Bilim ve Tevrat

bilim ve tevratKutsal Kitap ve Bilimsel Gerçekler – La Bible, le Coran et la Ccience
Dr. MAURICE BUCAİLLE
Levent TOSLAK/ Yüksek Lisans Tezinden Alıntıdır

Kitab-ı Mukaddes’in tahrifi konusunda incelemelerde bulunan arastırmacılardan biri de Maurice Bucaille’dir. Bucaille, tahrif konusuna bilimsel yaklasımıyla diger arastırmacılardan farklılık arz etmektedir. Tevrat’ın kendi içerisindeki çeliskilere dikkat çekmekle beraber onun asıl amacı, bilim ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki uyusmazlıkları ortaya koymaktır. Onun için,bu uyusmazlıkların hepsi, Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edildigi iddiasına

bir malzeme olusturmaktadır.

Eski Ahit ve İncilleri tarafsızlıkla inceledim. Eski Ahit’te, çagımız ilminin en saglam bir sekilde kesinlesmis sonuçları ile uzlasmaz olan dogrulamaları bulmak için “Tekvin-Yaratılış” adlı ilk kitabından öteye gitmeye gerek kalmadı” diyen Bucaille, Kutsal Kitab’ın bilimsel yönden tetkikinin, öncelikle bu kitapların kaleme alınmasına ve günümüze kadar nakledilmelerine takaddüm eden durum ve sartları gözden geçirmeyi öngörecegini söyler. Öncelikle Eski Ahit’i kimin yazdıgı sorusuyla baslayıp, Eski Ahit’in üç ayrı metnine ve bu metinler arasındaki ihtilafların nasıl karsılandıgına deginir. Sonra da Kitab-ı Mukaddes’in aslı hakkında bilgi verir. Kitabı Mukaddes’in yazılma sürecini hakkında, E. Jacob’un, ulusların iptidai dönemlerinde terennüm ettikleri siirlerle İsrailogullarının Kitab-ı Mukaddes’i yazmaları arasındaki benzetmesini aktarır: “Kitab-ı Mukaddes, bir kitaplar mecmuası olmadan önce, beser hafızasından baska herhangi bir dayanagı bulunmayan sözlü bir halk rivayeti halinde hafızalarda yasamaktaydı. İsrailogulları da her ulus gibi tarihte yasadıgı olaylar üzerine birçok siir terennüm etmisti. Bu siirler tedvin esnalarında Tevrat’a geçirilmisti. Bunlara yemek ilahilerini, hasat sonu senlik ilahisini, evlenme ilahilerini, matem ilahilerini ve Tevrat’ta son derece bol miktarda bulunan savas ilahilerini örnek verebiliriz. Yine hikmetli sözler, meseller, dualar ve beddualar, peygamberin nübüvvet görevini üstlendikten sonra insanlara teblig ettikleri kanunlar da bu sekilde Tevrat’a geçmis olanlardandır. Ayrıca birçok rivayet de halk arasında masal haline geldikten sonra Tevrat’a geçmistir.”378

Bucaille, rivayet dönemiyle ilgili olarak, ravilerin sözlü rivayet safhasında iken, olayların arasına çok degisik tali vakalar sokmak için o kadar gayret ve hayal gücü sarf etmesini bilmislerdir ki, kâinat ve insanlıgın ilk yaratılısı sırasında olup biten seyleri, tenkitçi zihniyetler içinde oldukça dogruya benzer bir tarih gibi vermeyi basarmıslardır, yorumunu yaparken, Yahudilerin Kenan’a yerlesmesinden sonra, sözlü rivayetin yazıya geçirilmesi esnasında insanlara en çok devamlı olması gerekli gibi görünen kanunlar söz konusu oldugu zaman bile tam bir titizlik gösterilmedigini düsünmek yerinde olur, diyerek, yazma islemi esnasında gereken ehemmiyetin verilmedigini ifade eder. Örnek olarak da, bizzat Allah’ın eliyle yazıldıgı kabul edilen on emrin Eski Ahit’te, Çıkıs 20/1-21 ve Tensiye(Yasanın Tekrarı) 5/1-30 da ki iki farklı rivayetini verir.379

