumsal bütünlüğümüzün korunması ve sürdürülmesi için millî ve dinî değerlerimizin yeni baştan üretilip, günümüz şartlarında etkili olacak standartlara kavuşturulmas kaçınılmaz olmaktadır.

Dip Notlar:

1 W.Montgomery Watt, Dinlerde Hakikat ( çev.A.Vahap Ta tan-Ali Ku at) z Yay., İstanbul 2002, s. 209-210.

2 Şinasi Gündüz-Mahmut Aydı, Misyonerlik, Kaktüs Yay., İstanbul 2002, s. 46, 55, 108-109.

3 Bkz. Çiğdem Kâğıtçıbaşı , Yeni İnsan ve İnsanlar, 10.bas., Evrim Yay., İstanbul 1999, s.209.

4 Bkz. Serpil Zeynep Öz, Niçin ve Nasıl Din Değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler, Özgür ve Bilge Dergisi, 1, S. 5(2002) s. 27.

5 Gündüz-Aydın, Misyonerlik, s. 54, 55, 114.

6 Osman Cilacı, Hristiyanlık Propagandası ve Misyonerlik Faaliyetleri, Diyanet İşleri Bşk. Yay., Ankara 1990, s. 20.

7 Lee A.Kirkpatrick, An Attachment Theory Approch to the Psychology of Religion , The International Journal for the Psychology of Religion,1992, S. 2(1), s. 10.

8 Bkz.Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, 3.bas. ,Ankara 1998, s. 277, 294-296; Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar, SAM Yay, stanbul 1997, s. 44-46.

9 V.B.Gillespie, The Dynamics of Religious Conversion, Alabama 1991, s. 180-181; Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı , 2. bask , Ankara 1986, s. 103,106.

10 Bkz.Ronalth Enroth, Tarikatlar ve Yeni Dinler (çev. L. Kınran) İstanbul 1988, s. 146-147

11 Bkz.Serpil Zeynep Öz, Niçin ve nasıl din değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler , Özgür ve Bilge Dergisi, İstanbul 2002, Sy. 5, s. 23-28.

12 Enroth, a.g.e., s. 147-148.

13 Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar?, s. 39-40.

14 M. Argyle-B. Beit Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London 1975, s. 59.

15 Bkz. Aysel Ekşi, Gençlerimiz ve Sorunlar , İstanbul 1982; a. mlf, Çocuk, Genç, Ana Babalar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s. 268.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik, Basın – Yayın, Ä°nkültürasyon

misyoner9PROTESTANLARIN TÜRKIYE’DEKI FAALIYETLERI
ÖMER TOPCU/Yüksek Lisans Tezi, Istanbul, 2006, S. 40-45

Misyonerlerin Yöntemlerine bakmak için öncelikle Pavlus’un ögretilerinde hangi yöntemleri öne çıkardıgına bakmak gerekmektedir. Pavlus, insanları kendi ögretilerine inandırmak için adeta her seyi caiz gördügünü ve her yolu denedigini, inanıp kabul etmedigi halde karsısındakileri kendi tarafına çekebilmek amacıyla onların çesitli inanç ve görüslerini kabul ediyormus gibi görünüp en masum bir ifadeyle ‘takiyye’ yaptıgını, kısaca amacını gerçeklestirebilmek için her yolu denedigini anlatmaktadır.

Islam düsüncesinin son derece önem verdigi ‘ya oldugun gibi görün göründügün gibi ol’ prensibine karsı, hedefe ulasmak için ‘gerektiginde olmadıgın gibi görünebilirsin’ tavrını yeglemesidir. Burada Makyavelli’nin (N.Machiavelli) çokça tartısılan meshur ‘davaya giden her yol mübahtır’ akla gelmektedir. Günümüz misyonerlerinin gittikleri yörelerde basvurdukları yöntemler dikkate alındıgında, Pavlus’un bu metodolojisinin misyonerlikte temel alındıgı anlasılmaktadır.

Günümüz Protestan misyoner gurupların en önemli misyonerlik yöntemlerinden biri ’sartlara uydurma ve kültürlenme ‘(inkültürasyon) yöntemidir184. Kavram sosyoloji ve antropolojide ,insanların sosyal egitim süreci içinde nasıl sosyallestirilecegi anlamında kullanılır. Ancak sözcük, kilise teolojisi içinde kullanılmaya baslandıgında, iletisim içinde olan Hristiyanlıgın inancının, misyon yönlerinden biri anlamına gelmektedir. Yani tamamen evangelizasyon (incil’i insanlar asında yayma) anlayısıyla iliskilidir.185 Inkültürasyon(Incil’i kültüre yerlestirme) Incil’in, tohumun, Isa’nın, halihazırda bulundugunun, yeni bir kültüre, Kutsal Ruh’un yönlendirmesiyle ekimi ve yeni, yerli bir kilisenin yapılmasıdır’ seklinde tarif edilmistir.186

Bu kavram ilk defa 1970’li yıllarda Dünya kiliseler Birliginin yayınladıgı dökümanlarda, kilise memuriyetleri için eleman yetistiren kuruluslarla ilgili kullanılmaya baslamıs zamanlada bütün misyonerlik faaliyetleri dahil olmak üzere her alanda kullanılmıstır.187

Hristiyan misyonerler, inkültürasyon gerçeklestirmek istedikleri bölgenin insanlarına, yeni inançlarını uygulamada pagan kültüründen gelmeyip onun hatırlanmasına neden olmayan bir takım kültürel elementleri kullanma iznini verirler. Ayrıca Inkültürasyonu gerçeklestirirken kültürün elemenlerine, bütün bir parça olarak bakmayıp bunların birbirinden ayrı ögeler oldugu düsünülüp Hristiyan kilisenin hizmeti dogrultusunda neyin devam etmesi ne neyinde uygulanmaması gerektigine dikkat edilmelidir.

Incil’i kültüre yerlestirmede inanç, tohum ve uygulamada kabuk olarak algılanır. Batı kiliselerinde oldugu sekliyle inanç, özdür, tohumdur; bununla beraber misyonerlerin gitmis oldugu yerler ise kabuktur. Tohumun gelismesi için, hiçbir degisiklige ugramadan yeni kültür içinde adaptasyonunun saglanması gerektigi gibi bu yeni kültürde tohuma adapte edilmeli onu yabancı görmemelidir.

Bu konuda misyonerlere nasıl davranmaları gerektigi ile ilgili bilgi verilirken 1959 yılında yapılan bir bildiride ‘Misyonerlerin, gitmis oldukları bölgedeki insanların yapıp ettiklerinin dine ve ahlaka aykırı olmadıgı sürece bu kisilere herhangi bir zorlamada bulunmamalarının’ gerekliligi dile getirilmistir.188

Metod ülkemizde özellikle Kürt ve Alevi asıllı vatandaslarımız üzerinde basarıyla uygulanmaktadır. Hristiyanlıgı seçen Alevi asıllı vatandaslarımızın, Hristiyanlıgı seçtikten sonrada saz ve semah gibi kendi kültürel ögelerini devam ettirmeleri metodun basarıyla uygulandıgının bir göstergesidir. Yönetemin Protestanların misyonerlik faaliyetlerine faydalarını da söyle sıralarabiliriz:

1)Bu çerçevede yapılan misyonerlik Tanrının sadece belli bir kültüre degil bütün kültürlere yönelik oldugu tezini savunmaktadır.Buda dolayısıyla misyonerligi evrensel boyuta tasımaktadır.

2)Sartlara uydurma baglamında yapılan misyonerlik ülkemizde özellikle büyük sehirler ve Güney Dogu bölgemizde oldugu gibi bir çok yerel legal ve illagel(Türkiyede ev kiliseler olarak adlandırılmıstır) mahalli kiliselerin olusmasına sebep olmustur189.

Bu iki maddeye katkı olarak bu metodla, misyonerlik yapılacak bölgenin kılcal damarlarına kadar girildigini söylemek çok yerinde olacaktır.

Günümüzde kullanılan bir çok misyonerlik yöntemi Sartlara Uydurma ve Kültürlenme yöntemi vasıtasıyla ortaya çıkmıstır. Bunlardan diger bi dikkat çekici olanı ise misyonerlere gösterilen tepkinin azaltılması için Incilin ve misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan materyallerin yerel dillere çevrilerek sunulmasıdır. Ãœlkemizde bunun en dikkat çekici örnegi Incillerin Kürtçe’ye çevrilerek basılıp dagıtılmasıdır. Emniyet yetkilileri, son 3 yılda dagıtılan Incil sayısının 8 milyonu astıgını, bu kadar Incil’i ücretsiz dagıtmanın büyük bir maddi güç gerektirdigini dile getirerek, misyonerlik yapan kurulusların gelir kaynaklarının ve ödedikleri vergi miktarının bilinemedigini vurguladılar.190

Protestan misyonerler teknolojiyide çok aktif bir sekilde kullanmaktadırlar. Hatta kendilerinin teknolojide üstün olmalarını kendi mezheplerine baglamaktadırlar.191

Basın Yayın
Çagımızda insanlara ulasmanın en kolay yolu medya denen fenomendir. Televizyonlar, gazeteler, dergiler, internet siteleri, kitaplar insanlıgı yönlendirmenin bir açıdan da yönetmenin en kolay yolu haline gelmistir.Bu gerçegi fark eden misyonerler 200 sene önce Osmanlı’da ABCFM’nin ilk defa Girit’te kurdugu bugun SEV ile faaliyetlerine devam eden matbaa ile bu basın yayım hayatına girmisler, günümüzde onlarca internet sitesi, yayın evleri, gazeteler, dergiler, radyolar ile faaliyetlerine devam etmektedirler.

Yayın Evleri
K….. Yayıncılık: Kendilerine Mesih inanlısı adını veren , önceleri brosür dagıtarak misyonerlik yapan 3 kisi tarafından 1993 yılında K….. Yayıncılık ve K….. Gazetesi kurulmustur.Önceleri ayda bir yayın yaparken suan 2 ayda bir çıkmaktadır192.

Haber ve magazin gazeteciligi altında Incil’den pasajlar ve Hıristiyan ögreti ile örtüsen birtakım köse yazıları ile Hıristiyanlık propagandası yapan Kapsam gazetesi, Islam dinine karsı da önyargı ve art niyet tasıyan bir politika sergilemektedir.193

Y…. Y…. Yayınları
Kurulus tarihi 1987’dir.194

L…. Yayıncılık

K… B…. Y…. Dagıtım

S…. Yayınları195

K…. Yayıncılık
Bünyesinde aylık k…. dergisini yayınlamaktadır196 Bu vasıtayla çocukların beyinleri bu yaslarda zehirlenmeye çalısılmaktadır.

Z….Yayıncılık
Görsel ve basılı yayınlar yönelik faaliyetleri bulunmaktadır.197

S.. M………. ve Yayıncılık(Redhouse Pres):
Vakıflar ilgili bölümde daha ayrıntılı deginecegimiz S.. Vakfı bünyesinde faaliyet göstermektedir.ABCFM ile Osmanlı topraklarına giren yapılanmanın S.. Vakfına devrinden sonra bu ismi almıstır.198

Basın Dünyası
www.radyo……com
Radyo K…., kendi ifadesi ile Kutsal Ruh’un simgesi olarak Tanrı’nın kendi özünden çıkarıp görsel sevgiyi insan yüregine tasıyan radyo dalgalarını temsil eden bir radyodur. Isa’nın filmini iki bölüm halinde veren, bunun yanı sıra bazı Hıristiyanlık propagandası içerikli filmleri de gösterime sunan Radyo K…., hazırlamıs oldugu bu sitede ücretsiz CD, sohbet panosu, vaaz ve soru-cevap bölümlerine yer vermek sureti ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaktadır.

“Tiyatro Programları” adlı kısımda “Üniversite Bahçesi” adlı tiyatro oyununu dinledigimizde kendi aralarında sohbet eden gençlerin sevgi konusu ile söze baslayarak neticeyi Isa Mesih merkezli inanç mevzusuna götürmek sureti ile Hıristiyanlık propagandası yaptıklarını gözlemliyoruz. Bu tiyatro oyununda Tanrı sevgisi sözü ile baslayan sohbette “seven herkes tanrıdan dogmustur.” Sözü ile Hıristiyan iman esasları basında gelen söylemler aktarılmaktadır.199

www.f…..radio.com
Pek çok dilde yayın yapan sitenin Türkçe sayfası “Tanrı Sizi Seviyor” ifadesi ile baslıyor. Günümüz insanının sevgi ve merhamete muhtaç ruh halinden faydalanmaya yönelik metafizik bazı soruları Hıristiyanlık ögretisine göre cevaplandıran ve bu yolla Hıristiyanlık propagandası yapan site, misyonerlik amaçlı canlı radyo yayını da yapmaktadır.

“Tanrı beni seviyor mu?”, “Eger kendisi bu kadar sevgi dolu bir Tanrı ise; dünyada bu kadar çok acı ve üzüntü neden vardır?”, “Tanrı’ya inanmak ne demektir?”, “Isa’dan baska cehennemden kurtulus yolu yok mudur?” tarzında sorularla manevi bosluk yasayan insanları saflarına çekmeye çalısan site yazısma adresi olarak; 200

www.g..mujde.com
Müjde Hizmet Grubu adı altında yayıncılık, radyoculuk ve TV yayınları yapan site kurucuları, ülkemiz Hıristiyanlarının kitap ihtiyacını karsılamak ve arastırmacılara kaynak olusturmak için çalısmalar yaptıklarını belirtmektedirler 201

‘Müjde Hakkında’ adlı bölümde Islamiyet’ten Hıristiyanlık dinine geçen M…… EFE adlı kisinin tanıklıgı yer alıyor. Hıristiyanlıga geçis hikâyesini anlatan M…… EFE, inanmadıgı Kur’an’ı referans göstererek Incil’in ve Tevrat’ın aslının degismedigine deginmektedir. Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerinden yola çıkarak Islam’ı sevgi ve hosgörüden yoksunmus gibi takdim etmeye çalısan EFE, Hıristiyanlıgın gerçek sevgi ve kurtulus kaynagı oldugunu öne sürmektedir. Müjde Hizmet Grubu hakkında bilgi verirken yayıncılık, radyo ve TV dısında Kürtçe projelerin de tasarım asamasında oldugunu görmekteyiz.202

G…… Dogru gibi aktüel konu agırlıklı, çok yönlü ve kapsamlı bir dergide bu gurup tarafndan çıkarılmaktadır203.

Yukarıda isimlerini zikrettigimiz bir çok radyo kanalı gibi Protestan misyonerlerin televizyon açma projeleride hayata geçmek üzeredir. Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü S…. Erenerol, Türkiye’de faaliyet gösteren Protestan örgütlerin, basta ABD olmak üzere yabancı ortaklarıyla birlikte “TÃœRK 7” adıyla bir televizyon kanalı kurmak için hazırlık yaptıklarını bildirmistir.204

Ismi zikredilen TV kanalı 10 Ocak 2006 tarihinden itibaren, Hotbird uydu kanalı , sat7 televizyonu frekansından haftalık düzenli TV yayınlarına baslamıstır.Yayınlar her Salı ve Persembe Türkçe olarak yapılmaktadır. Turk-7 Limited sirket ve hayır kurumu olarak tescil edilmis bir uluslar arası ortaklıktır. Amacı Türkiye’deki Kilise için bir Hristiyan Televizyon Kanalı olusturmaktadır. 205

Devletin ilgili birimleri durumun hassasiyetine binaen bazı önlemler almaya çalısmıslardır. Rtük, bölücü-yıkıcı nitelikli yayınlarla mücadele çerçevesinde yurt içi yayınların yanı sıra, yurt dısından Türkiye’ye yönelik ideolojik yayın yapan kurulusları da takip etmektedir.

Basında yer alan habere göre; Radyo ve Televizyon Ãœst Kurulu (RTÃœK), biri Portekiz’den 3 de Türkiye içinden Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan radyoları izlemeye almıstır. RTÃœK’ün 2003 Faaliyet Raporu’nda yer alan bilgilere göre, Portekiz’den internet aracılıgıyla orta dalga üzerinden Türkiye’ye yayın yapan K…. Radyo’nun Hıristiyanlık dini ile ilgili yayınları kayda alınarak degerlendirilmeye baslanmıstır. Ayrıca, Hıristiyanlıkla ilgili Türkiye içinden yayın yapan 3 radyo kurulusunun misyonerlik faaliyetinde bulunup bulunmadıklarının belirlenmesi amacıyla RTÃœK Istanbul Bölge Müdürlügü ve merkezde takibi yapılmaktadır.206

Dip Notlar:
184 Mahmut Aydın, a.g.e. s.87,88
185 Dursun Ali Aykıt, Misyon ve Inciller Misyonerligin Tarihsel Kökenleri, Kesit dinler Tarihi, Istanbul 2004, s.93
186 a.g.e., s.93
187 Mahmut Aydın, a.g.e. s.88
188 Aykıt, a.g.e., s.98
189 Mahmut Aydın, a.g.e. s.89
190 http://www.tercumangazete.com/hoku.aspx?id=4451 (01.05.2004)
191 Danacıoglu, a.g.e., s.210
192 www.k…..gazetesi.com
193 www.k…..gazetesi.com
194 Y… Y…. Yayınları Tanıtım Brosürü
195 www.s….yayınlari.com
196 www.k…..org
197 www.z….yayincilik.com
198 www.s..vakfi.org.tr
199 www.radyok…..com
200 www.f…..radio.com
201 milliyet gazetesi, (01.10.1995)
202 www.g..mujde.com
203 Mustafa Numan Malkoç, Istanbul’daki Protestan Kiliseler, Istanbul 1999, s.152-153
204 www.haber3.com (15 Mart 2004)
205 www.acctr.org/modules/news/article.php?storyid=21 (18 Ocak 2006)
206 http://www.haberanaliz.com/haber.php?id=20961

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik Faaliyetleri ve Ä°nternet

misyoner8PROTESTANLARIN TÜRKIYE’DEKI FAALIYETLERI
ÖMER TOPCU/Yüksek Lisans Tezi, Istanbul, 2006, S. 45-52

Internet yüzyılımızın belkide televizyon yayıncılıgından sonra en etkin ikinci iletisim vasıtasıdır. Bu aracı kullanan ve sitelerde gezinen kesimin entellektüel seviyesi yüksek ve yas olarak da genç olan kesim oldugunu hatırladıgımızda, misyonerlerin internet vasıtası ile yaptıkları propagandanın hedef aldıgı kitle bakımından doguracagı muhtemel sonuç etkili bir toplumsal degismeyi de beraberinde getirecektir.

Arastırmanın amacı internet yolu ile misyonerlik faaliyetlerinin etkinligini gözler önüne sermektir. Tezimizin bu bölümü internetin dini propaganda amacı ile etkin bir sekilde kullanıldıgı iddiasındadır.

www.i…..com
Hıristiyan Internet Toplulugu adı altında Hıristiyanlara yönelik oldugu izlenimini veren site, Protestan Hıristiyanlar tarafından olusturulmus. Sitenin ana sayfasında “Gündelik Ekmegimiz” baslıgı altında Incil’den bir bölüm bulunmaktadır. Burada Incil ayetleri sıralanmıs olup, hemen altında ayetlerin açıklamasına yer verilmektedir.207

www.p………org
Protestan Hıristiyanlar tarafından hazırlanan site, Katolik mezhebi ile Protestanlık mezhebi arasındaki farkları anlatmakta ve Katolikligin Eski Roma putperest inancından etkilenmis bir inanç yapısına sahip oldugunu iddia etmektedir.208

www.i……..org
Hıristiyanlıgın Portal Inanç Savunası olarak tanımlayan bu site, ana sayfada Hıristiyan olmak için neler yapmak gerektigini anlatıyor ve bunun için linklerdeki dört adet flash dosyasının indirilmesi gerektigini tavsiye ediyor209

www.i………..net
Sitenin amacının diger inanç ve dinlere saldırı olmadıgını ve kesinlikle rencide edici ifadelerden uzak kalındıgını ana sayfada belirtilmesine ragmen Kuran-ı Kerim’in çeliskiler ve tezatlarla dolu oldugu ifade edilmekte; hurafe kitabı oldugu iddia edilmektedir. Islamiyet’in de din olarak hosgörü ve sevgiden uzak oldugu belirtilmektedir.210

www.k………..org
“Isa Mesih’te buldugumuz yeni yasamı müjdelemek amacıyla kurduk.” Diye söze baslanılan sitede inançla alakalı samimi ve mantıklı sorulara chat ve forumlar yolu ile cevap verilecegi belirtilmekte ve isteyene Incil ve kitap hediye edilecegi de ifade edilmektedir.211

www.g………..net
Ilgilenenlere Türk Hıristiyan kaynaklar bulmalarına yardımcı olmak amacı ile kurulan sitede video, radyo ve sesli- görüntülü vaaz programlarının yanı sıra çesitli web siteleriyle kilise adresleri verilmektedir.212

www.k………cjb.net
Ümraniye Protestan Kilisesi tarafından hazırlanan sitede, Mustafa Kemal Mah. 3001 Cadde No: 104/ 1 Mustafa Kemal/ Ümraniye/ IST. adresindeki kilisenin her Pazar saat 13.00-15.00 arası ibadet yapıldıgı belirtilmektedir.213

www.h………….com
A.. Topuksöken adlı bir kisi tarafından, jenerik ve içerik olarak merak uyandıracak bir tarzda hazırlanan site, yasam yönetim ve mutlulukla alakalı birtakım slogan ve sorularla ise baslıyor.214

www.h………net
Kapsamlı ve efekt olarak zengin olan site Hıristiyanlık propagandası maksatlı olarak hazırlanmıs. Sitede tema olarak daha ziyade Isa ele alınmaktadır. Isa’nın hayatı tarihsellik açısından ele alınırken- dünyaca ünlü yazar, akademisyen ve düsünürlerin Isa hakkındaki sözlerine referans olarak yer verilemektedir.215

www.a……………com
Kitab-ı Mukaddesin ögreti ve iman esaslarını temel alan Kilise, Kadıköy’de faaliyet göstermektedir. Kutsal Kitap, Tanrı Baba, Isa Mesih, Kutsal Ruh, Insanın Günahlı durumu, Kurtulus Müjdesi, Yargı ve Sonsuzluk ve Kilise olarak konu baslıklarına sitede yer verilmektedir.216

www.p………………….org
24 Haziran 2001 tarihinde 24442 (sayfa 89) resmi gazete ilanı ile kurulan Vakıf, kurulus amacını Kutsal Kitabı ögrenme ve inancı kamuoyuna açıklama gibi Protestanların temel dini ihtiyaçlarını karsılamak olarak açıklıyor.217

www.t……com
Istanbul Moda’da faaliyet gösteren Türk Dünyası Presbiteryen Kilisesi tarafından hazırlanan sitede, ilk olarak kilise hakkında bilgi verilmektedir. 1993 yılında kurulan kilise Türkçe konusan cemaatin bulundugu yörelerde ve yurt dısında da düzenli olarak ibadet yapmakta ve Hıristiyan cemaatin dini vecibelerini yerine getirmede yardımcı olmaktadır.

Sitede Hıristiyan ilahiyatı üzerine egitim görmek isteyenlere Hıristiyanlar için açılmıs olan bir açık ögretim kurumu olan MINTS olan Miami Uluslararası Ilahiyat Fakültesi’nden söz edilmektedir. MINTS’in Türkçe açık ögretim bölümü 2003 yılı Mayıs ayında baslamıs olup, Istanbul’daki subesi Istanbul Presbiteryen Kilisesi’dir. “Türkiye ve Protestanlık” baslıklı yazıda Protestanlıgın sosyolojik durumunda bahsedilirken özgür inanç kavramından yola çıkarlardı. Önemli olanın nüfus cüzdanında yazan inançların degil kalplerde olan inanç oldugunun vurgulanması dikkatleri çekmektedir.

T….. ÜÇAL imzalı yukarıda adı geçen yazıda Hıristiyanlıgın laik bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nde azınlık dini olarak gösterilmemesi gerektigi söylenmekte ve inancı ne olursa olsun herhangi bir dini kurum ya da kurulusun öne çıkarılmaması gerektigi ifade edilmemektedir. Sitede diger misyonerlik sitelerinin çogunda oldugu gibi ücretsiz Incil ya da online Incil okumaları gibi çalısmalar yok.218

www.i……..org
Gaziantep’te 24 Kasım 1999’da resmi ibadete baslayan Gaziantep Kilisesi’nin hazırladıgı bu site, amaçlarını Gaziantep ve çevresinde Isa Mesih’e iman eden kisilere iman ve uygulamalarını gelistirmelerinde yardımcı olmak, iletisim agını güçlendirmek ve Müjde’yi yaymak olarak açıklamaktadır.219

www.m…………..com
‘Kurban kesmek’ baslıgı ile baslayan site baslangıcı sevgi olan diger misyonerlik sitelerinden farklı degildir. Site amacını Hıristiyan inancına göre kurban ibadetini ele almak olarak açıklıyor.220

www.y…….tr.gs
Türk Hıristiyan Bayanlar, Isa Mesih, Incil baslıgıyla karsımıza çıkan site, bize güzel görünümlü fotografla karsılıyor. Ruha sükûnet veren bir müzigin esligindeki görüntülerin arasına sıkıstırılan Hıristiyan akidesini asılayan sözler ve birtakım resimler sitenin hazırlanıs amacı hakkında bize fikir vermektedir: Hıristiyanlık Propagandası Sitenin müzigini Grup Logos hazırlamıs. Bu grup kendisini Türkiye’nin ilk Hıristiyan Rock Grubu olarak tanımlayan bir müzik grubu.

Türkiye’nin dört bir yanındaki Protestan Kiliselerinin adres, telefon numaraları ve web adresleri de sitede yer almaktadır. Sitede ilgi çeken bir baska yazı da kadın hakları konusunda hazırlanan bir raporda – CEDAW için hazırlanacak Rapor diye geçiyor.- Kürt kadınların haklarından bahsedilmektedir. Burada “Kendi Dilini Konusamamak da Siddettir.” baslıklı yazıda siddet denilince akla sadece aile içi siddetin gelmemesi gerektigi söylenerek, insanların hala kendi dilleri ile konusamaması da siddettir fikri vurgulanmaktadır.

Raporun hazırlandıgı CEDAW, Kadınlara Karsı Ayrımcılıgı Önleme Komitesinin Ingilizce kısaltılmıs seklidir.

“Çocuklar Için” bölümünde Incil ve Eski Ahit kaynaklı hikâyeler anlatılmakta ve bu yolla Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. Hikâyelerde sorulan sorularla çocugun zihnine dolaylı yoldan Hıristiyanlık inancının en üstün inanç oldugu fikri asılanmaya çalısılmaktadır. Sitede ücretsiz Incil ve CD siparis formları ve iletisim bölümü de yer almaktadır.221

www.a…………………org
Ingilizce, Almanca ve Türkçe olarak yayınlanan site IPCA (Ankara Uluslararası Protestan Kilisesi)’ya ait.1990 yılında açılan kilise; tapınma, Pazar gününün önemi, Rabbin sofrası, dua ve vaftiz konulu baslıkları altında Hıristiyanlık hakkında bilgi vermektedir.222

www.y……….org
Istanbul’da ögrenim gören üniversite ögrencileri için hazırlanan bu site, Hıristiyanlık propagandası yapmaya yönelik faaliyetleri duyuruyor. Site kendilerinin Hıristiyan ve Hıristiyanlıga ilgi duyan bir grup ögrenci oldugunu söyleyen, Isa Mesih, Kutsal Kitap ve yasama bakıs açılarını kampüslerdeki ögrenci arkadaslarıyla paylasmak ve böylece bir fikir zenginligi olusturmayı hedeflediklerini belirten üniversite ögrencileri aracılıgı ile yapılan bir misyonerlik çalısması.223

www.c………..org
Izmir Protestan Baptist Kilisesi’nin kurdugu site inanç bildirgesi, bina tarihçesi, tüzük ve iletisim bölümlerinden meydana gelmektedir. Inanç bildirgesinde, teslis anlayısına dayalı olan tek tanrıya inandıklarını ifade eden ve kitap olarak da Kutsal Kitabı kabul ettiklerini belirten Baptist Kilisesi mensupları, bina tarihçesinde uzun süre kilise harici kullanımda olan binanın 2001 yılından itibaren kilise binası olarak kullanımı izni alındıgından bahsetmektedirler.224

www.c….org/islam/grid_Turkish.htm
Hıristiyanlık ve Islamiyet Ögretislerini Karsılastırma Tablosu Islamiyet ile Hıristiyanlık arasında Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes referans olmak üzere karsılastırma yapılan sitede propagandaya dayalı direkt bir ifade yok. Ancak konu ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere, misyonerlik amacını saklamayan www.i………org sitesini ziyaret etmeleri önerilmektedir.226

www.i………com
Site sahipleri “Internet sayfamıza hos geldiniz! Bu sayfanın amacı, Isa Mesih üzerine hazırlanmıs bütün Türkçe web sayfalarıyla baglantı kurmanızı saglamaktır.” diye giris yapan site, konuları “Isa hakkında Türkçe olarak hazırladıgımız web siteleriniz ya da internet sayfalarınız varsa bizimle irtibata geçiniz” diyerek iletisim için bir de mail adresi bırakmıslar.227

www.i…………com
Son günlerin Popüler filmi “Isa’nın Çilesi”nin Türkçe web sitesinde de yogun bir misyonerlik faaliyeti göze çarpıyor. “Isa Kimdir?”, “Isa’yı Kisisel Olarak Tanımak Ister misiniz?”, “ Isa Kendisi Hakkında Ne Söyledi?”, “Filmin Fragmanı”, “Basından Haberler”, “Soru-Cevap Kösesi” ve “Iletisim” gibi bölümler sitede yer alıyor.

“Isa Kimdir” bölümünde Isa Peygamber hakkında Incil referanslı bilgi veren site, Hz. Isa’nın Mesihligini ispatlamak için deliller sıralamaktadır.228

www.c…………….com
Kanada’da yasayan Hıristiyan Çerkezler tarafından kurulan, Türkçe ve Ingilizce dillerinde yayın yapan bu site, Hıristiyanlık propagandası yapmak maksadı ile kurulmus bir sitedir.

Vaftiz nedir, kimlere vaftiz yapılır, nasıl yapılır, suyla vaftiz gibi konulara deginen site kurucularının kullandıkları isimden Çerkez oldukları anlasılmaktadır. Site, Kuban adlı bir sahsın adına kayıtlıdır ki bu bir Çerkez adıdır.

Site içinde haber, arastırma, edebiyat, kültür, sanat, yemek, spor, turizm, din, mektup ve dernekler gibi baslıkları görüyoruz. Tarih bölümüne giris yaptıgımız zaman Türkiye’deki bazı ünlü köse yazarlarının Çeçen ve Çerkezlerle alakalı tarih yazılarını görmekteyiz.

Din baslıgı altında bazıları tanıdık isimler olan din ile alakalı yazılarını görmekteyiz. Burada dikkati çeken husus yazarların Bekir Coskun, Meral Tamer gibi dine karsı yakınlıgı olamayan kimselerden seçilmis oldugudur.

“Çerkezlerin Dini Geçmisleri” adlı yazarının adının belirtilmedigi bir yazıda Müslümanlıkla Çerkezligi bagdastırmanın hatalı oldugu ifade edilmekte ve Hıristiyanlıktaki hosgörü ortamının Çerkezlerin yasam biçimi ile örtüstügü iddia edilmektedir. Çerkez kültürünü asimile eden en büyük etkenin Islamiyet oldugu da ifade edilmektedir. Müslüman ülkelerin geçmisleri itibari ile göçebe ve çadır kültürü oldugu söylenirken, Çerkez milletinin tarihsel geçmisin de göz önünde bulundurulması gerektigi vurgulanmakta ve yeni bir dini kimlik olusturulması gerektigi iddia edilmektedir.

Görüldügü gibi bu yazıda Çerkezlerin milli duygularının kullanılarak Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır.229

Dip Notlar:

Dip Notlar’da, ilgili sitelerin link ve adres bilgileri bulunduÄŸu için, metinden -sitemizce- çıkarılmıştır.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

MÄ°SYONERLÄ°K METODLARI

misyoner 7MİSYONERLİK METODLARINDAKİ DEĞİŞİMLER

Yrd. Doç. Dr. Kürşad DEMİRCİ
M.Ü. lahiyat Fakültesi

Elinizdeki tebliğde misyonerliğin tarihî gelişimi veya misyonerliğin metodları üzerinde durulmayacaktır. Burada ele alınacak konu misyonerlik anlayışındaki değişmelerin tarihî gelişimi olacaktır.Bu yaklaşım bir anlamda Hristiyan tebliğinin yeni şartlardaki reflekslerini ölçme anlamına gelmektedir. Misyonerlik anlayışındaki değişmeler ile kastımız hangi sosyal ve tarihi koşullar altında tebliğin icrasındaki metodik şablonun değişime uğradığı ve ne şekilde yeniden yorumlandığı meselesidir.

Tarihi süreç içerisinde yeni ortaya çıkan sosyal durumlar, misyon anlayışının bazen bir önceki tarihi/sosyal durumdan tamamen farklı hale gelmesine katkı da bulunmuştur. Bu adaptasyon yeteneği ve teknik dönüşüm gücü ile Hristiyan misyon anlayışı bugünkü pozisyona ulaşmıştır. Yeni şartlara uyma açısından Hristiyan misyonerliğinin geliştirdiği elastikiyet hiçbir dinin tebliğ mekanizmasında yoktur. Bu elastikiyet yeteneğinin oluşumuna katkı da bulunan dinamiklerin ne olduğu meselesi ise, tebliğimizin konusu dışındadır.


Hristiyan misyonerlik anlayışındaki dönüm noktası kabilinden değişimler, farklı kültürlerle karşılaşma, siyasal ilişkiler ve modernizmin getirdiği yeni dengelerle alakalıdır.
Öte yandan, Hristiyan misyon anlayışının değişimi, yöneldiği kitlelerin yapısına göre de değerlendirilmelidir. Bu mantık içerisinde düşünüldüğünde ateist çevrelerde farklı, Hristiyan mezhepleri veya diğer dinler arasında farklı bir metodun izlenmesi gerekeceğini anlamak herhalde zor değildir. Her çevre ister istemez kendine uygun metod ve kuramların üretilmesini gerekli kılmıştır. Bizim burada ele alacağımız misyon çevresi şüphesiz diğer dinlerin oluşturduğu alanlarda olacaktır.

Son olarak, farklı Hristiyan mezheplerin farklı misyon anlayışı geliştirmiş olması da göz önüne alınmak durumundadır. Bu noktada hangi mezheplerin hangi kaynaklardan beslenerek farklı anlayış geliştirmek durumunda kaldığı temel meselelerden biridir.

Burada şu genellemeyi yapmanın bir sakıncası yoktur: Katolik misyonerliği daha entelektüel, daha resmi açıdan çalışmanın getirdiği zorluklarla mücadele ederken, Protestan misyonerlik anlayışı alt düzeyde ve birebir ilişkilerle daha rahat bir çalışma sistemi oturtmuştur. Bu farklılık özellikle modern dünyada gittikçe billurlaşmaktadır.

İsa nın yeni öğretisini sadece israiloğulları ile sınırladığı göz önüne alınırsa, ilk Hristiyan misyonerinin, herkesin bildiği üzere, St. Paul olduğunu söyleyebiliriz. St. Paul ile başlayan misyon süreci Kilise literatüründe apostolik misyon diye bilinir. St. Paul, Hristiyanlığı Yahudi çevrelerden çıkarıp gentile dünyasına getirerek evrensel bir dinin de temellerini atmıştır. Bir anlamda, Hristiyan misyon anlayışındaki ilk refleks St. Paul un çabalarında ortaya çıkar. Gentile dünyasının lokal inançlarna adapte olabilmek için Paul cemaati, Mesihin kurtarıcı yönünü ön plana çıkararak onun insani yönünün ikincil duruma düşmesine yol açacak bir anlayışın gelişmesine sebep olmuştur.

Paul un apostolik misyonunda kullandığı temel metod, o zamanki dini gruplar arasında yaygın olan retoriğe dayalı idi. Mesih in kurtarıcılığı ve tanrılığını merkez alan retorik, zamanla Hristiyanlık farklı coğrafya ve kültürlere yayıldığında yetmez hale geldi.

Dördüncü yüzyıldan itibaren Hristiyanlığın resmi devlet dini haline gelmesi ile birlikte şifahi retorik, yazılı felsefi metinlerde formüle edilmeye başlandı. Hristiyan misyonunda yazılı metinlerle propaganda aynı zamanda siyasî otoritenin güç gösterisi olarak da algılanmalıdır. VI. yüzyıldan sonra Hristiyan devlet putperestlere bir gösteriş olarak anıtsal eserler inşasına girilirken, yazılı metinlerde gerçekleştirdiği anlayışı sanata da yansıtmış oluyordu. Yazılı metin ve sanatın misyona bir araç olarak kullanılışına aynı yüzyıllarda basit teknik araçların keşfi de eklenmelidir. Doğu da ikonlar aracılığıyla putperestlere sahneler halinde Hristiyanlığı anlatmak, Fransa ve İsviçre de putperestlerin kullanmaları için günah çıkarma levhaları gibi icatlar Hristiyanlıkta göze hitap eden bir eğitimciliğin ortaya çıkmasına sebep oldular.

Dokuzuncu yüzyılda İstanbul merkezli Hristiyan misyonerlerin Slav halklar için icat ettikleri Kril alfabesi de ayn dinamiğin parçalarındandır.

II. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar Avrupa da Hristiyanlığın yayılması büyük oranda manastır keşişleri sayesinde tamamlandı. Bu tarihler arasında keşişler, pagan köylüler arasında çalışıp onlardan biri gibi yaşayarak önemli bir görev ifa etmişlerdir.

XV. yüzyılda coğrafî keşiflerle birlikte, yeni temas olunan halkların Hristiyanlaştırılma sürecinde Kilise misyon anlayşında ilk defa tebliğ de eğitimin önemini keşfetti. Özellikle Asya ülkelerinde güçlü uygarlıklarla karşılaşan misyonerler tebliğ de bir metod ihtiyacı hissettiler.

XVI. yüzyılın ortalarında kurulan Cizvit tarikatı Asya daki faaliyetlerinde Çin ve Hind dinlerinin aslında Kitab- Mukaddesin öğretisi ile örtüştüğü şeklinde bir yol izleyerek bu eğitimin ilk sistemli uygulayıcıları olmuştur. Bir misyon tekniği olarak diğer dinlere olumlu bakış sergileyen ilk Hristiyan hareketi Cizvitlerinkidir.

Coğrafi keşiflerin yol açtığı yeni ilişkiler ağı ve Osmanlı İmparatorluğunun Asya topraklarındaki egemenliği misyon yönteminde eğitimin ağırlıklı bir nosyon haline gelmesine yol açtı.

XVII. yüzyıl aynı zamanda Katoliklerin diğer Hristiyan mezhepleri de misyon alanına alması dönemine denk düşer. 1622 de Vatikan da Propaganda Misyonları adıyla kurulan kurumun temel vurgusu eğitimin önemi doğrultusunda oldu.

XVIII. ve XIX. yüzyıllardaki Hristiyan misyonunda önem kazanan doğrultu dinin tebliğinde pozitif bilimlerin kullanılmasının gerekliliği şeklinde bir kanaat etrafında yapılmıştı. Bunun en büyük sebebi, Aydınlanma ve pozitivizmin getirdiği meydan okuma karşısında Kilisenin kendini koruma içgüdüsüdür. 1896 da toplanan I. Vatikan Konsili, bu eğilimi resmen ilan etmiştir. XX. yüzyılın başlarından itibaren Hristiyan misyonundaki liberal yöndeki değişimlerin rasyonel zemininin bu dönemde atılmış olması söz konusu zaman dilimine ciddi bir önem kazandırmaktadır.

Pozitivizmin getirdiği her din mensubu seçiminde hürdür ve kurtuluş eğer varsa bireylerin kendi eyleminde ortaya çıkacaktır nosyonuna meydan okuma amacıyla kaleme alınan Encyclical mektuplarda (1824 de XII. Leo nun Ubi Primum dan ba layarak) Kilise nin misyon konusundaki yön değiştirme arzusunu gizli de olsa görmek zor değildir. Kilise dinî kayıtsızlık olarak yorumladığı unsurla başa çıkma sürecinde misyon anlayışının dönüşmesinde katkıda bulunacaktır.

Quanto Conficiamur Moerore (1863) gibi Papalık mektuplarında diğer din mensuplarının Hristiyan olmamasında, bu halkların iradelerini aşan cehaletlerinin payı gündeme getirilerek diyalog kavramına gönderme yapılır.

1950 yıllarından itibaren Kilise nin misyon anlayışını dönüştüren üç temel sosyal unsur söz konusu olmuştur II. Dünya Savaşının getirdiği varoluşsal problemlere yönelik çaba, özellikle Afrika ve Asya da ulusal devletlerin kuruluşu, son olarak globalizmin getirdiği yakınlaşmalar . Dünya tarihinin gidişini şekillendiren bu olaylar karşısında Kilisenin refleksi hem kendi bünyesini hem diğer dinlerden olan halkların konumunu yeniden yorumlamak şeklinde tezahür etti.

Türkçe de yeterince bilindiği için burada ortaya çıkış süreci üzerinde durulmayacak olan II. Vatikan Konsili (1960-1964), Kilise geleneğini yeniden yorumlamanın resmi bağlamda zirvesini teşkil eder. Bu tarih, bir anlamda Kilise nin kabuklarını kırmasını da temsil eder. Komünizm ve diğer halklar olgusunun reel bir güç olduğunu algılayan Kilise, ilk kez başkasının varlığını iliklerine kadar hissetmiştir. XX. yüzyılın başına kadar güce meydan okuyan Kilise, ilk defa kültüre karşı rasyonel bir refleks göstermesinin gerekli olduğunu kavramıştır.

Kilise nin bu tarihte misyon anlayışını değiştirişi, bu reflekse yol açan olaylarla ilgilidir. Bu noktada ortaya çıkan dinler arası diyalog kavramı , Kilise nin hem kendi, hem başkasının kimliği meselesini çözme çabası ile ilişkilendirilmelidir.