Bucaille’nin Eski Ahit’in meydana gelisiyle ilgili verdigi benzetme dikkat çekicidir: “Bir insicamsız bütün olan Eski Ahit’in, baslangıçta hafızada yasayan bilgilere dayanılarak bu sekilde meydana gelisi ile dünyanın bir baska yer ve zamanında ilkel bir edebiyatın dogusu sırasında olup bitenler arasında bir yaklasım yapmak ilginçtir. Mesela Fransız edebiyatının Franklar krallıgı dönemindeki dogusunu ele alalım. Önemli olayları muhafaza etmede ön sırayı, baslangıçta yine aynı sözlü gelenek almaktadır. Çogu zaman Hıristiyanlıgı savunma savasları olan bu çarpısmalarda ve çesitli dramatik olaylarda kahramanlık göstererek ün yapan kisiler görülür. Asırlar sonra bu kahramanlar, saz ozanlarına, vakanüvislere, türlü destan yazarlarına ilham kaynagı olacaklardır. içerisinde gerçek ile efsanenin birbirine karıstıgı bu kahramanlık türküleri, böylece, miladi on birinci asırdan itibaren dogmus olacak ve bir destanın ilk abidesini olusturacaklardır. Kitab-ı Mukaddes’in dogus tarzı ile bu gibi din dısı bir edebiyat arasında yaptıgımız bu yaklasım, tamamıyla gerçege uygun düsmektedir sanırım. Bu paralelligin kurulması, insanların günümüzde kitapçılarda mitoloji serileri arasında buldugu Tevrat’ı, Allah fikrini reddeden nice insanların yaptıkları gibi, asla tümüyle reddetmeyi hedef almaz. Yaratılısın gerçek olduguna, Musa’ya Allah tarafından emirler verildigine, mesela Kral Süleyman zamanında oldugu gibi, insanların islerine Allah’ın el uzatmasına pekâlâ inanılabilir. Bir taraftan sözlü geleneklerin yazıya geçirilmesinde insanların yaptıkları eklemeler çok fazla oldugu için olayların tasvirindeki ayrıntılar ciddi bir tenkide tabi tutulmalıdırlar, derken, diger taraftan bu olayların bize özünün nakledildigi düsünülebilir.”380

Bucaille’nin dikkat çektigi önemli bir mesele de Eski Ahit’in metinleridir. Eski Ahit’teki birçok karısıklıgın nedeni, Eski Ahit’in farklı zamanlarda yazılan ve bir birinden farklılıklar arz eden bu metinlerden olusmus olmasıdır. Esfar-ı Hamse’yi olusturan metinlerin tesbit edilen yasları söyledir:

1. Yahovacı belge M.Ö. IX. yüzyılda meydana gelmistir. (Redaksiyon yeri Juda ülkesi)

2. Elohimci belgenin yazılıs tarihinin, bu tarihten biraz daha sonra oldugu tahmin edilmektedir. (Redaksiyon yeri İsrail)

3. Tesniye bazılarına göre M.Ö. VIII. asır, bazılarına göre Josias devrine ait bulunmaktadır.

4. Saserdotal (Kudüs mabedi pazarları) kodu, sürgün dönemine yahut sürgünden sonraki devirde M.Ö. VI. yüzyıla aittir. Bu bilgilerden Esfar-ı Hamse’nin düzenlenmesinin en az üç asırlık bir süreye yayılmıs oldugunu anlamaktayız.381 Eski Ahit’te ki kitaplar, Bucaille’nin ifadesine göre M.Ö. X. asırla I. asır arasında yazılmıs, eksikleri tamamlanarak yeniden gözden geçirilmistir.382