Kaynaklar:
1.The Attitude of the Church Towards the Followers of Other Religions,
Secr. Pro Non Christianis, Vatikan, 1984.
2. J. Dupuis, Toward a Christian Theology of Religious Pluralism, New
York, 1987.
3. Cathechism of the Catholic Church, New York, 1994.
4. Mahmut Ayd n, Monologdan Diyaloga, Ankara, 2001.
5. inasi Gündüz, Pavlus, H ristiyanl n Mimar , Ankara, 2001.
6. J.N. Hillgarth, The Conversion of Western Europe, London, 1969.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlerin Çalışma Metodları!

misyoner 6MİSYONERLİK VE TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Serdar AY/Yüksek Lisans Tezi,S. 33,34,35

MİSYONERLERİN ÇALIŞMA METODLARI

Matta İncil’inde geçen “İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yeryüzünde bütün hakimiyet bana verildi. İmdi, siz gidip bütün milletleri sakirt edin, onları Baba, Ogul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz eyleyin, size emrettigim her seyi tutmalarını onlara ögretin ve iste ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim”.67 ayetinden anlasılabilecegi gibi misyonerligin tarihi Hıristiyanlıgın tarihi ile birlikte baslar. Kilise yeryüzünde varolusunun geregi olarak Hıristiyan olmayanlara yönelik misyonunu baslangıçtan beri icra etmistir. M. 50 yılında Kudüs’te yapılan Havariler Konsili’nde alınan kararla İncil’in Yahudi olmayanlara da ulastırılmaya baslanması ve Pavlus’un seyahatleriyle evrensel bir mahiyet kazanmıstır. Adı geçen Konsil aslında Yahudi olmayanlar arasında misyon icra eden Pavlus ve Barnaba’nın tecrübelerini aktardıkları bir toplantıdır. İlk Hıristiyan Konsili veya Havariler Konsili olarak sonradan adlandırılmıstır. Gerçekte Pavlus ve Barnaba, burada alınan karardan önce Filistin, Anadolu ve Roma İmparatorlugunun diger bazı bölgelerinde misyonerlik yapmıslardır.68

Pavlus’un Hıristiyanlıgı anlatmak üzere en az üç yolculuk yaptıgı bilinmektedir. O, 47-48 yıllarındaki ilk seyahatine Kıbrıs’tan baslamıs, Anadolu’da çesitli yerleri dolasarak Kudüs’e gelmistir. İkinci misyon faaliyetinde Suriye’deki kiliselerden baslayarak yine Anadolu’yu merkez seçmis, Makedonya ve Yunanistan’daki kiliseleri içine alacak sekilde devam etmis ve sonra Antakya’ya dönmüstür. Bu seyahat yaklasık 49-52 yılları arasında yapılmıs olmalıdır. Üçüncü seyahat özellikle Efes’e ve burası merkez alınarak Balkan kiliselerine yapılmıstır. Yaklasık 52’de baslayan bu seyahat 57’de sona ermistir.69 her yerde yeni dini anlatmıs, dinin inanç ve ögretilerini yorumlamıs, yeni cemaatler olusturmus ve irtibat kurdugu, tanıstıgı topluluklara daha sonra da mektuplar göndererek onları yetistirmeye çalısmıstır. Pavlus’un misyonerlik faaliyetlerindeki metodolojisini gösteren mektupları Yeni Ahit’in bir bölümü olarak Kitab-ı Mukaddeste yer almaktadır. Pavlus’un Hıristiyanlık için ifade ettigi mana süphesiz çok büyüktür. Kimi modern kristologa göre o, bugün bilinen Hıristiyanlıgın kurucusu, kimine göre de Hıristiyanlıgı sistemlestiren kisidir. Misyonerligin mucidi oldugu hususunda ise ittifak vardır. Hz. İsa’nın metodu daha çok İslam teblig metoduyla benzerlik gösteren kendini tanıtma seklindedir. Pavlus ise bugün misyonerlik denilince anlasılan metodu ilk uygulayan kisidir. Pavlus Korintlilere yazdıgı birinci mektubunda metodunu söyle anlatmaktadır: “Ben özgürüm, kimsenin kölesi degilim. Ancak daha çok kisi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kutsal Yasanın (Musa Seriatı) altında olmadıgım halde Yasa altındakileri kazanmak için onlara Yasa altındaymısım gibi davrandım. Mesih’in yasası altında olan birisi olarak, yasaya sahip olmayanları kazanmak için Yasaya sahip degilmisim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle bir sey oldum70 Pavlus’tan sonra Hıristiyanlık, onun ve diger arkadaslarının ziyaret ettikleri yerler basta olmak üzere çesitli bölgelerde hızla yayılmaya baslamıstır. Daha ilk yüzyılda putperest Arap kabilelerinden bazılarının Hıristiyan olduklarını görmekteyiz. Suriye’de yasamakta olan Kudaa kabilesi Hıristiyan olan ilk Arap kabilesidir. Daha sonra da Salih ve Gassan kabileleri onları takip etmistir. Mezopotamya ve Cezirede yasayan Bekr, Taglib, Lahm, Cüzam, Rebia, İyad ve Kelb kabileleri de zamanla Hıristiyanlıgı kabul etmislerdir. Arap Yarımadasının güneyinde yer alan Yemende de ilk asırdan itibaren Hıristiyanlık var olagelmistir. Hz. İsa’nın elçileri arasında yer alan Bartelomeos bu bölgede misyonerlik yapmıstır.71

Tarihin ilk zamanlarında uygulanan misyon faaliyetleri yukarıda belirttigimiz gibidir. Zaman içerisinde misyon faaliyetleri gelisen teknoloji ile birlikte degisik boyutlar kazanmıstır. İlerleyen çagımızda yapılan her isin önceden planlanması kaçınılmaz bir hal almıstır.

Misyonerler de giristikleri faaliyetlerde basarılı olabilmek için bazı metodlar uygulamıslardır. Bunlar kısaca söyle sıralanabilir.

1- Misyonerler, Hıristiyanlıgı yaymak için önce gittikleri bölgenin yerli kültürünü yıkarlar.

2- Milleti olusturan maddi ve manevi degerleri soysuzlastırırlar.

3- İslam ülkelerinde genç nesli dinden uzaklastırıcı faaliyetlerde bulunurlar.

4- İnsanlara kurtarıcı din olarak Hıristiyanlıgı takdim ederler.

5- Çalısmalarında daima dünya sulhunu gerçeklestirmek istediklerini söylerler

6- Hıristiyanlıgın kolay bir din oldugunu, Müslümanlıkta ki gibi namaz oruç gibi ibadetlerin olmadıgını söylerler72

Misyoner faaliyetlerinin görünen amacı dinidir. Yani, kendi ifadeleriyle “dinsiz dünyayı” Hıristiyanlastırmaktır. Bu amaçla bilmeyenlere Ä°ncil’i ögretmek, Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmek veya kendi mezheplerine insan kazandırmak için çalısan misyonerlerin nihai hedefi ise yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan toplulugu olusturmaktır. Görünen bu dini gayelerinin yanında, misyonerligin zamanla siyasi, ekonomik, sosyal ve idari pek çok amacı da bünyesinde tasıdıgı görülmektedir. Özellikle sömürgecilik çagı ile beraber baglı bulundukları ülkelerin emperyalist politikalarına hizmette bulunmaları gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Kendilerini kiliseye adayan ve Ä°ncil’in hizmetkarı olarak gören misyonerler, amaçlarına ulasabilmek için her yolu ve metodu denemekten kaçınmamıslardır. Onlardan istenen sey gidecekleri ülkenin dilini, dinini ve kültürlerini ögrenip inceleyerek eksiklikleri belirlemek ve ona göre hareket etmektir.73 Bu yüzden misyoner bazen bir doktor, bazen bir ögretmen, bazen de bir Barıs Gönüllüsü veya din adamı olarak faaliyetini sürdüren bir insandır. Çünkü onlar için amaca götüren her yol ve her meslek araç olarak kullanılabilir74. Dolayısıyla, kendi din, dil ve kültürlerini yayabilmek için okul, matbaa ve hastahane gibi kurumları açarak, maksatlarına ulasmak için bu kurumları araç olarak kullandıkları dikkati çeker.75 Bu kurumlar arasında en etkili olanları okullardır. Zira egitim yoluyla ögrencileri Hıristiyanlastırmak esas gayedir. Henry Jessup isimli bir misyonere göre okullar misyonerligin basarısı için temel sart olarak görülmüs ve “Hıristiyan misyonerleri okulunda egitim, yalnız gaye içinde bir vasıtadır. Bu gayede, insanları Ä°sa’ya götürmek, fertler ve milletler Hıristiyan oluncaya kadar onları egitmek…”76 olarak ifade edilmistir. Bu yüzdendir ki misyonerler gittikleri her ülkede dini kurumlarının yanında okullarını da kurmuslardır.

Dip Notlar:
68 GÃœNAY, a.g.e. s.35.
69 ÖZTÜRK, İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İstanbul 1998, s. 43
70 ÖZTÜRK, a.g.e. , s. 41.
71 ÖZTÜRK , a.g.e. s.45-46.
72 Osman CİLACI, ‘‘Misyonerlik Propagandası Ve Misyoner Faaliyetleri’’. Diyanet İsleri Baskanlıgı Yayınları, s. 16.
73 Uygur KOCABASOGLU, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika,19.Yüzyılda Osmanlı İmparatorlugu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları, Arba Yayınları, İst. 1989, s. 24-33.
74 CÄ°LACI, a.g.e. , s. 10.
75 Samiha AYVERDİ, Misyonerlik Karsısında Türkiye, İstanbul 1969 s. 17.
76 Henry, JESSUP, Fifty-Three Years in Syria, by Henry Jessup N.y, 1910, s.592,567’den nakleden, Mustafa Halidi-Ömer Ferruh, Misyonerler, Egitim ve Siyaset, Arba yayınları,  İstanbul 1991, s. 12.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlerin Amaçları

misyoner5PROTESTANLARIN TÜRKIYE’DEKI FAALIYETLERI
ÖMER TOPCU/Yüksek Lisans Tezi, Istanbul, 2006, S. 39-40

Patrick Johnson’un hazırladıgı “Operation Word” isimli esere göre: “Türkiye’de yasayan 14 azınlık grubunun diline Incillerin tercümesi yapılmıstır. 1993 yılı itibarıyla Türkiye’de mevcut, Türkçe Hıristiyanlık propagandası yapan kitapların sayısı 40’tır.” 7 sene içinde bu sayı birkaç misli artmıstır. ODTÃœ Tarih Bölümü Ögretim Ãœyesi Yrd. Doç. Dr. Ömer Turan’ın yazısına göre: “… Cumhuriyetin ilk yıllarında, dogrudan Hıristiyanlık propagandası yapmak yasaklanıyor; bunun üzerine, söyle bir sav gelistiriyorlar: Bütün bu insanları Hıristiyan yapabilirsek iyi olur. Yapamazsak da o kadar önemli degil; en önemlisi bu insanları, Hıristiyanca yasatmak, Hıristiyan felsefesini, yasam tarzını, düsünce tarzını benimsetirsek, mesele kalmamıstır.” Nitekim 1990’lı yılların basında bir Amerikan dergisinde Yeni Dünya Düzeni ile ilgili bir yorumda, bu düzende Müslümanlara tanınan hak sadece Müslüman ismi tasısınlar ama dogumlarından ölümlerine kadar Hıristiyan gibi yasasınlar181. Bu sözlere bakarak misyonerlerin amaçlarını net bir sekilde görebilmekteyiz.

Hıristiyan misyonerligi geleneksel olarak su ana hedefleri öngörmektedir;

1) Hıristiyan inancının propagandasını yapmak.

2)Isa’nın temel mesajı olan Tanrı’nın Krallıgı anlayısını Hıristiyan olmayanlara da benimsetmek suretiyle onun alanını genisletmek.

3) Kafirleri (bu terim son zamanlara kadar tüm Hıristiyan olmayanlar için kullanılmaktaydı) Hıristiyan yapmak suretiyle onları hidayete erdirmek.

4) Bütün bunları yaparak dünyanın her tarafında yeni yeni kiliseler tesis etmek.182

Özetle diyebiliriz ki Hıristiyanlar ilk dönemlerden itibaren yürüttükleri misyonerlik faaliyetleriyle inançlarını tüm dünyaya yaymak suretiyle bütün dünyayı batı Hıristiyanlıgının hakimiyeti altına almaya ve sonuçta da Hıristiyanlık dısındaki tüm dinsel gelenekleri ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı.Kanaatimize göre bu tarz bir misyon anlayısının en önemli dayanagı Hıristiyan misyonerliginin temel dayanagı olarak kabul edilen Matta 28:18-20 ifadesidir. Zira bu ifadede su üç nokta önemle vurgulanmaktadır.

1) Gökte ve yeryüzünde tüm yetki Isa’ya verildigi için onun mesajı tek dogru mesajdır.Bu nedenle tüm insanların bu mesaja inanmaları zorunludur.

2) Isa taraftarlarını kendi mesajını digerlerine sadece sunmaya degil,aynı zamanda onları ne yapıp yapıp kendi ögrencisi yapmaya da davet etmektedir.

3) Isa’nın mesajını kabul eden kisiler mutlaka Baba, Ogul ve Kutsal Ruh adına vaftiz edilmelidir. Vaftiz islemi kilisede oldugu için bu son ifade dünyanın her tarafına yeni yeni kiliselerin insa edilerek onun egemenlik alanının genisletilmesi anlamına gelmektedir.183

Dip Notlar:
181 www.turkıyegazetesi.com.tr (6.12.2000)
182 Mahmut Aydın , a.g.e. s.88
183 Mahmut Aydın , a.g.e. s.67

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik ve Misyonerlerin Amaçları

misyoner4MİSYONERLİK VE TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Serdar AY/Yüksek Lisans Tezi,S. 29,30,31,32,33

MİSYONERLERİN AMAÇLARI

Tarih boyunca, insanların sahip oldukları fikir, inanç, din veya mezhebi yayma veya hakim kılmaya gayret ettikleri ve bu amaç için çesitli savaslar bile yaptıkları bilinen bir husustur. Din savasları olarak bilinen bu çatısmaların hemen tamamı da Hıristiyanlık dünyasında meydana gelmistir. Hıristiyan alemi hem diger dinlerin mensuplarıyla hem de kendi mezhebinden olmayan Hıristiyan gruplarla çatısıp savasmıslardır. 61 Hıristiyan inancına göre misyonun asıl amacı İncil’in anlatılması ve muhataplarda imanı uyandırmaktır. Baska bir ifade ile imanın temel konusu olan İsa Mesih’in kurtarıcı fonksiyonunu, henüz bilmeyen kimselere tanıtmaktır. İmanın konusu olan kurtulusun sartlarından birisi kiliseye girince gerçeklesmektedir. Dolayısıyla misyonun önemli amaçlarından birisi de yeni bir ülkede kiliseyi kurmak, yani orada kilise hiyerarsisini yerlestirmektir. Tabi ki bir ülkede kilisenin kurulmus olması Hıristiyanlıgın yerlesmesi için yeterli degildir. Hıristiyanlıgın orada benimsenebilmesi için misyonun kültürü de kapsaması gerekmektedir. Hıristiyanlık o ülkenin kültür ve gelenekleriyle bütünlesmeli, bunu yapabilecek Hıristiyan ilhamlı yerli aydınlar ve onların kaleme aldıkları eserler ortaya çıkarılmalı ve böylece, Hıristiyanlık o ülkede yabancı bir olgu olarak görülmemelidir.

Katolik Kilisesi, varlıgının yegane gayesi olarak gördügü yer yüzünde bulunan bütün insanları ve ulusları Hıristiyanlastırmak için Halkları Hıristiyanlastırma Konseyini kurmustur. Bu Kurul çok sayıda dini kurulus, kolej ve üniversite ile isbirligi içerisinde görev yapmaktadır. Adından da anlasılacagı gibi görevi Hıristiyanlık propagandası olan Kurul’un II. Vatikan Konsilinden sonra islerligi ve önemi daha da artmıstır. Kurul’un çok sayıda yayın organı bulunmaktadır.62 Halkları Hıristiyanlastırma Konseyince 8 Mayıs 2000 tarihinde organize edilen ‘Papalık Misyonerlik Cemiyetleri Ulusal Baskanları Yıllık Toplantısı’nda açılıs konusması yapan adı geçen Konseyin Baskanı Kardinal Josef Tomko’nun konusmasından misyonerligin amacını, hedefini ve bugünkü durumunu anlamak mümkündür. Tomko, tüm kıtalardan 115 ülkeden temsilcilerin katıldıgı toplantıda misyonerligin Hıristiyanlıktaki dini temellerini anlattıktan sonra; “İsa’dan 2000 yıl sonra misyon hala tamamlanamamıstır. 6 milyar insanın sadece 1/3’ü Hıristiyan, 2 Milyar Hıristiyan’ın da sadece 1 milyar kadarı Katolik’tir. Katoliklerin çogalma hızı Hıristiyan olmayanların çogalma hızından biraz azdır” demektedir. Bu ifadeler Kilisenin tüm dünya insanlarını Katolik yapma niyetinde oldugunu ve bu amaç için gayret edildigini göstermektedir. Kardinal Josef Tomko söz konusu konusmasında çesitli kıtalarda yürütülen hizmetlerden bahsetmekte ve yapılan bazı faaliyetleri söyle özetlemektedir: İstatistiklere göre 20. yüzyılın en basarılı misyonerlik faaliyeti Afrika kıtasında yasanmıstır. 1900 yılında 2 milyon olan kıta Katolik nüfusu bu gün 116 milyona ulasmıs bulunmaktadır. Bu Toplam nüfusun %15’ine tekabül etmektedir. Afrika’da misyonerler Kuzey Afrika’daki Müslüman devletlerde sıkıntılarla karsılasmaktadırlar. Dünya nüfusunun %60’ının yasadıgı Asya kıtası göreceli olarak misyonerligin sonradan hızlandıgı kıtadır. Kıta nüfusunun %85’i Hıristiyan degildir. Kıtadaki Katolik nüfus 105 milyon civarındadır. Ortaasya’da Kazakistan’da misyon baslatılmıs olup Çin ile ilgili olarak da fırsatlar degerlendirilmektedir. Papalık Dünya Misyonerlik Günü vesilesiyle elde edilen bagısların da katkısıyla özellikle fakir bölgelerde bulunan kurumlara yaptıgı yardımları artırmıstır. Yardım edilen kilise sayısı kısa sürede 877’den 1045’e, büyük seminer sayısı 99’dan 374’e, seminerlerde yardım edilen ögrenci sayısı 50 000’e, yardım yapılan görevli sayısı 400 000’e ulasmıstır. Ayrıca bir çok küçük kilise, dispanser, ilk yardım merkezleri ve egitim projelerine katkıda bulunulmustur.63

Kardinalin verdigi bilgiler, misyonerlik alanlarını göstermenin yanında, misyonerlik faaliyetlerini yürütecek kisilere ve onların egitimine yapılan yatırımın büyüklügünü de ortaya koymaktadır. Elbette yapılan bu yatırımların karsılıgı da beklenmektedir.

Merkezi Roma’da bulunan Papalık Aziz Peter Cemiyeti’nin 2000 yılında tek basına yaptıgı faaliyetler dünya genelinde yürütülen misyonerlik faaliyetleri hakkında ipucu verecek mahiyettedir. Adı geçen cemiyetin bazı faaliyetleri söyle sıralanmaktadır:

Finanse edilen seminer sayısı: 904

Burs verilen seminer ögrencisi sayısı: 81 343

Kaydedilen yeni üye sayısı: 8276

Yetistirilerek ataması yapılan papaz sayısı: 1877

Yetistirilen papaz yardımcısı sayısı: 9693 64

Ayrıca, gerek Roma gerekse Afrika’nın çesitli ülkelerinde düzenlenen uzmanlık kurslarına devam eden 595 ögrenciye burs imkanı, yine Roma’da çesitli üniversitelere devam etmekte olan 57 farklı ülkeden 343 papaz ve 21 farklı ülkeden 81 rahibenin iase ve ibate giderleri karsılanmıstır. Yapılan bu kadar masraf ve emegin amacı yetistirilen insanların kendi bölgelerinde misyonerligi devam ettirmeleri, o bölgelerde çalısma yapan Batılı misyonerlerin yerlerini almaları düsüncesidir. Böylece bölgelerde aynı kültürden insanların gayretleriyle çalısmalar devam edecektir. Bu amaçlar Halkları Hıristiyanlastırma Konseyi Baskanı Kardinal Josef Tomko tarafından da açıklıkla ifade edilmektedir

1985 yılından günümüze kadar geçen yaklasık 20 yılda bu hizmetlerin katlandıgını, Ortodoks Kilisesi ve özellikle misyonerlik faaliyetlerinde Hıristiyan cemaatlerin en aktifi olan Protestan cemaatlerinin faaliyetlerini de yukarıdaki rakamlara ilave ederek düsünürsek modern dünyada yapılan misyonerlik faaliyetlerinin boyutunu kavramıs oluruz. Öz olarak ifade etmek gerekirse, yukarıda bahsedilen tüm dünya insanlarının Hıristiyanlastırılması amacıyla dünyanın her tarafı karıs karıs dolasılarak büyük mesailer sarf edilmektedir. Misyonerlik faaliyetlerinin kesin olarak yasaklandıgı ülkelere bile misyonerlerin gidiyor olmaları, oralarda baslarına gelebilecek her türlü tehlikeyi göze alabilmeleri, inançlarına göre oralarda sehit olmayı arzulamaları onların söz konusu gayelerini gerçeklestirme hususundaki azim ve kararlılıklarını göstermektedir.65

Bu bilgilerden anlasılacagı üzere kilise Hıristiyan olmayan toplumların hızla Hıristiyanlastırılması amacıyla her türlü faaliyeti etkin sekilde yapmaktadır ve bu misyon çalısmalarında her türlü imkan saglanmaktadır.

Paris Katolik Enstitüsü profesörlerinden Danileou faaliyetlerin basarıya ulasabilmesi için misyonerlik çalısmalarında su hususlara dikkat edilmesini önermistir:

1. Misyonerlerin birinci amacı yeryüzünde Hıristiyanlıgı yaymak ve Hz. İsa’ya imanı gerçeklestirmektir.

2. Ülkede tanınan aydınlarla yakın bir diyaloga girerek, onların düsüncelerine, eserlerine Hıristiyan unsurlarının sokulmasıdır.

3. Gelismis olan batı medeniyetiyle Hıristiyanlık, aynı gösterilmelidir

4. Hıristiyanlıgın yayılması için her yerde kilise yapmak kalıcı bir unsur degildir. Asıl kalıcı olan o ülkenin toplumuna nüfuz etmektir

5. Müslümanlara sevgi ile yaklasınız ve Hz.Muhammed’i yalanlamayınız. Hz.İsa’ya Allah’ın oglu demeyiniz. Çünkü Müslümanlar bunu kabul etmez.66

Hıristiyanlık dünyasının 21.yy daki en büyük amacı kendi yasayıs ve kültürünü tüm dünyaya yaymaktır ve görüldügü gibi bu amaç ugrunda her türlü ayrıntı düsünülüyor ve yapılması gereken tüm çalısmalar büyük bir titizlikle yapılıyor.

Dip Notlar:
61 Mehmet AYDIN, “Hıristiyanlık”, TDV slam Ansiklopedisi, c. 17, s. 328.
62 KÜÇÜK, a.g.e. , s. 381–382
63 www.vatican.va/roman-curia/congregations/cevang/documents <http://www.vatican.va/romancuria/
congregations/cevang/documents>
64 Gazi ERDEM, Misyonerlik, Diyanet İlmi Dergi, Cilt. 38 Sayı. 2, 2002, s. 21.
65 ERDEM, a.g.m. , s. 22
66 KÜÇÜK, a.g.e. , s. 38

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik ve Tarihi Seyri

misyoner3İNTERNET ORTAMINDA MİSYONERLİK FAALİYETLERİ VE SANAL KİLİSELERİN ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

HASAN YEL/YÃœKSEK LÄ°SANS TEZÄ°, KONYA 2006, S. 25-26-27-28

Latince “Missio” kelimesinden türetilen mission (misyon), sözlükte görev, yetki, bir kimseye bir işi yapması için verilen özel görev anlamlarına gelmektedir. Özel bir mana olarak ise bir dinin tebliğini yapmaya denir. Misyoner (missionnaire) ise bu dinin tebliğini yapan kimsedir. Misyoner kelimesi normalde bütün dinlerin mensupları için geçerli olmakla birlikte günümüzde özel olarak Hıristiyanlığı yaymak isteyenlere denilmektedir.

Misyonerlik denilince akla Hıristiyanlığın gelmesinin en önemli sebebi “misyon” kelimesinin Yeni Ahid (İncil) diline ait bir kelime olmasıdır.88

Misyonerlerin nihai hedefi bütün dünyanın Hıristiyanlaşmasıdır. Bu nihai hedeften önce Hıristiyan olan ve olmayan toplumlar için ayrı ayrı hedefleri mevcuttur. Hıristiyan ülkeler için gayeleri Hıristiyanları birlik içerisinde tutmak ve Batı Emperyalizmi’nin ve kültürünün tüm dünyada hâkimiyetini sağlamaktır. Hıristiyan olmayanlar toplumlar için gayeleri ise onları Hıristiyanlaştırmaktır. Şayet bu mümkün olmazsa onları kendi dinlerinden soğutmak, şüpheye düşürmek ve sonraki nesiller yoluyla da tamamen dinlerinden döndürmektir. 20. yüzyılın başında 558 milyon olan Hıristiyan nüfusu, 21. yüzyılın başında 2 milyarı aşmış bulunmaktadır. Son asırlarda özellikle asrın son çeyreğinde, Hıristiyanlığın asıl vatanı olan Avrupa’da Hıristiyan nüfusun azalmasına karşın Afrika ve Asya kıtalarında ciddi bir artış göstermesi, misyonerlik faaliyetlerinin elde ettiği başarının en açık göstergesidir.89 1900 yılında Dünya Hıristiyan nüfusunun % 50 si Avrupa’da yaşamakta idi. Bugün ise Dünya Hıristiyan nüfusunun sadece % 20 si bu kıtada yaşamaktadır.90

Misyonerlerin bu gayeye ulaşmak için takip ettikleri yöntemleri tarihi açıdan yedi döneme ayrılmaktadır:

1– 33- 100 arası, Havariler Dönemi

2– 100–800 arası, Kiliselerin Kurulma Dönemi

3– 800–1500 arası, OrtaçaÄŸ Dönemi

4– 1500–1650 arası, Reform Dönemi

5– 1650–1793 arası, Reform Sonrası Dönem

6– 1793–1965 arası, Modern Dönem

7– 1965’ten sonrası, Diyalog Dönemi 91

Hıristiyanların İslam ile tanışmaları 2. dönemin sonlarına denk gelmektedir. İslam’ın ilk yıllarında Hıristiyanların İslam’a bakışları ılımlı idi. Ne zaman ki İslamiyet hızla yayılmaya ve Hıristiyanların nüfuz bölgelerinde tesirli olmaya başladı, o zaman Hıristiyanlar da İslam’a karşı kin ve öfke ile dolmaya başladılar, düşman oldular. Ortaçağ dönemi bu düşmanlığın savaşlara dönüştüğü ve Hıristiyanların İslam’ı kılıçla yok etmeyi düşündükleri dönemdir. Bu yüzden pek çok Haçlı seferleri düzenlemişler (1096–1270) fakat başarılı olamamışlardır.92 Türklerin Müslüman olması da Haçlı seferlerinin başarısız kalmasının en önemli sebeplerindendir. Zaten muharip bir mizacı olan Türklerin şecaati, İslam’ın cihat ruhu ile perçinlenmiş ve manevi bir boyut kazanmıştı. Artık Türkler, İslam adına Hıristiyanların korkulu rüyası olmuştu. Zira Ortaçağ Avrupa’sında “Türk” ile “Müslüman” aynı anlamda kullanılıyordu.

4. ve 5. dönemde ise misyonerlerin İslam’ı kılıç zoruyla yok edemeyeceklerini anladıkları ve içten çökertme hareketlerini başlattıkları dönem olmuştur. Misyoner gönüllülerinin ülke ülke açılmaları bu dönemde başlar.

6. Dönem ise casusluk faaliyetlerinin arttığı dönemdir. Bu dönemde İslam adına en önemli güç olan Osmanlı’nın yıkılması için çeşitli plânlar yapılmıştır. Özellikle Londra Misyoner Teşkilatı bu işe çok önem vermiştir. İslam tarihine baktığımızda İslam’a karşı en büyük düşmanlığı İngilizlerin yaptığını görürüz. Müsteşriklerin ekseriyeti İngiliz olup hep içten içe fitne sokmaya çalışarak İslam’ı ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. Bu dönemde de Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıklar kışkırtılmış, onların ayaklanmaları için çaba sarf edilmiştir. Bu faaliyetlerin merkezinde ise yabancı okullar vardır. Bizzat casus ve misyoner yetiştirmenin yanı sıra silah kaçakçılığı ve silahlı faaliyetlerin de yapıldığı bu okullar, azınlıkların silahlanmasında da etkili bir rol oynamıştır. Bu döneme yabancı okulların arttığı rahatça görülebilir.93

Misyonerlerin emperyalist emelleri hakkında fikir vermesi bakımından Kenya’nın ilk Başbakanı olan Kamau Kenyatta’nın sözlerini zikretmekte fayda vardır. Kamua Kenyatta misyonerlerin gayesini şöyle özetler: “Misyonerler bizim topraklarımıza geldiğinde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözü kapalı dua etmesini öğrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtığımızda, İncil bizim, topraklarımızsa onların olmuştu.”94

İlk misyon faaliyetleri (silahsız propaganda) 18. asırda Moravya Kilisesinin çalışmalarıyla başlar. Eski Bohemyalılardan gelen bu kilise, Kont Zinzendorf’dan itibaren ateşli bir misyon merkezi olmuştur. Moravyalılar, İran’daki Mecusileri ihtida ettirmek amacındaydılar.95 Bu dönemlerde en etkili ve en kuvvetli misyon teşkilatını İngilizler kurdu. Daha 1646 yılında (İngiltere Cumhuriyeti ilan olduğu yıl) Londra’da parlamento Hıristiyan neşri için bir cemiyet teşkil etti. 1698, 1792, 1805 tarihlerinde bu cemiyet teşkilatını yaydı. İngiltere, Almanya, İsviçre, Danimarka, Amerika ve Rusya’da binden fazla merkez oluşturdu.96

İngiliz Misyoner William Carey’in 1793 yılında Hindistan’a ayak basması, Modern Misyonerlik Dönemi’nin başlangıcı olmuştur. O, modern misyonların kurucusu sayılmıştır. Onun çalışmalarıyla İngilizce konuşan misyonerler, dünyadaki misyonerlik faaliyetlerinde ağırlığını hissettirmiştir. Hıristiyanlığın yayılması için cemiyetler ve bakanlıklar kurulmuştur.97 Merkezi Londra’da olan yalnız İngilizlerin “Hıristiyanlığın Bütün Dünyaya Neşri “ Cemiyetleri 19. asırda yedi bin şube açtı ve yirmi sekiz milyon din kitabı bastırdı ve dağıttı. Bu kitaplar bütün dünya dillerine de tercüme olunarak çoğu bedava verildi.98

Bu cemiyetlerin başlıcası Y.M.C.A (Young Men’s Christian Association)’dır. Hıristiyan Genç Erkekler Cemiyeti demek olan bu teşekkülün başlangıcı 17. asra kadar çıkar. Müspet İlimler ortaya atılınca Münevver Hıristiyan Gençleri dine karşı lakayt bulunmaya ve eğlence hayatına fazlaca atılarak sefahate sürüklenmeye başladılar. Bu felaketin önlenmesi için modern bir cemiyete ihtiyaç görüldü. Bugünkü modern şekli 1844 yılında Sir George Williams adındaki bir İngiliz tarafından kurulmuştur. 1857 yılında erkeklerinkinden ayrı ve müstakil olarak kızlar içinde bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyete de Hıristiyan Genç Kadınlar Cemiyeti (Y.W.C.A.) denildi. Maksat, Hıristiyan gençleri barlardan kurtararak maddi, manevi ve dini bakımdan korunmalarını temin etmektir.99 Bu cemiyetler 1. Dünya Savaşında itilaf devletlerine hem cephede hem de cephe gerisinde büyük yardımlarda bulunmuşlardır. Bu cemiyetin Londra’da muazzam bir merkez binaları bulunduğu gibi, Uzak Şark’ta Şanghay gibi yerlerde bile büyük binaları vardır.100

Fransa Katolikleri, misyon faaliyeti bakımından İngiltere ve Amerika’dan sonra gelmektedir. Bilhassa bu iki devletin mali ve iktisadi imkânları ve gittikçe gelişen siyasi nüfuzları dolayısıyla Fransız Misyonları Orta Şark’taki müessir durumunu bunlar lehine kaybetmiştir. Daha sonra Uzak Şark’ta çalışan ve hakikaten hayret verecek bir gayret gösteren Fransızlar, 1905’deki raporlarına göre, Anadolu’ya biri İstanbul’da diğeri İzmit’te olmak üzere ancak iki misyoner göndermişlerdi.101

Amerikan misyonları 1820’den itibaren bu sahada görülmektedir. İngilizlerin metodunu takiple işe başlayan “American Board” menşe itibariyle Protestan olmakla beraber, çalışmalarında mezhep farkı gözetmemektedir. Cemiyet mensuplarından Jonas King, Joseph Wolf ve Pliny Fiske İzmir, Mısır, Suriye ve Filistin’de çalışmalarını sürdürdüler, bunlardan Jones King, Yunanistan’a giderek senelerce Yunan kilisesine bir hayatiyet kazandırmak için çalıştı ve yeni bağımsızlık elde etmiş olan bu memlekette kurduğu Evanjelik kiliseyi hükümete resmet tanıtmaya muvaffak oldu. Yine aynı cemiyet misyonerleri 1832 yılında İstanbul’da birleşerek Ayıntap, Diyarbakır, Bursa, Kayseri, Erzurum, Harput, Maraş, Sivas, Tokat ve Trabzon’da Ermeni Milli Kilisesinin reformasyonuna çalıştılar.102 1850’lerde misyonerlik faaliyetleri, Chile, Fransa, Almanya, Gibraltar, Havai, Hindistan, İtalya, Malta, İskandinavya, Güney Afrika, Güney Pasifik ve İsviçre’yi içine alacak şekilde genişletildi. Protestan misyonerliği merkezi Amerika’da olmak üzere Avustralya, İngiltere, Almanya, kanada, İtalya, Japonya, Brezilya ve Güney Kore’dedir. Dünyaya yayılan misyonerler bu merkezden gönderilmektedir. En başarılı oldukları yerler arasında Sosyalizmin çöküşünden sonra girdikleri Makedonya, Bulgaristan ve Romanya gibi Eski SSCB ülkeleri ve Balkan ülkeleri gösterilmektedir.103

Hıristiyan dünyasında misyoner faaliyeti teÅŸvik ve destek konusunda hiçbir zaman sıkıntı çekmemiÅŸtir. Bütün faaliyetler ilgili kiliselerce organize edilmiÅŸ, batılı devletlerden maddî, manevî ve stratejik alanda desteklenmiÅŸlerdir. Bu nedenle misyoner hareketi organizeli ve sistematik olarak geliÅŸmiÅŸtir. Ortodoks dünyasında faaliyet gösteren “Ortodoks Gençlik Hareketi”, Paris’teki “Saint-Serge Ä°lâhiyat Enstitüsü”, New York’taki “Saint Wladmir Papaz Okulu” ile Protestanlık dünyasındaki “Genç Hıristiyanların Evrensel Ä°ttifakı” ve “Genç Kızlar Hıristiyan BirliÄŸi Evrensel Ä°ttifakı” gibi belli baÅŸlı Hıristiyan teÅŸkilatlarını bugün bile çalışmalarına yoÄŸun bir ÅŸekilde devam etmektedir. Ayrıca 1698’de kurulmuÅŸ olan Hıristiyan BirliÄŸini Yayma TopluluÄŸu, 1701’de kurulmuÅŸ Ä°ncil’i Propaganda TopluluÄŸu, 1799 yılında kurulmuÅŸ ve hala önemini koruyan Church Mission Society, 1810 yılında kurulmuÅŸ American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM ya da BOARD). American Board sözde Ermeni soykırım çalışmalarının ortaya çıkmasını ve yayılmasını saÄŸlamış, United Church Board for Word Ministries ile birleÅŸerek dünyanın en güçlü Protestan Misyoner örgütü haline gelmiÅŸtir. Amerika’da en çok misyoner gönderen Southern Baptist Convention International Mission Board, Yehova Åžahitleri ve Moon Örgütünü de bu kapsamda deÄŸerlendirmek gerekmektedir.104

Dip Notlar:
88 Arslantürk Zeki, Türkiye de Misyonerlik Faaliyetleri, İSAV, Ensar Yay. İst. 2004. s. 382
89 Uçar, a.g.e. , s. 179
90 Uçar, a.g.e. , s. 180
91 Arslantürk, a.g.m. , s. 384
92 Arslantürk, a.g.m. , s. 385
93 http://www.ilkadimdergisi.com/190/kapak-hamithaksever.htm. Son EriÅŸim Tarihi: 14.12.2005
94 Küçükoğlu, Bayram, Türk Dünyasında Misyonerlik Faaliyetleri, (Dünü, Bugünü, Yarını) IQ Kültür, Sanat Yay. İst. 2003. s. 110
95 Güngör Erol, Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, Ötüken Yay. İst. 1999,a.g.e. , s. 20
96 Küçükoğlu, a.g.e. , s. 48
97 Arslantürk, a.g.m. , s. 385
98 Güngör, a.g.e. , s. 20
99 a.g.e. , s. 20
100 a.g.e. , s. 21 (Kazım Karabekir, Cihan Harbine Nasıl Girdik?)
101 a.g.e. , s. 21 (Les Missions Catholiques.)
102 a.g.e. , s.21
103 Kerimoğlu Barış, Zehirli Sarmaşık Misyonerler, Ulus Yay. İst. 2004. s. 37
104 Güngör, a.g.e. , s. 38

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik ve Osmanlı İmparatorluğu

misyoner 2OSMANLI DEVLETİ’NÄ°N YIKILMASINDA MÄ°SYONERLÄ°K  FAALÄ°YETLERÄ°NÄ°N ETKÄ°LERÄ° ( 1839 – 1923 )

Mustafa AKYUL/YÃœKSEK LÄ°SANS TEZÄ°, Ankara- 2007, S. 96-100

XVI. yüzyıldan itibaren Katolik misyonerler vasıtasıyla Osmanlı topraklarında görülmeye başlayan misyonerlik faaliyetleri, XIX. yüzyılda, Protestan misyonerlerin de faaliyetlerine başlamasıyla birlikte had safhaya ulaşmıştır.

Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı, geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira, azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran faktörlerdi. Jeopolitik konum itibariyle de dünyanın önemli bir bölgesinde yer almasından dolayı Osmanlı toprakları en fazla göz dikilen yerler arasındaydı. Osmanlının; tarihî, siyasî, ekonomik ve kültürel zenginliklerinden yararlanmak, dolayısıyla bu toprakları ele geçirmek isteyen Batılı büyük devletler, misyonerlik faaliyetlerine büyük destekler vererek onlardan yararlanmaya çalışmışlardır.

Misyonerler, çalışmalarında gayelerine ulaşabilmek için her türlü vasıtaya başvurmayı meşrû görürler. Bir teşkilat hangi bölgede çalışma yapacaksa, misyonerliği o bölgeye göre yetiştirilmiş elemanlar yürütür. Misyonerler gerektiğinde, her kılık ve renge girerler. Bu açıdan misyonerlik faaliyetlerinin sürdürüldüğü ülkenin sırlarını en ince detaylarına varıncaya kadar incelemek için, öğretmen, doktor, mühendis vb. görevlerde çalışırlar. Misyonerlerin kullanmış olduğu yöntemler, muhataba ve çevre şartlarına göre değişen bir yapıya sahiptir.

XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın başları misyonerlik faaliyetlerinin en yoğun ve en parlak dönemidir. Bunun nedeni kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ve misyonerlerin de bu durumdan yararlanmasıdır. İşte bu yüzdendir ki Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerini incelenirken olayın dinî yönü kadar siyasî, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Misyonerlik; dîni bir kurum olarak tanımlansa da, çok uzun zamandan beri sömürgeciliğin uygulama alanlarından biri olarak algılanmıştır. Kuruluşundan itibaren Katolik ve Protestan misyoner örgütleri hiçbir dönemde sadece dinî amaçlı müesseseler olmamıştır. Dinlerini ve mezheplerini yaymaya ve kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine paralel olarak XIX. yüzyıldan itibaren sömürgeci Batılı büyük devletlerin emperyalist politikalarına hizmet eder hale gelmiştir. Bu yönü ile Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren misyonerler, Batılı ülkelerin Osmanlı ile olan “Şark Meselesi”ni halletmelerinde araç olarak kullanılmışlardır.

Temelini, Osmanlı’yı yıkarak mirasını paylaşmak zihniyetinin oluşturduğu “şark meselesi”nde batılıların takip ettikleri politikalardan birisi de içerdeki Hıristiyan azınlıkları Osmanlı Devleti’nden koparmaktı. Bunun için en fazla misyonerlik faaliyetlerinden yararlanıldı. XIX. yüzyıla gelindiğinde sömürgeciliğin de gelişmesiyle Osmanlı toprakları Batılı ülkelerin çıkar mücadelelerine sahne oldu. Bu dönemde Anadolu, Boğazlar, Ortadoğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, batılı devletlerin göz diktikleri bir alandı. Bundan dolayı bölge daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen çıkar mücadelelerine sahne oluyordu. Bölgedeki nüfuzunu arttırmak isteyen ülkeler, misyonerlik faaliyetleri ile kendilerine yandaş gruplar oluşturmak istiyorlardı.