Tevrat’ın bu metinlerden olusması hakkında Tekvin kitabından örnek verelim: Yalnız Tekvin kitabının, üç ana kaynaktan gelen metinler halinde parçalara ayrıldıgı tamamıyla kesinlesmistir. Mesela Tekvin’in ilk on bir babını isgal eden yaratılısı, Nuh tufanını, tufandan İbrahim’e kadar uzanan dönemi anlatan metinlere bakıldıgında, hikâyede sırayla bir hisse Yahovacı metin, bir hisse Saserdotal metin olmak üzere bastan sona nöbetlese ardarda dizildikleri görülür. Bu ilk on bir babda Elohimci metin yer almamaktadır. Burada Yahovacı ve Saserdotal metin paylarının çatı kiremitleri gibi bir biri üzerine dizilisleri apaçık gözükmektedir. Yaratılıstan Nuh’a kadar (ilk bes bab)’ı olusturan metinlerin kaynaklara göre dizilisi basittir. Hikâyenin basından sonuna kadar sırayla bir parça Yahovacı metinden, bir parça Saserdotal metinden kullanılmıstır. Fakat Nuh tufanının özellikle 7. ile 8. babların metinlerinin kaynaklara göre bölünüsü, bir tek cümleye varıncaya kadar, kısa parçalar halindedir. Fransızca metnin yüz küsur satırında, on yedi kez bir metinden öbürüne geçilir. iste eldeki bu günkü kıssada dogruya benzemeyislerin, çeliksilerin nedeni budur.383

Üç ayrı metinden olusması üzerine Bucaille, Eski Ahit’in kitapları hakkında su yorumları yapmaktadır:

Böylece Esfar-ı Hamse’nin, redaktörlerin az çok maharet göstererek bir araya topladıkları muhtelif sözlü rivayetlerden tesekkül ettigi anlasılıyor.384 Çesitlilik onu ahenksiz ve insicamsız bir hale getirmistir. Onda bir sürü tarih sırası sorunları, tekrarlar, kıssalardaki düzensizlikler ve üslup ayrılıkları göze çarpmaktadır.385

Görülüyor ki, Tarihler adı verilen kitapların hepsi çok ahenksiz ve insicamsızdır. Burada tarih, bilimsel oldugu kadar, aynı zamanda hayali bir biçimde islenmis bulunmaktadır.386 Son derece degisik kaynaklardan gelip en azından yedi asırlık bir dönemde ve sonradan bir tek kitapta karıstırılarak birlestirilen muhtevası son derece birbirine uymaz bu kitaplar malgaması (siir ve hikmet kitapları), acaba asırları asarak nasıl bir bölünmez bütünü meydana getirebilmis ve toplumlara göre bazı degisikliklerle birlikte Musevî/Hıristiyanlık ortak din kitabı yani Yunanca dokunulmazlık anlamındaki “Canon” olabilmistir.387

Kitab-ı Mukaddes’te mantık açısından çok sayıda tenakuz ile dogruya uymayan seyler tespit etmek mümkündür. Aynı olayın iki sekilde takdim edilisinin nedeni, kıssa imalinde kullanılmıs farklı kaynakların varlıgı olabilir, ama baska sebepler de vardır. Pek çok kez yeniden elden geçirmeler, sonraki devirlerde asıl metne yapılmıs ilaveler, icap eden yerlere konulan ve sonraları yeni bir suret çıkarılırken ana metinden oldugu sanılarak kıssaya eklenen serhler, bütün bunlar metin tenkit mütehassıslarınca çok iyi bilinmekte ve bazıları tarafından dürüst bir sekilde belirtilmektedir.388

Bucaille’nin ısrarla ifade etmek istedigi nokta, Kitab-ı Mukaddes’teki uyumsuzlukların asıl nedenin, tamamlanması uzun asamalar alan bu kitaplar mecmuasında insanların yaptıkları oynamalardır. Ona göre hem Eski Ahit’te hem Yeni Ahit’te yazarlarının ve kâtiplerin yapmıs oldukları büyük bozukluklar vardır. O, yapılan bu oynamaların nedeni olarak, fark edilen tenakuzların düzeltilme çabasının gösterilebilecegini söyler.389 Fakat bilimin bu günkü gelismesine kadar yapılan bu degisiklikler ve oynamalar sonucu ortaya çıkan tenakuzlar fark edilmemis ve hatta bunlardan çok önemli manalar bile çıkarılmaya çalısılmıstır. Fark edilenler ise, yakın zamana kadar büyük bir beceriyle üstü örtülerek görmezden gelinmistir.390

Bucaille’nin degindigi bilim ile Tevrat arasındaki uyusmazlıklardan bir kaçına örnek verelim:

Tanrı ilk önce gökleri ve yeri yarattı. Yer tenha ve bos idi. Boslugu karanlıklar kaplamaktaydı. Sular üzerinde de Tanrı’nın ruhu hareket ederdi.391

Yer kürenin henüz yaratılmamıs oldugu devrede, bildigimiz sekildeki evren halini alacak maddenin karanlıklar içerisinde yüzmekte oldugu pekâlâ kabul edilebilir. Fakat o devrede suların varlıgından bahsetmek hayalciligin ta kendisidir. Bu, muhtemelen bir mitolojiden yapma tercümedir. Kâinatın ilk tesekkül devresinde bir gaz kütlesinin mevcut oldugunu düsünmek için her sey müsaittir. Onun için bu devreye suyu koymak bir hatadır.392

Tanrı ısık olsun dedi ve ısık oldu. Tanrı ısıgın iyi oldugunu gördü ve ısıgı karanlıktan ayırdı. Tanrı ısıga gündüz, karanlıga gece ismini verdi. Aksam oldu, sabah oldu ve ilk gün olustu.393

Evreni kat eden ısık, yıldızlar düzeyinde cereyan eden karmasık tepkilerin bir sonucudur. O halde yaratılısın bu devresinde, yıldızlar Kitab-ı Mukaddes’e göre henüz tesekkül etmis degillerdir. Zira gök kubbenin “ısık saçıcı cisimleri”, gündüzü geceden ayırmak ve yer küreyi aydınlatmak için -ki kesinlikle dogrudur- dördüncü günün bir yaratılısı olarak ancak Tekvin’in 14. ayetinde zikredilmistir. Fakat ısıgı birinci günün ürünü olarak gösterip bu ısıgı saglayan kaynagı “ısık saçan cisimleri” üç gün sonra yaratılmıs göstermek mantıga aykırıdır. Hele bir sabah ve bir aksamın mevcudiyetini birinci günde göstermek büsbütün hayaldir. Çünkü bir günün unsuru olarak aksam ve sabahın, ancak arzın varlıgından ve kendi yıldızı olan Günes’in ısıgı altında kendi ekseni etrafında dönmeye baslamasından sonra düsünülebilir.394

Tanrı dedi: ‘Gök altındaki sular bir yere biriksin ve kara toprak görünsün’ ve böyle oldu. Tanrı karaya “yer” dedi ve suların birikintisine “deniz” dedi ve Tanrı bunun iyi oldugunu gördü.”

Tanrı dedi: ‘Yer, ot, cinslerine göre tohum veren sebze ve yeryüzünde tohumu kendisinde olup cinslerine göre meyve agaçlar hâsıl etsin.’ Tanrı bunun iyi oldugunu gördü. Aksam oldu ve sabah oldu: üçüncü gün.

Yerküre tarihinin belli devrinde, yerküre su ile kaplı iken kara parçalarının su yüzüne çıkmıs olabilecegi hususu bilim açısından tamamıyla kabul edilebilir. Ancak bir Günes (ki, Tekvin’e göre dördüncü günde yaratılacaktır) yokken tohumla üreme gibi çok üstün düzen içinde bitkiler âlemi ortaya çıksın ve gündüzlerle gecelerin bir birini takipleri düzene girsin. Bütün bunlar asla savunulmaz seylerdir.395