Değişik tarihlerde Osmanlı ülkesine gelen misyonerler yaptıkları çalışmalar sonrasında Müslüman ve Yahudiler arasında fazla etkili olamadıklarını anlayınca bütün mesâilerini ülkedeki Hıristiyan azınlıklar üzerinde yoğunlaştırdılar. Onları bir yandan kendi mezheplerine kazandırmaya çalışırlarken diğer yandan da verdikleri eğitimle, millî duygularını uyandırarak Osmanlı’dan koparmak için uğraştılar. Başlangıçta Rum, Ermeni ve Yahudiler üzerinde oynanan oyunlar daha sonra Bulgar, Arap, Kürt ve Nasturi gibi diğer unsurlara yönelik olarak devam etti.

Osmanlı Devleti’nde, gayr-i Müslim azınlıkların milliyetçilik hareketlerinde Protestan misyonerlerin önemli tesirleri olmuÅŸtur. Gittikleri yerlerde bulunan azınlıkların dillerini öğrenmiÅŸler, evvela o dillerin gramerini tespit etmiÅŸler, o dillerde neÅŸriyat yapmışlar, Ä°ncil’i onların dillerine çevirmiÅŸler, onların dillerinde ve Ä°ngilizce eÄŸitim veren okullar açmışlar, okullarında o toplulukların liderlerini yetiÅŸtirmiÅŸler, o toplulukları dünyaya tanıtmışlardır. Bu topluluklar içerisinde Ermeniler ve Bulgarlar en önde gelenleri olarak göze çarpmaktadır.

XIX. yüzyılda patlak veren ve Osmanlı Devleti’nin dağılmasına yol açan ayaklanmalarda, misyonerlik faaliyetleri ile bu faaliyetlerin tabii bir sonucu olarak kurulan çeşitli seviyelerdeki okul ve kolejlerin payı büyük olmuştur. Diyebiliriz ki; misyonerlik faaliyetlerinin en önemli aracı, en etkili silahı “azınlık ve yabancı okulları”dır. Özellikle Amerika, İngiliz ve Fransız misyonerleri Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek fikrî yapıyı bilhassa okullar yoluyla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Misyonerler, bu okullardaki eğitim faaliyetleri ile azınlıklar üzerinde etkili olurlarken, yabancı okullara devam eden Müslüman Türk unsurları da dinlerinden uzaklaştırma, kültürlerinden koparma ve çoğunlukla Batı hayranı insanlar olarak yetiştirmede etkin rol oynamışlardır. Bu şekilde yabancı ve azınlık okulları, Batılı devletlerin sömürü emellerini gerçekleştirme yolunda kullandıkları en güçlü silah olmuş, bu okullar Osmanlı Devleti’ni yıkma sürecinde en etkili şekilde kullanılmışlardır.

1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile azınlıklara tanınan siyasi ve hukuki hakların genişletilmesinden yararlanan misyonerler, faaliyetlerini arttırmışlardır. Çeşitli dini teşkilatlar hem dinini yaymak hem de Osmanlı’daki gayr-i Müslim azınlıkları devlete karşı kullanmak için akın akın Türkiye’ye gelerek yüzlerce okul, hastane ve yetimhane açmışlardır.

Okulların yanı sıra; hastaneler, basın-yayın, misyoner faaliyetin diğer iki önemli alanıdır. XIX. asrın sonunda Osmanlı Devleti’nde 600 milyon sayfa baskı işi yapılmış olması azımsanacak bir faaliyet değildir. 1920 yılında, İstanbul’da yayınlanan 32 gazeteden sadece 6’sı Türkçe’dir. Diğerlerinin 2’si Arapça, 7’si Rumca, 9’u Ermenice, 7’si Fransızca ve 1 tanesi de Bulgarca’dır.

I. Dünya savaşı sonrasında Batılı sömürgeci devletler tarafından işgal edilmeye çalışılan Osmanlı toprakları ile misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgeler karşılaştırıldığında, bunların arasında tam bir paralellik görülmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir husustur. Bu tabloyu tesadüfle açıklamamız mümkün değildir. Kanaatimizce bu durum; misyonerlerin yapmış oldukları plânlı ve sistematik çalışmalarının bir ürünüdür. Misyonerler, Osmanlı Devleti’nde yapmış oldukları uzun süreli çalışmalarla işgal güçlerine uygun ortamı ve alt yapıyı sağlamışlardır.

Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetlerine karşı özellikle II. Abdülhamid döneminde tedbir almaya çalışmıştır. Özellikle yabancı okullar ile ilgili düzenlemeler yapılmış, bu kurumların denetim altına alınması amaçlanmıştır. Ancak bu tedbirler, Batılı devletlerin tepkisi ve baskısı sebebiyle tam anlamıyla uygulanamamış ve istenilen neticeyi vermemiştir.

Sonuç olarak; Her din mensubunun kendi inancını ve düşüncesini başka insanlara anlatması ve anlattığı insanın da kendisi gibi inanmasını arzu etmesi doğal bir durumdur. Ancak Hıristiyan misyonerlerin, tarihî süreç içerisinde böyle masum bir anlayışla hareket etmedikleri âşikârdır. Misyonerlerin tek amacının Hıristiyanlığı yaymak olmadığı, misyonerliği ; Batılı devletler ve Amerika’nın siyasi ve ekonomik çıkarları için, en önemlisi de sömürgeciliğin bir aracı olarak kullandıkları ortadadır. XIX. yüzyılda ve XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı topraklarında misyonerlik adına yapılan faaliyetler ve ortaya çıkan sonuç, bu kanaatimizin doğru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Elde etmiş olduğumuz veriler neticesinde diyebiliriz ki; misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına etki eden en önemli faktörlerden birisi olmuştur.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik Nedir?

misyoner 1MİSYONERLİK VE TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Serdar AY/Yüksek Lisans Tezi, 2007-NİĞDE, S.18-19

MÄ°SYONERLÄ°K KAVRAMI
Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmis olan misyoner terimi ise “görevli olan kisi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneginde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teskilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetistirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dısı toplumlarda görevlendirilen kisi anlamına gelmektedir. Böylesi kisilerin olusturdugu harekete ise misyonerlik adı verilmektedir. 19 Misyonerlik denilince akla ilk olarak Hıristiyanlıgın gelmesinin en önemli sebebi “misyon” kelimesinin Ä°ncil diline ait bir kelime olmasıdır.20

Misyonerlerin hedefin bütün dünyanın Hıristiyanlasmasıdır. Bu hedeften önce Hıristiyan olan ve Hıristiyan olmayan toplumlar için ayrı ayrı hedefleri vardır. Hıristiyan olan toplumlar için hedefleri;onları birlik beraberlik içinde tutmaktır. Hıristiyan olmayan toplumlar içinse gayeleri onları Hıristiyanlastırmaktır. Sayet bu mümkün olmazsa onları kendi dinlerinden sogutmak, süpheye düsürmek ve sonraki nesiller yoluyla tamamen dinlerinden döndürmektir. Misyonerler bu sayede istedikleri toplumu kendi istekleri dogrultusunda daha rahat yönlendirme amaçlarındadırlar21.

Misyon ve misyonerlikle yakından ilgili olarak kullanılan diger çesitli terim ve kavramlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında evangelizm ve evangelizasyon, Hıristiyan mesajının insanlara ulastırılmasını hedefleyen anlayısı ifade ederken, Bunlardan baska Hıristiyan mesajına sahitlik (witness), mesajın ilanı (proclamation) ve martyria (sehadet) gibi kavramlar da misyonla iliskili olarak kullanılmaktadır.22 Misyonerlikle ilgili degisik terimlerin kullanılmasının en önemli sebeplerinden birisi misyonerlik kavramının biraz daha yumusatılmak istenmesidir23.

Misyonerler zaman içerisinde hükümet ve ticari çevrelerden de destek görmüslerdir. Misyonerler genelde din adamlarıdır. Bununla birlikte ilk misyonerler ve bilhassa modern zamanlarda ruhban olmayan sahıslar ve hatta kadınlarda misyoner olarak görülmektedirler. Misyonerler inancın eksik oldugunu düsündükleri her yerde kendi memleketlerinde veya haricinde faaliyet gösterebilirler. Dini vaaz ve egitim isini yazarak, tercüme ederek ve kitaplar yayımlayarak yapan misyonerler, zaman zaman bir dildeki ilk kitabın basımını da yapmıslardır.24

Misyonerlik faaliyetleri sadece Hıristiyan misyonerleri tarafından yapılmamıstır. Tarih boyunca her türlü inanç sistemi misyonerlik faaliyetlerinde bulunmustur. Fakat bu faaliyetleri en yogun ve sistematik yapan topluluk Hıristiyanlardır. Hıristiyanlıgın ilk zamanlarından itibaren misyon faaliyetlerinde bulunmuslardır ve bu faaliyetler sırasında her türlü yola basvurmuslar. Hatta bazı zamanlarda siddet ve baskı uygulamaktan kaçınmadıkları da görülmektedir. Bunun en açık örnegi Amerika kıtasının kesfi sırasında orada yasayan halka uygulanan yöntemlerdir. Misyonerler vasıtasıyla Hıristiyanlasan toplumların yerli halkının hiçbir zaman özgür oldugu görülmemistir. Onlar her ne kadar aynı dine inanan insanlar olsalar da, yeni kurulan düzen adeta bir isgal ve sömürge anlayısıyla kurulmustur. Amerika’dan Afrika’ya, Uzak dogu’dan Slav milletlerine kadar Dünya bunun örnekleriyle doludur. Yeni gelenler hep efendi, birinci sınıf insan, yerliler ise hep köle, ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesi görmüslerdir. 25 Bu bilgilerden anlasılacagı üzere misyonerligin klasik bir teblig faaliyeti olmadıgını görmekteyiz. Misyonerligin siyasi, ekonomik, sömürgecilik, emperyalizm vs. birçok hususun vasıtası olarak kullandıkları anlasılmaktadır26.

Dip Notlar:
19 Sinasi GÜNDÜZ, Mahmut AYDIN, Misyonerlik, Kaknüs Yayınları, Agustos 2004, st. s.13.
20 Zeki ARSLANTÜRK, ‘‘Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri’’, SAV, Ensar yayınları,st. s. 382.
21 ARSLANTÃœRK, a.g.e., s. 383.
22 GÃœNDÃœZ, AYDIN, a.g.e., s. 8.
23 GÃœNDÃœZ, AYDIN, a.g.e., s. 9.
24 Remzi KILIÇ, ‘‘Misyonerlik ve Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri’’, Türklük Bilimi Arastırmaları, s.19, 2006 Nigde, s. 327-242.
25 Ali ERBAS, Sakarya Üniversitesi lahiyat Fakültesi Dergisi. 7/2003 s. 14.
26 ERBAS, a.g.e, 15.

Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerliğin Tarihçesi

misyonerMİSYONERLİK VE TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Serdar AY/Yüksek Lisans Tezi, 2007-NİĞDE

MİSYONERLİĞİN TARİHÇESİ

Tarihin her döneminde inançlar, düsünceler ve ideolojiler arasında tesvik, yarıs ve öne çıkma arzusu olmustur. Zira Hıristiyan misyonunun kaynagı, ogulun, Kutsal- Ruhun ve kilisenin misyonu olarak karsımıza çıkmaktadır. Çünkü Hıristiyan ilâhiyatına göre; “Ä°sa Mesih bu dünyaya, Allah ile insanlar arasında gerçek arabulucu olarak gönderilmistir. Zira O, insan tabiatı içinde Tanrıydı, O yeni Ademdi. O, inayet ve hakikat doluydu”27 Bundan dolayı Ä°sa hizmet edilmek için degil hizmet etmek için gelmistir. Nitekim O da, havarilerine su emir ve görevi vererek dünyanın dört bir yanına göndermistir: “Simdi, siz gidip bütün milletleri sahit tutun, onları Baba ve ogul ve Ruhu’l Kudüs ismi ile vaftiz eyleyin, size emrettigim herseyi tutmalarını onlara ögretin ve iste, ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim.28 Ä°ste Hıristiyan kilisesinin misyonu bu emirden kaynaklanmaktadır. Bu inancın uzantısı olarak Hıristiyan misyoner hareketleri sadece soyut bir alan ile sınırlı kalmamıs; çogu zaman askerî, ekonomik ve hatta kültürel sömürgecilik faaliyetleriyle birlesmistir. Nitekim batı hegemonyasının temelindeki asıl maksat da; “Hıristiyan iman ruhunu” evrensel bir zemine çekerek bütün insanların inanmalarına imkan hazırlamaktır. Aslında son iki asırdan beri Hıristiyanlık alemi bunu pratikte uygulamaya çalısmıstır. Merhum Mehmet Akif bu hususta ne güzel bir tesbitte bulunmustur. “Misyonerler gece gündüz çalısırken, acaba, oturup vahy-i ilâhi mi bekler ulemâ.” Gerçekten misyonerler gece gündüz dünyayı devrederek Hıristiyanlıgı yaymayı kendilerine siar edinmislerdir. Bu alanda görev alanları bazen bir asker, bazen bir doktor, bazen bir ögretmen, bazen de bir barıs gönüllüsü olarak görmek mümkündür. Bu misyonu üstlenenleri, herkesin yardımına kosan bir rahip ve rahibe, bir sosyal faaliyetçi veya bir düskünler evi kurucusu olarak da bulabiliriz. Çünkü misyoner kendini kiliseye adamıstır.29

Hıristiyanlıkta misyonerlikle ilgili referanslar eldeki mevcut Ä°ncillerde Ä°sa’ya atfedilen çesitli ifadelere dayandırılır. Yeni Ahit’te yer alan ve Sinoptik Ä°nciller olarak adlandırılan ilk üç Ä°ncil’de, çarmıh hadisesi öncesi Ä°sa’nın, mesajını, öncelikle içinde yasadıgı Ä°srailogulları arasında yaymayı hedefledigi anlatılır. Örnegin Ä°sa, Matta Ä°nciline göre “Ben yalnız Ä°srail halkının kaybolmus koyunlarına gönderildim” der. Ayrıca Ä°sa, talebelerinin de kendilerine ögrettigi mesajı Ä°srail halkı arasında yaymalarını ister: “Ä°sa, onikileri su buyrukla halkın arasına gönderdi: ‘Diger uluslara ait yerlere gitmeyin. Samiriyelilere ait kentlerin de hiçbirine ugramayın. Bunun yerine, Ä°srail halkının kaybolmus koyunlarına gidin. Gittiginiz her yerde göklerin egemenliginin yaklastıgını duyurun’. Böylelikle ikiserli gruplar halinde Ä°sa’nın talebeleri, Ä°sa’nın kendilerine ögrettigi mesajı yayarak köy köy dolasmaya basladılar.30

İlk misyonerlerin havariler oldugunu söylemek mümkündür. Aziz Pavlus bir çok yere kilise kurmus ve bu kiliseleri teskilatlandırmıstır.31 Misyonerligi genel olarak yedi döneme ayırabiliriz:

1- 33- 100 arası, Havariler Dönemi

2- 100-800 arası, Kiliselerin Kurulma Dönemi

3- 800-1500 arası, Ortaçag Dönemi

4- 1500-1650 arası, Reform Dönemi

5- 1650-1793 arası, Reform Sonrası Dönem

6- 1793-1965 arası, Modern Dönem

7- 1965’ten sonrası, Diyalog Dönemi 32

Hz. İsa’ya peygamberligi sırasında oniki kisi inanmıstı. Bunlara havariler denilmistir. Hıristiyanlıgı İsa’dan sonra bunlar teblig etmistir. Bu sebeble bunlara ilk misyonerler gözü ile balkır. Havarilerin Hıristiyanlıgı yaymaları Hıristiyanlık Filistin’de dogdugu için Filistin sahası ile sınırlı kalmıstır.33

Pavlus Dönemi
Hıristiyanlıgın misyon anlayısının olusumunda/gelisiminde hiç süphesiz Pavlus’un önemli bir yeri vardır. Esasen Pavlus, bir bütün olarak Hıristiyan geleneginde oldukça önemli bir sahsiyettir; Hıristiyanlık açısından olmazsa olmaz bir degerdir. Meshur Hıristiyan ilahiyatçı H.Küng’ün yerinde tespitiyle, “Pavlus olmaksızın ne Katolik Kilisesinden, ne Yunan ya da Latin patristik teolojisinden ve ne de Hıristiyan-Helenistik kültürden bahsedilebilir.“34 Her ne kadar Hıristiyanlar, misyonun diger insanlara iletilmesi konusunda referanslarını Yeni Ahit’te yer alan Ä°ncil metinlerinde geçen Ä°sa’nın bazı sözlerine dayandırsalar da Hıristiyanlık tarihinde ilk sistematik misyon faaliyetinin Pavlusla basladıgı görülür. Pavlus, Helenistik Ä°sa cemaati tarafından kurgulanan ve kendisi tarafından gelistiren “ilahi Ogul Rab Ä°sa Mesih” inancını temel alan ögretileri yaymak amacıyla Anadolu, Yunanistan ve Makedonya’ya yönelik üç önemli misyon seyahati düzenlemistir. Pavlus’un bu seyahatlerini konu alan anlatılar ve bunlarla iliskili çesitli topluluklara (veya kimselere) gönderdigi mektuplar, Yeni Ahit metinleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Pavlus, mektuplarında, ögretilerini yaymayı hedefledigi bu misyon faaliyetlerinde uyguladıgı metodolojiye iliskin çesitli bilgiler de vermektedir ki misyona iliskin metodolojiyi konu alan bu bilgiler, Yeni Ahit ögretilerini yasamlarında temel alan Hıristiyan çevreler (özellikle de kutsal kitabı dinde temel referans sayan Protestanlar ve bunun uzantısı olarak faaliyet gösteren Evangelik cemaatler) için baglayıcı bir özellik tasımaktadır. Pavlus, Korintlilere birinci mektubunda, inandıgı ögretileri yayarken yaptıgı fedakarlıgı ve karsılastıgı zorlukları konu aldıgı sözlerinde, dini yaymada hedef aldıgı kisilere misyonu götürürken: “Ben özgürüm, kimsenin kölesi degilim. Ama daha çok kisi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın (Musa hukukunun) denetimi altında olmadıgım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymısım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan degil de Mesih’in yasası altında olan biri olarak, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip degilmisim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle her sey oldum”35

Pavlus, bir baska ifadesinde ise söyle der: “Bana her sey serbest; ancak ben hiçbir seyin kölesi olmam“.Yine o, bir baska yerde ise “… kurtulsunlar diye birçok kimsenin yararını gözeterek herkesi her yönden hosnut etmeye çalısıyorum” demektedir.36 Hıristiyanlık dünyası Pavlustan sonra belirli sıkıntılar yasamıstır. Bu sıkıntılar Roma Ä°mparatorlugunun Hıristiyanlıgı himayesine almasıyla birlikte son bulmustur. Bu dönemden sonra Hıristiyanlık dünyası için yeni bir olusum baslamıstır. Kilisenin imparatorluk himayesine girmesi ile birlikte siyasallasma süreci baslamıstır. Bu süreçte misyonerlik faaliyetleri farklı boyutlar kazanmıstır37.

Pavlus Sonrası Dönemler
Hıristiyanların İslam ile tanısmaları 2. dönemin sonlarına(800-1500 arası)denk gelmektedir. İslam’ın ilk yıllarında Hıristiyanların İslam’a bakısları ılımlı idi. Ne zaman ki İslamiyet hızla yayılmaya ve Hıristiyanların nüfuz bölgelerinde tesirli olmaya basladı, o zaman Hıristiyanlar da İslam’a karsı kin ve öfke ile dolmaya basladılar, düsman oldular. Ortaçag dönemi bu düsmanlıgın savaslara dönüstügü ve Hıristiyanların  İslam’ı kılıçla yok etmeyi düsündükleri dönemdir. Bu yüzden pek çok Haçlı seferleri düzenlemisler fakat basarılı olamamıslardır. Türklerin Müslüman olması da Haçlı seferlerinin akîm kalmasını saglamıstır. Zaten muharip bir mizacı olan Türklerin secaati, İslam’ın cihat ruhu ile perçinlenmis ve manevi bir boyut kazanmıstı. Artık Türkler, İslam adına Hıristiyanların korkulu rüyası olmustu. Zira Ortaçag Avrupa’sında “Türk” ile “Müslüman” aynı anlamda kullanılıyordu.38 4. ve 5. dönemler ise İslam’ı kılıç zoruyla yok edemeyeceklerini anladıkları ve içten çökertme hareketlerinin basladıgı dönem olmustur. Misyoner gönüllülerinin ülke ülke açılmaları bu dönemde baslar39.

6. Dönem ise casusluk faaliyetlerinin arttıgı dönemdir. Bu dönemde İslam adına en önemli güç olan Osmanlı’nın yıkılması için çesitli plânlar yapılmıstır. Özellikle Londra Misyoner Teskilatı bu ise çok önem vermistir. İslam tarihine baktıgımızda İslam’a karsı en büyük düsmanlıgı İngilizlerin yaptıgını görürüz. Dikkat edilirse müstesriklerin de ekseriyeti İngiliz olup hep içten içe fitne sokmaya çalısarak İslam’ı ortadan kaldırmayı hedeflemislerdir. Bu dönemde de Osmanlı topraklarında yasayan Hıristiyan azınlıklar kıskırtılmıs, onların ayaklanmaları için çaba sarf edilmistir. Bu faaliyetlerin merkezinde ise yabancı okullar vardır. Bizzat casus ve misyoner yetistirmenin yanı sıra silah kaçakçılıgı ve silahlı faaliyetlerin de yapıldıgı bu okullar, azınlıkların silahlanmasında da etkili bir rol oynamıstır. Bu döneme dikkat edilirse yabancı okulların arttıgı rahatça görülebilir.40 Esasında bu okullar Fatih devrinde Hıristiyan din adamı ihtiyacını karsılamak üzere açılmıs fakat Tanzimat’la birlikte yapı degistirmis, modern okullar haline gelmistir. İhtiyacın çok üzerinde okul açılmıstır. Osmanlı’da yasayan çesitli etnik gruplardan ögrenciler alınmıs ve bunlar etnik açıdan kıskırtılmıstır. Ayrıca Osmanlı’nın son dönemlerdeki hantal yapıdan dolayı okullardaki egitimin yeterince kontrolü de saglanamamıstır. Netice itibariyle gerek bu okullardan yetisenlerle gerek dısarıdan gelen casuslarla önce azınlıklar isyan ettirilmis sonra da Türk olmayan Müslüman toplumlar kandırılmıs, Osmanlıya karsı ayaklanmaları saglanmıstır. Özellikle İngilizlerin ektigi nifak tohumları İslam âlemini parça parça etmis, Müslümanların toprakları emperyalist batılıların (özellikle İngilizlerin) sömürgesi olmustur. Misyonerlerin emperyalist emelleri hakkında fikir vermesi bakımından Kenya’nın ilk basbakanı olan Kamau Kenyatta’nın sözlerini zikretmekte fayda vardır. Kamua Kenyatta misyonerlerin gayesini söyle özetler:

“Misyonerler bizim topraklarımıza geldiginde İncil onların, topraklar Afrikalıların elindeydi. Bize gözü kapalı dua etmesini ögrettiler. Neden sonra gözlerimizi açtıgımızda, İncil bizim, topraklarımızsa onların olmustu.” 41

1965 sonrası dönemde, yani günümüzde misyonerlik faaliyetleri bambaska boyutlara ulasmıstır. Bu son döneme diyalog dönemi de denilmektedir. Buradaki amaç Hıristiyan dünyasına karsı hissedilen duyguları yumusatmak misyonerlik amaçlarının hedefine ulasabilmesi için daha uygun ortamlar hazırlamaktır. Asıl olan amaç ise her zaman oldugu gibi Hıristiyan olmayan toplumları ne olursa olsun Hıristiyanlastırmaktır42.

Dip Notlar:
27 Yuhanna, 1. 14, 19-20, İncil, Yeni Yasam Yayınları, İstanbul, 2000.
28 Matta, 28, 19-20, Markos, 16-15, 19-20, ncil, Yeni Yasam Yayınları, stanbul, 2000.
29 Fikret KARAMAN, ‘‘Misyoner Haraketlerinin Dünü Ve Bugünü.’’ www.diyalogmasali.com.
30 GÃœNDÃœZ, AYDIN, a.g.e. s. 14.
31 Osman CİLACI, ‘‘Misyonerlik Propagandası Ve Misyoner Faaliyetleri.’’ Diyanet İsleri Baskanlıgı Yayınları, .s.7
32 Abdurrahman, KÜÇÜK, Misyonerlik Ve Türkiye, Türkiye’deki Misyonerlik Faaliyetleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1996, s. 37.
33 Remzi, KILIÇ, ‘‘Misyonerlik ve Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri’’, Türklük Bilimi Arastırmaları,
S.19,2006, Nigde, s. 327-242.
37 GÃœNDÃœZ, AYDIN, a.g.e, s. 25, a.g.e, s. 28
38 Zeki ARSLANTÜRK, ‘‘Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri’’, İSAV, Ensar yayınları.İst. s. 382.
39 ARSLANTÃœRK, a.g.e, s. 383.
40 www.ilkadimdergisi.com.hamitaksever.2005 son erisim.20/01/2007
41 Bayram KÜÇÜKOGLU, Türk Dünyasında Misyonerlik Faaliyetleri, IQ Kültür Sanat Yayınları, İst. 2003, s. 110.
42 KÜÇÜKOGLU, a.g.e, s. 111.

Kategoriler
Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Teslis Nedir?

Teslis İnancı Hakkında Bir Değerlendirme

teslisTeslis Ä°nancı, Hıristiyanlıkta, üzerinde tamamen ittifak edilmiÅŸ, bütünüyle kabul görmüş bir fikir deÄŸildir. Teslis, Hristiyanlıkta, genel anlamda ve büyük bir kesimin inanç ÅŸeklini ifade etme ÅŸeklidir. Dinler Tarihindeki diÄŸer “Üçlük” örneklerine deÄŸinmeden, yalnızca Hıristiyan kaynaklarına baÄŸlı kalarak, “Üçlü Birlik” inancını ele almaya çalışacağım.


Kutsal Ruh:
Üçlü Birlik öğretisinin, üçüncüsü durumunda olan Kutsal Ruh, MS 325 yılında toplanmış bulunan Ä°znik Konsülünde ki “Ä°man Bildirisi”n de, şöyle ifade edilmiÅŸtir:

Her ÅŸeye gücü yeten, görülen ve görülmeyen, bütün ÅŸeylerin Yaradanı olan bir tek Baba Allah’a inanıyoruz; Bir tek Rab Ä°sâ Mesih’e inanıyoruz: Allah’ın OÄŸlu, Baba’dan doÄŸan biricik OÄŸul, yani Baba’nın öz varlığından oluÅŸan Allah’tan Allah, Nurdan Nur, gerçek Allah’tan gelen gerçek Allah, yaratılmış deÄŸil, doÄŸrulmuÅŸ, Baba’nın aynı öz varlığına sahip olan, Kendi aracılığıyla gökteki ve yerdeki her ÅŸey yapılmış, biz insanlar için ve kurtuluÅŸumuz için gökten inmiÅŸ, insan bedeni almış ve insanlar arasında yaÅŸamış, sıkıntı çekmiÅŸ ve üçüncü günde ölümden dirilmiÅŸ, göğe yükselmiÅŸ, dirilerle ölüleri yargılamaya gelecek olan O’dur; Ve Kutsal Ruh’a da inanıyoruz.”


Bu iman bildirgesine baktığımızda, Kutsal Ruhun durumuyla ilgili, net bir bilgi yoktur
. Ancak, varlığına inanıldığı ifade edilmiÅŸ, ama Tanrılığına dair tek kelime sarf edilmemiÅŸtir. Oysaki, aynı metinde, Ä°sa Mesihin (as) Tanrılığını ifade etmek ve pekiÅŸtirmek için, bir çok kelime kullanılmıştır. Ä°znik Ä°man Bildirisinde, Baba Tanrı ve Ä°sa Mesihin Tanrılığı net bir ÅŸekil de ifade edilmiÅŸken, Kutsal Ruhun Tanrılığı, henüz bir karara baÄŸlanamamıştır. Peki, “Kutsal Ruh” ne zaman TanrılaÅŸtırıldı? Kutsal Ruh, MS 381 yılında ki, 1.Ä°stanbul Konsülünde TanrılaÅŸtırılmıştır. Yani, “Üçlü Birlik” ancak, MS 381 yılında tamamlanmıştır.


OÄŸul:
Üçlü Birlik öğretisinin, ikincisi durumunda olan “OÄŸul” kavramı, her ne kadar, MS 325 yılındaki Ä°znik Konsülünde, Arius ve arkadaÅŸlarının kabul etmemesine raÄŸmen TanrılaÅŸtırılsa da, OÄŸulun kimliÄŸi ve bedeninin Tanrılığı konusu hala tartışılmaktadır. Mesela, MS 431 yılında toplanan Efes Konsülü, bu amaçla toplanmıştır. Ä°znik Konsülünün üzerinden, 105 yıl geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen, OÄŸulun kimliÄŸi hakkındaki tartışmalar dinmemiÅŸtir. Efes Konsülünde, Ä°stanbul PatriÄŸi Nestorius‘un düşünceleri ele alınmıştır.

Nestorius’a göre; Ä°sa’ya 30 yaşındayken Kelam inmiÅŸ, ancak o zamandan sonra Ä°nsan ve Tanrı karakterlerini taşımış, Meryemin, Tanrı olan Ä°sa’nın deÄŸil, insan olan Ä°sa’nın annesi olduÄŸunu söylemiÅŸ ve dolayısıyla da, Meryem’e “Tanrı’nın annesi” (Theotokos) denmesine karşı çıkmıştır. Tanrı’nın doÄŸrulamayacağını, doÄŸurulmadığını belirtmiÅŸtir. Nestorius’a göre Ä°sa’nın insani kimliÄŸi ile tanrısal kimliÄŸi birbirinden ayrıdır; bu nedenle Nestorius öğretisi bazı kaynaklarda diofizit “iki tabiatçı” olarak adlandırılır. Bu görüşe göre çarmıha gerilirken tanrısal tabiat Ä°sa’dan ayrılmış, sadece insan olan Ä°sa acı çekmiÅŸ, çektiÄŸi acılar Tanrı olan Ä°sa’ya dokunmamıştır… Tabi bahsi geçen konsülde alınan 8 maddelik kararın ilk 5 maddesinde bu görüşler ayıplanmış, 6 maddede Nestorius aforozla tehdit edilmiÅŸ, 7 maddede ise Ä°znik Konsülündeki temel iman prensiplerine, baÄŸlılık kararı alınmıştır. Ancak, bu tartışmalar halen devam etmektedir. Ne garip ve tuhaftır ki, OÄŸulun kimliÄŸi hakkında, Hıristiyan Dünyası 1.700 yıldır, bir ittifak ve ortak anlayış saÄŸlayamamışken, Müslümanların kendilerini anlayamadıklarını, Üçlü BirliÄŸi anlayamadıklarını iddia etmektedirler.


Baba
: Baba düşüncesi, Üçlü Birliğin birinci kısmı ve en az tartışılan unsurudur. En az tartışılan diyorum, çünkü, yazımın başında da belirttiğim gibi, bazı Hıristiyanlar Üçlü Birliği kabul etmemekte ve Tanrıyı İslam ve Yahudi İnancında olduğu gibi, bir kabul etmektedirler.

Peki, Teslis Ä°nancıyla ilgili, Ä°sa Mesihin (as) yaÅŸamında ve Yahudi Ä°nancında nasıl bir bilgi var? Bu, çok önemli bir konu… Gerçekte, Allah’a böyle bir iman ÅŸekli varsa, gerek Ä°sa Mesihin (as) kendisi ve gerekse, ondan önceki peygamberler, bu iman biçimini anlatmış ve Allah’a öylece inanmış olmalılar. Yani, Âdem peygamberden bu tarafa, bütün peygamberlerin, Allah inancı bu ÅŸekilde olmalıdır. Çünkü, Allahın sıfatlarında ve vasıflarında bir deÄŸiÅŸiklik olmaz.


Eski Antlaşmayı
“Tevrat, Zebur ve Peygamber Yazılarını” okuduÄŸumuz da, Hıristiyanların iddia ettikleri gibi bir üçlemeye ve bu inanca dair en ufak bir anlayışa rastlamamaktayız. Aksine, Eski AntlaÅŸma da sıklıkla vurgulanan ÅŸey, Allahın bir ve tek olduÄŸudur.

Yas.6: 4 “Dinle, ey Ä°srail! Tanrımız RAB tek RAB’dir.

Bununla birlikte, Eski AntlaÅŸma da,  Allahın sıfatları zaman zaman belirtilmiÅŸtir. Ama, Allah’ın bu sıfatlarının sayısı ise, üçle sınırlı deÄŸildir. Bu durumda, Hıristiyanların Üçleme ile, Allah’ın üç özelliÄŸinden bahsediyor olmaları, mümkün deÄŸildir. Eski AntlaÅŸma da, Allah’ın özelliklerine baktığımız da, karşımıza çıkan özellikler, üçle sınırlı deÄŸildir. (Ä°kinci Bölüm Yazısı Devam Edecektir)

Kategoriler
Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Kelam-Söz “Ä°nsan” Oldu mu?

Allah’ın Kelam Sıfatı Beden Aldı mı? Ä°sa Mesihi (a.s.) TanrılaÅŸtırdı mı?

logosHatırlayacağınız gibi, dün kü yazımız da, Ä°ncilin Yuhanna Kitabı’nın 1. Bölümünde, MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesihin Ä°lahlığını idddia edenlerin delillerini Kutsal Kitabın bütünlüğü içerisin de incelemiÅŸtik. Bu gün yine Yuhanna da bahsi geçen, Allah’ın (cc) kelam, yani söz sıfatı üzerin de duracağız.


Hristiyanlar Teslis Ä°nancını açıklarken, “Allah’ın üç sıfatı, üç özelliÄŸinin olduÄŸunu söylerler”. Bunlardan bir tanesinin “Kelam – Söz – Logos” sıfatı olduÄŸunu ve bunun MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesih’te (as) beden aldığına inanırlar. Bu beden alışın MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesih’i (as) Ä°lah yaptığını iddia ederler…

Kıymetli arkadaÅŸlarım, Ä°slâm inancına göre, Allah’ın (cc) hem zatı ve hem de sıfatları, ezeli ve ebedidir. Sıfatları, zatıyla kaim olup, deÄŸiÅŸken deÄŸildir. Zatının ve sıfatlarının baÅŸlangıcı ve sonu yoktur. Bizler ancak, kendisinin bize bildirdiÄŸi kadarıyla sıfatlarını biliriz. Bize bildirdiÄŸi sıfatlarıyla, Allah’ın (cc) sıfatları son bulmaz. Bulursa eÄŸer, o zaman ezeli ve ebedi olamaz. Bu durum da, Hıristiyanların, Allah’ın sıfatlarının üç olduÄŸunu söylemeleri ve kabul etmeleri, Allah’ın sınırlı ve sonu olan bir varlık olması anlamına gelir. Bu farkında olmadan bir baÅŸka kuvvet, kudret ve otoritenin Allah’a üstün olması, O’nu kontrol etmesi anlamına da gelir. Halbu ki, Allah hakkında bunlar asla düşünülemez, O bunlardan münezzehtir.

Aslında, Kutsal Kitaba baktığımızda, Allah’ın sıfatlarının üçle sınırlı olmadığını görürüz. Ama Hıristiyanların bunu inanç olarak kabul etmeleri demek, inandıkları Teslisin çökmesi demek olur. Ama, gelin sizinle kısa bir mantık sorgulaması yapalım:


a-
Madem Allahın Kelam sıfatı ete kemiÄŸe büründü, beden alıp konuÅŸtu, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih’i (as) TanrılaÅŸtırdı, Allah’ın görme sıfatı yok mu? Bu durumda Allah’ın görme sıfatı da Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih’te (as) beden alıp görmüş olmuyor mu?


b-
Yine Allah’ın iÅŸitme sıfatı yok mu? Yine bu durum da Allah’ın iÅŸitme sıfatı da beden alıp iÅŸitmiÅŸ olmuyor mu?


c-
Tüm bu sıfatlar beden alıp insan olduğunda, Baba olarak tanımladığınız zatın, sıfatları kendisini terketmiş, ayrılmış olmuyor mu? Bu durum da, Baba İlahın sıfatları eksilmiyor mu?


d- Tüm bu sıfatlar Baba İlahtan ayrıldığında, Baba İlah nasıl konuşabildi, görebildi ve işitebildi
?

Evet, bu sorular uzayıp gider. Oysa ki, Ä°slâm inancına göre Allah’ın (cc) ne zatında, ne de sıfatların da, deÄŸiÅŸme, eksilme, artma, yer deÄŸiÅŸtirme gibi durumlar söz konusu deÄŸildir. Allah’ın (cc) zatı daim, sıfatları kaimdir.

Tekrar konumuza dönecek olursak, Kutsal Kitaba göre, Allah’ın Kelam sıfatının birisin de olması, o kiÅŸiyi Ä°lahlaÅŸtırıyor mu? Åžimdi bu konuyla ilgili, Hristiyanların Kutsal Kitabından Birkaç ayeti birlikte okuyalım:


Yas.18: 18
‘Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek.


2.Sa.23: 2
RAB’bin Ruhu benim aracılığımla konuÅŸuyor, Sözü dilimin ucundadır.


YÅŸa.51: 16
Sözlerimi ağzına koydum,

Yer.20: 9 “Bir daha onu anmayacak,  O’nun adına konuÅŸmayacağım” desem, Sözü kemiklerimin içine hapsedilmiÅŸ,  YüreÄŸimde yanan bir ateÅŸ sanki.  Onu içimde tutmaktan yoruldum,  Yapamıyorum artık.


Yu.17: 14
(İsa Şöyle dedi) Ben onlara senin sözünü ilettim,

ArkadaÅŸlar hepinizin gördüğü gibi, yukarıda beÅŸ ayrı örnek var. BeÅŸinde de Allah’ın kelamı bu kiÅŸilerin aÄŸzında. Ama ne hikmetse, MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesihten (as) önceki dört kiÅŸi Ä°lahlaÅŸamıyor, ama bu durum, MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesih’i (as) (haÅŸa) Ä°lahlaÅŸtırıyor! Bu durumun kendisi farkında olamıyor! Ä°lah olduÄŸunu bilmiyor! Bu nedenle kendisinin Ä°lah olduÄŸunu insanlara duyuramıyor. Ancak, ondan sonra yaÅŸayanlar, bunu 60 yıl sonra farkedip, MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesih’e (as) Ä°lahtır diyorlar!…

Buna böyle inanan insanlarla biraz konuşup, bazı sorular sorduğunuz da, örneğin:

1- Allah doÄŸar mı? 2- Allah ölür mü? 3- Allah acıkır mı? 4- Allah susar mı? 5- Allah uyur mu? 6- Allah tuvalet ihtiyacı hisseder mi? Gibi… Alacağınız cevap, “bunlar, bedensel olaylardır ve MeryemoÄŸlu Ä°sa Mesihin bedeni insandı.” Öyleyse neden bir insana tapıyorsunuz? Derseniz, biz onun bedenine deÄŸil, Allah’ın Kelam sıfatına tapıyoruz derler.


Halbu ki, farkında olmadan veya farkında olarak bütün Hıristiyanlar Meryemoğlu İsa Mesihin (as) bedenine tapmaktadır.
EÄŸer böyle deÄŸilse, dua ederken Ä°sa Mesihe (as) deÄŸil, Allah’ın Kelam sıfatına dua etmeleri gerekirdi. Zaten, Meryem OÄŸlu Ä°sa Mesih (as), yaÅŸamı boyunca, kendi baÄŸlılarına, kime ve nasıl dua etmeleri gerektiÄŸini öğretmiÅŸti.[1] Bu dua örneklerine baktığımız da, bugün, Hristiyanların yaptıkları gibi bir dua ÅŸekline rastlanmamaktadır. Çünkü, o örnekler de, kendilerine bir ve tek olan Allah’a dua etmeleri öğretilmiÅŸtir. Ayrıca, Teslis inançları “Baba, OÄŸul, Kutsal Ruh” deÄŸil, “Tanrı, Kelam, Kutsal Ruh” olması gerekirdi.

Bu konuları, Hıristiyan teologlar halktan gizleyerek kendi aralarında tartışıyorlar. Bu sorunlarla ilgili tarihte Konsiller toplandı. Ama sonuç daima halktan gizlendi, halk bu meseleleri hiç araştırmadı. Umarım bundan sonra araştırırlar. Bunu tetikleyebileceğini ümit ederek bu yazıyı okuyacak Hıristiyan arkadaşlara bir soru soracağım:

Ä°sa Mesihin yaÅŸamı boyunca sarfettiÄŸi sözlerin hangisinin, Ä°nsan olan Ä°sa Mesih’e (as), hangisinin Tanrınızın Kelam sıfatından kaynaklandığını nereden biliyorsunuz?

Dip Notlar:
[1] Luka11: 1 Ä°sa bir yerde dua ediyordu. Duasını bitirince öğrencilerinden biri, “Ya Rab”dedi, “Yahya’nın kendi öğrencilerine öğrettiÄŸi gibi sen de bize dua etmesini öğret.”  2 Ä°sa onlara, “Dua ederken şöyle söyleyin” dedi: “Baba, adın kutsal kılınsın. EgemenliÄŸin gelsin. 3 Her gün bize gündelik ekmeÄŸimizi ver. 4 Günahlarımızı bağışla. Çünkü biz de bize karşı suç iÅŸleyen herkesi  bağışlıyoruz. Ayartılmamıza izin verme.” Bknz, Tanrı’dan Dileyin (Luka11:9-13)

Matta 6: 9 (Ä°sa onlara şöyle dedi) “Bunun için siz şöyle dua edin: ‘Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. 10 EgemenliÄŸin gelsin. Gökte olduÄŸu gibi, yeryüzünde de Senin istediÄŸin olsun. 11 Bugün bize gündelik ekmeÄŸimizi ver. 12 Bize karşı suç iÅŸleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla. 13 Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik Sonsuzlara dek senindir! Amin*. Bknz, Tanrı’dan Dileyin (Matta 7:7-11)

 

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitabı Nasıl Tahrif Ettiler?