O halde Tekvin kitabına bakılırsa, tufan bütün insanlıgı içine almıs, Tanrı’nın yarattıgı canlı varlıkların hepsini yeryüzünden silip süpürmüs; insanlık Nuh’un üç oglu ile eslerinden tekrar çogalmıs ve üç asır kadar sonra dünyaya gelen İbrahim, cemiyetler halinde yasayan bir insanlık bulmustur. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde böyle bir çogalma nasıl gerçeklesmis olabilirdi? Bu basit müsahede kıssanın sıhhatini tamamıyla alt üst etmektedir. Tufan kıssasının çagdas bilgilerle bagdasmaz oldugunu tarih arastırmaları da ispat ediyor. Tarih, İbrahim’i milattan 1800–1850 yıl önce yasamıs kabul ediyor. Eger tufan, Yaratılıs kitabının soy zincirleriyle ileri sürdügü gibi, İbrahim’den üç asır kadar önce kopmus olsaydı o takdirde tufanı M.Ö. XXI. veya XXII. yüzyıla almak gerekecekti. Bu yüzyıllarda ise, çagdas tarihi arastırmalara göre dünyanın birçok yerlerinde birtakım uygarlıklar dogmus bulunuyordu. Nitekim bu medeniyetlerin izleri daha sonraki kusaklara intikal etmistir.396

Evrenin yaratılısı ve yaratılıs safhaları, dünyanın yaratıldıgı tarih ve insanın dünyaya ayak bastıgı tarih ve Nuh tufanı kıssası. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bu üç kıssa, insanlara olayları gerçege uygun bir sekilde aktarmaktadır, diye degerlendirilemez. Olayları aktaran eden ve bize kadar gelen kıssa metinlerinin gerçegi yansıtmadıklarını, eger tarafsız olmak gerekirse, kabul etmek zorunlulugu vardır. Acaba Allah gerçek olmayan bir seyi vahy etmis olabilir miydi? Gerçekten asılsız, uydurma seyler yardımıyla, üstelik bir birine ters düsen seylerle insanları talim ve terbiye eden bir Allah mefhumunu kabul etmek mümkün degildir. Bu durumda üç kıssa için su hipotez ileri sürülebilir: Kıssalar ya nesilden nesile sifahen nakledilirken, ya da bu sifahi rivayetin yazıyla tesbit edilmesinden sonra, kıssa metinleri ortaya çıkarken insanlar tarafından tahrif edilmislerdi.397

Bucaille, Kitab-ı Mukaddes’in tahrifi hakkında bu tesbitleri aktardıktan sonra, Kitab-ı Mukaddes’e yapılan bilimsel tenkitlere karsı Hıristiyan yazarların tavrını açıklamaktadır. Onun ifadesine göre, Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki tezatlar birikintisini Hıristiyan yorumculardan bazıları ele almakta bir sakınca görmezken, bir kısmı da kabulü imkânsız dogrulamalar üzerinde fazla durmadan onları rahatça geçistirivermekte, metni kelimesi kelimesine savunmaya gayret ederek aklın reddettigi seyleri unutturmak ümidiyle savunmalı bir takım beyanatlarla ve çogu kez beklenmedik büyük destek saglayıcı deliller yardımıyla okuyucuyu ikna etmeye çalısmaktadır.398

Bucaille, tenkitleri kabul eden müfessirlerden biri olarak Carré de Vaux’nun düsüncelerine yer vermektedir. De Vaux’ya göre, geçmiste vuku bulan olayların yeniden tarafsız olarak tesbit edilmesinde bir yarar yoktur. Dicle ve Fırat vadisinde meydana gelen ve din gelenegince dünya çapında bir tufan gibi gösterilen bir veya birçok su baskını felaketinin hatırasını nakletmis olmanın bir önemi yoktur. Önemli olan, kutsal müellifin, bu hatıra vasıtasıyla, Tanrı’nın adalet ve merhameti, insanın fenalık yapmaya meyyal olması ve dogruluktan ayrılmayanların kurtulusa erecegi yolunda ebedi bir ögüt vermesidir.