Ä°zharul Hak – Kutsal Kitabı Nasıl Tahrif Ettiler

Levent TOSLAK
2008 VAN Yüksek Lisans Tezi

kutsal kitapRAHMETULLAH EL-HÄ°NDÃŽ

Asıl adı, Muhammed Rahmetullah b. Halilullah el-Keyranevi el-Osmani’dir. El-Hindî, Hindistan’ın baskenti Delhi’ye baglı Muzaffer Nacar vilayetinin Keyrane köyünde 1233/1818 yılında dogdu. Ailesi ilim, tıp ve önemli görevlerle tanınmıstır. Birçok dili iyi derecede bilen el-Hindî, hayatı boyunca Hindistan’da İslam’ı savunmus ve misyonerlere karsı mücadele etmistir.

Yazarın muhtesem eseri “İzhâru’l-Hak”da bu mücadelelerden dogan bir hakikat kaynagıdır. El-Hindî’nin İslam inancını savunma ve Hıristiyanları reddetme yönünde ki eserlerinden bir kaçı sunlardır: İzâletü’l-Evhâm, İzâletü’s-Sukûk, el-i’câzü’l-İsevi.[295]


Rahmetullah el-Hindî, tahrif konusunda süphesiz otorite olanlardan biridir. O, Hindistan’da yoğun olarak yapılan misyonerlik faaliyetlerini yakından takip etmiş ve rahiplerle bu konuda devamlı tartısmıstır.
Hıristiyanlara karşı reddiye yazan müellifler arasında da bulunmaktadır. El-Hindî, bu konuda sekiz adet eser telif etmistir. Bu eserlerin dört tanesi günümüze ulasmakla birlikte dört tanesi kaybolmustur.


El-Hindî, yaptıgı münazarada yendigi rahip Pfander’in telif ettigi “Mizânu’l Hak” eserine reddiye olarak “İzhârü’l Hak”ı telif etmistir.
İzhârü’l Hak, ehli kitaba karsı cevap niteliginde yazılmıs kapsamlı bir eserdir. Bu eserinde el-Hindî, Tevrat ve İncil’in tahrif edildigini çesitli yönlerden ele alarak ispatlamıstır. Kendisi eserinin girisinde, görüslerinin çarpıtılmadan aktarılması sartıyla kitabına cevap yazılabilecegini söylemistir fakat bu güne kadar el-Hindî’ye karsı bir reddiye yazılmamıstır.

El-Hindî, meseleyi birçok yönden ele almaktadır. Fakat biz burada tahrifin yapılma sekilleri hakkındaki bilgilerine deginmeyi yerinde bulmaktayız. Onun, tahrifi ispat ederken hasmın itiraflarını kullanması da ispatı kuvvetlendirmektedir.

El-Hindî, kitabının giris kısmında, kitabındaki alıntılarının genellikle Protestan mezhebine ait kitaplardan oldugunu, Katoliklerin kitaplarından ise alıntıların az oldugunu belirtmektedir. Bunun sebebi olarak da Hindistan’ı Protestan mezhebinin isgal etmesini gösterir. Daha sonra, düzeltmek adına degistirmenin Protestanların dogası oldugunu, iki kez basılan bir kitabın birincisi ile ikincisinin aynı olmadıgını ve degisikliklerin hem içerikte hem de metinde azaltma ya da ekleme ile olabilecegini açıklar. Onların huylarını bilmeyen kimselerinse alıntılayan kisinin yanıldıgı sanısına düsecegini söyler. Hâlbuki is zannedildigi gibi alıntılayandan kaynaklanmamakta, bilakis bu isi dogası haline getirmis papazlardan kaynaklanmaktadır. El-Hindî, kendisinin de bunu bilmeden önce iki defa hataya düstügünü; arastırmacıların hataya düsmemeleri için ise uyanık olmaları gerektigine dikkat çeker. [296]

Bu bölümde ayrıca o, Protestan bilginlerinin tutumu hakkında bilgi vermektedir. Protestanlar aykırı görüslere cevap verirken önce aykırı görüstekilerin dayandıkları kaynakları inat ve bagnazlıkla arastırırlar. Sayet o kaynagın tamamında birkaç tane zayıf görüs bulurlarsa, mal bulmus magribi gibi onu ganimet sayıp halkı kandırmak için bunu aktarırlar. Sonra da, aykırı görüstekilerin dayandıgı kaynakların hepsi zayıf ve yanlıstır derler. Hâlbuki onlar bütün arastırmalarına ragmen sadece birkaç zayıf görüse ulasabilmislerdir. Onlar, yorum ve yanıtları olusturabilmek için aykırı görüsün kuvvetli delillerine isaret bile etmeden sırf zayıf görüsleri alıp malzeme yaparlar.

Bu konuda el-Hindî’nin kızdıgı bir nokta da, onların reddiyelerinde karsıt görüsün kaynaklarını delil bütünlügü içinde alıntılamamalarıdır. Bu yüzden de bir arastırmacı bu iki tarafın delillerini inceleyememektedir. Onlar bazen de karsıt görüsün delillerini bozup degistirmektedirler. Bunu yaparken, arastırmacının, karsıt görüsün delillerinin sadece aktardıklarından ibaret oldugu kanaatini vermeyi de amaçlamaktadırlar.[297]

El-Hindî, tahrifin ispatını üç bölümde incelemektedir.

4.11.1. SÖZCÜKLERİN DEGİSTİRİLEREK TAHRİF EDİLDİGİNİ İSPAT

El-Hindî, bu baslıgın izahına geçmeden önce Eski Ahit’in üç çesit nüshasının olduguna deginir. Bunlar İbranice, Yunanca ve Samirice nüshadır. İbranice nüsha, Yahudiler ve bütün Protestanlar tarafından geçerlidir. Yunanca nüsha, Hıristiyanlarca on besinci asra kadar geçerli idi. Onlar bu süreye dek İbranice nüshanın degistirildigine inanıyorlardı. Yunanca nüsha, Yunan ve dogu kiliselerince dönemimizde bile geçerliligini koruyor. Samirice nüsha, Samirilerce geçerlidir. Bu, aslında İbranice bir nüshadır. Ancak bu nüsha, Eski Ahit metinlerinden ancak yedi kitabı kapsamaktadır. Bunlar Musa’nın bes kitabı, Yesu’nun kitabı ve hâkimler kitabıdır. Zira Samiriler, Eski Ahit’in diger kitaplarını kabul etmiyorlar. Samirice nüsha su an, İbranice nüshada bulunmayan birçok sözcük ve paragrafı tasımaktadır.[298]

El-Hindî, tahrifin bu seklini anlatırken degistirilen sözcükleri verdikten sonra konu hakkında Kitab-ı Mukaddes müfessirlerinin görüslerini delil olarak sunmaktadır. Üç örnekle konuya açıklık getirelim:


1. Örnek:
“Rab, Yahuda halkını, İsrail kralı Ahaz yüzünden perisanlıga itti.[299] Bu ayette “İsrail” sözcügü kesinlikle yanlıstır. Zira Ahaz İsrail’in degil Yahuda’nın kralı idi. Yunanca ve Latince nüshalarda “Yahuda” sözcügü kullanıldı. Tahrif, II. Tarihler’in İbranice nüshasında gerçeklesti.[300]


2. Örnek:
“Benyamin’in Bala, Beker ve Yediael diye üç oglu vardı.”[301] “Benyamin’in büyük oglu Bala, ikincisi Asbel, üçüncüsü Ahrah, dördüncüsü Noha ve besincisi Rafa’ydı.”[302] “Benyamin’in ogulları Bala, Beker, Asbel, Gera, Naaman, Ehi, Ros, Muppim, Huppim ve Ard’dır.”[303]


Yukarıdaki üç ayette, iki yönden ayrılık vardır. Birincisi isimlerde, ikincisi sayılardadır.
Söyle ki, birinci ayete göre Benyamin’in üç, ikincisine göre bes, üçüncüsüne göre on oglu oldugu anlasılır.


Birinci ve ikinci ayet aynı kitaptan olunca
bu durumda çeliskinin, bir yazarın sözlerinde gerçeklestigi ve onun da peygamber Ezra oldugu ortaya çıkar. Kuskusuz bu üç ayetten biri onlara göre dogru, digerleri yanlıs olmalıdır. Ehli kitap bilginleri bu konuda saskınlıga düstüler ve yanlısı peygamber Ezra’ya yüklediler.


Adam Clarke
, birinci ayetin dipnotunda söyle der: “Yazar, burada ogul ile torunu ayıramadıgından, bu yanlıs yapılmıstır. Bu tür ayrılıklarda (arayı bulup) uzlastırma yararsızdır.” Yahudi bilginleri söyle der: “Bu (I. Tarihler) kitabını yazan Ezra’nın, ogullar ve torunlar hakkında bilgisi yoktu. Ezra’nın, kendisinden aktarımda bulundugu soy kütügü ile ilgili sayfaların çogu eksikti. Bu tür durumları bırakıp ugrasmamak gerekir.”


Ey akıllı bak ve düsün!
Hıristiyan ve Yahudilerden kitap verilenler burada nasıl bir çıkmaza düstüler. Ezra’nın yazdıgının yanlıs oldugunu onaylamaktan baska çare bulamadılar. Güya Peygamber Ezra, ogulla torunu karıstırıp öylesine yazdı. Yorumcu bu ayetleri uzlastıramayınca ilk önce söyle der: “Bu tür ayrılıklarda (arayı bulup) uzlastırma yararsızdır.” O, ikinci olarak da “bu tür durumları bırakıp ugrasmamak gerekir” der.

Sen –Allah seni gerçege ulastırsın- bil ki; ehli kitabın çogu söyle der: “I. ve II. Tarihler kitabını Ezra, peygamberlerden Hagay ve Zekeriya’nın yardımıyla yazdı.[304] Buna göre üç peygamber, tarihler (I. ve II.) üzerine söz birligi ettiler. Tarih kitapları, Eski Ahit kitaplarının durumlarının, Nebukadnessar olayından önce kesik ve güdük olduguna tanıktır. Bu olaydan sonra ise, o kitapların yalnız isimleri kalmıstır. Sayet peygamber Ezra, bu kitapları ikinci kez yazmasaydı, o kitaplar diger dönemler bir yana, onun döneminde bile bulunamayacaktı. Bu görüs, kitap verilenlere göre de dogrudur.

Ezra’ya ait olan kitapta (ki Protestanlar onun semavi olduguna inanmazlar. Ancak buna ragmen bu kitabın derecesi onlara göre, Hıristiyanların diger tarih kitaplarından daha asagı degildir) söyle geçmektedir: “Tevrat yakıldı, kimse Tevrat’ı bilmiyordu. Ezra’nın, Tevrat’ı ikinci kez Kutsal Ruh’un yardımıyla toplayıp yazdıgı görüsü kabul edildi.”


Clement d’Alexandrie
söyle der: “Semavi kitaplar kayboldu. Ezra onları yeniden yazmak üzere ilham aldı.”


Tertullien
ise söyle der: “Babillerin Yerusalim’i yagmaladıktan sonra Ezra’nın, bütün kitapları yazdıgı meshurdur.”


Theophilacte
ise söyle demistir: “Kutsal Kitaplar tamamen kayboldu. Ezra ikinci kez onları ilhamla yazdı.”


Katolik John Milner
, Miladi 1843 yılında Derby’de yayımlanan kitabında da söyle der: “Bilginler, Tevrat ile Eski Ahit nüshalarının Nebukadnessar’ın askerleri eliyle kaybedildiginde söz birligi ettiler. Bu nüshaların saglam rivayetleri Ezra’nın aracılıgıyla gün yüzüne çıktıgında, bu rivayetler de Antiochus olayında kayboldu”

Bu görüsleri ögrendikten sonra, ben yeniden yorumcu Adam Clarke’in sözlerine dönüp söyle derim. Kavrayıslı kisi bunlardan yedi sonuca ulasır:


1.
İlk önce simdiki Tevrat’ın Musa’ya vahyedilen Tevrat olmadıgı anlasılıyor.


2.
Ezra, diger iki peygamberin kendisine yardım etmelerine ragmen, bu kitabı yazarken yanıldıysa, bu durumda diger eserlerin yazılmasında da onun yanılması mümkündür.


3.
Bir sey tahrif edildiginde, bu tahrifin sonra gelen bir peygamberin eylemiyle kaldırılması ve Allah’ın muhakkak tahrif edilen durumları haber vermesi (ilahi vahiy açısından) zorunlu degildir. Bu konuda (sürekli) ilahi bir kanun uygulanmamıstır.


4.
Protestan bilginleri, peygamber ve havarilerin -ki onlar günah, hata ve unutmaktan korunmasalar da- dini yazma ve iletmede günahsız olduklarını savundular. Böylece onların yazdıkları ya da ulastırdıkları her sey hata, unutkanlık ve yanılmadan uzaktır. Ben derim ki; onların savundukları seylerin kendi kitaplarında dayanakları yoktur. Buna göre Ezra, iki peygamberin yardımıyla yazdıgı halde niçin hatadan korunamıyor?!


5.
Peygamber bazı durumlarda vahiy gelmesini bekledigi halde, ona vahiy gelmeyebilir. Zira Ezra bu konuda vahye gereksinim duydugu halde, ona vahiy inmemistir.


6.
”Bu kitaplardaki her seyin Allah katından bir vahiy oldugunu kabul etmiyoruz” biçimindeki Müslümanların iddialarının dogrulugu açıga çıkar. Zira yanlısın, Allah katından bir vahiy olması caiz degildir.


7.
Ezra yazdıgı eserde hatadan korunamayınca, havarilerden bile olmayan Markos ve Luka yazdıkları eserlerde nasıl hatadan korunabilirler?![305]

3. Örnek: ”İki elim aslan gibidir.”[306] Katolik ve Protestan Hıristiyanlar bu ayeti çevirilerine söyle aktarıyorlar: “Onlar, ellerime ve ayaklarıma vurdular.”[307] Böylece bilginler İbranice nüshanın tahrif edildiginde söz birligi etmislerdir.[308]

4.11.2. SÖZCÜKLERİN ARTIRILARAK TAHRİF EDİLDİGİNİ İSPAT

El-Hindî, bu bölüme, Hıristiyanların Eski Ahit’teki sekiz kitabı kabul etmemelerini izah etmekle baslar. Hıristiyanlarca 324 yıllarına dek geçersiz sayılan kitaplar Esther (Ester), Baruch (Baruk), Tobie, Judith, Hikmet/Vezdem, Ecclesiastique, Makkabiler I, Makkabiler II’dir.

El-Hindî’nin aktardıgına göre, Kostantin’in emriyle İznik’te[309] miladi 325 yıllarında toplanan İznik konsulinde kuskulu kitaplar tartısılır ve Judith kitabı dini yönden gerekli sayılıp diger kitaplar tekrar geçersiz sayılır.

Sonra miladi 364 yıllarında toplanan Laodicée konsili, daha önceki bilginlerin Judith kitabı hakkındaki kararlarını dogrulamakla beraber, ona adı geçen kitaplardan “Ester”i de eklediler. Onlar peygamberligin evrenselligi yönündeki kararlarını pekistirdiler.

Daha sonra miladi 397 yıllarında tanınmıs 127 bilginden olusan ve Hıristiyanların üstün saydıkları tanınmıs Augustin de aralarında olan Carthage konsili toplandı. Bunlar iki konsilin kararlarını ve diger kitaplarını dogru saydılar.[310]


Bu konsillerden sonra Trullo, Florence ve Trente adında üç konsil daha toplandı. Bu üç konsilin bilginleri, önceki üç konsilin kararlarını dogruladılar. İste bu konsillerin kararlarından sonra adı anılan kitaplar Hıristiyanların çogunlugu arasında kabul edilmeye baslandı.
Yaklasık 1200 yıl süresince bu olay böyle devam etti.[311] Sonra Protestan mezhebi türeyip, önceki büyüklerin Esther kitabı dısındaki kararlarını tamamen reddedip söyle dediler: “Bu kitaplar ilhama dayalı dogru kitaplar olmayıp reddedilmelidirler.” Onlar Esther kitabının da bir kısmını kabul edip bir kısmını reddettiler. Zira bu kitap on altı bölümden olusmustur. Onlar ilk dokuz bölümle onuncu bölümdeki üç ayeti kabul edip, bu bölümün on ayeti ile diger altı bölümü reddettiler.[312] Onlar bu konuda su gerekçeleri ileri sürerler:


1.
Tarihçi Eusébe, kitabının dördüncü fasikül, yirmi ikinci bölümünde bu kitapların, özellikle de Makkabiler II’nin degistirildigini açıkça belirtir.


2.
Yahudiler bu kitapların ilhama dayandıklarına inanmazlarlar.

Roma kilisesi –ki, bu kilisenin taraftarları su dönemde bile Protestanlardan daha kalabalıktır- simdiye dek bu kitapları dogruluyorlardı. Onlar bu kitapların ilhama dayalı olup dinen kabul edilmesi gerektigine inanıyorlar. Onlara göre bu kitaplar geçerli olup dinlerinin temellerini olusturan Latince çevirilerden sayılır.

Bu bilgileri aktardıktan sonra el-Hindî söyle der: “Onlara sorarım: Lafızlarda ek ve artırmalarda bulunarak, onları tahrif edip bozmanın hangisi bundan daha kötü olabilir? Önceki Hıristiyan bilginleri, Yahudi ve Protestanlara göre 320 yılına dek geçersiz olup ilhama dayanmayan kitapları çesitli konsillerde dinen dogrulanması zorunlu sayıp, ilhama dayalı eserlerin kategorisine soktular. Onların binlerce bilgini, o kitapların ilhama dayanan gerçek eserler olduklarını söz birligi ile kabul edip, Roma kilisesi de su zamana dek onların ilham kaynaklı olduklarında diretiyorlar. Önceki Hıristiyan büyüklerinin oybirligi ettikleri kararlarına itibar edilmeyecegi bundan açıga çıkıyor. Onların bu kararları, karsıt görüsün aleyhine güçsüz bir ispat bile sayılmazken, bunun güçlü bir delil sanılması öncelikle geçersiz olur. İlhama dayanmayan bu tahrif edilmis kitaplarda oy birligi yapmaları, ilhama dayanmayan su tahrif edilmis meshur İnciller konusunda da söz birligi edeceklerini gösterir. Onların büyüklerinin Yunanca nüshanın dogruluguna oy birligi ile karar verip, İbranice nüshanın degistirildigine inandıklarını görmüyor musun? Onlar söyle diyorlardı: ‘Yahudiler, miladi 130 yıllarında İbranice nüshayı tahrif etmislerdir’. Yunan kilisesi ile dogu kiliseleri de simdiye degin Yunanca nüshanın dogrulugu konusunda söz birligi edip, öncekiler gibi inandılar. Protestan bilginlerinin çogu, öncekilerle onlara uyanların oy birligiyle aldıkları kararın yanlıslıklarını ispatlayıp aksini savundular. Böylece onlar, önceki büyüklerinin Yunanca nüsha konusunda savunduklarını, İbranice nüsha konusunda savundular. Roma kilisesi de Latince çevirinin dogrulugunda söz birligi etti. Protestan bilginleri ise, bu çevirinin tahrif edildigini, hatta hiçbir çevirinin bunun gibi tahrif edilmedigini ispatladılar. Horne, miladi 1822 yıllarında basılan tefsirinin dördüncü cildinde söyle der: ‘Besinci asırdan, on besinci asra dek, birçok degisiklik ve ilaveler bu çeviride gerçeklesti’.[313]

Sonra adı geçen yorumcu aynı eserinde söyle der: ‘Sunu hatırından hiç çıkarma, hiçbir çeviri Latince çeviri gibi degisiklige ugramadı. Sözü edilen çevirinin ravileri aldırıs etmeden, Yeni Ahit’in bir kısım kitaplarındaki paragrafları baska kitaplara sokusturup dipnottaki sözleri de metne kattılar.’ ”[314]

El-Hindî, bu açıklamalarından sonra sözcüklerin eksiltilmesi ile olan tahrife örnekler vermeye devem eder. Bunlardan bazılarını aktarmak olayın boyutlarını anlamaya yardımcı olacaktır:


1.
Henry ve Scott tefsirinin yazarları, Yesu kitabının son bölümünü açıklarken söyle derler: “Yesu (24/29-33) son bes ayet kesinlikle Yesu’nun sözlerinden degildir. Penhas ya da Samuel bunları ilave etmistir. Öncekiler arasında buna benzer ilaveler çok yaygındı.” Son bes ayet onlara göre kesinlikle ilavedir.

“Penhas ya da Samuel bunları ilave etti” sözü kaynaksız olup geçersizdir. “Öncekiler arasında buna benzer ilaveler çok yaygındı” sözüne gelince, ben derim ki; bu yaygın olma durumu, onlara tahrif etmenin kapılarını açtı. Zira durum ayıp sayılmayınca herkes diledigi gibi ilaveler yapıyordu. Böylece (kutsal metinlerde) birçok degisiklikler gerçeklesip, bunların çogu, tahrif edilen kitabın bütün nüshalarına yayıldı.[315]


2.
”Gökte tanrılık edenler üçtür: Onlar Baba, Ogul (Kelime) ve Kutsal Ruh’tur. Bu üçü birdir.”[316]

“Yeryüzünde tanıklık edenler üçtür. Onlar; Ruh, su ve kandır. Bu üçü birde birlesir.”[317]

Hıristiyan arastırmacılara göre bu iki ayetin orijinali söyledir: “Tanıklık edenler üçtür: Onlar ruh, su ve kandır. Bu üçü birde birlesir.” Üç tanrıcılar su kesiti eklediler: “… gökte üçtür. Onlar Baba, Ogul ve Kutsal Ruh’tur. Bu üçü birdir. Yeryüzünde tanıklık ederler…” Ayetin bu kesiti kesinlikle ilavedir. Griesbach ve Scholz, bunun ilave edildiginde söz birligi ettiler. Horne, bagnazlıgına ragmen söyle demistir: “Bu kesit ilave olup, onun metnin orijinalinden çıkarılması dinen zorunludur.” Henry ve Scott tefsirinin yazarları, Horne’un görüsünü seçip begendiler. Adam Clarke da, bu kesitin ilave oldugunu dogruladı. Augustin, -ki o, dördüncü asırda üç tanrıcı görüsü savunan Hıristiyanların en büyügü olup onun görüsleri hala üç tanrıcıların dayanagıdır- Yuhanna’nın I. Mektubu üzerine on bes tane risale yazdı. O, bu risalelerin hiç birinde ayetin bu kesitini aktarmadı. Hâlbuki o, üç tanrıcılardan olup üç tanrı inancını reddeden Arianizm ekolüyle cedellesiyordu. Sayet bu kesit onun döneminde ayet olarak bulunsaydı o, buna tutunur ve olayı ispatlamak için, onu aktarırdı. Yoksa o, sekizinci ayette düstügü akıl dısı ispatlara tutunmazdı. Nitekim adı geçen bilgin, sekizinci ayetin dipnotunda söyle der: “Sudan baba, kandan ogul ve ruhtan Kutsal Ruh amaçlanmaktadır.” Bu zoraki yorum gerçekten çürüktür. Benim anlayısıma göre bu yorum akıldan çok uzak oldugu için üç tanrıcılar Augustin’in bu yorumlarını –ki o yorumlar onların inançları için önemlidir- Yuhanna’nın I. Mektubunun bir bölümü saydılar.[318]

Daha sonra el-Hindî, bu ayetin uydurma oldugunu ispat edenlerin delillerini, ardından da ayeti dogru sayanların delillerini özetledikten sonra, ikinci grubun delillerinin geçersiz oldugunu söyleyip, bu grubun gerekçelerinden iki durumun ortaya çıktıgını söyler:


1.
Nüshaları degistiren yazıcılar ile karsıt grupların, matbaa icat edilmeden önce kalem oynattıkları genis alanları oldugu için degistirme arzuları (kolayca) geçeklesiyordu. Görmüyor musun Arianizm ekolü, dindarlar ve yazıcıların, nüshaları bozup degistirmeleri, onların sanısına göre burada nasıl yayıldı? Öyle ki bu ayet, anılan bütün Yunanca nüshalardan, Latince dısındaki bütün çevirilerden ve Latince nüshaların çogundan çıkarıldı.


2.
Hıristiyan dindarlarının da yarar gördüklerinde, bilinçli olarak nüshaları degistirdikleri tesbit edilmistir. Nitekim onlar, bu ayeti üç tanrıcılıgın bir gizemi olarak metnin orijinalinden çıkardılar. Ve yine Ortodoks ögreticileri bu konudaki bir kısım paragrafları ayetlerden düsürdüler. Ayetleri degistirip bozmak, Ortodoks ögreticilerinin ve Hıristiyan dindarlarının genel geçer huyları ise, bu durumda bozup degistiren yazıcılar ile batıl ekollerden niye sikâyette bulunuluyor? Bu kisilerin, matbaa icat edilmeden önce bozup degistirmenin saniyesini bile bosa harcamadıkları nasıl anlasılıyor. Nasıl böyle olmasın ki! Matbaa icat edildikten sonra da bu kapı kapanmadı. Ben burada bu ayetle ilgili olarak bir hikâye anlatacagım:


Ey akıllı bil ki, kuskusuz Luther
–ki o, Protestanların lideri ve en eski reformistlerdendir- bu dinde reform yapmaya niyetlenince, taraftarlarının yararlanmaları için, Kutsal Kitapları Almancaya çevirdi. O, bu ayeti çevirisine almadı. Bu çeviri, onun yanında birçok kez yayımlandı. Bu ayet bu yayımlanan nüshalarda yoktu. Sonra Luther yaslanıp ölecegini anlayınca, çevirisini yeniden bastırmak için miladi 1546 yıllarında ise koyuldugunda –ki o, genelde ehli kitabın, özelde Hıristiyanların degistirmelerine yönelik adetlerini iyi biliyordu- bu çevirininönsözünde su ögütte bulundu: “Hiçbir kimse, benim çevirimi bozup degistirmesin.” Ancak bu ögüt, ehli kitabın adetlerine aykırı olunca onlar bunu uygulamayıp bu uydurma ayeti onun çevirisine sokusturdular. Hâlbuki Luther’in ölümünden otuz yıl geçmemisti. Bu degistirilmis nüsha ilk önce Francfortlulardan çıktı. Onlar bu çeviriyi 1574’lerde yayımladıklarında bu ayeti de oraya katmıslardı. Onlar bundan sonra Allah’tan ya da halkın yermesinden korkarak diger baskılarda bu ayeti oradan çıkardılar. Sonra bu, üç tanrıcıların agırına gitti. Wittemberg halkı, miladi 1596-1599, Hambourg halkı da miladi 1596 yıllarında bu ayeti yeniden çeviriye eklediler. Ancak Wittembergliler, Francfortlular gibi, halktan korktuklarından bu uydurma ayeti diger baskılara almadılar. Daha sonra, çevirmenin uydurma ayeti metinden çıkardıgına inanan üç tanrıcılar, bu olaydan hoslanmadılar. Böylece liderlerinin ögütlerine aykırı olarak, bu uydurma ayet bu çeviride yayımlandı. Genel geçer huyları ögrendigin biçimde olan kimselerden matbaa icat edilmeden önce, varlıgı az olan bu nüshalar hakkında ayetlerin degistirilmemesi nasıl beklenebilir? Hayır, asla! Biz onlardan ancak bozup degistirmeyi bekleyebiliriz.

Tanınmıs filozof Isaac Newton, 50 sayfalık bir risale yazdı. O, Yuhanna’nın I. Mektubu 5/7 ile (Pavlus’tan) Timoteosa I. Mektup 3/16 ayetlerinin degistirildigini bu risalede ispatladı. Sözü edilen ayet söyledir: “Söz birligiyle o büyüktür. Allah korkusunun gizemleri bende göründü, ruhta saglamlastı, meleklere gösterildi, uluslara müjdelendi, evrende ona iman edildi, yücelikle (göge) yükseltildi.”[319]

Bu ayet üç tanrıcılara (delil olma yönünden) çok yararlıdır. Onlar, bozuk inançlarını ispatlamak için bu ayeti degistirip bozma amaçlı olarak (Kutsal Kitaba) eklediler.[320]


3.
“İsa söyle yanıt verdi: ‘Siz ne istediginizi bilmiyorsunuz. Acaba siz, benim kana kana içtigim kâseden içebilir ve boyandıgım ile tam olarak boyanabilir misiniz?’ Onlar İsa’ya (evet) yapabiliriz dediler.”[321] “İsa onlara kasemden içeceksiniz, benim boyandıgımdan da boyanacaksınız dedi.”[322]

“Boyandıgım ile tam olarak boyanabilir misiniz?” ile “Benim boyandıgımdan boyanacaksınız” bölümleri ilavedir. Griesbach, iki kez basılan nüshadan bu bölümleri çıkardı. Adam Clarke, bu ayetlerin ilave oldugunu ispatladıktan sonra, onların yorumlarında söyle dedi: “Arastırmacıların, dogru ile yanlıs sözleri ayrıstırmak için tesbit ettikleri prensiplere göre bu iki ayetin, metnin orijinalinden olduguna yönelik bir ispata gidilemez.”[323]

4.11.3. SÖZCÜKLERİN EKSİLTİLEREK TAHRİF EDİLDİGİNİ İSPAT

El-Hindî, bu bölümde Kitab-ı Mukaddes’ten kelime ve cümlelerin çıkartılmasıyla yapılan tahriflere örnekler vermektedir. Tahrifin bu çesidinin anlasılabilmesi için birkaç örnege deginmek yerinde olacaktır.


1.
“İsrail (Yakup) o bölgede yasarken, Ruben, babasının cariyesi Bilha’yla zina yaptı. İsrail bunu duydu.”[324]


Henry ve Scott tefsirinin yazarları
söyle derler: “Yahudiler, bu ayetten bir kısım sözcüklerin çıkarıldıgını dogruluyorlar. Yunanca çeviri, bu ayeti söyle tamamlamaktadır: ‘Bu durum onun gözünde çirkin idi.’ ”

Yahudiler, burada da ayetin eksik oldugunu kabul ediyorlar. Bir iki harfin eksilmesi bir yana, ehli kitaba göre İbranice nüshadan cümlenin eksilmesi bile uzak bir olasılık degildir.[325]


2.
“Eyüp yaslı ve uzun ömürlü olarak öldü.”[326] İbranice nüsha bu ayetle son buldu. Yunanca çeviride su kesitte (bu ayete) eklendi. “İkinci kez, Rabb’in diriltecegi kimselerle dirilecektir.” Eyüp’ün soyu ve durumları özet yollu ayete eklendi.


Calmet ile Herder derler ki:
“Bu ek, ilham kaynaklı (Eyüp) kitabının bir parçasıdır. Philan ve Polyhistor da bunu dogruladı. İnsanlar Origéne döneminde bunu kabul ediyorlardı. Théodotion, bunları Yunanca çevirisine yazdı.”[327]


Buna göre, önceki Hıristiyanlarla adı geçen bilginler katında İbranice nüsha eksiltilerek degistirilmistir.
Protestan arastırmacıları bu ilavelerin uydurma oldugunu savundular. Onlara göre ilave artırmalarla, Yunanca çeviri degistirilmis demektir.


Horne söyle der
: “Açıktır ki, bu ekler İsa’dan önce de yazılsa uydurmadır.”

Ben derim ki, bu ilavelerin İsa’dan önce oldugu kabul edilirse, bu durumda Hıristiyan büyüklerinin havarilerin döneminden 1500 yılına dek, bu bozulmus metne, Tanrı sözü olarak inandıkları gerekecektir. Zira onlar, bu süreye dek bu çeviriye baglı kalıp onun dogru olduguna ve İbranice nüsha’nın degistirildigine inanıyorlardı.[328]


3.
Horne tefsirinde söyle der: “Luka’nın 21. bölümündeki 33 ile 34. ayetlerinin arasında bir ayet bütün olarak çıkarılmıstır. Bu ayet Matta 24/36 ya da Markos 13/32’den alınarak oraya eklenirse, böylece diger İncil yazarlarıyla uygunluk saglanmıs olur.”

Sonra adı geçen yorumcu sözlerini söyle sürdürür: “Hales, Luka’nın metninde meydana gelen bu büyük eksiklige parmak basmadıgı için, bütün yorumcu ve arastırmacılar buna göz yummustu.”


Horne’e
göre, Luka’dan bütün bir ayet çıkarılmıs, bunun yeniden oraya eklenmesi gerekir.[329] Bu ayet, Matta İncil’inde söyle geçmektedir: “O gün ve saati, ne gökteki melekler, ne de herhangi bir kimse bilir. Babamdan baska kimse onu bilemez.”[330]


4.
“Sonra gelip, Nasıra denen kente yerlesti. Peygamberlerin, onun hakkında “O Nasıralıdır” sözü gerçeklessin diye bu böyle oldu.” (Matta 2:23)

“Peygamberlerin, onun hakkında ‘O Nasıralıdır’ ” kesiti bu İncil’in yanlıslarındandır. Bu, peygamberlere dayandırılan hiçbir meshur kitapta bulunmaz. Ancak ben, burada Katolik bilginlerin dedigini diyorum. “Bu, peygamberlerin kitaplarında vardı. Ancak Yahudiler, bu kitapları Hıristiyanlarla inatlasmak için bilinçli olarak kaybettiler.” Ben sunu soruyorum: Bir ekolün baska bir dinle inatlasıp, nefsine uymakla, bilinçli olarak tanrısal kitapları ortadan kaldırmasından, hangi eksiltme yönüyle bozup degistirme daha kötü olabilir?


Katolik Manfred
‘Sualâtü’s-Süal’ adında bir kitap yazdı. Bu kitap miladi 1843 yıllarında Londra’da basıldı. Adı geçen bilgin, kitabın ikici sorusunda söyle der: “Matta’nın aktarımlarının bulundugu kitaplar ortadan kalktı. Zira su an bulunan hiçbir peygamber kitabında, İsa’nın Nasaralı olarak çagrıldıgı yazılmamaktadır.” Chrysostome, Matta üzerine yazdıgı dokuzuncu yorumunda söyle der: “Peygamber kitaplarından birçogu yeryüzünden silindi. Zira Yahudiler, gafletlerinden hatta dindar olmayıslarından dolayı kitapları kaybettiler. Kitapların bir kısmını yırttılar, bir kısmını da yaktılar.” Onların kitapları yakıp yırtmaları gerçekten genel olan bir durumdur. Onlar, havarilerin Hıristiyanlıgı ispat için bu kitaplara tutunduklarını görünce bunu yaptılar. Matta’nın, onların imha ettikleri kitaplardan yaptıgı aktarımlardan bu durum anlasılmaktadır. Justin’in, Triphon’a münazarada söylediklerine bakın: “Yahudiler, Yeni Ahit’in Eski Ahit’e tam uymadıgını göstermek için, Eski Ahit’e ait birçok kitaplar ortaya çıkardılar. Bu sözlerden birçok kitabın ortadan kalktıgı ögrenilmis olur.” Manfred’in sözlerinden iki durum ortaya çıkmaktadır:


1
. Yahudiler, inançlarının eksikliginden ötürü bir kısım kitapları yaktılar, bir kısmını da parçalayıp yırttılar.


2.
Önceki dönemlerde sözleri degistirmek kolay idi. Baksana bu kitaplar Yahudilerin yok etmesiyle nasıl yeryüzünden silindi! Sen, ehli kitabın tanrısal kitaplara yönelik dindarlıklarını ve önceki dönemlerde bozup degistirmenin kolay olusunu ögrendikten sonra, onlar Peygamberimiz Muhammed’i müjdeleyen bölüm ve ayetlere de bir benzerini yaptılar dememizde akıl ve rivayet yönünden ne sakınca olabilir ki![331]

Müfessirleri incelerken de gördügümüz üzere, Tevrat’ın nüshalarının birçok bölgede bulundugu halde tahrifin nasıl mümkün olacagına dair soruya çesitli cevaplar verilmistir. El-Hindî, tahrifin gerçeklesmedigini söylemenin akla aykırı olacagını söyler. Bunu da birkaç yönden açıklamaya çalısır. Açıklamalarında tarihi seyir içerisinde Kitab-ı Mukaddes’in basından geçenleri anlatır. Zaman içerisinde Kitab-ı Mukaddes’in karsılastıgı durumları bilmek birçok soruyu aydınlattıgı gibi tahrifin nasıl meydana geldigi ve tahrif sürecinin hangi zamanlara kadar uzandıgı hakkında bilgi vermektedir. el-Hindî özetle söyle der:

“Tahrif süreci, Musa’dan sonra ki dönemlerde baslamıstı. Musa Tevrat’ı yazıp onu Yahudi bilginlerine ve diger büyüklere teslim etti. Onun ahit sandıgına koyulup iyi korunmasını ve her yedi yılın sonunda bayram günlerinde İsrailogullarına okunmasını söyledi. Birinci kusak Musa’nın bu vasiyetine uydular. Bu kusaktan sonra, Davud’un ilk krallık dönemine kadar İsrailogulları, kimi zaman dine girip kimi zaman dinden çıktılar. Davud’un krallıgı ile Süleyman’ın ilk krallık dönemlerinde inanç bakımından iyi bir duruma gelen İsrailogulları, yasadıkları sarsıntı ve degismelerden dolayı antlasma sandıgında bulunan Tevrat nüshasını kaybettiler.

Süleyman döneminden sonra İsrailogulları dinlerini terk edip puta tapmaya basladılar ve krallıkları ikiye ayrıldı. Yarovam on sıbtın basına kral oldu. Bu krallıga İsrail Krallıgı denildi. Süleyman oglu Rehavam iki sıbtın basına kral oldu ve bu krallıga Yahuda Krallıgı adı verildi. Bu iki krallık arasında dinden dönmeler yaygınlastı. Yarovam dinden döndükten sonra on sıbtta dinden döndüler ve puta tapmaya basladılar. Onlardan Tevrat’a inanan kâhinler Yahuda’ya göçtüler. Bu oymaklar iki yüz elli yıl puta taptılar. Sonra Asurlular İsrailogullarını egemenlikleri altına aldılar ve onlardan çok azı hariç hepsini sürdüler. O bölgeyi puta tapan insanlarla doldurdular. Az miktarda kalan İsrailli onlara karıstı ve onlarla evlenerek soylarını sürdürdü. Bu soya Samiriler denildi. Bu sıbtların artık Tevrat ile iliskileri kesildi. Yahuda krallıgını, Süleyman’ın ölümünden sonra üç yüz yetmis iki yıla kadar yirmi kral yönetti. Bu krallar içerisinde dinden çıkanlar, inananlardan daha çoktu. Ahazya döneminde, Yerusalim’in her bir yönünde Baal’a tapınaklar yapıldı. Beyt-i Makdis’in kapıları kapatıldı. Onun döneminden önce Yerusalim ve Beytü’l Makdis iki kez yagmalanmıstı. İlkinde, Mısır kralı Sisak, kralın evini ve Beytü’l Makdis’teki bütün esyayı yagmaladı. İkinci kez ise, İsrail’in mürted kralı Baasa, orayı isgal edip, kralın eviyle Beytü’l Makdis’i korkunç bir sekilde yagmaladı. Kral Manasse ise Mescid-i Aksa’nın avlusuna putlar için sunak yerleri yaptı. Oglu Amon döneminde de inkârcılık bu boyutta devam etti. Amon oglu Yosiya kral oldugunda ise Musa’nın yasasını destekledi ve putçulugun izlerini silmeye basladı. Ancak hiçbir kimse, onun krallıgı döneminde, on yedi yıla dek Tevrat’ın herhangi bir nüshasını görmedi ve isitmedi. Sonra bas kâhin Hilkiya, Yosiya’nın krallıgının 18. yılında Tevrat’ın nüshasını Beytü’l Makdis’te buldugunu iddia edip onu yazıcı Safan’a verdi. O da onu Yosiya’ya okudu. Yosiya, bu kitabın içerigini isitince, İsrailogullarının isyanlarına üzülüp elbisesini yırttı.”[332]

Burada el-Hindî, bu nüshaya ve Hilkiya’nın sözlerine güvenilmeyecegini belirtmektedir. Çünkü Beytü’l Makdis, Ahziya döneminden önce iki kez Yagmalanıp puthaneye çevrilmisti. Tapınak hizmetçileri her gün oraya giriyorlardı. Kral Yosiya, görevliler ve halk, Musa’nın yasasına asırı bir sekilde baglı olmalarına ragmen, onun krallıgından 17 yıla dek Tevrat’ı ne duydu ne de gördü. Kâhinler, bu süreye dek her gün Beytü’l Makdis’e girip çıkıyorlardı. Tevrat nüshasının, Beytü’l Makdis’te bulunup, kâhinlerin onu görmemesi gerçekten tuhaftır. Bundan dolayı el-Hindî, bu nüshanın kâhin Hilkiya’nın bir uydurması oldugunu ve onun bu nüshayı, kral ve görevlilerin Musa’nın yasasına yönelip baglandıklarını görünce, bunları sözlü rivayetlerden derleyip bir araya getirdigini söylemektedir. Sözlü rivayetler, dogru veya yanlıs bir sekilde, insanların sözlü anlatımından ona ulasmıstı. O da bu 17 yıl boyunca onu yazıp derlemekle mesgul oldu ve onu Musa’ya dayandırdı. Bunu da, dini ve gerçegi yaymak için yalan ve iftiranın, dinin sevap kazandırdıgı buyruklardan olmasından dolayı yaptı.

Tevrat nüshası, Yosiya’nın krallıgının 18. yılında bulundu ve 13 yıl yürürlükte kaldı. Kral ölüp yerine oglu Yehoahaz geçince inançsızlıgı yaymaya basladı. Mısır kralı Neko onu kusatıp tutsak aldı ve onun yerine kardesi El Yakim’i (Yehoyakim) kral yaptı. O da ölünce yerine Yehoyakin kral oldu. O da babası ve amcası gibi dinden dönmüstü. Kral Nebukadnessar, onu ve beraberinde birçok İsrailliyi tutsak alıp Beytü’l Makdis ile kralın hazinelerini yagmaladı. Yehoyakin’in yerine amcası Sıdkiya’yı kral yaptı. Bu kral da dinden dönmüs biriydi.[333]


Buraya kadar ki süreçten el-Hindî, Tevrat’ın tevatürle rivayet edilisinin Yosiya döneminden önce kesildigini, onun döneminde bulunan Tevrat’a güvenilmeyecegini ve tevatürün sartlarının gerçeklesmeyeceginin anlasıldıgını söyler
. Bununla beraber 13 yıl yürürlükte kalan Tevrat’ın daha sonra akıbetinin ne oldugu da bilinmemektedir. El-Hindî, Yosiya soyu arasında inançsızlıklar ve dinden çıkmalar alıp basını gidince, Tevrat nüshasının Nebukadnessar olayından önce ortadan kalktıgını ve Tevrat nüshasının irtidat dönemleri arasındaki varlıgının, kadının adet dönemlerinde ki iki kan arasında ki temizlik gibi oldugunu vurgular. Eger bu nüshanın varlıgı veya rivayetlerin sürekliligi varsayılsa bile, Nebukadnessar olayında o nüshanın kayıplara karıstıgını belirtir.[334]

El-Hindî, tahrifin akla aykırı olmadıgının baska bir yönü olarak ikinci Nebukadnessar olayını zikreder. Nebukadnessar’ın kral yaptıgı Sıdkiya, ona isyan edince Nebukadnessar, onu tutsak edip, önce onun çocuklarını gözleri önünde kesip öldürdü. Sonra onun gözlerini oydu ve onu zincirlere vurup Babil’e gönderdi. Kralın evlerini, Beytü’l Makdis’i, bütün Yerusalim’in önemli meskenleri ile liderlere ait evleri yakıp, Yerusalim’in surlarını yıktı. Diger İsrail halkını tutsak edip köle olarak aldı. Güçsüzlerle fakirleri çiftçi ve bagcılar olarak bu bölgeye yerlestirip orayı yapılandırdı. El-Hindî, bu olaydan sonra, Tevrat’ın (ve bunun gibi ve bu olaydan önce yazılan bütün Eski Ahit kitaplarının) yeryüzünden silindigini ve bu durumun ehli kitapça da dogrulandıgını belirtmektedir.[335]

Daha sonra el-Hindî, Frenk kralının, Yerusalim’i kusatıp, Eski Ahit kitaplarını yok etmesini ve elinde Eski Ahit nüshası bulunanların öldürülmesini anlatır. Bu olayda Ezra’nın yazdıgı bütün nüshalar kaybolmustur. Ardından büyük bir olay olarak, Kudüs ve çevresinde ki Yahudilerden 1.100.000 kisinin öldürülüp 97.000 kisinin tutsak edildigi Romalı Titus olayını aktarır.[336]

Tahrifin inkâr edilemeyeceginin bir diger nedeni ise, Tevrat nüshalarının Yahudiler yanındaki durumu yukarda zikrettigimiz gibi iken, Hıristiyanların İbranice nüshalara tahrif edildigi inancıyla deger vermemesi ve onları barındırmamasıdır. Hıristiyanlar Yunanca çeviriyi geçerli sayıyorlardı. Bununla beraber Yahudilerin, yedinci ve sekizinci asırda yazılan nüshaları, yanlarında bulunan birçok nüshaya aykırı olmasından dolayı imha etmeleri baska bir nedendir. El-Hindî, yedinci ve sekizinci asırda yazılan nüshaların imha edilip, benimsedikleri nüshalar ellerinde kalınca, tahrife de büyük bir meydan açıldıgını vurgulamaktadır.[337]

El-Hindî, Hıristiyanların yaptıkları tahrif hakkında da, birinci kusakların ellerinde ki nüshaların azlıgıyla beraber tahrif edenlerin islerini kolaylastıran, Hıristiyanların yasadıgı on çesit belalı ve çetin olayı zikretmektedir. Ardından, bu olaylardan sonra, birçok nüshanın elde kalmasının, bu kitapların geregi gibi korunup düzeltilmelerinin ve arastırılmalarının düsünülemeyecegini ve tahrif edicilerin yaptıklarına da genis meydan açıldıgını söyler. Kral Dioclétien olayı da yine Hıristiyanların elinde ki kitapların durumu için çok önemlidir. Çünkü bu kral, Hıristiyan Kutsal Kitaplarını yeryüzünden silmek isteyip, miladi 303 yılında kiliselerin yıkılmasını, kitapların yakılmasını ve Hıristiyanların ayin için toplanmamasını emretti. Kiliseler yıkılıp kitaplar yakıldı. Direnen ya da herhangi bir kitabı gizledigi sanılan kisiler asırı iskenceye ugratıldı. Bu olay için el-Hindî, o kralın yok etmesiyle bütün Kutsal Kitapların yeryüzünden silindigini iddia etmedigini, ancak bu nüshaların azalmıs ve birçok sayısız nüshadan kaliteli ve dogru olanların kayboldugunu; diger bölgelerde olan Hıristiyanların ve onların Kutsal Kitaplarının bu krallık bölgesinde bulundugunun onda biri bile olmadıgını söylemektedir.[338]

Sonuç olarak el-Hindî, bu olaylardan dolayı Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarına ait bitisik rivayet zincirinin kayboldugunu ve ne Yahudilerin ne de Hıristiyanların yanında Eski ve Yeni Ahit’le ilgili kitapların bitisik rivayet zincirlerinin bulunmadıgını; birçok kez büyük papazlardan bitisik senet istemelerine ragmen onların buna güç yetiremediklerini söylemektedir. Bu olaylardan sonra, el-Hindî, Kutsal Kitapları bozma ve degistirme kapılarının açılıp bazı kitapların tamamen kayboldugunu, o kitaplardan sonra, onların ismiyle çıkan kitapların uydurma eserler oldugunu ve bunun matbaa icat edilmeden önce gayet kolay oldugunu belirtmektedir.[339] Buna bir örnek olarak, önceden Luther olayını ve onun zamanında yapılan tahrifi anlatmıstık.[340]


Tahrifin on yedinci yüzyılda bile açıkça gerçeklestigine dair Rahip Philippe Guadagnolus’un tanıklıgını gösterebiliriz.
Rahip Philippe Guadagnolus, Ahmed es-Serif bin Zeynü’l Âbidîn el-İsfehani’nin kitabını reddetme baglamında “el-Hayâlât” adında bir kitap yazdı. Bu kitap miladi 1649 yıllarında yayımlandı. Adı geçen rahip bu kitabın altıncı bölümünde sunları anlatmaktadır: “Gerçekten Chaldéen/Keldani nüshasında özellikle de Süleyman’ın kitabında birçok degisiklikler bulunmaktadır. Onchelas diye tanınan bilgin Aguila, Tevrat’ın tamamını aktardı. Bilgin Jonathan ben Uziel, Yesu, Hakimler, Krallar, Yesaya ve peygamberlere ait diger kitapları aktardı. Bilgin Yusuf El-a’ma, Zebur, Eyüp, Rut, Ester, Süleyman’a ait kitapları aktardı. Bütün bunlar metinleri bozup degistirdiler. Biz Hıristiyanlar, Yahudileri yaptıkları bu tahrif ve degistirmeyle susturmak için bu kitapları koruduk. Biz onların saçmalıklarını dogrulamıyoruz.”[341] Rahibin anlattıkları tahrifin on yedinci asırda rahatlıkla gerçeklestigine tanıklık etmektedir.

Bütün bu anlatılanlar, tahrifin olmadıgı veya olamayacagı iddialarını geçersiz kılmaktadır.

Not: Yukarıda ki metin, Levent TOSLAK, 2008 VAN Yüksek Lisans Tezinden alıntıdır. Kendisine, bu değerli çalışmasından dolayı, teşekkür ediyoruz.

Dip Notlar:
[295] Rahmetullah, el-Hindî, Kutsal Kitaba İlahi Çagrı (İzhâru’l Hakk Çevirisi), trc. Abdulhadi Sıddık,
Faran Yayıncılık, İstanbul, 2005, I, X-XI.
[296) El-Hindî, a.e., I, 1.
(297) El-Hindî, a.e., I, 6.
[298) El-Hindî, a.e., I, 197.
(299) II. Tarihler, 28/19.
(300) El-Hindî, a.g.e., I, 202.
(301) I. Tarihler, 7/6.
(302) I. Tarihler, 8/1.
(303) Yaratılıs, 46/2. (Miladi 1844 yılındaki baskı.)
[304] Buradaki Zekeriya, Yahya’nın babası peygamber Zekeriya degildir. Bu Zekeriya’nın peygamberligi Kur’an’da sabittir. Onların bahsettigi Zekeriya, Ezra’nın çagdası olup –onlara görepeygamberdir. Ancak Müslümanlara göre onun peygamberligi sabit olmamıstır.
[305] El-Hindî, a.g.e., I, 204-207.
[306] Mezmurlar, 21/16., Ä°branice Mezmurlar, 22/16.
[307] Bu ayet, 1865 yıllarında basılan Mezmurlarda söyle geçmektedir: “Onlar ellerimi ve ayaklarımı
deldiler.” (Mezmurlar, 22/16)
[308] El-Hindî, a.g.e., I, 208.
309 İznik Konsili için bkz. Francis, Dvornik, Konsiller Tarihi İznik’ten II. Vatikan’a, (trc. Mehmet
Aydın), Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1990, 5-9; M. Faik, Yilmaz, Sözün Serüveni İlahi Kelamın
Hermenötik Süreci, İlgi Yayınları, İstanbul, 2003, 138.
[310] El-Hindî, a.g.e., I, 213.
[311] Dini yönden geçerli sayıldı.
[312] Protestanların Eski Ahit’e ait baskılarında Esther kitabı bu inanca göre bastırılmıstır.
[313] El-Hindî, a.e., I, 214.
[314] El-Hindî, a.e., I, 215.
[315] El-Hindî, a.e., I, 224.
[316] Yuhanna’nın I. Mektubu, 5/7.
[317] Yuhanna’nın I. Mektubu, 5/8.
[318] El-Hindî, a.e., I, 230.
[319] Pavlus’tan Timoteos’a I. Mektup, 3/16.
[320] El-Hindî, a.g.e., I, 232-234.
[321] Matta, 20/22.
[322] Matta, 20/23.
[323] El-Hindî, a.g.e., I, 236-237.
[324] Yaratılıs, 35/22. (branice nüsha)
[325] El-Hindî, a.g.e., I, 243-244.
[326] Eyüp, 42/17.
[327] Miladi 175 yıllarında.
[328] El-Hindî, a.g.e., I, 245-246.
[329] El-Hindî, a.e., I, 247.
[330] Matta, 24/36.
[331] El-Hindî, a.g.e., I, 252-254.
[332] II. Krallar, 22/3-11.; II. Tarihler, 34/14-19.
[333] El-Hindî, a.g.e., I, 286-289.
[334] El-Hindî, a.e., I, 289.
[335] El-Hindî, a.e., I, 289.
[336] El-Hindî, a.e., I, 290.
[337] El-Hindî, a.e., I, 290.
[338] El-Hindî, a.e., I, 290-291.
[339] El-Hindî, a.e., I, 293.
[340] Bkz. Sözcüklerin Artırılarak Tahrif Edildigini spat bölümü, 2. madde.
[341] El-Hindî, a.e., I, 271.
[342] El-Hindî, a.e., I, XII.

Kategoriler
Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Hristiyanlık Ãœzerine…

Hristiyanlık Kültürü ve Dört İncil Üzerine Bir İnceleme!
Prof. Dr. Şaban KUZGUN, Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri, Fazilet Neşriyat

hristiyanlıkHristiyan Batı Dünyasının kültürünün temelini teÅŸkil eden Kitâb-ı Mukaddesin “Eski Ahid” ve “Yeni Ahid”.ÅŸeklinde iki bölümden meydana geldiÄŸini biliyoruz. Ä°nceleme konusu yapmış olduÄŸumuz dört Ä°ncil, Yeni Ahid’in ilk dört kitabını teÅŸkil etmektedir. Hristiyanlar, Hz. Ä°sa öncesinde bazı Yahudi peygamberlerine nazil olduÄŸunu kabul ettikleri “Eski Ahid” e de inanmakla beraber, esas olarak baÄŸlı oldukları kitaplar Yeni Ahidde yer alan kitaplardır ve özellikle dört Ä°ncildir. Hristiyanlara göre bu dört Ä°ncil, Kurtarıcı Mesih’in hayatını ve öğretilerini kapsamaktadır. Bu yüzden Ä°nciller Hristiyanlar için birinci derecede önemli kitaplardır. Pavlos’un mektupları baÅŸta olmak üzere Yeni Ahidin diÄŸer kitapları da onların nezdinde büyük öneme sahiptir. Hristiyanlara göre Eski Ahidde yer alan kitaplar, Yeni Ahidde yer alan kitaplar kadar önemli deÄŸildir. Dolayısı ile Hristiyan kültürünün temelinde Ä°ncillerin yeri, diÄŸer kutsal kitaplardan daha fazladır.

Kültürü meydana getiren unsurlardan biri olan din, belki de bu unsurların en önemlisidir. GeçmiÅŸte yaÅŸayıp sonra ortadan kalkmış olan veya halen yaÅŸamaya devam eden kültürleri ele alıp incelediÄŸimiz zaman, kendisinde dinî motifin bulunmadığı hemen hemen hiçbir kültüre rast gelmeyiz. Milat öncesi dönemlere ait Avrupa’da ortaya çıkmış kültürlerde Putperestlik inancının izleri açıkça görülür. Özellikle Roma kültür ve medeniyetinin temelinde Ä°sa öncesi Avrupa putperest-liginin büyük etkisi vardır. Bu etki en çok Hukuk alanında kendini göstermektedir. Dolayısı ile eski Roma Hukukunun temeli eski Roma dinine dayanır. Ä°sa öncesinde ortaya çıkan ve putperest unsurların içinde bolca yer aldığı bu kültür, Ä°sa sonrasında ortaya çıkan Hristiyan Batı kültürünü büyük oranda etkilemiÅŸtir.

Hz. Ä°sa’dan sonra süratle deÄŸiÅŸime uÄŸrayan Hristiyanlık, kısa zamanda hak din vasfını kaybetmiÅŸ ve putperest bir boya ile boyanmıştır. Ä°sa öncesinin birçok dinî motifi, sanki Hz. Ä°sa’ya aitmiÅŸ gibi Hristiyanlığa sokulmuÅŸ, adeta Putperest bir Hristiyanlık ortaya çıkmıştır. Mesela Putperest kültürlerde yer alan “çarmıha gerilmiÅŸ halk kahramanı” motifi, bizzat Hz. Ä°sa’ya uygulanarak Hz. Ä°sa’nın çarmıha gerildiÄŸi ileri sürülmüş ve bu olaya baÄŸlı olarak “Haç” yeni bir put olarak ortaya çıkarılmıştır. Haç motifi de Hristiyanlık öncesi Avrupa PutperestliÄŸinde var olan bir unsurdur.

Hristiyanlığın ilk olarak ortaya çıktığı bölge olan Filistin ve çevresindeki kültürlerin de Hristiyanlığı etkilediÄŸi açıkça görülür. Hristiyan kaynakların birçoÄŸunun itiraf ettiÄŸi gibi Hristiyanlığın ilk devirlerinde ocak ayının ilk günü yılbaşı olarak kutlanmazdı. Daha sonraları Filistin, Mısır ve Ãœrdün çevresinde yaÅŸayan Putperest inançlarda 24 aralık ile 6 ocak tarihleri arasına denk gelen deÄŸiÅŸik günlerin yılbaşı bayramı olarak kutlanışı Hristiyanları etkilemiÅŸ ve Hz. Ä°sa’nın 1 ocak tarihinde dünyaya geldiÄŸi iddia edilerek yeni bir takvim baÅŸlatılmıştır. Ayrıca bu bayrama baÄŸlı olan kutlamalar, 24 aralık ve 6 ocak tarihlerini kapsayacak ÅŸekilde geniÅŸletilmiÅŸ, böylece deÄŸiÅŸik putperest unsurlar beraberce Hristiyanlığa transfer edilmiÅŸtir. Hristiyanlığın yılbaşı adetinde sadece Orta DoÄŸu ‘daki Putperest gelenekler deÄŸil, aynı zamanda Kuzey Avrupa Putperest gelenekler de yer almaktadır. Noel Baba esas itibarı ile Kuzey Avrupalı (Ä°skandinavyalı) bir efsane kahramanı olup tarihi, Ä°sa Öncesi altıncı yüzyıla kadar geri gitmektedir. Hristiyanların Noel Baba ile ilgili inançlarındaki Ä°skandinav kültür unsurları yılbaşı kutlamalarında dahi açıkça görülürken, onun Ä°sa sonrası döneme ve Anadolu’ya (Antalya’ya) monte edildiÄŸine hayretle ÅŸahit oluyoruz.

Birçok Hristiyan kaynağının itiraf ettiÄŸi gibi incillerde takdim edilen Hz. Ä°sa, sanki tarihte yaÅŸamış gerçek bir ÅŸahsiyet gibi deÄŸil de, sis bulutlarının gerisinde, ÅŸahsiyeti tam teÅŸhis edilemeyen bir efsane kahramanı gibidir. Ä°ncillerdeki bazı pasajlara göre o, eski Roma’da ve Yunan’da olduÄŸu gibi, kendisi hayatta iken insan olan, ancak ölümünden sonra ilâhlaÅŸan krallara ve imparatorlara benzemektedir. Eski Roma ve Yunan’da kral ve imparatorların en büyük hedefi ölümden sonra tanrılaÅŸmak idi. Pavlos ve talebeleri büyük bir gayretle Hz. Ä°sa’yı, dünyadan ayrıldıktan sonra kral tanrı mertebesine ulaÅŸtırırken, diÄŸer bazı Putperest inançlarda olduÄŸu gibi onu bir süre geçtikten sonra geri gelecek bir kurtarıcı gibi takdim etmekten de geri kalmamışlardır.

Ä°sa öncesi zamanlarda Avrupa’da ortaya çıkan kültürlerin temelinde Putperest gelenekler birinci sırayı aldığı gibi, Ä°sa sonrası dönemde ÅŸekillenen Avrupa kültür ve medeniyetinin temelinde de dinî motifler birinci sırayı almıştır.

Günümüz Avrupa kültür ve medeniyeti incelendiÄŸinde bunun temelinde yukarda iÅŸaret edildiÄŸi gibi, bir yandan Ä°sa öncesi dönemin Putperestlik izleri, öbür yandan Ä°sa sonrası dönemin tahrif edilmiÅŸ Hristiyanlığının izleri açıkça görülür. Biz biraz daha ileri giderek Hristiyan Batı insanının ÅŸahsiyetinin ve karakterinin teÅŸekkülünde Ä°ncillerin büyük çapta tesirinin olduÄŸunu söyleyebiliriz. Bu ÅŸahsiyet geliÅŸiminde Ä°ncillerin rolü, mâlesef Hristiyanların iddia ettiÄŸi gibi olumlu yönde deÄŸil, aksine olumsuz yönde olmuÅŸtur. Ä°nsanın tabiatı gereÄŸi okuduÄŸu bir kitabın olumlu öğütlerinden fazla, olumsuz örneklerinden etkilenir. Geçekten Ä°ncillerde insan karakterini olumlu olarak etkileyecek pasajlar vardır ve bu pasajlar, okuyanları etkileyebilir. Ancak Ä°ncillerde Hz. Ä°sa’ya öğrencilerinden birinin (Yehuda Ä°skaryot) ihanet edeceÄŸi, düşmanları tarafından onun devamlı rahatsız edildiÄŸi ve engellendiÄŸi, sonunda ihanetin gerçekleÅŸerek onun ellerinden, ayaklarından ve başından çivilenerek çarmıha gerildiÄŸi en dramatik biçimde anılmaktadır. Buna, bir de Hz. Adem’in iÅŸlediÄŸi suçun bütün insanlığa olduÄŸu gibi geçtiÄŸi, Hz. Ä°sa’nın insanları bu suçtan kurtarmak için kendini feda ettiÄŸi inancı eklenmektedir. incillerde en ön plana çıkan bu konular, Ä°ncil okuyan insanları diÄŸer pasajlardan daha çok etkilemektedir. Kilise’ye vaftize giden küçük bir çocuÄŸun, Adem’in iÅŸlediÄŸi suçun doÄŸuÅŸtan kendisine geçtiÄŸi ve Hz. Ä°sa’nın bu suçtan onu kurtarmak için çarmıha gerildiÄŸi gibi o anda aklının alması mümkün olmayan dehÅŸet verici bu olaylarla karşılaÅŸması o çocuÄŸun karakterini hangi yönde etkiler? Küçük çocuk evvela suçlu olarak dünyaya geldiÄŸini düşünerek suçluluk kompleksine kapılmaz mı? Arkasından kendisini kurtarmak üzere acı çeken sevgili Tanrısı Hz. Ä°sa’ya yapılan ihanet ve iÅŸkenceler yüzünden bunu yapanlara kin duymaz mı? Hele mutaassıp papazların dilinde bu sahneler korkunç bir biçimde tasvir edilirse bundan sadece küçük çocuklar deÄŸil, büyükler dahi etkilenip Hz. Ä°sa’ya inanmayanlara karşı sönmez bir kin beslemeye ve ardından onlardan intikam almak için fırsat kollamaya baÅŸlamazlar mı? Hristiyanlığa samimi olarak inanmış bazı insanlar (Biz onların inançlarındaki samimiyetlerine saygı duyuyoruz), bu görüşümüzü aşırı bulup üzülebilirler, ancak tarih boyunca Hristiyan dünyasındaki insafsız iç çekiÅŸmelere, dünya savaÅŸ tarihine bir baksınlar, bu tarihte Hristiyanların rolünü incelesinler, söylediÄŸimiz ÅŸeylerde hakikat payının olduÄŸunu göreceklerdir.

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, Hristiyan Kutsal Kitabının Hristiyanlara göre en önemli bölümünü oluÅŸturan Ä°nciller, Hristiyan Batı kültürünün ana kaynağını teÅŸkil etmektedir, Bu Ä°nciller kanalı ile Hristiyanlık öncesi Putperest Avrupa kültürü ve Ä°sa sonrası ortaya çıkan Hristiyan kültürü, hayran olup taklitte yarıştığımız Avrupa kültürünü çok köklü bir ÅŸekilde etkilemiÅŸtir. Bu dört Ä°ncilin yazılması, toplanması, ve derlenmesi sırasında kendilerinden önceki dönemlere ait pekçok malzeme bu kitaplara sokulmuÅŸtur. Farklı kültür muhitlerinden gelen farklı materyaller Ä°ncillere sokulduÄŸu için bu kitaplar arasında açık ÅŸekilde görülebilecek binlerce farklılık ve çeliÅŸki vardır. Aralarında bu kadar çok farklılık ve çeliÅŸkinin bulunduÄŸu bu kitaplara, “Tanrı’nın koruyuculuÄŸu altında hatasız olarak yazılmış vahiy ürünü kitaplar” demek mümkün olmasa gerektir.

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitaba Ä°lahi ÇaÄŸrı – Ä°zharul Hak

KUTSAL KİTABA İLAHİ ÇAĞRI – İZHARUL HAK ÇEVİRİSİ
Yazarı: Rahmetullah El-Hindi, Mütercim: Abdulhadi Sıddık, Faran Yayıncılık

izharul hakEvet bu kitap, İngiliz sömürüsünde yeşeren bir İslam aliminin, Protestan Papaz Pfander’i İslam’ın gerçekleriyle ezip geçmesinden çıkan tozların mürekkebinden kalemle, kağıda dökülen incilerdir. Bu kitap, kılıçla sömürülen beyinlerin, sancılarının kaleme vicdanlara nakşettiği gerçek Kutsal Kitab’ın sağduyu terazisinde bir muhakemesidir. Bu kitap, beşeri aklın, tahrif ettiği vahyin kutsallık peçesine büründüğü dönemi, bütün yalancı kutsallarıyla aforoz eden ilahi çağrının bir meyvesidir. Ve yine bu kitap,

yalancı rüzgarların harabeye çevirmek üzere estiği yalancı medeniyetin çöplüğüne gökyüzünden boşanan rahmet yağmurlarının suvardığı meydanların, özlemini duyduğu süvarilerin atlarını koştururken çıkardığı tozların, yeniden yağmur damlacıklarına döndüğü dünyayı ahirete taşıyanların hülyasıdır.

Kitap ile ilgili Türkçe’ye çeviren Abdülhadi Sıddık’ın yazdığı tanıtım yazısı:

İzhar’ul Hakk Kitabının İlmi Konumu Ve Özellikleri:

Kurân-ı Kerim, İslam dışındaki inanışların akıl ve rivayet yönünden sağlam temellere dayanmadığını bir çok ayetlerle ispatlamaktadır. Hatta bu inanışta olanlara meydan okumaktadır. “Deki: Doğruculardan iseniz Tevrat’ı getirip okuyunuz..”(Âl-i İmran 13)

“Deki: Doğruculardan iseniz kanıtlarınızı getiriniz..”(Bakara 111) v.b..

Dinler arası mukayese ve batıl inanışların eleştirisi İslam’ın ilk dönemlerinde bir ilim dalı olarak ortaya çıktı. İslam bilginleri bu konuda birçok eserler yazdığı gibi Hıristiyanlık konusunda da büyük ve yararlı çalışmalar sergilediler. Bu eserlerden bir kısmı, İslam bilginlerine ait olmakla beraber; bir kısmı da Hıristiyanlıktan İslam’a girenlere aittir.

Biz burada bu eserleri tek tek yazmayacağız. Ancak bu eserlerin hepsi üslûp ve metot olarak birbirlerine benzemektedir. Kısacası bunlarda, Hıristiyanları eleştiri konusunda bütünsellik, orijinal kaynaklara ulaşma ve çeşitlenme yönlerinde detaya inilmemiştir.

Ayrıca İncil ve Tevrat’ı tez ve doktora aşamasında inceleyen bir kısım çalışmalar da bulunmakla beraber; bu konu yine de İzhâru’l Hakkın,’ın yardım ellerine gereksinim duymaktadır. Çünkü bir eserin değeri, o eseri oluşturan nedenler ve olayların etkileriyle paralellik kazanır.

Evet, İzhâru’l Hakk, Hindistan gibi dini mozaik’in yaşandığı bir dönemde, İngilizler gibi sinsi bir kavmin baskı ve yönlendirmeleri altında inim inim inleyen ve maddi sultasını kaybetmekle manevi sultasını arayışta problemler yaşayan bir toplumun, İslami yönden bir sentezinin göstergesidir.

Böyle bir dönem, şu an bile bütün değişik yönleriyle Müslüman toplumu bir ahtapot gibi sarmıştır. Maddi otoritesi olmayan Müslümanları manevi boyutlarıyla avlamaya çalışan bu sinsi oyunlara bir Hindistan âliminin, en zor şartlarda verdiği yanıtlar ve Hıristiyan papazlarıyla yaptığı münazaralar hâlâ gündemini koruduğu için, “Kutsal Kitaba İlahi Çağrı” adıyla çevirdiğimiz bu eser, bu meyanda en ilmi, en detaylı ve en insaflı bir yapıttır.

Yazar Rahmetullah el-Hindi, Eski ve Yeni antlaşmayla ilgili metinleri, yorumları ve çeşitli tercümeleri, onların, yollarından yürüdükleri lider ve bilginlerini de kendi değerleri içerisindeki konumlarıyla ölçerek insaflı bir eleştiri üslubuyla –hatta İsa’nın öğütleri doğrultusunda- sayısız kaynaklardan yararlanarak, bu kıymetli yapıtını oluşturdu.

İşte böylece bu kitapta olan ilmi yapı ve özellikler, diğer kitaplarda bir bütünsellik olarak bulunmamaktadır. Bu iddiamızın en güzel ispatı şudur: Bu kitap, yazıldığı günden şu zamana dek bu konuda birinci kaynak olarak gösterildi. Üstelik Hıristiyan dünyasının korkulu rüyası haline geldi. Öyle ki onlar, bu kitabı yayın evlerinden para gücüyle satın alıp imha ettiler.

Hatta bu kitap yayınlandıktan sonra, o dönemin The Times gazetesi şöyle bir açıklama yaptı:”Bu kitap Müslümanlarda bulundukça onlar HıristiyanlaÅŸmayacaklardır.”

Günümüzde, yeniden misyonerlik ve oryantalizmi yaymaya çalışan haçlı zihniyeti, para ve kadın gücüyle Müslüman gençleri dinden uzaklaştırdıkları yetmiyormuş gibi; onları Hıristiyanlaştırmanın yollarını da sınamaktadır.

Bütün Müslümanların bu konuda uyanışları, ancak onları iyice tanımaya bağlıdır. Bu tanımanın yollarından birisi de, bu konun önemli bir temelini oluşturan İzhâru’l Hakk’tır.

Ä°KÄ° AY SÃœREN BÄ°R TARTIÅžMA
Rahmetullah el Hindi ile Pfander arasındaki münazara ve sonuçları:

El-Hindi Pfanderle münazara yapmak için ona dokuz tane mektup gönderdi. Bu mektupların yazışma tarihi, miladi 1854 yılının mart ayında başlayıp, nisan ayında sonuçlandı.

Münazara beş konuda kararlaştırıldı. Bu konular, şöyleydi:
1-Tevrat ile Ä°ncilin bozulduÄŸu(tahrif).
2-Tevrat ile İncilin hükümsüzlüğü(nesih).
3-Üç Tanrı inancı(Trinite)
4-Kur’an’ın Allah sözü olduğu.
5-Muhammedin PeygamberliÄŸini ispat.

Münazara,miladi1854,Nisan(10–11) pazartesi ve salı günlerinin sabahında gerçekleştirilecekti. Münazara ilk iki konuda kararlaştırıldı.

French, Pfandere; Vezirhan da el-Hindiye yardımcı idiler. Sözü edilen münazara Ekberâbad’ta (Agra),Abdulmesih mahallesinde başlayacaktı.

Nitekim belirtilen tarih ve yerde münazara başladı. Bu münazaraya Müslüman ve Hindu liderleriyle İngiliz hâkimleri ve değişik kesimden yetkililer ve çeşitli dinlerin bilginleri katıldı. Esseyyid Abdullah el-Ekberâbadi ile Veziruddin b.Şerefuddin, hazır bulundukları münazara oturumlarını zabıtlara geçirdiler.

Gerçekleştirilen bu münazaraya el-Münazarât’ül Kübrâ/en büyük münazara denildi. Pfander ile French bu ilk oturumlarında tahrif ve nesih olaylarını kabullenmek zorunda kaldılar. Böylece diğer konulardaki münazaraya katılmaktan çekindiler. el-Hindi’nin zaferiyle gerçekleşen münazara ingiliz hükümetine ağır geldi. Onlar el Hindi’nin mallarına el koydular. Bu münazaranın sonucunda, irtidat eden üç yüz bine yakın kişi, yeniden İslam’a girdi. Bu olaydan sonra el-Hindi, Mekke’ye hicret etmek zorunda kaldı.

İzhâru’l Hakk Kitabı Niçin Yazıldı?

Hindistanda,Rahmetullah el-hindiyle yaptığı münazarada yenilgiye uğrayan Pfander, Londra’daki misyoner kuruluşun yeni bir direktifiyle İstanbul’a görevli olarak gönderildi. Bu olay, miladi 1858 yıllarında gerçekleşti ki; o tarihte Osmanlı ile İngiltere arasındaki siyasi ilgi iyi konumundaydı.

Pfander, Halife Abdulaziz’le diyaloga girer ve Hindistanda bir Müslüman âlimle yaptığı münazarada kendisinin başardığını anlatır. Hatta adı geçen papaz, Türkiye’deki Müslümanları Hıristiyanlaşmaya çağırır. Çünkü onun anlattığına göre Hindistan’daki Müslümanlar, bu münazaradan sonra Hıristiyanlığa geçtiler ve Camiler de Kiliseye çevrildi.

Pfander’in, Türkiye’nin değişik yerlerinde uydurduğu bu haber, halife Abdulaziz’i aşırı biçimde üzüp, gençlerin bu tür haberlere uyabilecekleri onu kaygılandırdı. Ancak Rahmetullah el-Hindi’nin Mekke’de kaldığı Halifeye bildirildi. Halife Mekke emiri eş-Şerif Abdullah b.Avn’a haber yollayıp, Pfander’le münazara yapmak üzere Rahmetullah el-Hindiyi göndermesini ona emreder.

Yazarımız Rahmetullah, Hilafetin merkezi İstanbul’a teşrif ettiklerinde; Pfander, haberi duyar duymaz İstanbul’u bırakıp kaçtı. Yazarımız, olayın iç yüzünü âlimlerin ve yetkililerin huzurunda Halifeye açıkladıktan sonra gerçek ortaya çıktı. Halife, onu bu sahada üstün ve başarılı görünce; bu konu ile ilgi bir eser yazmasını ondan istedi.

SULTAN ABDÜLAZİZ’İN TALEBİ İLE KALEME ALINMIŞ

Rahmetullah, eserini miladi 1863 yılının aralık ayında yazmaya başlayıp miladi 1864 yılının haziranında onu tamamladı. O, kitabını bitirdikten sonra “İzhâru’l Hakk” ismini ona uygun gördü. Burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor; mademki Osmanlı Halifelerinden Abdulazizin arzu ve direktifleri doğrultusunda bu eser yazılmışsa; niçin Rahmetullah kitabın ön sözünde bunu açıklamıyor, hatta o, bu eserini üstat Ahmed Zeyni Dahlanın öğütleri doğrultusunda yazdığını açıklıyor? Bu soruya yanıtımız şöyle olacaktır: Bu soruyu, o dönemin yetkililerinden Tunuslu Hayreddin Paşa, Rahmetullah’a yönelttiğinde o, şöyle yanıt veriyor: “Bu dinle ilgili bir konu olup, bunun dünyalık bir makamla (Hilafet ve Sultanlık gibi) ilgilendirilmeden sadece Allah’ın rızasıyla gerçekleştirilmesi gerekir.” Üstelik adı anılan Ahmed Zeyni Dahlan’ın da ona bu fikri ilk verenlerden olduğunu yine onun, Hayreddin Paşaya verdiği yanıtlardan öğreniyoruz.

İzhâru’l Hakk Kitabının İçeriği:

Sözünü ettiğimiz kitap bir giriş ve altı bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler kendi aralarında ünitelere (konulara) ayrılmaktadır.

Giriş, uyulması zorunlu prensipleri sekiz madde içerisinde sunmakla; onların önemli kaynaklarını ve dayandıkları metotları açıklayıp, bir yönüyle onların münazara ve tartışma metotlarıyla gerçeğe ulaşmalarını öğütlemektedir.

Sözü edilen bölümler, Eski ve Yeni Antlaşma kitapları, Tahrif, Nesih, Üç Tanrı inancı, Kurân-ı Kerim’in mucize oluşu, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispat ile ona yapılan iftira ve saldırıları yanıtlarıyla kapsamaktadır.

Bu anlatılan bölüm ve üniteler onların temel kaynaklarından, kendi yorumcularının açıklamaları doğrultusunda en detaylı biçimde insaflı bir anlayışla incelenmiştir.

FARKLI DİLLERE ÇEVRİLDİ
İzhâru’l Hakk Kitabının Çevirileri:

II.Abdulhamid, bu kitabın ilk Arapça baskısı çıktıktan sonra, onun çeşitli dillere çevrilip yayılmasını emretti.

Böylece sözünü ettiğimiz eser, Almanca, Fransızca ve İngilizce… Olmak üzere dokuz yabancı dile çevrildi.

Osmanlı maarif (eğitim) bakanlığında görevli Nüzhet efendi, sözü edilen eserin birinci cildini; Ömer Fehmi Ankaravi de ikinci cildini Osmanlıcaya aktardılar. Cumhuriyet döneminde, miladi 1972–1976 yıllarında bu Osmanlıca çeviri sadeleştirilerek yayımlandı. Ancak bu sadeleştirme, kitabın ön sözünde de belirtildiği gibi birçok yanlış ve saptırmaları içermektedir.

Kısacası; anlamlarda ve özel isimlerde öyle yanlışlar var ki; neredeyse Tevrat’a İncil, İncil’e Kur’an denilmiştir.

Hıristiyanlar, çeşitli dillere çevrilen bu değerli eseri diyalog taraftarı görünmelerine rağmen, bir türlü içlerine sindiremediler ve önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, onu hep imha etmenin planlarını kurdular.

NİÇİN BU İSİMLE ÇEVRİLDİ?

İzhâru’l Hakk Kitabını “Kutsal Kitaba İlahi Çağrı” Adıyla Çevirmenin Gerekçeleri:

İzhâru’l Hakk, hakkın ve gerçeğin ortaya çıkması ve ispatlanışı anlamındadır. Bu kitap, Pfanderle gerçekleştirilen büyük münazaranın meyvesi ve aynı zamanda onun Mizanu’l Hakk (Gerçeğin Ölçütü) adlı kitabının önemli bir eleştirisidir.

Hıristiyanlık, günümüzde çeşitli maskelerle ortaya çıkmaktadır. Bu maskelerden en önemlisi; onların, kendi kitaplarını kutsallık peçelerine bürümeleridir. Öyle ki, onların bilginleri, önderleri ve yol göstericileri, sözüm ona Papa ve o konumda olanlar, kutsallardır. En kötü durum, Tahrif edilen bu kitaplarla batılın önderi sayılan bu büyüklerin hâlâ kutsal sayılmaları ve bu kutsallığın sorgulanmamasıdır.

İşte böyle bir problemi çözmek ve Müslüman toplumun zihnine bu kutsallığın bir düzenbazlık ve hilekârlık olduğunu yerleştirmek için, onlara bir hatırlatma olması arzusuyla konunun özüyle ilgisi olan bu başlığı seçmiş olduk.

Böylece yalancı kutsallar ve yerinde olmayan kutsallıklar açığa çıktıkça; gerçek kutsal kitap olan yüce Kurân’ın üstünlüğü bir kat daha anlaşılmış olacaktır. Öyle ki, ilahi çağrı, o muharref (bozulmuş) metni kutsallaştıran ehli kitabı hikmet ve öğütle gerçek kutsal kitap olan Kurân’a çağırmış olmaktadır.

“İzhâru’l Hakk” Kitabı Konusunda Takriz Ve Övgüler:

Sözünü ettiğimiz kitabı yazıldığı günden, şu zamanımıza dek takriz ve övgülerle yüceltip durdular. Biz bu takriz ve övgüleri tek tek anlatmayacağız. Ancak bu takrizleri yazanların hepsi dönemlerinde büyük konumlara ulaşan bilgin ve yazarlardır. Bunları şöyle açıklayabiliriz:

Osmanlı maarif(eğitim) bakanlığında görevli Raşid efendi, İstanbulda görevli büyük hadisçi Ebu’l Kâsım b.Muhammed el-Mağribi.
Muhammed Reşid ed-Dımeşki.

Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçen şair Ahmed Faris b.Yusuf.
“el-Farik Beyne’l Mahluki ve’l Hâlik ” kitabının yazarı Abdur-Rahman Bey.
Asrımızda, İzhâru’l Hakkı övenlerden bir kısmı da şunlardır:
Ebu’l Hasan en-Nedvi ,”el-Müslimun fi’l Hind ” adlı kitabında (sayfa 42) Rahmetullah el-Hindi ve eseri “İzhâru’l Hakk’ı övmektedir”.
Said Havva, “er-Resul” kitabında(cilt2/233) bu eserin özelliklerini anlatıp onu övmektedir.
Reşid Rıda, “Menar” dergisinde Barnaba İncilinin tanıtımında adı geçen kitabı övdüğü gibi; Ebu Zehra da “ Muhadaratün fi’n- Nasraniyye ” adlı kitabında bu kitabın değerini açıklamaktadır.
Türk ve Arap âlimleri İzhâru’l Hakkı ve yazarını övdükleri gibi; Hindistan ve Pakistan âlimleri de bu kitaba gerekli değeri verdiler. Bu kitap birçok ortamda konuşuldu ve medrese ile fakültelerde ders kitabı olarak okutuldu.

Adı geçen kitabı, Hıristiyanlıktan İslam’a geçen bilginler de övdüler. Onu gerçeğe ulaşmada kendilerine aracı yaptılar. Hatta bu kitaptan esinlenerek eski dinlerini eleştirdiler. Bu kişilerin isimlerini saymak tek tek konumuzun dışında olduğu için, Muhammed Mecdi Mercan ve İbrahim Halil Ahmed adlarını alan iki şahsı örnek olarak verebiliriz. Bunlardan birincisi, “Muhammed Resulullah Hâkezâ beşşere’t bihi’l enacilu ” kitabını yazdı.

Diğeri de, “Allah Vahidun Em Salus” kitabını yazdı.

Öyleyse; bütün bu anlatılanlardan sonra neden İzhâru’l Hakk ve Rahmetullah el-Hindi konusunda ısrar ettiğimiz; “Kutsal Kitaba İlahi Çağrı”ya kulak verildikten sonra anlaşılmış olacaktır.

Hıristiyanlar, Niçin İzhâru’l Hakktan Korkuyorlar?

Rahmetullah el Hindi, onların en sinsi ve en kurnaz papazları Pfanderi Allah’ın izniyle mağlup edince; onların,ilmi araştırma metotlarında savundukları tarafsızlık (objektiflik),kin,nefret ve kabalığa döndü:

Yüzlerindeki maskeleri yere düşüp,gerçek yeniden gün yüzüne çıktı.Öyle ki, akla ve muhakemeye taban tabana zıt olan muharref (bozulmuş) kutsal metinleri,aklın ve ilahi vahyin yorumları karşısında tutunamaz oldu.

İslam ülkelerinde,”din vicdan işidir, akılla anlaşılmaz” türündeki oryantalist oyunların, Fransız ihtilalinden sonra Avrupa’dan, Müslümanlara ihraç edilen Hıristiyanca bir inanış olduğu bu kitabın ilmiliğiyle bir kez daha anlaşılmış oldu. Hâlbuki Müslümanlara göre akıl, dince sorumluluk kazanmanın en önemli şartıdır.