Müfessirin bu tutumuna Bucaille’nin cevabı söyledir: “Bir müellifin dini bir ögüdü vurgulamak amacıyla bir halk efsanesini ilahi nitelikte bir olay haline sokması böylece tasvip edilmekte, üstelik bu haliyle de insanlardan buna inanılması beklenmektedir. Bu sekilde savunucu bir tutuma göre, Tanrı kelamının yer aldıgı ve kutsiyet vasfına haiz oldugu ileri sürülen kitapların telifinde insanlar tarafından yapılan bütün suistimaller tasvip edilmektedir. Tanrı’ya ait olan bir seye beserin yapacagı bu gibi müdahaleleri kabul etmek demek, Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki insan tahribatını tümüyle savunmak demektir. Eger bu tahribatta dini bir amaç varsa o zaman her tahrif caiz hale gelir ve böylece herkesçe bilinen hayali kıssaları dini amaçla yazmıs olan 6. yüzyıl ‘Saserdotal’ Tevrat yazarlarının tahrifleri de tasvip edilmis olur.399

Hıristiyan yorumcuların önemli bir kısmına göre, Kitab-ı Mukaddes hikâyelerinde görülen hata ve tezatların en güzel izah tarzı, Kitab-ı Mukaddes müelliflerinin, düsündüklerini, bir takım toplumsal etkenlere, bir kültür veya zihniyete baglı kalarak ifade etmis olmasıdır. Buna kisisel “edebi türler” denilebilir, o yüzden de müellifler mazurdurlar. Bucaille, bu izah tarzının ciddiyetten yoksun olmakla birlikte bu gün bile İncillerdeki çeliskileri izah etmek için kullanıldıgını ve bu konuda ifrata kaçıldıgını söylemektedir.400

Mantıga ters gelen bir metni kabul ettirmenin bir yolu da metni bir takım mazur gösterici degerlendirmelerle bogmaktır. Böylece okuyucu, dikkatini baksa meselelere çekmek suretiyle kıssanın gerçekligi gibi can alıcı bir sorundan uzaklastırılmak istenir. Bu tarz yaklasıma ise Bucaille, Kardinal Danielou’yu örnek verir: “Dieu Vivant” adlı dergide çıkan “Tufan, Vaftiz, İlahi yargı” baslıklı makalesinde, Kardinal Danielou’nun tufan ile ilgili düsünceleri bu tarz anlayısı yansıtmaktadır. Kardinal makalesinde söyle der: “En eski kilise gelenegi, Nuh tufanı inancında İsa’nın ve Hıristiyanlıgın bir görüntüsünü müsahede etti. ‘Bu, ulvi bir mana tasıyan bir olay’… ‘tüm insan ırkının çarpıldıgı bir cezadır.’ ” Kardinal ayrıca Origen’in “Homelies sur Ezechiel” adlı kitabında “suya tamamıyla gark olan evrenin gemi içinde kurtulusu” seklinde ki sözünü zikrettikten sonra, “gemi sayesinde kurtulanların (Nuh, karısı, üç oglu ve her birinin birer esi) sayısını ifade eden” sekiz rakamının degeri üzerinde durur. Justin’in Dialogue adlı eserinde “bu sekiz kisi bizim İsa’nın ölüler arasında dirilip insanlara göründügü sekizinci günü simgelemektedir” sözünü kendisi de yerinde bulur ve söyle der: “Yeni bir yaratılısın ilk insanı olarak Nuh, İsa’nın bir simgesidir. İsa da Nuh’un tasavvur ettigini gerçeklestirmistir.” Kardinal ayrıca, geminin tahtası ile İsa’nın çarmıha gerildigi agaç arasında ve gemiyi yüzdürerek Nuh’u kurtaran su ile “kendisinden yeni bir insanlıgın dogdugu tufan suyu” olan vaftiz suyu arasında benzetme yapar. Bu sembolik anlatımların degeri üzerinde durup neticede tufan akidesindeki manevi ve itikadi sırların bolluguna dikkati çeker.401