Öyleyse sağlam bir aklı olan her insan, tahrife uğramış dinlerle, İslâm’ı karşılaştırdığında; vicdanı akıldan mahrum kalmamak şartıyla gerçeğin perdesini aralayıp uyarıcının sesini işitebilir.

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

KUTSAL KÄ°TAP ve TAHRÄ°F

KUTSAL KÄ°TAP TAHRÄ°F EDÄ°LDÄ° MÄ°?

tahrifHristiyanlığın Kutsal Metinleri, sürekli ve devamlı bir tartışma konusu olmuştur. Yahudiler, Hristiyanları, Eski Antlaşmayı değiştirmekle suçlamışken, Müslümanlar ise, Yahudileri Tevrat ve Zeburu değiştirmekle, Hıristiyanları ise İncili değiştirmekle suçlamışlardır.

Müslümanlar bu iddialarını, öncelikle kendi dini kaynaklarına, daha sonray ise, Yahudi ve Hıristiyanların kendi kaynaklarına dayandırmaktaydılar.


İslam kaynaklarına göre bu yapılan tahrifleri şöylece tasnif edebiliriz:


1- Ayetlerin anlamlarını kasten değiştirmek:

أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُواْ لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُميَسْمَعُونَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِن بَعْدِ مَا عَقَلُوهُوَهُمْ يَعْلَمُونَ

2-75 Åžimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını iÅŸitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.

 

قَاسِيَةًيُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَنَسُواْ حَظّاً مِّمَّاذُكِّرُواْ بِهِ

5-13 Onlar kelimelerin yerlerini deÄŸiÅŸtirirler tahrif ederler. Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular.

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّوَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

3-71Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz


2-Kendi elleri ve dilleriyle yazdıklarını gerçek metinlerin yerine koymaları:

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْثُمَّ يَقُولُونَ هَـذَا مِنْ عِندِ اللّهِ

2-79 Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقاً يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُمِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَمِنْ عِندِ اللّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَوَهُمْ يَعْلَمُونَ

3-78 Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eÄŸip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan deÄŸildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar

Bu ayetlerden de açıkça görülmektedir ki, Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah’ın (cc) kitabında tahrifat yapmış, kendi hevalarına, egolarına göre ürettikleri metinleri Kutsal Kitap olarak kabul etmişlerdir.

YAHUDÄ° KAYNAKLARINDA TAHRÄ°F

Yukarıda İslami kaynaklardan, Tevrat, Zebur ve İncil de yapılan bu tahrifatı göstermiştik. Şimdi sıra, Yahudi ve Hıristiyanların kendi kaynaklarından bu iddiaların delillerini göstermeye gelmiştir. Burada, yazının uzamaması için, buna delil teşkil eden bütün verileri paylaşıma açmayacağız, örneklik teşkil eden bir takım bilgileri paylaşacağız.

Öncelikle, Hz Musa (as) peygambere verilmiş olan Tevrat isimli kitabın, son bölümünün nasıl bittiğine bir bakalım. Yahudi ve Hıristiyanlara göre Tevrat, bu 5 kitaptan oluşmaktadır. Bu kitapların sonuncusu “Yasanın Tekrarı” adını taşımaktadır. Yasanın Tekrarı isimli kitabın son bölümünün adı ise “Musanın Ölümü” adını taşımaktadır. Yani Allah’ın (cc) Hz Musa peygambere verdiği Tevrat, nasıl oluyorsa Hz Musanın (as) ölümünü anlatıyor. Şimdi birlikte bu bölüm nasıl bitiyor bir bakalım:

Yas.34: 1 Bundan sonra Musa Moav ovalarından Nevo Dağı’na giderek Eriha Kenti karşısındaki Pisga Dağı’na çıktı. RAB ona bütün ülkeyi gösterdi: 2 Dan’a kadar uzanan Gilat’ı, bütün Naftali’yi, Efrayim ve ManaÅŸÅŸe bölgelerini, Akdeniz’e kadar uzanan bütün Yahuda bölgesini, 3 Negev’i, hurma kenti Eriha Vadisi’nin Soar’a kadar uzanan ovasını. 4 Sonra Musa’ya şöyle dedi: “Ä°brahim’e, Ä°shak’a, Yakup’a, ‘Senin soyuna vereceÄŸim diye ant içtiÄŸim ülke budur. Ãœlkeyi sana gösterdim ama oraya gitmeyeceksin.” 5 Böylece RAB’bin sözü uyarınca RAB’bin kulu Musa orada, Moav ülkesinde öldü. 6 RAB onu Moav ülkesinde, Beytpeor karşısındaki vadide gömdü. Bugün de mezarının nerede olduÄŸunu kimse bilmiyor. 7 Musa öldüğünde yüz yirmi yaşındaydı; ne gözleri zayıflamıştı, ne de gücü tükenmiÅŸti. 8 Ä°srailliler Moav ovalarında Musa için otuz gün yas tuttular. Sonra Musa için aÄŸlama ve yas tutma günleri sona erdi. 9 Nun oÄŸlu YeÅŸu bilgelik ruhuyla doluydu. Çünkü Musa ellerini üzerine koymuÅŸtu. Ä°srailliler onu dinliyor ve RAB’bin Musa’ya verdiÄŸi buyruklar uyarınca davranıyorlardı. 10 O günden bu yana Ä°srail’de Musa gibi RAB’bin yüz yüze görüştüğü bir peygamber çıkmadı. 11 RAB onu Mısır’da firavuna, görevlilerine ve bütün ülkesine bir sürü belirtiler, ÅŸaşılası iÅŸler yapması için göndermiÅŸti. 12 Musa Ä°srailliler’in gözleri önünde güçlü, büyük ve ürkütücü iÅŸler yapmıştı.


Şimdi bu metni okuduğumuz da, ilk önce karşımıza çıkan şey
, Hz Musanın (as) ölümünün ve ölüm sonrasının ele alınmış olmasıdır. Bu durum da, nasıl olur da, bu metinler Allah’ın (cc) Hz. Musa ya (as) vermiş olduğu Tevrat olabilir? Yani Tevrat ta Hz. Musa kendi ölümünü mü anlattı? Buradan açıkça görülmektedir ki, bu metinler Hz. Musanın (as) ölümünden sonra, başkaları tarafından kaleme alınmış metinlerdir.

Yine bu metinler de, karşımıza çıkan bir baÅŸka ÅŸey, Yasanın Tekrarı 34:6 ayete baktığımız da, (haÅŸa) Allah (cc) Hz Musayı (as) kendisi gömmüştür. Ne tuhaf ve garip deÄŸil mi? Alemlerin Rabbi olan Allah (cc), Hz Musa yı (as) bizzat kendisi defnetmiÅŸtir!… Bir baÅŸka husus ise ÅŸudur, metne ilk baktığınız da, Hz Musa’nın (as) yaÅŸamına ÅŸahitlik etmiÅŸ, tanıklık etmiÅŸ birisinin bu metinleri yazmış olabileceÄŸi izlenimi oluÅŸurken, yine Yasanın Tekrarı 34:10 ayete baktığımız da, aslın da bu metinlerin, çok daha sonra yazılmış olduÄŸunu görmekteyiz. Çünkü, söylediÄŸimiz ayette şöyle denmektedir “O günden bu yana Ä°srail’de Musa gibi RAB’bin yüz yüze görüştüğü bir peygamber çıkmadı.”. EÄŸer Tevratın bu kısmı, Hz Musanın (as) yaÅŸamında veya ölümünden hemen sonra kaleme alınmış olsaydı “O günden bu yana”, diye bir ifade kullanılmaz ve buna gerek olmazdı.

İşte, Kur’an-ı Kerim de belirtilen ve yukarıda, Arapça metnini de verdiğimiz ayet-i kerime de Allah (cc) şöyle buyurmuştu:

2-79 Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların


HIRÄ°STÄ°YAN KAYNAKLARINDA TAHRÄ°F

Hıristiyan kaynaklarında, tahrifin en belirgin delili, eldeki mevcut olan İncillerin Hz İsa’nın (as) Semaya alınışından 30 ila 70 yıl arasında, farklı kişilerce ve farklı bölgeler de yazılmış olmasıdır. Peki, bu neden bir sorun teşkil etmektedir? Gelin bunu birlikte görelim.

Şimdi aşağıya vereceğim iki İncil ayetin de, Hz İsa (as) öğrencilerini yani Havarilerini şöyle görevlendirir:

Mar.3: 14-19 Ä°sa bunlardan on iki kiÅŸiyi yanında bulundurmak, Tanrı sözünü duyurmaya göndermek ve cinleri kovmaya yetkili kılmak üzere seçti. SeçtiÄŸi bu on iki kiÅŸi ÅŸunlardır: Petrus adını verdiÄŸi Simun, Beni-RegeÅŸ, yani Gökgürültüsü OÄŸulları adını verdiÄŸi Zebedi’nin oÄŸulları Yakup ve Yuhanna, Andreas, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Alfay oÄŸlu Yakup, Taday, Yurtsever* Simun ve Ä°sa’ya ihanet eden Yahuda Ä°skariot.

Mar.16: 20 Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar. Rab onlarla birlikte çalışıyor, görülen belirtilerle sözünü doğruluyordu.

Åžimdi, bu iki ayete baktığımız da, Hz Ä°sa (as) bu kiÅŸileri “Tanrı sözünü” duyurmaları için görevlendiriyor ve bu 12 öğrenci, gidiyorlar ve “Tanrı sözünü” heryer de duyurup yayıyorlar. Ä°yi de, eldeki Ä°nciller Hz Ä°sa’nın (as) semaya yükselmesinden 30 yıl kadar sonra yazılmaya baÅŸlandı. Böyle olunca, bu öğrenciler hangi Tanrı Sözünü duyurdular? Ya da, duyurdukları Tanrı Sözü neydi?


Zaten, Hz İsa’nın (as) kendi yaşamında da, farklı bir Tanrı Sözünü duyurduğunu bu muharref İncillerden öğrenmekteyiz
. Buna örnek olarak birkaç İncil ayetini sizlerle birlikte okuyalım:

Luk.4: 44 Böylece Yahudiye’deki* havralarda Tanrı sözünü duyurmaya devam etti.

Mar.1: 39 Böylece havralarında Tanrı sözünü duyurarak ve cinleri kovarak bütün Celile bölgesini dolaştı.

Mar.1: 38 Ä°sa onlara, “BaÅŸka yerlere, yakın kasabalara gidelim” dedi. “Oralarda da Tanrı sözünü duyurayım. Bunun için çıkıp geldim.”

Sanırım bu ayetler, meseleyi ortaya koymak açısından yeterlidir. Hz Ä°sa (as), kendi yaÅŸamında, ÅŸu an ki Ä°ncilleri “Tanrı Sözü” olarak duyuruyor olamaz, deÄŸil mi? Öyleyse Hristiyan camiasına, Hz Ä°sa’nın (as) ve öğrencilerinin duyurduÄŸu, bu Tanrı Sözleri’nin  nere de olduÄŸunu sorsak, acaba ne gibi bir cevap verecekler!

İşte Kur’an-ı Kerim de belirtilen ve yukarıda Arapça metnini de verdiğimiz ayet-i kerimede Allah (cc) şöyle buyurmuştu:

2-79 Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların.


Zaten, şu an ki mevcut İncilin, tamamının bir arada bulunduğu en eski nüsha, MS 390 lara aittir
. Çünkü, bu tarihe kadar, Pavlusun mektupları Kutsal Kitabın içerisine alınmamış, daha sonra konsül kararlarıyla Kutsal Kitaba dahil edilmiştir. Pavlus ve Pavlus karakterinde olanların bu davranışı, Kur’an-ı Kerim de şöyle ifade edilmiştir:

3-78 Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eÄŸip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan deÄŸildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar


Hıristiyanların, Konsül kararlarıyla Kutsal Kitaplarına yaptıkları son eklemeler
ise Katolik Kilisenin kendi Kutsal Kitap Nüshalarında şöyle anlatılır:


Roma Katolik Kilisesi 1546 yılında Trent Konsülü
‘nde bu kitapları Kutsal kitaplar’ın arasına almıştır. Katolikler söz konusu kitaplardan “Deuterokanonik” yani Kutsal Kitap listesine sonradan eklenmiÅŸ kitaplar olarak söz ederler. Ortodoks Kilisesi ise “Deuterokanonik” olarak adlandırdığı kitapları 1642 YaÅŸ (Jassy) ve 1672 YeruÅŸalim konsüllerinde “Kutsal Yazılar’ ın gerçek parçaları” olarak adlandırmıştır. Günümüzde birçok Ortodoks din bilgini Atanasyus ve Jerome’nin çizgisini izleyerek bu kitapların Kutsal Yazılar’ ın diÄŸer bölümlerinden daha az yetkili olduÄŸunu kabul etmektedir…

(Eklenen Metinler) Kitaplar sırasıyla, Tobit, Yudit, Ester (Eski AntlaÅŸma’daki özgün metne bazı ekler içeren Grekçe çevirisi). Bilgelik, Sirak, Baruk, Yeremya’nın Mektubu, Azarya’nın Duası ve Üç Genç Adamın Ezgisi, Suzanna, Bel ve Ejderha, 1. Makabeler, 2.Makabeler, 3.Makabeler, 1.Esdras, 4.Ezra, ManaÅŸÅŸe’nin Duası, 151.Mezmur ve 4.Makabeler’dir. (www.meryemana.net)

Sanırım, Katolik Kiliseden yaptığımız bu alıntıdan sonra, söyleyecek çok fazla bir ÅŸey kalmıyor. Hıristiyanların, ellerin de bulunan ÅŸu an ki Ä°nciller, tamamen bu konsüllerin ürünüdür. Nitekim, son örneÄŸini yukarıda görmekteyiz. Bir takım din adamları bir araya geliyor ve bazı metinlerin Tanrı Sözü olup olmadığına karar veriyorlar…

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Ä°ncil’in Kelime Analizi

incilin kelime analiziDört İncilin Kullandıkları Kelimeler Açısından Analizi
Prof. Dr. Şaban KUZGUN, Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri, Fazilet Neşriyat,S 219-220-221

Dört Ä°ncil, genel olarak Hz.Ä°sa’nın hayatını, vaaz ve nasihatlerini ve göstermiÅŸ olduÄŸu mucizelerini anlatmaya çalışır. Bu Ä°nciller, Hz.Ä°sa’nın doÄŸum öncesi döneminden baÅŸlayarak onun dünyaya geliÅŸini çoçuklugu,tebliÄŸ faaliyetine baÅŸlamasını, üç yıl gibi çok kısa süren bu tebliÄŸ döneminde söylemiÅŸ olduÄŸu sözleri, yapmış olduÄŸu vaaz ve nasihatleri, göstermiÅŸ olduÄŸu mucizeleri, çarmıha geriliÅŸini, tekrar dirilerek göğe yükseliÅŸini, yeniden dirildikten sonra öğrencilerine görünüşünü kendilerine ait üsluplarla anlatırlar. Ä°ncillerde ÅŸer’î hükümler yok denecek kadar azdır. Evlenme ve boÅŸanma ile ilgili olarak bulunan birkaç hükmün dışında, Ä°ncillerde ÅŸer’î ahkâm yoktur. Bu eksiklik dolayısı ile Hristiyanlar, Yahudi kutsal kitabı Tanahta bulunan Åžer’î hükümlerin büyük bir kısmını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Dört Ä°ncilin hepsi de hemen hemen aynı ÅŸeyleri anlatmaya çalışır. Ancak, yine aralarında üslûp farkından daha ileri derecede olmak üzere farklılıklar vardır. Matta, Markos ve Luka Ä°ncilleri, anlattıkları konular ve anlatım planları bakımından birbirlerine benzediÄŸinden, bu üç Ä°ncile “Sinoptik Ä°nciller” adı verilmiÅŸtir.” Gerek anlattığı ÅŸeyler ve gerekse anlatım planı bakımından diÄŸer üç Ä°ncilden hayli farklı olan Yuhanna Ä°ncili, öbür Ä°ncillerden apayrı bir görünüm arzetmektedir. Yuhanna Ä°ncili yazılış hedefi ve gayesi bakımından da diÄŸer Ä°ncillerden daha farklıdır. Yuhanna, bir davayı isbata çalışmış, ağırlığı Hz.Ä°sa’nm ulûhiyetini açıklama konusuna tahsis etmiÅŸtir. Bu Ä°ncilin, diÄŸer üç Ä°ncil ile müşterek noktaları çok azdır. O, bazı mucizeler ve vaazlarla, Hz.Ä°sa’nın çarmıha geriliÅŸi ve göğe yükseliÅŸini anlatması bakımından diÄŸer Ä°ncillere biraz benziyor görünse bile, yine diÄŸer Ä°ncillerle bu Ä°ncil arasında köklü farklılıklar vardır. Sinoptik Ä°ncillerin cümle cümle incelenmesi sonucu ÅŸu hususları tesbit etmek mümkündür :

1 – Her üç Ä°ncilde (Matta,Markos,Luka) müşterek olarak bulunan cümleler vardır. Bu cümlelerin sayısı 330 tanedir.

2 – Matta ile Markos’ta müşterek olarak bulunan, ama Luka’da bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 178 tanedir.

3 – Matta ile Luka’da müşterek olarak bulunan, ama Markos’ta bulunmayan cümleler vardır. Bunların sayısı 230 tanedir.

4 – Markos ile Luka’da müşterek olarak bulunduÄŸu halde, Matta’da bulunmayan cümleler vardır, bu cümlelerin sayısı 100 tanedir.

Bu rakamların yanısıra, üç İncilin herbirinde sadece kendi yazarlarına ait olan ve diğer iki İncilde bulunmayan cümleler vardır. Bunun da dökümünü şöyle verebiliriz :

1 – Sadece Matta’da bulunan, diÄŸer iki Ä°ncilde bulunmayan cümle sayısı 330 tanedir.

2 – Sadece Markos’ta bulunan, diÄŸer iki Ä°ncilde bulunmayan cümle sayısı 53 tanedir.

3 – Sadece Luka’da bulunan, diÄŸer iki Ä°ncilde bulunmayan cümle sayısı ise 500 tanedir[99].

İncillerde birbirine benzeyen ve benzemeyen cümleler tek tek incelendiği zaman, bu kitapların İlâhî vahiy ürünü olmasının imkânsız olduğunu gösteren farklılıklar ve çelişkiler görülür. Bu konu, daha sonraki sayfalarda geniş bir şekilde anlatılacaktır.

Dip Notlar:

[99] M. Bucaille, a.g,e.,s,115

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Bilim ve Tevrat

bilim ve tevratKutsal Kitap ve Bilimsel Ger̤ekler РLa Bible, le Coran et la Ccience
Dr. MAURICE BUCAÄ°LLE
Levent TOSLAK/ Yüksek Lisans Tezinden Alıntıdır

Kitab-ı Mukaddes’in tahrifi konusunda incelemelerde bulunan arastırmacılardan biri de Maurice Bucaille’dir. Bucaille, tahrif konusuna bilimsel yaklasımıyla diger arastırmacılardan farklılık arz etmektedir. Tevrat’ın kendi içerisindeki çeliskilere dikkat çekmekle beraber onun asıl amacı, bilim ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki uyusmazlıkları ortaya koymaktır. Onun için,bu uyusmazlıkların hepsi, Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edildigi iddiasına

bir malzeme olusturmaktadır.

“Eski Ahit ve İncilleri tarafsızlıkla inceledim. Eski Ahit’te, çagımız ilminin en saglam bir sekilde kesinlesmis sonuçları ile uzlasmaz olan dogrulamaları bulmak için “Tekvin-Yaratılış” adlı ilk kitabından öteye gitmeye gerek kalmadı” diyen Bucaille, Kutsal Kitab’ın bilimsel yönden tetkikinin, öncelikle bu kitapların kaleme alınmasına ve günümüze kadar nakledilmelerine takaddüm eden durum ve sartları gözden geçirmeyi öngörecegini söyler. Öncelikle Eski Ahit’i kimin yazdıgı sorusuyla baslayıp, Eski Ahit’in üç ayrı metnine ve bu metinler arasındaki ihtilafların nasıl karsılandıgına deginir. Sonra da Kitab-ı Mukaddes’in aslı hakkında bilgi verir. Kitabı Mukaddes’in yazılma sürecini hakkında, E. Jacob’un, ulusların iptidai dönemlerinde terennüm ettikleri siirlerle İsrailogullarının Kitab-ı Mukaddes’i yazmaları arasındaki benzetmesini aktarır: “Kitab-ı Mukaddes, bir kitaplar mecmuası olmadan önce, beser hafızasından baska herhangi bir dayanagı bulunmayan sözlü bir halk rivayeti halinde hafızalarda yasamaktaydı. İsrailogulları da her ulus gibi tarihte yasadıgı olaylar üzerine birçok siir terennüm etmisti. Bu siirler tedvin esnalarında Tevrat’a geçirilmisti. Bunlara yemek ilahilerini, hasat sonu senlik ilahisini, evlenme ilahilerini, matem ilahilerini ve Tevrat’ta son derece bol miktarda bulunan savas ilahilerini örnek verebiliriz. Yine hikmetli sözler, meseller, dualar ve beddualar, peygamberin nübüvvet görevini üstlendikten sonra insanlara teblig ettikleri kanunlar da bu sekilde Tevrat’a geçmis olanlardandır. Ayrıca birçok rivayet de halk arasında masal haline geldikten sonra Tevrat’a geçmistir.”378

Bucaille, rivayet dönemiyle ilgili olarak, ravilerin sözlü rivayet safhasında iken, olayların arasına çok degisik tali vakalar sokmak için o kadar gayret ve hayal gücü sarf etmesini bilmislerdir ki, kâinat ve insanlıgın ilk yaratılısı sırasında olup biten seyleri, tenkitçi zihniyetler içinde oldukça dogruya benzer bir tarih gibi vermeyi basarmıslardır, yorumunu yaparken, Yahudilerin Kenan’a yerlesmesinden sonra, sözlü rivayetin yazıya geçirilmesi esnasında insanlara en çok devamlı olması gerekli gibi görünen kanunlar söz konusu oldugu zaman bile tam bir titizlik gösterilmedigini düsünmek yerinde olur, diyerek, yazma islemi esnasında gereken ehemmiyetin verilmedigini ifade eder. Örnek olarak da, bizzat Allah’ın eliyle yazıldıgı kabul edilen on emrin Eski Ahit’te, Çıkıs 20/1-21 ve Tensiye(Yasanın Tekrarı) 5/1-30 da ki iki farklı rivayetini verir.379

Bucaille’nin Eski Ahit’in meydana gelisiyle ilgili verdigi benzetme dikkat çekicidir: “Bir insicamsız bütün olan Eski Ahit’in, baslangıçta hafızada yasayan bilgilere dayanılarak bu sekilde meydana gelisi ile dünyanın bir baska yer ve zamanında ilkel bir edebiyatın dogusu sırasında olup bitenler arasında bir yaklasım yapmak ilginçtir. Mesela Fransız edebiyatının Franklar krallıgı dönemindeki dogusunu ele alalım. Önemli olayları muhafaza etmede ön sırayı, baslangıçta yine aynı sözlü gelenek almaktadır. Çogu zaman Hıristiyanlıgı savunma savasları olan bu çarpısmalarda ve çesitli dramatik olaylarda kahramanlık göstererek ün yapan kisiler görülür. Asırlar sonra bu kahramanlar, saz ozanlarına, vakanüvislere, türlü destan yazarlarına ilham kaynagı olacaklardır. içerisinde gerçek ile efsanenin birbirine karıstıgı bu kahramanlık türküleri, böylece, miladi on birinci asırdan itibaren dogmus olacak ve bir destanın ilk abidesini olusturacaklardır. Kitab-ı Mukaddes’in dogus tarzı ile bu gibi din dısı bir edebiyat arasında yaptıgımız bu yaklasım, tamamıyla gerçege uygun düsmektedir sanırım. Bu paralelligin kurulması, insanların günümüzde kitapçılarda mitoloji serileri arasında buldugu Tevrat’ı, Allah fikrini reddeden nice insanların yaptıkları gibi, asla tümüyle reddetmeyi hedef almaz. Yaratılısın gerçek olduguna, Musa’ya Allah tarafından emirler verildigine, mesela Kral Süleyman zamanında oldugu gibi, insanların islerine Allah’ın el uzatmasına pekâlâ inanılabilir. Bir taraftan sözlü geleneklerin yazıya geçirilmesinde insanların yaptıkları eklemeler çok fazla oldugu için olayların tasvirindeki ayrıntılar ciddi bir tenkide tabi tutulmalıdırlar, derken, diger taraftan bu olayların bize özünün nakledildigi düsünülebilir.”380

Bucaille’nin dikkat çektigi önemli bir mesele de Eski Ahit’in metinleridir. Eski Ahit’teki birçok karısıklıgın nedeni, Eski Ahit’in farklı zamanlarda yazılan ve bir birinden farklılıklar arz eden bu metinlerden olusmus olmasıdır. Esfar-ı Hamse’yi olusturan metinlerin tesbit edilen yasları söyledir:

1. Yahovacı belge M.Ö. IX. yüzyılda meydana gelmistir. (Redaksiyon yeri Juda ülkesi)

2. Elohimci belgenin yazılıs tarihinin, bu tarihten biraz daha sonra oldugu tahmin edilmektedir. (Redaksiyon yeri İsrail)

3. Tesniye bazılarına göre M.Ö. VIII. asır, bazılarına göre Josias devrine ait bulunmaktadır.

4. Saserdotal (Kudüs mabedi pazarları) kodu, sürgün dönemine yahut sürgünden sonraki devirde M.Ö. VI. yüzyıla aittir. Bu bilgilerden Esfar-ı Hamse’nin düzenlenmesinin en az üç asırlık bir süreye yayılmıs oldugunu anlamaktayız.381 Eski Ahit’te ki kitaplar, Bucaille’nin ifadesine göre M.Ö. X. asırla I. asır arasında yazılmıs, eksikleri tamamlanarak yeniden gözden geçirilmistir.382

Tevrat’ın bu metinlerden olusması hakkında Tekvin kitabından örnek verelim: Yalnız Tekvin kitabının, üç ana kaynaktan gelen metinler halinde parçalara ayrıldıgı tamamıyla kesinlesmistir. Mesela Tekvin’in ilk on bir babını isgal eden yaratılısı, Nuh tufanını, tufandan İbrahim’e kadar uzanan dönemi anlatan metinlere bakıldıgında, hikâyede sırayla bir hisse Yahovacı metin, bir hisse Saserdotal metin olmak üzere bastan sona nöbetlese ardarda dizildikleri görülür. Bu ilk on bir babda Elohimci metin yer almamaktadır. Burada Yahovacı ve Saserdotal metin paylarının çatı kiremitleri gibi bir biri üzerine dizilisleri apaçık gözükmektedir. Yaratılıstan Nuh’a kadar (ilk bes bab)’ı olusturan metinlerin kaynaklara göre dizilisi basittir. Hikâyenin basından sonuna kadar sırayla bir parça Yahovacı metinden, bir parça Saserdotal metinden kullanılmıstır. Fakat Nuh tufanının özellikle 7. ile 8. babların metinlerinin kaynaklara göre bölünüsü, bir tek cümleye varıncaya kadar, kısa parçalar halindedir. Fransızca metnin yüz küsur satırında, on yedi kez bir metinden öbürüne geçilir. iste eldeki bu günkü kıssada dogruya benzemeyislerin, çeliksilerin nedeni budur.383

Üç ayrı metinden olusması üzerine Bucaille, Eski Ahit’in kitapları hakkında su yorumları yapmaktadır:

Böylece Esfar-ı Hamse’nin, redaktörlerin az çok maharet göstererek bir araya topladıkları muhtelif sözlü rivayetlerden tesekkül ettigi anlasılıyor.384 Çesitlilik onu ahenksiz ve insicamsız bir hale getirmistir. Onda bir sürü tarih sırası sorunları, tekrarlar, kıssalardaki düzensizlikler ve üslup ayrılıkları göze çarpmaktadır.385

Görülüyor ki, Tarihler adı verilen kitapların hepsi çok ahenksiz ve insicamsızdır. Burada tarih, bilimsel oldugu kadar, aynı zamanda hayali bir biçimde islenmis bulunmaktadır.386 Son derece degisik kaynaklardan gelip en azından yedi asırlık bir dönemde ve sonradan bir tek kitapta karıstırılarak birlestirilen muhtevası son derece birbirine uymaz bu kitaplar malgaması (siir ve hikmet kitapları), acaba asırları asarak nasıl bir bölünmez bütünü meydana getirebilmis ve toplumlara göre bazı degisikliklerle birlikte Musevî/Hıristiyanlık ortak din kitabı yani Yunanca dokunulmazlık anlamındaki “Canon” olabilmistir.387

Kitab-ı Mukaddes’te mantık açısından çok sayıda tenakuz ile dogruya uymayan seyler tespit etmek mümkündür. Aynı olayın iki sekilde takdim edilisinin nedeni, kıssa imalinde kullanılmıs farklı kaynakların varlıgı olabilir, ama baska sebepler de vardır. Pek çok kez yeniden elden geçirmeler, sonraki devirlerde asıl metne yapılmıs ilaveler, icap eden yerlere konulan ve sonraları yeni bir suret çıkarılırken ana metinden oldugu sanılarak kıssaya eklenen serhler, bütün bunlar metin tenkit mütehassıslarınca çok iyi bilinmekte ve bazıları tarafından dürüst bir sekilde belirtilmektedir.388

Bucaille’nin ısrarla ifade etmek istedigi nokta, Kitab-ı Mukaddes’teki uyumsuzlukların asıl nedenin, tamamlanması uzun asamalar alan bu kitaplar mecmuasında insanların yaptıkları oynamalardır. Ona göre hem Eski Ahit’te hem Yeni Ahit’te yazarlarının ve kâtiplerin yapmıs oldukları büyük bozukluklar vardır. O, yapılan bu oynamaların nedeni olarak, fark edilen tenakuzların düzeltilme çabasının gösterilebilecegini söyler.389 Fakat bilimin bu günkü gelismesine kadar yapılan bu degisiklikler ve oynamalar sonucu ortaya çıkan tenakuzlar fark edilmemis ve hatta bunlardan çok önemli manalar bile çıkarılmaya çalısılmıstır. Fark edilenler ise, yakın zamana kadar büyük bir beceriyle üstü örtülerek görmezden gelinmistir.390

Bucaille’nin degindigi bilim ile Tevrat arasındaki uyusmazlıklardan bir kaçına örnek verelim:

“Tanrı ilk önce gökleri ve yeri yarattı. Yer tenha ve bos idi. Boslugu karanlıklar kaplamaktaydı. Sular üzerinde de Tanrı’nın ruhu hareket ederdi.”391

Yer kürenin henüz yaratılmamıs oldugu devrede, bildigimiz sekildeki evren halini alacak maddenin karanlıklar içerisinde yüzmekte oldugu pekâlâ kabul edilebilir. Fakat o devrede suların varlıgından bahsetmek hayalciligin ta kendisidir. Bu, muhtemelen bir mitolojiden yapma tercümedir. Kâinatın ilk tesekkül devresinde bir gaz kütlesinin mevcut oldugunu düsünmek için her sey müsaittir. Onun için bu devreye suyu koymak bir hatadır.392

“Tanrı ısık olsun dedi ve ısık oldu. Tanrı ısıgın iyi oldugunu gördü ve ısıgı karanlıktan ayırdı. Tanrı ısıga gündüz, karanlıga gece ismini verdi. Aksam oldu, sabah oldu ve ilk gün olustu.”393

Evreni kat eden ısık, yıldızlar düzeyinde cereyan eden karmasık tepkilerin bir sonucudur. O halde yaratılısın bu devresinde, yıldızlar Kitab-ı Mukaddes’e göre henüz tesekkül etmis degillerdir. Zira gök kubbenin “ısık saçıcı cisimleri”, gündüzü geceden ayırmak ve yer küreyi aydınlatmak için -ki kesinlikle dogrudur- dördüncü günün bir yaratılısı olarak ancak Tekvin’in 14. ayetinde zikredilmistir. Fakat ısıgı birinci günün ürünü olarak gösterip bu ısıgı saglayan kaynagı “ısık saçan cisimleri” üç gün sonra yaratılmıs göstermek mantıga aykırıdır. Hele bir sabah ve bir aksamın mevcudiyetini birinci günde göstermek büsbütün hayaldir. Çünkü bir günün unsuru olarak aksam ve sabahın, ancak arzın varlıgından ve kendi yıldızı olan Günes’in ısıgı altında kendi ekseni etrafında dönmeye baslamasından sonra düsünülebilir.394

“Tanrı dedi: ‘Gök altındaki sular bir yere biriksin ve kara toprak görünsün’ ve böyle oldu. Tanrı karaya “yer” dedi ve suların birikintisine “deniz” dedi ve Tanrı bunun iyi oldugunu gördü.”

“Tanrı dedi: ‘Yer, ot, cinslerine göre tohum veren sebze ve yeryüzünde tohumu kendisinde olup cinslerine göre meyve agaçlar hâsıl etsin.’ Tanrı bunun iyi oldugunu gördü. Aksam oldu ve sabah oldu: üçüncü gün.”

Yerküre tarihinin belli devrinde, yerküre su ile kaplı iken kara parçalarının su yüzüne çıkmıs olabilecegi hususu bilim açısından tamamıyla kabul edilebilir. Ancak bir Günes (ki, Tekvin’e göre dördüncü günde yaratılacaktır) yokken tohumla üreme gibi çok üstün düzen içinde bitkiler âlemi ortaya çıksın ve gündüzlerle gecelerin bir birini takipleri düzene girsin. Bütün bunlar asla savunulmaz seylerdir.395

O halde Tekvin kitabına bakılırsa, tufan bütün insanlıgı içine almıs, Tanrı’nın yarattıgı canlı varlıkların hepsini yeryüzünden silip süpürmüs; insanlık Nuh’un üç oglu ile eslerinden tekrar çogalmıs ve üç asır kadar sonra dünyaya gelen İbrahim, cemiyetler halinde yasayan bir insanlık bulmustur. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde böyle bir çogalma nasıl gerçeklesmis olabilirdi? Bu basit müsahede kıssanın sıhhatini tamamıyla alt üst etmektedir. Tufan kıssasının çagdas bilgilerle bagdasmaz oldugunu tarih arastırmaları da ispat ediyor. Tarih, İbrahim’i milattan 1800–1850 yıl önce yasamıs kabul ediyor. Eger tufan, Yaratılıs kitabının soy zincirleriyle ileri sürdügü gibi, İbrahim’den üç asır kadar önce kopmus olsaydı o takdirde tufanı M.Ö. XXI. veya XXII. yüzyıla almak gerekecekti. Bu yüzyıllarda ise, çagdas tarihi arastırmalara göre dünyanın birçok yerlerinde birtakım uygarlıklar dogmus bulunuyordu. Nitekim bu medeniyetlerin izleri daha sonraki kusaklara intikal etmistir.396

Evrenin yaratılısı ve yaratılıs safhaları, dünyanın yaratıldıgı tarih ve insanın dünyaya ayak bastıgı tarih ve Nuh tufanı kıssası. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bu üç kıssa, insanlara olayları gerçege uygun bir sekilde aktarmaktadır, diye degerlendirilemez. Olayları aktaran eden ve bize kadar gelen kıssa metinlerinin gerçegi yansıtmadıklarını, eger tarafsız olmak gerekirse, kabul etmek zorunlulugu vardır. Acaba Allah gerçek olmayan bir seyi vahy etmis olabilir miydi? Gerçekten asılsız, uydurma seyler yardımıyla, üstelik bir birine ters düsen seylerle insanları talim ve terbiye eden bir Allah mefhumunu kabul etmek mümkün degildir. Bu durumda üç kıssa için su hipotez ileri sürülebilir: Kıssalar ya nesilden nesile sifahen nakledilirken, ya da bu sifahi rivayetin yazıyla tesbit edilmesinden sonra, kıssa metinleri ortaya çıkarken insanlar tarafından tahrif edilmislerdi.397

Bucaille, Kitab-ı Mukaddes’in tahrifi hakkında bu tesbitleri aktardıktan sonra, Kitab-ı Mukaddes’e yapılan bilimsel tenkitlere karsı Hıristiyan yazarların tavrını açıklamaktadır. Onun ifadesine göre, Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki tezatlar birikintisini Hıristiyan yorumculardan bazıları ele almakta bir sakınca görmezken, bir kısmı da kabulü imkânsız dogrulamalar üzerinde fazla durmadan onları rahatça geçistirivermekte, metni kelimesi kelimesine savunmaya gayret ederek aklın reddettigi seyleri unutturmak ümidiyle savunmalı bir takım beyanatlarla ve çogu kez beklenmedik büyük destek saglayıcı deliller yardımıyla okuyucuyu ikna etmeye çalısmaktadır.398

Bucaille, tenkitleri kabul eden müfessirlerden biri olarak Carré de Vaux’nun düsüncelerine yer vermektedir. De Vaux’ya göre, geçmiste vuku bulan olayların yeniden tarafsız olarak tesbit edilmesinde bir yarar yoktur. Dicle ve Fırat vadisinde meydana gelen ve din gelenegince dünya çapında bir tufan gibi gösterilen bir veya birçok su baskını felaketinin hatırasını nakletmis olmanın bir önemi yoktur. Önemli olan, kutsal müellifin, bu hatıra vasıtasıyla, Tanrı’nın adalet ve merhameti, insanın fenalık yapmaya meyyal olması ve dogruluktan ayrılmayanların kurtulusa erecegi yolunda ebedi bir ögüt vermesidir.