Bütün bu savunma nitelikli yaklasımlar hakkında söylenecek çok sey vardır. Bu yaklasımlar öyle bir olayı yorumluyor ki, dünya çapında olması ve Tevrat’ın bildirdigi tarihte vuku bulması bakımından savunulacak gibi degildir. Kardinal Danielou’nun yaptıgı bir yorum, ancak Kitab-ı Mukaddes’in oldugu gibi kabul edilmesi gerektigi ve kilise geleneklerine ters düsen her hangi bir sözün agza alınamayacagı orta çag döneminde geçerlidir.402

Bucaille, koyu cehalet devri dedigi orta çagdan daha önceki zamanlarda, hakikat çagının ilerisindeki bir düsünceyle hareket eden diye nitelendirdigi St. Augustin’in kanısı gibi çok makul tutumlara sahit olmak insanı rahatlatıyor diyerek, St. Augustin’in tutumuna deginmektedir:

Ben sadece Kitab-ı Mukaddes’in resmi diye adlandırılan kitaplarına önem vermeye, saygı göstermeye alıstım. Öyle ki, yazarlarından hiç birinin onları yazarken yanılmadıgına inancım tamdır. Bu kitaplarda gerçegin aksini dile getirir gibi görünen bir hükümle karsılastıgımda ya (elimdeki nüsha) metninin hatalı olacagından ya da mütercimin asıl metni yanlıs tercüme etmis bulunacagından yahut da kendi aklımın yetersizliginden kuskum olmaz.”403

St. Augustin’e göre kutsal bir metnin her hangi bir hata ihtiva edecegi düsünülemezdi. St. Augustin, kutsal bir kitapta hata olmayacagı inancını çok açık bir sekilde ortaya koymaktaydı. Gerçegin aksini yansıtır görünen bir metin karsısında buna bir sebep aramayı düsünmekte, insan kaynaklı bir hatanın olabilecegi ihtimalini de gözden uzak tutmaktaydı. Tenkit egilimli dindar bir insanın tutumu iste böyle olur. St. Augustin zamanında Kitab-ı Mukaddes ile bilim arasında herhangi bir karsılastırma imkânı yoktu. Bu gün tıpkı onun gibi açık fikirli bir kisi olsaydı, Kitab-ı Mukaddes metinlerinden bazılarının çagdas fen bilimleriyle karsılastırılması sonucu ortaya çıkan pek çok güçlükleri halledebilirdi.404

Geçmis zamanlarda ki tenkitlere karsı sergilenen tutumları zikrettikten sonra Bucaille, günümüzdeki Kitab-ı Mukaddes yorumcularının tutumlarına da deginir. Onun ifadesine göre, bilimin kesin verileri karsısında bile savunmacı anlayıs geçmisteki tarzından bir sey kaybetmemistir. Bucaille, günümüz durumunu söyle izah eder:

Günümüz mütehassısları ise, Kitab-ı Mukaddes’in hatalı metinler ihtiva edebilecegi yolunda yapılan her ithama karsı, aksine onu savunmaya gayret göstermektedirler. De Vaux, Tekvin kitabı için yazdıgı giris bölümünde, bize kendisini her ne pahasına olursa olsun metni savunmaya götüren nedenleri açıklamaktadır. Hatta bu metin, tarihi veya bilimsel olarak açıkça makbul olmasa bile, tarih yazmanın birçok usulü varmıs gibi, bizden Kitab-ı Mukaddes’in tarih anlatısını, ‘çagdas tarihçilerin tarih yazarken uyguladıkları kurallara’ göre degerlendirmememizi istiyor. Yanlıs bir sekilde aktarıldıgı takdirde tarih,- herkes de kabul eder ki- bir tarihi roman olur. Ama burada tarih kendi ölçülerimizden yakasını kurtarır. Kitab-ı Mukaddes tefsircisi De Vaux, Tevrat hikâyelerinin teolojiyle, fosiller bilimi ve tarih öncesi bulgularla yapılacak her türlü denetime karsı çıkmaktadır. ‘Kitab-ı Mukaddes, bu bilim dallarından hiç biriyle denetlenemez. Tevrat’ın bu ilimlerin sonuçlarıyla karsılastırılması istenince aralarında gerçek dısı bir zıtlıktan veya yapmacık bir uzlasmadan baska bir sonuca varılmayacaktır’ diye yazmaktadır. Belirtmek gerekir ki, bu düsünceler, Tekvin kitabında yer alan ve çagdas bilimin sonuçlarıyla katiyen bagdasmayan, ilk on bir babdaki bu tür konuları alakadar etmektedir. Fakat büyük peygamberler devrinin bazı olaylarına iliksin hikâyeler gibi birkaç kıssa, günümüzde mükemmel bir sekilde dogrulanınca, yazar bu çagdas bilim verilerini Kitab-ı Mukaddes’in saglamlıgına delil olarak ileri sürmeyi de ihmal etmemektedir. Nitekim söyle diyor: ‘Bu hikâyelerin maruz kaldıgı süpheler, dogu tarihi ve arkeolojisinin olumlu sahadetleri karsısında yıkılmalıdır’. Demek oluyor ki, Kitab-ı Mukaddes metni dogrulama bakımından ilim ise yarıyorsa kendisinden yardım istenmekte, ama ilim kusurlu oldugunu ortaya koyuyorsa ilme basvurma geçerli olmamaktadır.405

Kilise, Kitab-ı Mukaddes’in gerçekligi meselesini ilke olarak ve toplu bir sekilde sonuca baglama bakımından bilimsel metotların dogruluguna veya yanlıslıgına karar verememektedir” diyen 2. Vatikan Konsiline406 karsı Bucaille, bilim alanına geçiste bir araç olması bakımından bir ilmi metodun degeri hakkında kilisenin beyan edememesi bir gerçektir, demektedir. Fakat meselenin onların dedikleri gibi olmadıgını ve kasıtlarının kesinlik kazanmıs bilimsel verilerle Kitab-ı Mukaddes’in karsılastırılmaması oldugunu ve onların bilim hakkındaki kanaatlerinin tek hedefinin, sorunu gereken sekilde incelememek için konuyu hedefinden saptırmak oldugunu söylemektedir.407

Bu konuyu Bucaille’nin çıkarımıyla sonuçlandırmak yerinde olacaktır: “Kitab-ı Mukaddes metinlerindeki bilimsel hatalar karsısında Hıristiyan yazarların aldıkları bütün bu tavırlar açıkça sunu ispat ediyor: Bu hatalar tedirginlige yol açmaktadır ve bu hataların insanlardan kaynaklandıgını, dolayısıyla bunların Allah’tan nazil olmus bir kitapta yeri olmasının imkânsızlılıgını itiraf etmekten başka makul bir tavır almak mümkün degildir.408

Dip Notlar:
378 Bucaille, La Bible, le Coran et la Ccience., 26-27.
379 Bucaille, a.e., 28.
380 Bucaille, a.e., 29-30.
381 Bucaille, a.e., 38.
382 Bucaille, a.e., 34.
383 Bucaille, a.e., 41.
384 Bucaille, a.e., 39.
385 Bucaille, a.e., 37.
386 Bucaille, a.e., 45.
387 Bucaille, a.e., 48.
388 Bucaille, a.e., 51-52.
389 Bucaille, a.e., 70.
390 Bucaille, a.e., 66.
391 Yaratılıs, 1/1-2.
392 Bucaille, a.g.e., 54.
393 Yaratılıs, 1/3-5.
394 Bucaille, a.e., 54.
395 Bucaille, a.e., 55.
396 Bucaille, a.e., 69.
397 Bucaille, a.e., 70.
398 Bucaille, a.e., 72.
399 Bucaille, a.e., 73.
400 Bucaille, a.e., 73-74.
401 Bucaille, a.e., 74-75.
402 Bucaille, a.e., 75.
403 Bucaille, a.e., 75.
404 Bucaille, a.e., 75-76.
405 Bucaille, a.e., 76-77.
406 II. Vatikan Konsili hakkında bkz. Dvornik, a.g.e., 83-101.
407Bucaille, a.g.e., 78.
408 Bucaille, a.e., 80.