Müfessirin bu tutumuna Bucaille’nin cevabı söyledir: “Bir müellifin dini bir ögüdü vurgulamak amacıyla bir halk efsanesini ilahi nitelikte bir olay haline sokması böylece tasvip edilmekte, üstelik bu haliyle de insanlardan buna inanılması beklenmektedir. Bu sekilde savunucu bir tutuma göre, Tanrı kelamının yer aldıgı ve kutsiyet vasfına haiz oldugu ileri sürülen kitapların telifinde insanlar tarafından yapılan bütün suistimaller tasvip edilmektedir. Tanrı’ya ait olan bir seye beserin yapacagı bu gibi müdahaleleri kabul etmek demek, Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki insan tahribatını tümüyle savunmak demektir. Eger bu tahribatta dini bir amaç varsa o zaman her tahrif caiz hale gelir ve böylece herkesçe bilinen hayali kıssaları dini amaçla yazmıs olan 6. yüzyıl ‘Saserdotal’ Tevrat yazarlarının tahrifleri de tasvip edilmis olur.”399

Hıristiyan yorumcuların önemli bir kısmına göre, Kitab-ı Mukaddes hikâyelerinde görülen hata ve tezatların en güzel izah tarzı, Kitab-ı Mukaddes müelliflerinin, düsündüklerini, bir takım toplumsal etkenlere, bir kültür veya zihniyete baglı kalarak ifade etmis olmasıdır. Buna kisisel “edebi türler” denilebilir, o yüzden de müellifler mazurdurlar. Bucaille, bu izah tarzının ciddiyetten yoksun olmakla birlikte bu gün bile İncillerdeki çeliskileri izah etmek için kullanıldıgını ve bu konuda ifrata kaçıldıgını söylemektedir.400

Mantıga ters gelen bir metni kabul ettirmenin bir yolu da metni bir takım mazur gösterici degerlendirmelerle bogmaktır. Böylece okuyucu, dikkatini baksa meselelere çekmek suretiyle kıssanın gerçekligi gibi can alıcı bir sorundan uzaklastırılmak istenir. Bu tarz yaklasıma ise Bucaille, Kardinal Danielou’yu örnek verir: “Dieu Vivant” adlı dergide çıkan “Tufan, Vaftiz, İlahi yargı” baslıklı makalesinde, Kardinal Danielou’nun tufan ile ilgili düsünceleri bu tarz anlayısı yansıtmaktadır. Kardinal makalesinde söyle der: “En eski kilise gelenegi, Nuh tufanı inancında İsa’nın ve Hıristiyanlıgın bir görüntüsünü müsahede etti. ‘Bu, ulvi bir mana tasıyan bir olay’… ‘tüm insan ırkının çarpıldıgı bir cezadır.’ ” Kardinal ayrıca Origen’in “Homelies sur Ezechiel” adlı kitabında “suya tamamıyla gark olan evrenin gemi içinde kurtulusu” seklinde ki sözünü zikrettikten sonra, “gemi sayesinde kurtulanların (Nuh, karısı, üç oglu ve her birinin birer esi) sayısını ifade eden” sekiz rakamının degeri üzerinde durur. Justin’in Dialogue adlı eserinde “bu sekiz kisi bizim İsa’nın ölüler arasında dirilip insanlara göründügü sekizinci günü simgelemektedir” sözünü kendisi de yerinde bulur ve söyle der: “Yeni bir yaratılısın ilk insanı olarak Nuh, İsa’nın bir simgesidir. İsa da Nuh’un tasavvur ettigini gerçeklestirmistir.” Kardinal ayrıca, geminin tahtası ile İsa’nın çarmıha gerildigi agaç arasında ve gemiyi yüzdürerek Nuh’u kurtaran su ile “kendisinden yeni bir insanlıgın dogdugu tufan suyu” olan vaftiz suyu arasında benzetme yapar. Bu sembolik anlatımların degeri üzerinde durup neticede tufan akidesindeki manevi ve itikadi sırların bolluguna dikkati çeker.401

Bütün bu savunma nitelikli yaklasımlar hakkında söylenecek çok sey vardır. Bu yaklasımlar öyle bir olayı yorumluyor ki, dünya çapında olması ve Tevrat’ın bildirdigi tarihte vuku bulması bakımından savunulacak gibi degildir. Kardinal Danielou’nun yaptıgı bir yorum, ancak Kitab-ı Mukaddes’in oldugu gibi kabul edilmesi gerektigi ve kilise geleneklerine ters düsen her hangi bir sözün agza alınamayacagı orta çag döneminde geçerlidir.402

Bucaille, koyu cehalet devri dedigi orta çagdan daha önceki zamanlarda, hakikat çagının ilerisindeki bir düsünceyle hareket eden diye nitelendirdigi St. Augustin’in kanısı gibi çok makul tutumlara sahit olmak insanı rahatlatıyor diyerek, St. Augustin’in tutumuna deginmektedir:

“Ben sadece Kitab-ı Mukaddes’in resmi diye adlandırılan kitaplarına önem vermeye, saygı göstermeye alıstım. Öyle ki, yazarlarından hiç birinin onları yazarken yanılmadıgına inancım tamdır. Bu kitaplarda gerçegin aksini dile getirir gibi görünen bir hükümle karsılastıgımda ya (elimdeki nüsha) metninin hatalı olacagından ya da mütercimin asıl metni yanlıs tercüme etmis bulunacagından yahut da kendi aklımın yetersizliginden kuskum olmaz.”403

St. Augustin’e göre kutsal bir metnin her hangi bir hata ihtiva edecegi düsünülemezdi. St. Augustin, kutsal bir kitapta hata olmayacagı inancını çok açık bir sekilde ortaya koymaktaydı. Gerçegin aksini yansıtır görünen bir metin karsısında buna bir sebep aramayı düsünmekte, insan kaynaklı bir hatanın olabilecegi ihtimalini de gözden uzak tutmaktaydı. Tenkit egilimli dindar bir insanın tutumu iste böyle olur. St. Augustin zamanında Kitab-ı Mukaddes ile bilim arasında herhangi bir karsılastırma imkânı yoktu. Bu gün tıpkı onun gibi açık fikirli bir kisi olsaydı, Kitab-ı Mukaddes metinlerinden bazılarının çagdas fen bilimleriyle karsılastırılması sonucu ortaya çıkan pek çok güçlükleri halledebilirdi.404

Geçmis zamanlarda ki tenkitlere karsı sergilenen tutumları zikrettikten sonra Bucaille, günümüzdeki Kitab-ı Mukaddes yorumcularının tutumlarına da deginir. Onun ifadesine göre, bilimin kesin verileri karsısında bile savunmacı anlayıs geçmisteki tarzından bir sey kaybetmemistir. Bucaille, günümüz durumunu söyle izah eder:

“Günümüz mütehassısları ise, Kitab-ı Mukaddes’in hatalı metinler ihtiva edebilecegi yolunda yapılan her ithama karsı, aksine onu savunmaya gayret göstermektedirler. De Vaux, Tekvin kitabı için yazdıgı giris bölümünde, bize kendisini her ne pahasına olursa olsun metni savunmaya götüren nedenleri açıklamaktadır. Hatta bu metin, tarihi veya bilimsel olarak açıkça makbul olmasa bile, tarih yazmanın birçok usulü varmıs gibi, bizden Kitab-ı Mukaddes’in tarih anlatısını, ‘çagdas tarihçilerin tarih yazarken uyguladıkları kurallara’ göre degerlendirmememizi istiyor. Yanlıs bir sekilde aktarıldıgı takdirde tarih,- herkes de kabul eder ki- bir tarihi roman olur. Ama burada tarih kendi ölçülerimizden yakasını kurtarır. Kitab-ı Mukaddes tefsircisi De Vaux, Tevrat hikâyelerinin teolojiyle, fosiller bilimi ve tarih öncesi bulgularla yapılacak her türlü denetime karsı çıkmaktadır. ‘Kitab-ı Mukaddes, bu bilim dallarından hiç biriyle denetlenemez. Tevrat’ın bu ilimlerin sonuçlarıyla karsılastırılması istenince aralarında gerçek dısı bir zıtlıktan veya yapmacık bir uzlasmadan baska bir sonuca varılmayacaktır’ diye yazmaktadır. Belirtmek gerekir ki, bu düsünceler, Tekvin kitabında yer alan ve çagdas bilimin sonuçlarıyla katiyen bagdasmayan, ilk on bir babdaki bu tür konuları alakadar etmektedir. Fakat büyük peygamberler devrinin bazı olaylarına iliksin hikâyeler gibi birkaç kıssa, günümüzde mükemmel bir sekilde dogrulanınca, yazar bu çagdas bilim verilerini Kitab-ı Mukaddes’in saglamlıgına delil olarak ileri sürmeyi de ihmal etmemektedir. Nitekim söyle diyor: ‘Bu hikâyelerin maruz kaldıgı süpheler, dogu tarihi ve arkeolojisinin olumlu sahadetleri karsısında yıkılmalıdır’. Demek oluyor ki, Kitab-ı Mukaddes metni dogrulama bakımından ilim ise yarıyorsa kendisinden yardım istenmekte, ama ilim kusurlu oldugunu ortaya koyuyorsa ilme basvurma geçerli olmamaktadır.”405

“Kilise, Kitab-ı Mukaddes’in gerçekligi meselesini ilke olarak ve toplu bir sekilde sonuca baglama bakımından bilimsel metotların dogruluguna veya yanlıslıgına karar verememektedir” diyen 2. Vatikan Konsiline406 karsı Bucaille, bilim alanına geçiste bir araç olması bakımından bir ilmi metodun degeri hakkında kilisenin beyan edememesi bir gerçektir, demektedir. Fakat meselenin onların dedikleri gibi olmadıgını ve kasıtlarının kesinlik kazanmıs bilimsel verilerle Kitab-ı Mukaddes’in karsılastırılmaması oldugunu ve onların bilim hakkındaki kanaatlerinin tek hedefinin, sorunu gereken sekilde incelememek için konuyu hedefinden saptırmak oldugunu söylemektedir.407

Bu konuyu Bucaille’nin çıkarımıyla sonuçlandırmak yerinde olacaktır: “Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki bilimsel hatalar karsısında Hıristiyan yazarların aldıkları bütün bu tavırlar açıkça sunu ispat ediyor: Bu hatalar tedirginlige yol açmaktadır ve bu hataların insanlardan kaynaklandıgını, dolayısıyla bunların Allah’tan nazil olmus bir kitapta yeri olmasının imkânsızlılıgını itiraf etmekten başka makul bir tavır almak mümkün degildir.”408

Dip Notlar:
378 Bucaille, La Bible, le Coran et la Ccience., 26-27.
379 Bucaille, a.e., 28.
380 Bucaille, a.e., 29-30.
381 Bucaille, a.e., 38.
382 Bucaille, a.e., 34.
383 Bucaille, a.e., 41.
384 Bucaille, a.e., 39.
385 Bucaille, a.e., 37.
386 Bucaille, a.e., 45.
387 Bucaille, a.e., 48.
388 Bucaille, a.e., 51-52.
389 Bucaille, a.e., 70.
390 Bucaille, a.e., 66.
391 Yaratılıs, 1/1-2.
392 Bucaille, a.g.e., 54.
393 Yaratılıs, 1/3-5.
394 Bucaille, a.e., 54.
395 Bucaille, a.e., 55.
396 Bucaille, a.e., 69.
397 Bucaille, a.e., 70.
398 Bucaille, a.e., 72.
399 Bucaille, a.e., 73.
400 Bucaille, a.e., 73-74.
401 Bucaille, a.e., 74-75.
402 Bucaille, a.e., 75.
403 Bucaille, a.e., 75.
404 Bucaille, a.e., 75-76.
405 Bucaille, a.e., 76-77.
406 II. Vatikan Konsili hakkında bkz. Dvornik, a.g.e., 83-101.
407Bucaille, a.g.e., 78.
408 Bucaille, a.e., 80.

Kategoriler
Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Kutsal Kitap ve Hristiyanlık İnancı

Kutsal Kitap ve Hristiyanlık İnancı Hakkında Bir Değerlendirme
kutsal kitap çalışmasıBilal DOÄžAN – 2008 Doktora Tezi, HIRÄ°STÄ°YANLIKTA ASLÄ° GÃœNAH DOKTRÄ°NÄ° ( PAVLUS – PELAGÄ°US ÖRNEĞİ )

Hıristiyanlıkta inanç kavramı; “dogma”, “confessio”, ve “fides” kelimeleriyle açıklanır. Vahiyle geldiğine inanılan ve Kilise tarafından doğru olarak tanımlanan bu inanç esasları, son şeklini daha çok konsillerde almıştır.16 Daha sonraki bölümlerde Hıristiyanlığın -Asli Günah ile ilgili olması nedeniyle- inanç ve ibadetlerini ayrıca ele aldığımızdan burada kısaca sadece inanç esasları ve kutsal metinlerine göz atacağız.

Hıristiyanlığın ibadetten çok inanç bazında önemli sıkıntıları olan bir din olduğu görülmektedir. Herman Sammel Reimarus’a (1694 -1768) göre, Hıristiyanlık inancının İncillerde belirtilen İsa’sı ile gerçek İsa’nın bağdaştırılması mümkün gözükmemektedir. Ona göre gerçek İsa, geleneksel Hıristiyanlık inancı tarafından örtbas edilmiştir. Yine Reimanus’a göre Hıristiyanlık inancının kökeni, bir aldatma ve yanılgı üzerine oturtulmuştur. İsa’nın Yahudilerin beklediği bir kurtarıcı olduğu, Hz. Davud’un krallığını tesis için geldiği, bunu gerçekleştiremeden çarmıha gerildiği anlayışı ile çarmıhta “Tanrım, Tanrım beni niçin terk ettin” serzenişinin anlatıldığı inanışlar, İsa gibi birine yakıştırılmış olan hususlardır. Hatta karşı görüşte olan Hıristiyan bilim adamlarına göre de onun çarmıha gerildiğini düşünen taraftarları; onu diriltip, göğe çıkarıp Tanrı Oğlu olarak Kurtarıcı Mesih şeklinde geleceği anlayışını yerleştirmişlerdir.17

Bilindiği gibi Hz. İsa 30 yaşında Peygamber olmuş ve İncillere göre risaleti üç yıl sürmüştür.18 Burada önemli olan husus şudur ki, İsa gerçekte Yahudi inancını düzeltmeye çalışan ve Yahudilerin yanlışını ortaya koyan gerçek bir Yahudi idi. Bu konularda Havarilerin İncillerdeki çelişkileri de ayrı bir meseledir. Zira ilmî ve tarihî anlayışa göre, İsa’nın aslında Yahudi olmasının yanında Hıristiyan teolojisinin ve İncillerin de büyük oranda Tevrat’tan etkilendiği, ilk günah, insanın yaratılışı vb. konularında bunun görülmekte olduğu kanaati yaygındır. Ancak belirtmeliyiz ki, Baba-Oğul-Kutsal Ruh (teslis) inancındaki karmaşa da ayrı bir muammadır. Bütün bunlar ve benzeri hususlar inançtaki durulmamış karmaşıklıklardır.19 Bu nedenle bazı araştırmacılar, bu karmaşıklığın sebebi olarak Hıristiyanlığın oluşumunda Yahudiliğin yanında Yunan-Helen ve diğer kültürlerin etkisinin olduğuna da bağlamaktadırlar. 20

Nitekim Hıristiyanlık inancında Yahudiliğin tesirinin oldukça fazla olduğunu Friedrich Heiler de şöyle itiraf etmektedir; “İsa, İsrail’deki peygamberi tebliğin tamamlayıcısıdır. Hıristiyan toplumu, Yahudiliğe çok şey borçludur. Hıristiyanlık; sadece dünyanın yoktan yaratılış fikrini değil, tarihte Tanrı vahyinin Peygamberî inancını, günah bilincinin ciddiyetini, Tanrı’nın affedici merhametine olan güvenini, Tanrı kırallığı beklentisini, ibadeti “içini dökme” olarak görmesini, hatta Kutsal Sakramentini de Yahudiliğe borçludur. İsa’nın Kudüs’teki veda yemeği (ki ondan “yeni birlik”in gizem-sır yemeği doğmuştur) bir Yahudi yemeğiydi. Bu yemeğin ismi “Evharistiya” olup Yahudilik’teki Berâkhâ kelimesinin Yunanca karşılığıdır. Yani ekmek ve şarabın İsa için takdisi ve ona olan şükranıdır. Yahudilerin Cumartesi öncesindeki ayininde kaldırılan kidduş bardağını gördüğümde ve -Sana hamd-ü sena olsun, Sen ki bize (şarab için) üzüm bağını bahşettin- sözlerini duyduğum anda Hıristiyan Papazın Evharistiya litürjisinde kaldırdığı kadeh gözümün önüne gelmişti. Her ne kadar Hıristiyanlığın doğumunda göbeği kopmuş olsa da yeni birliğin kilisesi eski birliğin Tanrısal topluluğuyla, anneyle çocuğun birbirine bağlı olduğu gibi birbirine bağlıdır. Bu sebeple de Hıristiyan kilisesi, Yahudi Mezmurlarını en mümtaz dua kitabı olarak kullanmayı bırakmamıştır. Evet, Hıristiyanlığın en kutsal duası “Paternoster” (fatiha), İsa zamanındaki Yahudiliğin yalvarışlarının sadece bir özet ve konsantresidir.”21

Hıristiyanlık inancının temelinde, İsa Mesih’in hem Tanrının oğlu hem de insanı Aslî Günahtan kurtarıcı olarak görülmesi yatar. Tanrı, insanlığı Aslî Günahtan kurtarmak için biricik oğlunu yeryüzüne göndermiştir. İsa Mesih, ilahî plan gereği insanlığı kurtarışının sembolü olarak önce çarmıha gerilmiş, ölümden sonra da dirilerek Baba’nın yanındaki yerini almıştır. Asli Günah doktrini bu açıdan çok önemlidir. Esasen İsa Yahudi bir aileden, soydan gelmedir ve Yahudilere peygamber olarak gönderilmiştir. Yani onları ıslaha gelmiş bir Yahudi peygamberidir. Kilise ise onu beklenen Mesih olarak görmüştür. “O zaman kurtarıcı olarak beklenen Mesih neden çarmıha gerilip öldürülsün ve neden çarmıhta Tanrıya ‘Tanrım, Tanrım neden beni terk ettin’ diyerek sitemde bulunsun?” sorusu asırlarca hep sorulagelmiştir. Bu nedenle birtakım araştırmacıya göre Hıristiyanlıkta Asli Günah ve kurtarıcılık gibi peygamber inancı da karmaşık görünmektedir.

Hıristiyanlığın inanç esasları ile ilgili çarpık denilebilecek değişik anlayışların bir örneği de 8. yy’da Endülüs’te yaşamış olan İspanyol heretik Migetiu’dur. O, Tanrı’nın Baba olarak Davud’ta, Oğul olarak İsa’da, Kutsal Ruh olarak da Pavlus’ta göründüğünü savunmuştur.22 Yine İncillerde İsa’nın insan ve peygamber olduğuna dair bilgiler ortada iken 23 ona ilahlığın yakıştırılmaya çalışıldığı da bilinmektedir.

Hz. İsa’ya ilahlık atfeden ve bunu kendi kaynaklarından delillerle ispata çalışan Hıristiyanlara, İmam Gazali yine onların kendi kaynaklarından gösterdiği delillerle İsa’nın ilahlığından çok insanlığına vurgu yapıldığını ortaya koymuştur. Nitekim Gazâlî İncillerde onun yorgunluğundan, açlığından, üzüntüsünden, susuzluğundan, bilgi eksikliğinden, kuruntusundan, alçak gönüllülüğünden bahsedilmesini onun insanlığına örnek göstererek, bunları, İsa’nın ilahlık niteliklerinden bir vasfı bulunmadığına hükmetmek kadar normal bir şey olmayacağına delil göstermiştir. Ona göre bunlar, insanda bulunan vasıflardır. Tanrı vasfı olanda bunlar olamaz. 24 Ayrıca İsa’nın çarmıhta söylediği “Tanrım, Tanrım beni niçin terk ettin” 25 sözü bunu zaten göstermektedir. Buna benzer ifadelerden dolayı Yuhanna’nın diğer İncillere hiç benzemediği, onun ilahî kitap olamayacağı, çünkü Yuhanna’nın yazarının İsa’nın havarisi Yuhanna olmadığı, bunu bilmeyenlerin yanlış bilgi sahibi oldukları gibi ifadeler de Batılı kaynaklarda yer almaktadır.26 Bunlar, Hıristiyanlıktaki inanç ve dinî metin kaynakları hakkındaki tereddütleri ortaya koyması bakımından ayrıca önemli hususlardır.

Hıristiyanlığın inanç ve ibadetlerinin ana kaynağı olan dinî metinler; kutsal metinler ve Literatür olarak ikiye ayrılabilir. Pavlus’un mektuplarının kutsal İncil metinlerden hem tarih olarak hem de yeni dinin şekillenmesindeki rolü bakımından önce olmasıdı kutsal metinler ve dini literatürü anlama bakımından önemlidir. 27 Nitekim İncillerin yazılmaya başlanmasının, Asli Günahtan kurtuluşun gerekçesi olarak gösterilen çarmıhtan sonraki 40–90 yılları arasında olması, Pavlus’un mektuplarının ise miladi 40 ila 60 yılların yani İncillerden yaklaşık 90 yıl önceye dayanması aslında başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. 28

Kutsal metinlerin bugünkü hali de 1546 Trent Konsili’nde netleşmiştir. Katolik Kilisesi her ne kadar bunların vahiy mahsulü olduğunda ısrar etse de, çoğunlukla Hıristiyan teologlar bunların tamamının vahiy ürünü olmadığında birleşmektedirler. Nihayet 19. ve 20. yüzyılda Kutsal Kitabın insan hatasına sahip olduğu, yanılmaz olmadığı anlayışı, birçok Batılı teolog ve bilim adamı tarafından da iddia edilmiştir.

Dinî Literatürde ise, dinî metinlerde olmayan, havarilere ait bilgiler, bazı sakramentler bulunmaktadır. Tefsirler de bu gruba aittir ve tefsirler aslında Hıristiyanlığın anlaşılmayan yönlerini gidermeye yarayan metinler durumundadır. İskenderiye, Kapadokya ve Antakya okulları bu yorumlar için kurulmuştur. Bu yorumlara Patristik Literatürü de katmak mümkündür. Bunlar erken Hıristiyan babalarının yaptığı çalışmaların bütünüdür. Ancak burada diğer dinlerden etkilenmiş olsa da Hıristiyanlıktaki mistik Literatürü de unutmamak gerekir.29

Aslında Hıristiyan inancının temeli sayılan İncillerin güvenilirliği konusunda yine kendi bilginlerinin verdiği bilgi ve yorumlar çok önemlidir. Nitekim İncilerin ilahi kitap oluşlarının inanç bazında tam olarak açıklanamadığı ve sadece kişisel yorumlardan ibaret bilgiler oldukları ifade edilmektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi Pavlus’un mektuplarının İncillerden daha önce yazılışı gibi birçok hususun yanında, bu dinin inanç kaynakları kabul edilen İncillerin de yazarlarının kendi öz fikirlerinden ibaret olduğu ve bütün bunların Hıristiyan inançlarının kaynağına şüphe ile bakılmasına neden olduğu şeklindeki fikirler, yine Batılı birçok Hıristiyan tarafından sürekli dile getirilmektedir. 30

Nitekim İngilizlerin en önemli misyonerlerinden olan; hem kendi dinini hem de İslam’ı iyi bildiğini ifade eden ve yıllarca bu uğurda çalışmış olan Mr. John, kendi inanç sistemleri ve İncilleri ile İslam’ı karşılaştırırken şunları söylemiştir; “İncilimiz İsa’nın hayat hikâyesini anlatan yaprak parçalarından başka bir şey değildir. İsa’nın öğütleri birkaç babta yer alan cümlelerden ibarettir. Bunlar dahi, onun bizzat nakli olmayıp havarilerinin nakilleridir” Mr. John’a göre İsa’yı peygamberlikten Tanrılığa yükselten de havarileridir. Zira böylece onlar da velilikten, azizlikten peygamberliğe yükselmiş oluyorlardı. Ona göre İnciller’deki “Resullerin İşleri” başlığı altında yer alan dinî konular ve anlatılan olaylar da bunlardan ibarettir. Mr. John, Tevrat’ın tarihî bir yazıt olduğunu, evren vs. ile ilgili ilmi verilere ters düşen pek çok bilgiyi içerdiğini, özellikle Zebur’da, 31 Lut Peygamberin kızları ile cinsel ilişkide bulunduğunun yazılı olmasından insanın yüzünün kızardığını ifade etmiş ve bunların asla mukaddes kitaplarda olamayacağını söylemiştir. Mr. John sözlerine şöyle devam etmektedir; “Her ne şekilde yazılırlarsa yazılsınlar bunlar birtakım felsefî görüşleri içeren insan sözleridirler. Bunlar Tanrı kelâmı olamazlar. Onlarla öyle de amel edilmez. Ama maalesef bizde böyledir.”32

Pavlus’dan sonraki süreçte öğrencilerinin İncillerin oluşumunda İsa’dan çok onun fikirleri doğrultusunda bir yol izledikleri kesindir. Örneğin İncillerin dili Yunancadır. Hâlbuki İsa Aramice konuşuyordu. Kır ve kent kültürü sentezi olan ilk dinî anlayışın Antakya-Roma-Şam gibi kozmopolit şehir kültürüne büründürülmesi söz konusudur. Bu merkezlerde harmanlanan anlayış; kültür, sır dinleri, Gnostik yapı ve Yunan-Helen kültürü ile sentezlenerek İncillerin ve İsa Mesih anlayışının şekillenmesi olarak görülmektedir. Bir de buna Roma İmparatorluğunun baskıcı tutumu ilave edildiğinde, İnciller açısından sağlıklı bir sonuç beklemek zaten yerinde olmayacaktır. İşte Hıristiyanlığın kutsal metinleri ve inançlarının bu tesirle oluştuğu rahatça söylenebilir. 33

İnciller ve mektupların tefsiri, yorumları ve farklılıkları konusunda yukarıda ifade edilen birtakım hususlar, aklı başında Hıristiyan araştırmacı ve teologlarını da rahatsız ettiği için bu problemleri aşmak amacıyla üst seviyede çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar, Sempozyumlar serisi olarak onlarca yıldır sürmektedir.34 Hatta bu konuda Hıristiyan bilim adamları, Kilise Üniversitelerinde çok farklı çalışmalar yapmaktadırlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulan “İsa okulu” ve çalışmaları bu açıdan ilginç bir örnektir. Adı geçen araştırma merkezinde uzun bir süreç içerisinde gerçekleşen “İncillerdeki hangi söz ve davranışlar İsa’ya ait olabilir?” isimli araştırmada, İsa’ya ait olabilecek söz ve davranışların bütün İncillerde %16’yı geçmediği görülmüştür. 35

Bunun yanında İncillerin İsa’nın yaşamı hakkında okuyucuyu bilgilendirmek için değil, ilk Hıristiyan toplumunun ona yönelik imanlarının sonucu olarak yazıldığı da belirtilmektedir. Yani bu tespiti yapanlara göre İnciller, İsa’ın söylediği ve yaptığı eylemleri olduğu gibi değil, İncil derleyicilerinin olmasını arzu ettikleri inancı yansıtan eserler durumundadırlar. 36 Zira İncil yazarları bilinçli olarak İsa’ya isnat edilen söz ve davranışları kendi anlayışlarına göre değiştirerek şekillendirmişlerdir. Bu noktada İncillerin çeşitli yazma nüshalarında yirmialtı bin adet birbirine uymayan yerin bulunduğunun tespit edilmiş olması dikkat çekicidir. 37

İncillerde gnostik düşüncelerin olduğunu sadece sonraki asırlarda yaşayan ilim adamları değil, ilk asırlarda Lyons piskoposu İrenaeus da (130–200) söylemiştir. 38 İlk çağlarda İncilleri yazanların ve Pavlus’un, Eski Ahitten ve erken Doğu kültüründen etkilendikleri görüşü araştırmacılar tarafından sıkça dile getirilmiş, bilhassa Pavlus’un mektuplarında Tora vahiy anlayışının etkisinin olduğu ifade edilmiştir.39 Bunun yanında çoğu yerde görüldüğü gibi Hıristiyanlığın Yahudilikten aldığı tesirler hem ibadet ve hem de inanç bazında oldukça fazladır. 40 Hıristiyanlık inancı ve İnciller konusuda bu tür eleştirel yaklaşımlar tarih boyunca hep sürmüştür. 41

İncil’in “Kitab-ı Mukaddes” adı altında Tevrat ile birlikte bulunması, bazı okuyanları şaşırtmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi buna şaşırılmamalıdır. Zira Tevrat’a Ahd-i Atik denir. Bu, Allah ile İsrailoğulları arasında, Musa’nın aracı olduğu bir anlaşmadır. Yani Tanrı ile insanlık arasında uyulması gereken kuralları içeren bir ilk anlaşmadır. Bunun için Hıristiyanlar buna ilk ya da eski anlaşma derler. İsrailoğullarının anlaşmaya tam uymamaları neticesinde ise Tanrı, İsa’nın şahsında insanlık ile yeni bir anlaşma yapmıştır. İsa’nın Son Akşam Yemeğindeki kanı ve eti, bu anlaşmanın sembolüdür. Bu, aynı zamanda Hıristiyanlara göre bütün insanlıkla yapılan bir anlaşmadır ve birinci anlaşmayı ikincisiyle, Yeni Ahit yani İncillerle tamamlar. 42

Günümüzde Hıristiyan inanç esaslarının insanları tatmin edemediği ve eski metinlerle cevap tekrarı yaparak değiştirmenin mümkün olmadığı gerçeğini, yine birçok Batılı teologun açıkça itiraf ettiği onların konuşma ve yazılarından alıntılarla ifade edilmektedir. 43 Hatta birkısım Hıristiyan ilim adamı, İsa’nın ilahî bir kitapla geldiğini ya da getirildiğini söyleyememektedirler. Yine Hıristiyan kesimden araştırmacıların bazıları, İsa’nın kendi eliyle yazdığı, ya da şakirtlerine yazdırdığı bir kaynak İncil anlayışının olmadığına inanmaktadır. Bu nedenle daha çok Hıristiyanlar, Hıristiyanlık inancının Havarilerin fikirleri ve inancı üzerine kurulduğuna inanırlar ve bunu da İncil yazarlarının Tanrı’nın ruhundan ilham aldıkları için yazabildikleri 44 inancıyla açıklarlar. Bu bakımdan Hıristiyanlığın gelişmesinde, inanç ve ibadetlerinin şekillenmesinde kendisini İsa’nın vekili olarak gören Pavlus’un düşüncelerinin de (bilhassa ona ait olmadığı düşünülen sonraki Efeslilere, Koloselilere, İbranilere mektuplarda) tesiri teologlarca ifade edilmektedir.45

Hıristiyanlıkta bazı ibadetler ve özellikle Evharistiya konusunda oldukça farklılıklar bulunmaktadır. Öyle ki Yuhanna İncili bu ibadetten hiç bahsetmez. Böylesi belirsiz durumlar, Hıristiyan teologlarını çok zor durumda bırakmaktadır.46 Bugünkü Papa dahi İncillerin anlaşılmazlığını, farklılıklarını görmezden gelmekte, birtakım yorumlarla bu farklılıkları toparlama gayretlerini kendi eserinde göstermektedir.47 Hatta çok zorlama yorumlarla, kimi yanlışlıkları hiç yokmuş gibi kabul eden Hıristiyan teologların kafalarını kuma sokarak hareket ettikleri bugün birçok Batılı bilim adamınca da kabul edilen bir gerçektir.48

Bu arada özellikle Orta Çağ’da keyfî uygulamalar, İncil okurlarını yönlendirmede o kadar ileriye götürülmüştür ki, Latince yazılan İncillerle, günah çıkarmaya ve ibadet etmeye bütün inananlar mecbur edilmişlerdir. Hatta zamanla Katolik Kilisesi yetkilileri Yunancaya tercüme ettirdikleri İncillerin dışında eski Yunanca İncil’den ibadet için okumalarını Yunanlılara dahi yasaklamışlardır. Bu konuda yapılan diğer çalışmalar da benzeri hususları açık olarak ortaya koymaktadır.49

Eski Hıristiyan din adamlarından Bucaille, kendi kitabında bu gün dahi İncillerdeki birçok yanlış ve mantık dışı kısımların Hıristiyan halka bilerek öğretilmediğini ifade etmektedir. O, Kilise okullarındaki İncil derslerinde tercümeleri de anlaşılmaz kelime oyunlarıyla geçiştirdiklerini söylemektedir. Bu konuda Bucaille ‘’Burada bize soru soracak ortam yaratmamak için azami gayret gösterdiklerini çok iyi biliyordum’’demektedir.50

İncillerin dili, ilk yazıldığı durumlar ve sonraları farklı dillerde yazılan İncillerle aralarındaki yorum farkı bir kısım Batılı ilim adamlarınca da vurgulanmaktadır. Bunlara göre İncillerin her yeni bir dile çevrilişlerinde içerikte yorum farkları oluşmaktadır.51 Nitekim bunlardan Peder Felix Körner bazı araştırmacıların İncilleri ve Pavlus’un Mektuplarını kendi dillerine tercüme ederlerken, orijinalini değiştirerek kendi fikirlerini de kattıklarını ifade etmektedir. Ona göre bu konuda katkısız terceme ve tefsir bulmak imkânsızdır.52

Dip Notlar:
16 Geniş bilgi için bkz. Aydın, Mehmet, “Hıristiyanlık”, DİA, c. 17, s. 348–346.

17 Aydın, Mahmut, Tarihsel İsa İmanın Mesih’inden Tarihin İsa’sına, Ankara 2002, s. 24–25; Yıldırım,
Suat, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, İzmir 1996, s.88–91.
18 Yuh. 2/13, 6/4, 11/55.
19 Dinler Tarihi Ansiklopedisi, Ä°stanbul 1999, c. 2, s. 53.
20 Schnelle, age, s.516, 537–542.

21 Heiler, Friedrich, “Dinlerin İşbirliğinin Yol Açıcısı Olarak Dinler Tarihi”, Dinler Tarihinde
Metodoloji Denemeleri, çev. Mehmet Aydın, Din Bilimleri yay. Konya 2003, s. 180.

22 Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç Sözlüğü, s. 262.
23 Matta 21/10–11, 46, Luka 71/6, 22/63–64, 13/32–35, Markos 14/65, 6/1–4.
24 İmam, Gazali, Hıristiyanlık üzerine değerlendirmeler, M.Abdullah Şerkavi, Çev. Osman Cilacı,
İstanbul 1998, s.40; Yuh. 12/48–50.
25 Mat, 27/46, Markos 15/34.
26 Ana Britanica, (Ansiklopedi), Johanna Maddesi, İst. 1998, s. 52–53.

27 Michel, Thomas, Hristiyan Tanrı Bilimine Giriş, İstanbul 1992, s. 46.
28 Gündüz, Şinasi, Hıristiyanlığın Mimarı Pavlus, Ank.2001, s. 25–26.
29 Aydın, Mehmet, DİA, agm, s.340–345.

30 Michel, age, s. 46–57; Baytan, Enver, Kitabı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık Üzerine
Tetkikler, İst. 1966, s. 31; Bucaille, Maurice, Müsbet İlim yönünden Tevrat, İnciller ve Kur’an-ı Kerim,
Çev. Mehmet Ali, Sönmez, Ank. 1984, s. 80–150, Ayrıca Geniş bilgi için ayrıca bkz. Kuzgun, Şaban,
Dört İncil, Yazılması Derlenmesi Muhtevası Farklılıkları Çelişkileri, Ertem yay, Ankara 1994.
31 Bu ifadede bir yanlışlık olduğu düşüncesindeyim. Zira bu olay, Zebur da değil, Kitabı Mukaddes,
s.20–21 ayetlerde yani Tevrat, Yaratılış 19/30–36 da geçmektedir.
32 Ahmet Hamdi, Paşa, Misyoner, s.37–39.

33 Gündüz, Pavlus, s. 151–152.
34Ratzinger, Joseph, Kardinal, “Einige Ansprachen und Beitrage der pratekten der Glaubens
Kongregation”Die Interpretation der Bibel inder Kirche,
http://www.vatikan.va/roman_curla/congregations/cfaltdoc_rat_/index_ae. htm#top,VatikanRoma, 1981–
2005, 21.01.2008; Willa Joseph, Levada, kardinal, “Einige Ansprachen und Beitrage der pratekten der
Glaubens Kongregation”Die Interpretation der Bibel inder Kirche, an Papst Benedikt XVI. Anlesslich
des Ordentlichen öffentlichen konsistoriums, Nominierung neuer Kardinale,
http://www.vatikan.va/roman_curla/congregations/cfaltdoc_levada_/index_ae. htm, 24.03.2008.
35 Aydın, Mahmut, Tarihsel İsa, s. 70–85.
36 Aydın, Mahmut, Tarihsel İsa, s. 14–16.

37 Aydın, Mahmut, Tarihsel İsae, s. 14–16.
38 Gündüz, Sözlük, s. 176, 190–191.
Amy, İnge, “Papa Zosimus-Papa İnnocent”,The Catholic Encyclopedia
http://www.cristusrex.org/wwwı/overkott/bibel.htm 243-k,Beziehungen zwischen Altem und Neuem
Testament, Die Ä°nterpretation innerhalb der Tradition der Kirche, Papstliche Bibelkommision, Die
Ä°nterpretation der Bibel in der Kirche, Sekretariat der Deutschen Bischofskonferenz, Bonn 1993,
17.01.2008.
40 Güç, Ahmet, Çeşitli dinlerde ve İslam’da Kurban, İstanbul 2003, s. 265.
41Kurt, İlhan, “Hz. İsa’nın gerçek incili hangisidir?” Pavlus ve İncillerdeki Şüpheler,
http://www.hzisahıristiyanmiydi.com/?P=24, 09.08.2007.
42 Harman, Ömer Faruk, “Ahd-i Atik”,DİA, c.I, s.494, Tanyu, Hikmet, “Ahd-i Cedid”,DİA, c.I, s.501.

43 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ben Chorin, Schalom, Paulus der Völkerapostel in Judischer Sicht,
Deutscher Taschenbuch Verlag, (dtv) München 1988, s. 80–98; Gazali, age, s. 70–75.
44 Michel, age, s. 33–41, 51.
45 Schimmel, age, s. 175–176; Bucaille, age, s. 97–98, Gül, Durali, Hıristiyanlıkta Asli Günah Doktrini
Üzerine Bir Araştırma, Basılmamış Yüks. Lis. Tezi, A.Ü.SOS. BİL. ENST, Ankara 2002, s. 33.
46 Bucaille, age, s. 156–158; Matta 26/26–29, Markos 14/22–24, Luka 22/19–24, Kor. I, 11/3–25.
47 Ratzinger, Joseph (Paps Benedikt XVI.), Einführung in Das Christentum Vorlesung Über Das
Apostolische Glaubensbekenntnis mit Einem neuen Einleitenden Essay, München 2000, s. 241–243.
48 Bucaille, age, s.83–84; Gündüz, Pavlus, s. 99–100.

49Anselmo, Turmeda (Abdullah Tercüman), Tuhfetül Erib fi Reddi A’la Ehli Salib, (Hıristiyanlığa
Reddiye), Çev. Hacı Mehmet Zihni Efendi, İstanbul 1990, s. 25; Ayrıca Geniş bilgi için bkz. Kuzgun,
Şaban, age, sayfa. 29–44, 132–133, 172–174, 192–198, 305–345.
50 Geniş bilgi için bkz. Bucarille, age, s. 11–17, 83–91, Sarkçıoğlu, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze
Dinler Tarihi, Isparta 2002, s. 311–317.
51 “The Language of the old Testament”, The İnterpretters Bible, the Holy Scriptums in the King James
an Revised Standart Versions with General Articles Andintroduction, exegesis, expositia, For each book
of the Bible- intwelve volumes New york, aÄŸabeyngdon boxsbary press- nash ville, Chicago 1939.c.I,
s.229.
52 T İ B, c.I,s.230–231.

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Pavlusun Kutsal Kitabı

pavlusun kutsal kitabı
PAVLUS’UN MEKTUPLARI

Eduart CAKA, YÃœKSEK LÄ°SANS TEZÄ°, 2009 Bursa
PAVLUS’UN MEKTUPLARI – PAVLUS’UN KÃœLLÄ°YATINA GÄ°RÄ°Åž

Diğer ilahi dinlerde olduğu gibi, dünyanın en önemli dinlerinden olan Hıristiyanlıkta da kutsal yazılar ve metinler mevcuttur. 1546 yılında netleşen [184] ve Hıristiyanların kutsal kitabı olarak kabul edilen İncil [185], Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Eski Ahit, aynı zamanda Yahudilerin de kutsal kitabı olup ağırlıklı olarak İsrail halkı, kutsal yasa ve peygamberlerin kıssaları içermektedir.

Yeni Ahit ise İsa’nın hayatını konu alan dört sinoptik İncil olan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinden, Resüllerin faaliyetlerini içeren Resüllerin İşleri bölümü, havarilerin göndermiş oldukları yirmi bir mektup ve son bölüm olan vahiy bölümlerinden oluşmaktadır.

İncili oluşturan Yeni Ahit’in en önemli bölümlerinden ise “Pavlus’un Külliyatı” olarak isimlendirilen mektuplardır. Zira bu mektuplar aynı zamanda en erken Hıristiyan kutsal metinleri olup ilk Hıristiyanlık için tarihi delil ve belge önemi taşımaktadırlar. Burada “İncil” kelimesinin yerine Pavlus, “müjde” kelimesini kullanmayı tercih ediyordur. Aslında sadece “müjde” kelimesi Pavlus’un teolojisini büyük ölçüde anlatmaya yetmektedir[186]. Çünkü İsa’nın anlatmış olduğu “müjde” ile Pavlus’un “müjdesi” arasında çok derin bir fark vardır. Buna göre, ilk araştırılması gereken Hıristiyan kutsal metin veya yazıları bu mektuplar olmalıdır. Zira bu mektuplar aracılığıyla Hıristiyanlığın gelişim süreci anlaşılabilmektedir. Fakat “Pavlus’un Külliyatı” araştırmacılar için önemli olduğu kadar, o denli da zor ve tartışılırdır. Zira bir kısım araştırmacılar bu mektuplarının bazılarının Pavlus tarafından değil, ondan sonra yaşamış olan kişiler tarafından yazılmış olabileceğini iddia etmektedirler. Bu sebeple mektupların otantikliği ve güvenirliği şüpheye düşmektedir. Dolayısıyla Pavlus’un yazarı olduğu iddia edilen mektuplar üzerinde asırlardır araştırmalar yapılmıştır. Peki, bu mektupların kaçı Pavlus tarafından yazılmıştır? Kaçı sonraki asırlarda Pavlus adına, onun mektubuymuş gibi yazılmıştır? Bu mektupların özellikleri ve farklılıkları nelerdir?

Belki de en başta sorulması gereken soru; Pavlus’a ait olan, o zamandan beri kalan ve yoğrulması gereken bir malzeme var mıdır? Varsa da bunların sayısı ne kadardır? İncil’de Pavlus’a ait olduğu iddia edilen on üç mektup yer almaktadır. Bunların yanında “İbraniler’e Mektup” de onun tarafından yazılmış olduğunu savunanlar da bulunmaktadır. Pavlus’un külliyatını oluşturan mektupların M. S. İkinci yüzyılın sonralarına doğru toplandığı ve kiliselerdeki litürji metinlerinde okutulmaya başlanmıştır.[187] Yani mektuplarının sayısının on üç olduğu söyleyenler de var, on dört olduğunu savunanlar da mevcuttur.[188] Katolik ve Ortodoks akademisyenleri tarafından Pavlus’un mektuplarının orijinalliğini genel olarak tartışmazken diğer Hıristiyan mezhep ve tarikatlara mensup Yeni Ahit araştırmacıları tarafından bu mektuplar ciddi bir şekilde araştırılmış ve sorgulanmıştır.

Pavlus tarafından yazıldığı iddia edilen ve onun külliyatını oluşturan mektuplar ilk olarak orijinalliği açısından incelenebilir. İlk asırlar ve ortaçağda bu konu araştırılmamış ise de, daha sonraki yüzyıllarda Pavlus’a ithaf edilen mektupların ona ait olup olmadığı ciddi bir şekilde sorgulanmış ve “Pavlus’un Külliyatı”nda yer alan mektuplarının büyük kısmının kendisinden sonra, müritleri tarafından yazılmış olabileceği sonucuna varılmıştır[189]. Pavlus’a atfedilen mektuplarının bir kısmının ondan yazılmadığını varsaydıktan sonra, kendisinin ne kadar mektup yazmış olduğu ve bu mektupların hangileri olduğu konusu da ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Bu bağlamda Pavlus’a ait olduğu kesin olarak düşünülen mektuplar Galatyalılar’a mektup, Korintliler’e I ve II mektuplar ve Romalılar’a mektup olmak üzere dört mektuptur.[190] Kendisinin yazmış olduğu mektup sayısını 6-7’ye çıkaranlarla birlikte kesin bir bilgi yoktur. Pavlus’un mektupları, en erken M. S. 90 yılında toplanmış ve bu külliyat içerisinde I. ve II. Korintliler’e mektuplar, İbraniler’e mektup, Romalılar’a mektup, Galatyalılar’a mektup, Efesliler’e mektup ve Filemon’a mektupları yer almaktadır. Diğer bir araştırmacı olan W. Schmithals’a göre ilk toplanan “Pavlus külliyatında”, I. ve II. Kor., İbran., Flp., I. ve II. Sel. ve Romalılar’a mektup olmak üzere yedi mektup bulunmaktaydı.[191] Bunun yanında, Pavlus’a ait olmayan ve kendisinden sonra yazıldığı iddia edilen mektuplar arasında Efesliler’e mektup, Koloseliler’e mektup, Timoteus’a birinci ve ikinci mektuplar ve Titus’a mektubu yer almaktadır.[192] Ernest Best’e göre Romalılar’a mektup, Korintliler’e birinci ve ikinci mektuplar ve Galatyalılar’a mektupları, diğer mektupların sahihliğini denetleme fonksiyonunu görüyorlar.[193]

Bütün bunların yanında, araştırmacılar tarafından devamlı olarak dile getirilen diğer bir soru da Pavlus’un neden İncil değil de mektuplar yazmış olduğu sorusudur. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi Pavlus, neden İncil değil de mektuplar yazmıştır? Bu konu hakkında ilk olarak Pavlus’un zamanında mektup göndermenin çok yaygın olduğu ve önemli bir iletişim aracı oluğunu vurgulanmalıdır. Öyle ki Greko-Romen dünyasında yaklaşık yirminin üzerinde mektup yazma biçiminin olduğu tarihi belgelere yer almaktadır.[194] Bunun yanında Pavlus’un, kurmuş olduğu kiliseleriyle iletişimini sürdürmek için mektuplar yazması gerekiyordu. Bazen yeni bir kilise ve topluluğa kendini tanıtmak için, bazen sormuş oldukları konularda cevap vermek veya çıkmış sorunlara yanıtlar vermek için, bazen da şahsi bir haber veya emirler vermek mektuplar yazması gerekiyordu. Bütün bu nedenler göz önünde bulundurulduğu zaman, ulaşım şartların kısıtlılığını ve zorluluğu da dikkat edildiğinde Pavlus’un neden İncil değil de mektuplar yazdığı ve kiliselerle iletişimi bu mektuplar aracılığıyla yapmayı uygun gördüğü daha mantıklı gelmektedir.

Tabii olarak mektupların en dikkat çeken özelliği, taşımış oldukları önem ve bilgidir. Yani Pavlus’un kendi iç dünyasını, fikir ve düşüncelerini bu mektuplar aracılığıyla inananlara ve onun mektuplarını araştıran herkese aktarmış olmasıdır. Bütün bunlar da Pavlus’un teolojisini oluşturmaktadır. Bu bağlamda Pavlus’un mektuplarının araştırmacılar tarafından en ince ayrıntısına kadar araştırıldığını ifade edebiliriz. Mektupların yazılış tarihlerini, tarihi olaylar, mektuplarda yer alan sözcükler ve ifadelerin analizi yapılmış ve Pavlus’un mektupları ve fikirleri aydınlatılmaya çalışılmıştır.

Dolayısıyla Pavlus’un teolojisinden bahsedildiğinde onun, fikirlerini en kapsamlı ve sistemli olarak aktarmış olduğu Romalılar’a mektubudur. Bu teolojisinin merkezinde de Tanrı, Mesih, müjde, çarmıh, kurtuluş inancı ve ahlak gibi temel unsurlar bulunmaktadır.[195] Bu teolojik unsurlar da bir araya geldiğinde Pavlus’un “dinini” oluşturmakta ve bu “din” bugüne kadar sürmektedir. Fakat Hıristiyan dini kapsamında gerçekleştirildiği kabul edilerek bu mektuplardan çıkan şeyin Pavlus’un dininin değil, teolojisinin olduğu kabul edilmiştir.

Dip Notlar:
184 DoÄŸan, a.g.Tez, s. 13
185 Kuzgun, Şaban, Dört İncil Yazılması Derlenmesi Muhtevası Farklılıkları Çelişkileri, Ertem Matbaa, Ankara 2006, s. 117; Yunanca bir kelime olan “Euangelion” kelimesinden Türkçeye İncil olarak geçmiştir ve “iyi haber” veya “müjdeli haber” anlamına gelmektedir. Ancak İncil kelimesi sadece Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri için kullanılır.
186 Daha fazla bilgi için bkz. Dunn, James D. G., The Theology of Paul the Apostle, William B. Eerdmans Publishing Company, Cambridge 1998, s. 164
187 Barrera, Julio Trebolle, The Jewish Bible And The Christian Bible; An Ä°ntroduction To The History Of The Bible, Transl. From Spanish by Wilfred g. E. Watson, Brill, Leiden 1998, s. 239
188 Jakob, Xavier, İncil Nedir Tarihi Gerçekler, Ankara 1985, s. 61
189 Ehrman, Bart D., Misquoting Jesus The Story Behind Who Changed The Bible And Why, Harper SanFrancisco, New York 2005, s. 22
190 Aydın, a.g. e., s. 13
191 Barrera, s. 239
192 Aydın, a.g. e., s. 24
193 Best, Ernest, The Letter of Paul to The Romans, Cambridge University Press, Cambridge 1967, s. 4
194 Witherup, a.g.e., s. 251
195 Porter, Stanley E., “İs There a Center to Paul’s Theology? An İntroduction to the Study of Paul and His Theology”, Paul and His Theology, ed. Stanley E. Porter, Brill, Leiden 2006, s. 8-10

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitaptan Öğüt

pavlusGerçekle Yüzleşmeye Hazırmısın!

Aşağıda, Kutsal Kitap ve İncil Yazarı Pavlusun iki farklı mektubundan alıntı yapacağız. İki farklı öğüdünü, tavsiyesini sizlerle paylaşacağız.

İlk yapacağımız alıntı da, Pavlus Misyonerlik çalışmalarında ahlaki davranmanın “utanç verici, gizli yollardan ve hileye başvurmaktan” uzak durmanın ve cesur olmanın öneminden bahsetmektedir. Bu elbette ki takdir edilebilecek, güzel bir davranış biçimidir.

İkinci yapacağımız alıntı da ise, Pavlusun kendi Misyonerlik çalışmalarında insanları nasıl aldattığını, insanları Hristiyanlaştırmak için nelere başvurduğunu, hangi hileleri yaptığını, insanlara kendisini nasıl başka gösterdiğini, kendi ağzından dinleyeceğiz.

Birinci Alıntı – Hileden Uzak Durmak:

2.Ko.4: 1 Bu hizmeti Tanrı’nın merhametiyle üstlendiÄŸimiz için cesaretimizi yitirmeyiz. 2 Utanç verici gizli yolları reddettik. Hileye baÅŸvurmayız, Tanrı’nın sözünü de çarpıtmayız. GerçeÄŸi ortaya koyarak kendimizi Tanrı’nın önünde her insanın vicdanına tavsiye ederiz.

İkinci Alıntı – İnsanları Kandırmak:

1.Ko.9: 19 Ben özgürüm, kimsenin kölesi deÄŸilim. Ama daha çok kiÅŸi kazanayım diye herkesin kölesi oldum.  20 Yahudiler’i kazanmak için Yahudiler’e Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım.  21 Tanrı’nın Yasası’na sahip olmayan biri deÄŸilim, Mesih’in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip deÄŸilmiÅŸim gibi davrandım.  22 Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her ÅŸey oldum.

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitap EleÅŸtirisi

Kutsal Kitap Eleştirisi Tevrat, Zebur ve İncil Nasıl Yazıldı?

kutsal kitap

T.C.

SAKARYA ÃœNGVERSÄ°TESÄ°

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

KUTSAL KİTAP ELEŞTİRİSİ (DOĞUŞU, GELİŞİMİ VE METOTLARI)

 

YÃœKSEK LÄ°SANS TEZÄ°

Muhammed Ali BAÄžIR

Enstitü Anabilim Dalı : Felsefe ve Din Bilimleri Enstitü Bilim Dalı : Dinler Tarihi

Tez DanıGmanı: Doç Dr. Fuat AYDIN

MAYIS-2009

 

ÖNSÖZ

Kitab-ı Mukaddes, asırlar boyunca Yahudilerin ve Hıristiyanların dini ve sosyal yaşantılarının oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir. Milyonlarca insan Kutsal Kitap’ı Yüce bir Varlık tarafından gönderilmiş, ilâhi bir kutsal eser olarak görür. Bu eserde anlatılan her bir olayın doğruluğuna, güvenirliğine ve hakikiliğine iman eder. Kutsal Kitap’ın bu tartışılamaz, sorgulanamaz ve hiçbir şekilde reddedilemez üstünlüğü uzun asırlar boyunca devam etmiştir. Peki, Kutsal Kitap, hakikati gerçekten güvenilir bir şekilde yansıtıyor mu? Kutsal Kitap beyanları edebi ve tarihsel olarak otantik mi? Objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde Kutsal Kitap tüm hatalardan berî mi? Bu tür bir sorgulama aslında bir takım araştırmacılar tarafından, farklı zaman ve mekânlarda çeşitli şekillerde gündeme getirilmişti. Bu incelemeler her ne kadar bilimsellikten uzak değerlendirmeler olsalar da ileriki asırlarda yapılacak profesyonel araştırmalara yol göstermeleri bakımından oldukça değerli olarak kabul edilmelidirler.

Özellikle XIV. yüzyıldan itibaren Batı da, akıl ve bilim ışığında rasyonel düşünmenin artması Kutsal Kitap’ı da etkilemiş ve O.nu araştırma konusu haline getirmiştir. Daha önceki yüzyıllarda hiçbir şekilde sorgulanmadan doğruluğu kabul edilen Kutsal Kitap verilerine şüpheyle yaklaşılmış, doğruluk ve güvenirlik dereceleri araştırılmıştır. Akla ve bilimsel verilere uygun olmayan beyanlar eleştirilmiş, bunların kutsal olarak görülen bir eserde bulunmalarının mümkün olmadığı yüksek sesle dile getirilmiştir. Tabii olarak bu şekilde ön plana çıkmanın da bir bedeli olmuştur. Bazı araştırmacılar bu bedeli farklı Gekillerde ödemek zorunda kalmışlardır.

İşte, modern şekliyle Batı dünyasında ortaya çıkan, Kutsal Kitap’ı her yönüyle araştıran ve Kutsal Kitap’ın hakikiliğini bilimsel ölçüler çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışan Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi bilim dalı araştırmamızın temel konusu olmuştur. Tez bir giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde tarih boyunca Kitab-ı Mukaddese yönelik yapılan eleştirel faaliyetler, ikinci ve üçüncü bölümlerde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlar, son bölümde de Kitab-ı Mukaddes Eleştirisinin sonuçları üzerinde durulmuştur.

Son olarak gerek konunun seçimiyle gerekse tezin yazımı esnasında yaptığı yapıcı tenkitleriyle bu tezin ortaya çıkmasında ve tamamlanmasında bana yardımcı olan değerli rehber hocam Doç. Dr. Fuat Aydın Beye teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca yardımlarını esirgemeyen arkadaşlarıma ve aileme de çok teşekkür ederim.

Muhammed Ali Bağır

11 Mayıs 2009

İÇİNDEKİLER

KISALTMALARLÄ°STESÄ° ……………………………………. iv

ÖZET……………………………… …………………………………………………….v

SUMMARY……………………………………………………………………………..vi

GÄ°RİŞ………. …………………………. 1

BÖLÜM 1: KİTÂB-I MUKADDES’E KRONOLOJİK BİR BAKIŞ: ELEŞTİREL

FAALÄ°YETLER ……………………………………………. 9

1.1. Hıristiyanlık Öncesi ve Hıristiyanlığın Ä°lk Asırlarından Reform Çağına Kadar Yapılan EleÅŸtiri Faaliyetleri …………………… 9

1.1.1. Kilise Dışında OluÅŸan EleÅŸtirel Faaliyetler….. 9

1.1.1.1. Ä°slâm Dünyasında Yapılan EleÅŸtirel Faaliyetler … 14

1.1.2. Kilise İçinde OluÅŸan EleÅŸtirel Faaliyetler ……………….. 19

1.2. Reform Çağında Yapılan EleÅŸtirel Faaliyetler ………………. 23

1.3. Modern EleÅŸtirinin Öncüleri ………………………….. 25

1.3.1. Grotıus (Huig De Droot, 1583-1645) ……………. 25

1.3.2. Hobbes (1588-1679) …………………. 26

1.3.3. Spinoza (1632-1677) …………………… 27

1.3.3. Richard Simon (1638-1712) …………………. 33

1.4. XVIII. Yüzyılda Yapılan Eleştirel Faaliyetler  .. 35

1.4.1. Jean Astruc (1684-1766)……………….. 35

1.4.2. J.G.Eichhorn (1752-1827) …………………….. 37

1.4.3. Karl David Ilgen (1763-1834) ………………………….. 38

1.5. XIX. Yüzyılda Yapılan EleÅŸtirel Faaliyetler ……….. 38

1.5.1. Alexander Geddes (1737-1802) ………………….. 38

1.5.2. W.M.L. De Wette (1780-1849) ………………… 39

1.5.3. H. Hupfeld (1796-1866) …………………… 40

1.5.4. K.H.Graf (1815-1869) ……………………….. 41

1.5.5. J.Wellhausen (1844-1918) ……………………. 42

1.5.5.1. Dört Kaynak Teorisine Yönelik EleÅŸtiriler ………. 46

1.6. XX. Yüzyılda Yapılan EleÅŸtirel Faaliyetler ………. 47

BÖLÃœM 2: KÄ°TÂB-I MUKADDES ELEÅžTÄ°RÄ°SÄ°NÄ°N METOTLARI ……… 49

2.1. Metin EleÅŸtirisi (Textual Crıtıcısm-Lower Crıtıcısm) …… 49

2.1.1. Metin eleÅŸtirisinin tanımı …………. 49

2.2. Metin EleÅŸtirisinin Amacı ……… 51

2.2.1. Eski Ahit Metin EleÅŸtirisinin Amacı……… 52

2.2.2. Yeni Ahit Metin EleÅŸtirisinin Amacı …… 54

2.3. Kutsal Kitapın Nakli Esnasında OluÅŸan Hatalar ……….. 55

2.3.1. Yazıcıların Bilinçsiz Olarak Yaptıkları Hatalar ……….. 56

2.3.2. Yazıcıların Bilinçli Olarak Yaptıkları Hatalar ……… 62

2.4. Metin EleÅŸtirisinin Ä°ÅŸleyiÅŸi ………….. 66

BÖLÜM 3: KİTÂB-I MUKADDES ELEŞTİRİSİNİN METOTLARI (HIGHER

CRITICISM-DERÄ°N ELEÅžTÄ°RÄ°) ……………. 74

3.1. Tarihsel EleÅŸtiri …………….. 74

3.1.1. Tarihsel EleÅŸtirinin Tanımı ………………….. 74

3.1.2. Kutsal Kitapın Tarihsel EleÅŸtirisi ……………… 77

3.1.2.1. Tanımı ……………………… 77

3.1.2.2. Tarihsel EleÅŸtirinin Tarihi …………………….. 80

3.2. Biçim EleÅŸtirisi ………………………. 82

3.2.1. Tanımı ………………………… 82

3.2.2. Biçim EleÅŸtirisinin Tarihi …………………….. 85

3.2.2.1. Hermann Gunkel (1862-1932) ……………… 85

3.2.2.2. Martın Noth ( 1902-1968) ……………. 86

3.2.2.3. Rudolf Bultmann (1884-1976) ………. 86

3.2.3. Eski Ahit ve Yeni Ahitte Yer Alan BaÅŸlıca Edebi Türler … 87

3.3. Kaynak EleÅŸtirisi ………….. 88

3.3.1. Tanımı …………………. 88

3.3.2. Kaynak EleÅŸtirisinin Tarihi ………………. 90

3.4. Redaksiyon EleÅŸtirisi ………….. 92

3.4.1. Tanımı ………………. 92

3.4.2. Redaksiyon EleÅŸtirisinin Tarihi ……… 94

3.5. Gelenek (Gelenek Tarihi; Sözlü Aktarım) EleÅŸtirisi ……. 96

3.5.1. Tanımı ……………………… 96

3.5.2. Gelenek EleÅŸtirisinin Tarihi ……………… 98

BÖLÜM 4: KUTSAL KİTAP ELEŞTİRİSİNİN SONUÇLARI VE BU

SONUÇLARA YÖNELÄ°K Ä°NANANLARIN TAVRI ……………………… 100

4.1. Kutsal Kitap EleÅŸtirisinin Sonuçları ……… 100

4.2. Kutsal Kitap EleÅŸtirisine Karşı Yahudilerin Tavrı …….101

4.3. Kutsal Kitap EleÅŸtirisine Karşı Kilisenin Tavrı ……….. 103

SONUÇ…….. …………….. 106

DÄ°P NOTLAR………………106

KAYNAKÇA ……………… 110

KISALTMALAR LÄ°STESÄ°

A.g.e : Adı geçen eser

A.g.m : Adı geçen makale

Bkz : Bakınız

CA : Catholic Encyclopedia

Edi : Editör

ERE : Encyclopedia of Religion and Ethichs

HBD : Harper.s Bible Dictionary

IDB : The Interpreter.s Dictionary of the Bible

JBL : Journal of Biblical Literature

JE : Jewish Encyclopedia

OTS : The Old Testament Student

S : Sayfa

SDÜ : Süleyman Demirel Üniversitesi

Trc : Tercüme Eden

TS : Theological Studies

T.y : Tarihi yok

V.b : Ve benzeri

Vol : Volume

Y.y. : Yayın yeri yok

SAÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans/Doktora Tez Özeti

Tezin Başlığı: Kutsal Kitap EleGtirisi (Doğuşu, Gelişimi ve Metotları)

Tezin Yazarı: Muhammed Ali BAĞIR Danışman: Doç Dr. Fuat AYDIN

Kabul Tarihi: 01/05/2009 Sayfa Sayısı: VI (Ön Kısım) + 118 (Tez)

Anabilimdalı: Felsefe ve Din Bilimleri Bilimdalı: Dinler Tarihi

ÖNSÖZ

Kitab-ı Mukaddes, asırlar boyunca Yahudilerin ve Hıristiyanların dini ve sosyal yaşantılarının oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir. Milyonlarca insan Kutsal Kitap’ı Yüce bir Varlık tarafından gönderilmiş, ilâhi bir kutsal eser olarak görür. Bu eserde anlatılan her bir olayın doğruluğuna, güvenirliğine ve hakikiliğine iman eder. Kutsal Kitap’ın bu tartışılamaz, sorgulanamaz ve hiçbir şekilde reddedilemez üstünlüğü uzun asırlar boyunca devam etmiştir. Peki, Kutsal Kitap, hakikati gerçekten güvenilir bir şekilde yansıtıyor mu? Kutsal Kitap beyanları edebi ve tarihsel olarak otantik mi? Objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde Kutsal Kitap tüm hatalardan berî mi? Bu tür bir sorgulama aslında bir takım araştırmacılar tarafından, farklı zaman ve mekânlarda çeşitli şekillerde gündeme getirilmişti. Bu incelemeler her ne kadar bilimsellikten uzak değerlendirmeler olsalar da ileriki asırlarda yapılacak profesyonel araştırmalara yol göstermeleri bakımından oldukça değerli olarak kabul edilmelidirler.

Özellikle XIV. yüzyıldan itibaren Batı da, akıl ve bilim ışığında rasyonel düşünmenin artması Kutsal Kitap’ı da etkilemiş ve O.nu araştırma konusu haline getirmiştir. Daha önceki yüzyıllarda hiçbir şekilde sorgulanmadan doğruluğu kabul edilen Kutsal Kitap verilerine şüpheyle yaklaşılmış, doğruluk ve güvenirlik dereceleri araştırılmıştır. Akla ve bilimsel verilere uygun olmayan beyanlar eleştirilmiş, bunların kutsal olarak görülen bir eserde bulunmalarının mümkün olmadığı yüksek sesle dile getirilmiştir. Tabii olarak bu şekilde ön plana çıkmanın da bir bedeli olmuştur. Bazı araştırmacılar bu bedeli farklı Şekillerde ödemek zorunda kalmışlardır.

 

İşte, modern şekliyle Batı dünyasında ortaya çıkan, Kutsal Kitap’ı her yönüyle araştıran ve Kutsal Kitap’ın hakikiliğini bilimsel ölçüler çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışan Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi bilim dalı araştırmamızın temel konusu olmuştur. Tez bir giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde tarih boyunca Kitab-ı Mukaddese yönelik yapılan eleştirel faaliyetler, ikinci ve üçüncü bölümlerde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlar, son bölümde de Kitab-ı Mukaddes Eleştirisinin sonuçları üzerinde durulmuştur.

Son olarak gerek konunun seçimiyle gerekse tezin yazımı esnasında yaptığı yapıcı tenkitleriyle bu tezin ortaya çıkmasında ve tamamlanmasında bana yardımcı olan değerli rehber hocam Doç. Dr. Fuat Aydın Beye teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca yardımlarını esirgemeyen arkadaşlarıma ve aileme de çok teşekkür ederim.

Muhammed Ali Bağır

11 Mayıs 2009

Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi, Yahudi ve Hıristiyan Kutsal Kitaplarının akıl ve bilim ışığında, rasyonel metotların yardımıyla incelenmesi çalışmalarını yapan bir disiplindir. Özellikle Batı kaynaklı olarak ortaya çıkan bu disiplin, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendi kutsal eserlerine olan bakış açılarını şekillendirmesi açısından oldukça büyük bir öneme sahiptir. Tez giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde Kitab-ı Mukaddese yönelik olarak tarih boyunca yapılan eleştiriler, eleştiri sahipleri ve eleştirdikleri noktalar açıklanarak ele alınmıştır. İkinci bölümde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlardan metin eleştirisi metodu, Kutsal Kitaptan örnekler verilerek açıklanmıştır. Üçüncü bölümde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlardan Derin Eleştiri metotları (Tarihsel, Biçim, Kaynak, Redaksiyon ve Gelenek Eleştirisi) tek tek açıklanmıştır. Dördüncü bölümde ise Yahudiler ve Hıristiyanlar açısından Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin sonuçları işlenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi, Eski Ahit, Yeni Ahit, Tevrat, İncil, Metin Eleştirisi

Sakarya University Insitute of Social Sciences Abstract of Master’s/PhD Thesis

Title of the Thesis: Biblical Criticism (Its Birth, Development and Methods)

Author: Muhammed Ali BAÄžIR Supervisor: Assistant Prof. Dr. Fuat AYDIN

Date: 01/05/2009 Nu. of pages: VI(Pre Text) + 118 (Main Body)

Department: Philosophy and Religion Science Subfield: History of Religions

Biblical Criticism is a discipline which investigates Jewish and Christian sacred books in light of intelligence and science with the assistance of rational methods. This discipline that arisen expressly in the Western World is very important for the purposes of Jewish and Christian to shape their viewpoint of sacred books. This thesis consists of an introduction, four chapters and a conclusion. The Criticism against the Bible throughout the history, the critics and their claims were examined in the first chapter. In the second chapter, Textual Criticism that is one of Biblical Criticism methods was expounded with giving examples from the Bible. In the third chapter, Higher Criticism methods ( Historical, Form, Source, Redaction and Tradition Criticism) were mentioned individually. The results of Biblical Criticism in terms of Jewish and Christian were treated in the fourth chapter.

Keywords: Biblical Criticism, Old Testament, New Testament, Torah, Gospel,

Textual Criticism.

GÄ°RÄ°Åž

Konu

Kitâb-ı Mukaddes (The Bible), Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kabul ettikleri eserlere verilen isimdir. Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere iki kısma ayrılır. Yahudiler sadece Eski Ahidi oluşturan eserlerin kutsallığını kabul ederlerken Hıristiyanlar hem Eski Ahiti hem de Yeni Ahiti oluşturan eserlerin kutsal olduğuna inanırlar. Ancak, Yahudilerin Eski Ahiti oluşturan eserler, bu eserlerin sıralanması ve isimlendirilmesi konusundaki inançları ile Hıristiyanların bu konudaki inançları arasında farklılıklar vardır. Hatta Hıristiyanlar arasında bile hangi kitapların Kutsal Kitap olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda tam olarak bir fikir birliği bulunduğunu söylemek oldukça zordur. Kutsal Kitap’ı oluşturan eserlerin, özellikle Eski Ahit bölümüne ait kitapların oluşumlarının ve resmi olarak kabul edilme süreçlerinin (kanon) yüzyıllar hatta binlerce yıl süren oldukça geniş bir zaman aralığında gerçekleştiği bilinmektedir. Kutsal Kitap’ı oluşturan bu iki bölüm, kutsal, güvenilir, hatadan berî ve doğru bilginin ana kaynağı olan yegâne kitap olarak yüzyıllar boyunca Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından kabul edilmiştir. Batıda XIV. yüzyılda başlayan Rönesans ve Reform akımları beraberinde Aydınlanma hareketini getirmiştir. Bu dönemde, daha önceki yüzyıllarda Kutsal Kitap’ın tartışılmayan mutlak otoritesi tartışılmaya başlanmıştır. Din adamlarının Kutsal Kitapla ilgili ortaya koydukları düşünceler sorgulanmış ve doğruluk dereceleri araştırılmıştır. Daha sonra, Kutsal Kitap’ın bizzat kendisi araştırma konusu olmuştur. Kutsal Kitap üzerine çeşitli incelemeler yapılmıştır.

Böylece yavaş yavaş Kutsal Kitap üzerine yapılmış olan araştırmalar ortaya çıkmaya ve çoğalmaya başladı. Kutsal Kitap’ı oluşturan eserlerin orijinal (adı geçen yazar tarafından yazılmış olan) olup olmadıklarını belirlemek için özel ilmî çabalar sarf edildi. Kutsal Kitap dışındaki edebiyat alanında bulunan eserlere uygulanan eleştiri metodu, din adamlarının ve kilisenin bütün baskılarına ve karşı çıkmalarına rağmen Kutsal Kitap’ı oluşturan eserlere de uygulanmaya başlandı. Eleştiri metodu, asıl olarak belgelerin değerini inceler. Metinlerin otantik olup olmadıklarını, nispet edilen yazarlara aidiyetlerini, orijinal şekliyle günümüze ulaşıp ulaşmadıklarını metin içi analiz (internal evidence) ve metin dışı deliller (external evidence) yoluyla gösterir. Eleştiri metodunun Kutsal Kitap’a uygulanmasıyla Kutsal Kitap Eleştirisi (Biblical Criticism) adı altında ayrı bir disiplin ortaya çıktı. XVII. yüzyılda özellikle Baruch Spinoza ve Richard Simonın yapmış oldukları çalışmalar Kutsal Kitap Eleştirisinin temellerini atmış ve sonraki asırlarda yapılacak çalışmaların öncüsü olmuşlardır. Bu çalışmada Kutsal Kitap Eleştirisinin doğuşu, gelişmesi ve bugünkü hale gelişi sırasında geçirdiği aşamalar ve bu konuda öncü olan kişiler ele alınacaktır. Ayrıca, Kutsal Kitap Eleştirisinin ele aldığı başlıca konular, bu konular incelenirken kullanılan metotlar, ulaşılan neticeler ve bu neticelerin Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için ifade ettiği önem üzerinde durulacaktır.

Konunun Önemi

Kutsal Kitap Eleştirisinin ayrı bir disiplin olarak ulaştığı neticeler, şifahi rivayetten yazılı metne geçişi ve bu süreçte yaşananları anlaşılır kılacaktır. Bir önceki neslin rivayetleri sonraki nesle aktarılırken hangi metotların ne şekilde kullanıldığının tespiti, Kutsal Kitap’ın otantikliğine olan bakış açısını doğrudan etkileyecektir. Günümüzde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanların en azından bir kısmının kendi kutsal kitaplarına olan bakış açıları, ortaçağda yaşayan bir Yahudi veya Hıristiyan’ın bakış açısıyla aynı değildir. Kutsal Kitap Eleştirisinin ulaşmış olduğu ilmî neticeler, Kutsal Kitap’ın mutlak otoritesini sarsmış ve tamamen ilâhi vahiy mahsulü olduğu görüşünü zayıflatmıştır. Bu yüzden, Kutsal Kitap Eleştirisi Yahudi ve Hıristiyanların kendi kutsal kitaplarına olan bakışlarını ve bağlılıklarını doğrudan ilgilendiren bir disiplin olduğundan bu dine inananlar için oldukça önemlidir. Konu sadece bu dine inananları değil Kutsal Kitap’ın varlığını kabul eden ancak tahrif edildiğini savunan Müslümanları da yakından ilgilendirmektedir. Eski Ahit ve Yeni Ahiti oluşturan kitapların içerikleri, kimler tarafından ne zaman ve ne şekilde yazıldıklarının bilinmesi, Müslümanların Kutsal Kitap’a olan bakışlarını daha da anlamlı bir hale getirecektir.

Kaynaklar

Her şeyden önce, bu konu modern dönem öncesi çalışmalarda (Rönesans, Yahudi ve İslam) ele alınmış olsa da bugünkü anlamında bu araştırmaların bilimsel bir disiplin olarak batıda ortaya çıkıp şekillendiği için özellikle İngilizce ile yazılmış kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu çerçevede özellikle Biblical Exegises, Handbook of Biblical Criticism, To Each Its Own Meaning, Textual Criticism of the Bible gibi matbu eserlerden ve www.newadvent.com gibi elektronik ansiklopedilerden geniş ölçüde istifade edilmiştir. Konular ele alınırken Türkçe kaynaklara da başvurulmuştur. Bu bağlamda, özellikle Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, Kitâb-ı Mukaddesi Kim Yazdı, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat ve Dört İncil Farklılıkları ve Çeşitleri adlı eserlerden büyük ölçüde faydalanılmıştır. Spinozanın konuyla ilgili olarak ele alınmasında olduğu gibi zaman zaman birinci dereceden kaynaklara da başvurulmuştur. Ayrıca, çeşitli internet kaynaklarından da adresleri belirtilmek suretiyle yararlanılmıştır.

Metodu

Konuyla ilgili kaynaklardan elde edilen bilgiler herhangi bir değerlendirmeye tâbi tutulmadan tasvir metodu kullanılmak suretiyle ele alınmıştır. Konunun anlaşılabilmesi için zaman zaman etimolojik tahliller yapılmıştır. Kutsal Kitap Eleştirisinin tarihiyle ilgili bilgiler verilirken tarihsel analizden yararlanılmış, kaynaklardan elde edilen bilgiler, birbiriyle uyumlu hale getirilerek belli bir düzen içerisinde sunulmuştur. Bu işlemler yapılırken herhangi bir yorum yapılmamış, geçmişte yaşanan bu gelişmeler olduğu gibi aktarılmaya çalışılmıştır. Kutsal Kitap Eleştirisinin metotlarının anlatıldığı bölümde ise yabancı terminolojinin bol miktarda bulunması ve sık sık Kutsal Kitap metni ve tercümeleriyle ilgili bilgilerin geçmesinden dolayı konunun anlaşılabilmesi için verilen örnekler geniş bir şekilde izah edilmiştir.

EleÅŸtiri Nedir?

Eleştiri, genel olarak edebi belgeleri menşe, derlenme, üslup ve tarih gibi çeşitli açılardan bilimsel olarak incelemektir[1]. Bu inceleme özellikle geçmiş dönemlerden günümüze kadar ulaşmayı başarmış eserlerin, adı geçen yazarlara veya dönemlere olan aidiyetlerinin hakiki olup olmadıklarını anlamak için kullanılır[2]. Eleştiri (Criticism) kelimesi, “hüküm vermek, yargılamak, ayırt etmek, bir hükmü oluşturmada ya da bir değerlendirme yapmada ayırt edici olmak” anlamlarına gelen Yunanca “krino” kelimesinden türemiştir[3]. Terim olarak ise edebi metinlerin kaynak, derlenme, üslup ve tarih gibi çeşitli açılardan bilimsel olarak incelenme, sanatsal veya edebi bir eserin kıymetini takdir etme ve özelliklerini açıklama sanatı anlamına gelir[4]. Eleştiri zamanla, amacı edebi eserler hakkında ince hükümler vermek ve birtakım incelemeler yapmak olan bir araştırma şekli olarak kabul edilmiştir. Edebi eserlere uygulandığında eleştiri, kusur bulmak değil, adil bir şekilde metnin erdemlerini ve zayıf noktalarını tespit etme anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile eleştirinin basit anlamı, ele alınan konu ne olursa olsun, eleştirmenin olabileceği kadar tarafsız bir yargıda bulunması eylemidir[5].

XVIII. yüzyıldan itibaren, eleştiri metodunun bütün ilimlere, özellikle de tarihi belgelere uygulanmaya başlanmasıyla tarihi eleştiri ortaya çıkmıştır. Tarihi eleştiri metodu, belgelerin değerini tespit eder, metnin otantik (hakiki) olup olmadığını ve ilk bütünlüğü içinde orijinal şekliyle günümüze ulaşıp ulaşmadığını belirlemeye çalışır. Bu eleştiri metodu, çalışmaları esnasında metne ait gerçekleri ortaya çıkarmak için iki tür ölçü kullanır: Dış Ölçü ve İç Ölçü. Dış ölçü, eserin kaynağı ile ilgili sayılabilecek her türlü rivayet, belge ya da tanıklıktır. Bunlar eserin otantikliğine olan yakınlıklarına göre değerlendirilirler. İç ölçü ise metinde kullanılan üslup, dil karakteri ve metnin muhtevasından çıkan delillerdir. Bu deliller, metnin yazıldığına inanılan dönemle ve bu döneme ait geleneklerle olan ilişkisine göre tahlil edilirler. Eleştirmen, bütün bu saydığımız eylemleri metin üzerinde tatbik ederken olabildiğince tarafsız ve peşin hükümlerden uzak olmalıdır[6]. İki türlü eleştiriden bahsedilebilir:

1. Basit EleÅŸtiri (Lower Criticism-Metin EleÅŸtirisi)

 

Bu eleştiri, elimizde bulunan belge, kitap, tercüme, atıf ve elyazmalarından yola çıkarak ilgilenilen metnin orijinal halini ya da orijinale en yakın halini elde etmeye çalışır. Üzerinde çalışılan belgeyle ilgili olan bu tür malzemeleri bir araya getirir, düzenler ve metnin ilk halini ortaya koymaya çabalar. Antik döneme ait metinlerin birçoğu, sonraki nesillere yazıcıların elleriyle yazdıkları kopya metinler aracılığıyla aktarılıyordu. Yazıcıların bu kopyalama esnasında bilinçli ya da bilinçsiz hata yapmaları kaçınılmazdı. Bu yüzden bir eserin birbirinin aynısı olmayan yüzlerce nüshası bulunabiliyordu. Örneğin, Shakspeare’in birçok eserinin birbirinden farklı metinleri vardır. Günümüze ulaşan bu farklı kopya metinler arasında, hangi eserin orijinal ya da orijinale en yakın olduğunu belirlemeye çalışmak hem zor hem de oldukça dikkat gerektiren bir iştir[7].

2. Derin EleÅŸtiri (Higher Criticism-Edebi EleÅŸtiri)

 

Bu eleştiri türü ise, ilgilendiği belgenin menşeini, yazarını, tarihini, kaynaklarını, yazılış tarzını ve edebi türünü araştırır. Söz konusu belgenin otantikliği üzerinde durur[8]. Bir belgenin kim tarafından, nerede ve ne zaman yazıldığını ortaya çıkarmaya çalışır.

Kutsal Kitap EleÅŸtirisi

Kutsal Kitap Eleştirisi (Biblical Criticism), en geniş anlamıyla rasyonel metotların Kutsal Kitap’ı anlamada kullanılması[9] ve Kutsal Kitap’ı oluşturan eserlerin tarihsel değerlerinin ve kaynaklarının incelemeye tâbi tutulmasıdır[10]. Kutsal Kitap’ın antik dönemlerde yapılmış birçok farklı tercümesi ve yine birbirinden çok farklı kopyaları vardır. Bu eserler, günümüzde kullanılan Kutsal Kitap’a kaynak olmaları açısından büyük öneme sahiptir.

Bu yüzden ilmî açıdan oldukça titiz bir şekilde incelemeye tâbi tutulmaları gerekir. Dolayısıyla Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi, bu eserlerin tarihsel açıdan değerlerini ortaya koymaya ve kaynak olmaları bakımından güvenirliklerini, ilmî ölçüler çerçevesinde, sorgulamaya çalışır.

Batı dünyasında akılcı anlayışın ortaya çıkması ve ilim dünyasında yaygınlaşması, batılıların Kutsal Kitap’larına olan bakış açılarında birtakım değişmelere yol açmıştır. Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi, Kutsal Kitap’a ortaçağın aşırı tutuculuğu ile XIX. yüzyılın liberalizmi arasında bir tutum ile yaklaşmaktadır. Yani Onu bir yandan kutsal bir metin olarak kabul ederken bir yandan da akılcılığın ve bilimselliğin getirmiş olduğu objektif, rasyonel ve bilimsel prensipler ışığında incelenmesi gereken bir kitap olarak görür[11]. Belgelerin değerini ve otantikliğini ortaya çıkarmak için kullanılan dış ölçüler ve iç ölçüler, diğer edebi ve tarihsel belgelere nasıl uygulandıysa aynen Kutsal Kitap’a da uygulanmıştır.

Batılılar, modern anlamda eleÅŸtiri metodunu XVIII. asırdan itibaren Kutsal Kitap larına uygulamaya baÅŸlamışlardır. Ä°lk olarak Eski Ahit’i oluÅŸturan eserler, özellikle de Tevrat metni üzerine yoÄŸunlaşılmış, daha sonra da Yeni Ahiti oluÅŸturan eserlere bu eleÅŸtiri metodu uygulanmıştır[12].

Şayet Kutsal Kitap Eleştirisinden kastettiğimiz anlam, rasyonel metotların kutsal sayılan metinlerin ve geleneklerin yorumlanması ve açıklanmasında kullanılması ise Kutsal Kitap Eleştirisinin bizzat Kutsal Kitap’ın kendisi kadar eski olduğunu belirtmemiz gerekir. Çünkü Kutsal Kitap’ın birçok bölümünde bizzat Kutsal Kitap’ın kendisi, çeşitli cümleleri ve gelenekleri yorumlamış ve açıklamıştır. Örneğin I. ve II. Tarihler kitaplarında, I. Krallar ve II. Samuel kitaplarında yer alan tarihsel açıklamalara eleştirel bir yaklaşımla bakan bölümler vardır. Ayrıca Eyüp kitabında, Tesniye’de anlatılan tarihe eleştirel bir yaklaşım vardır. Yine Matta ve Luka, Markos’un Hz. İsa’nın hayatını ve kişiliğini anlatma üslubunu eleştirirler. İşte Kutsal Kitap yazarlarının bizzat kendileri bile kendilerinden önceki gelenekte yer alan ve kutsal sayılan bir takım değerleri eleştirmişlerdir. Kutsal Kitap’ın önceki bölümlerinin yazarlarına göre sonraki dönemlerde yaşayan yazarların ortaya koydukları bu eleştirel bakış açıları bile Kutsal Kitap’ta yer almıştır. Konuya bu açıdan bakıldığında Kutsal Kitap Eleştirisi olarak isimlendirdiğimiz bu ilim dalının aslında ne kadar uzun bir geçmişe sahip olduğu anlaşılacaktır[13].

Kutsal Kitap EleÅŸtirisinin genel olarak Aydınlanma Hareketi sonucunda oluÅŸmuÅŸ bir ilim dalı olduÄŸu yönünde bir kabul vardır. Bu yargının tam olarak doÄŸru olduÄŸunu söylememiz biraz zordur. Çünkü milattan sonraki ilk dört asırda Kutsal Kitap EleÅŸtirisinin ilk örnekleri diyebileceÄŸimiz ilk adımlar atılmıştır. Eski Ahit’in oldukça detaylı bir edisyon kritik (tenkitli neÅŸir)[14] baskısı M.S. III. Yüzyılda yaÅŸamış meÅŸhur Kutsal Kitap âlimi Origene tarafından yapılmıştır. Ayrıca yine bu dönemde Eski Ahit kitaplarının ne zaman ve kim ya da kimler tarafından yazıldığı, kitaplarda bulunan çeliÅŸkilerin nasıl açıklanması gerektiÄŸi, dört incilin kendi aralarında bulunan çeliÅŸkilerin nasıl izah edileceÄŸi, ileri gelen din adamları ve konunun uzmanları arasında tartışma konusu olmuÅŸtur. Bu tartışmalar içinde yer alan Ä°skenderiyeli papaz Dionysius (M.S. III. y.y.) örnek olarak verilebilir. Dionysius, Vahiy kitabının yazarının Yuhanna kitabının yazarı olan Aziz Yuhanna olamayacağını ileri sürmüştür. Delil olarak da bu iki kitabın üslubunun aynı olmadığını ve aynı kimsenin eseri olamayacak kadar farklı olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Dionysius’un savunduÄŸu fikirler kendi döneminde pek etkili olamasa da modern dönemlerde yaÅŸayan bir eleÅŸtirmen hiç farkında olmadan Dionysius‘un ulaÅŸtığı neticelere ulaÅŸmıştır[15].

Netice itibarıyla eleştiri disiplininin, geçmiş dönemlerde yazılmış eserlerin adı geçen yazarlara ve dönemlere olan aidiyetleri konusunu, bilimsel araştırma metotları kullanmak suretiyle ortaya çıkarmaya çalışan bir inceleme metodu olduğu görülmektedir. Temelinde eleştiri disiplini olan Kutsal Kitap Eleştirisi ise Kutsal Kitap dışındaki eserlerin güvenirliklerini ortaya çıkarmak için uygulanan araştırma metotlarının aynen Kutsal Kitap’a da uygulanmasıdır. Kutsal Kitap’ı oluşturan eserlerin ilmi açıdan değerini, tarihsel açıdan da ne kadar sahih ve güvenilir olduğunu belirler. Kutsal Kitap’ı bir yandan kutsal bir metin olarak kabul ederken bir yandan da ilmi ölçüler çerçevesinde incelenmesi gereken bir eser olarak kabul eder.

BÖLÜM 1: KİTÂB-I MUKADDES’E KRONOLOJİK BİR BAKIŞ:

 

ELEÅžTÄ°REL FAALÄ°YETLER

Kutsal Kitap asırlar boyunca milyarlarca insan tarafından kutsal bir eser olarak kabul edilmiştir. Ancak zaman zaman bir takım din/ilim adamları tarafından çeşitli açılardan eleştiriye tâbi tutulmuştur. Çalışmamızın birinci bölümünde, tarih boyunca Kutsal Kitap’ın kutsallığına ve ilâhi kaynaklı oluşuna yönelik yapılan eleştiriler, bu eleştirilerin değindikleri hususlar ve sonrakilere olan etkileri üzerinde durulacaktır.

1.1. Hıristiyanlık Öncesi ve Hıristiyanlığın İlk Asırlarından Reform Çağına Kadar Yapılan Eleştiri Faaliyetleri

 

1.1.1. Kilise Dışında Oluşan Eleştirel Faaliyetler

 

 

Eski Ahit’i oluşturan eserlere y