Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

En Güncel Konu: ÖLÜM

Yıllar önce, büyük evliyaullahtan birisini “güncel konular” başlığı ile bir konferans vermesi için çağırmışlar. Çağıranların maksadı, içinde bulundukları zaman diliminde olan olaylar ile ilgili görüşlerini öğrenmek, yönlendirmelerini almak ve ona göre hareket etmek. Bu mübarek zat, konuşmasının başında, konuşmanın maksadına geçmeden önce, herkesin gündeminde pek olmayan, olmasını da istemediği bir konuyu, en güncel konuyu gündeme getiriyor ve diyor ki: “En güncel konu ölümdür.”

Evet, kaçınılmaz, inkar edilemez, yaşayan her nesnenin birgün mutlaka tadacağı bir hakikattir ölüm. Ama bazıları ölümün adını bile duymak istemez, “Bırakın şu soğuk sözleri, içimiz kararıyor, neşemiz kaçıyor” derler. Ölümü konuşmakla ölünmez, konuşmamakla da ölümden kaçıp kurtulunmaz.

Varlık aleminde herşey çifttir. Bu da Yaradan’ın tekliğini ifade eder. Herşey zıddı ile kaimdir ve  öyle devam ettirir varlığını. Ama Allah Tek’dir, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dıinnalillahr, Hayy’dır. O herşeyin Vâris’idir, son sahibidir.

Ölüm, diğer varlıklar gibi yaratılmış bir varlıktır ve ilginçtir hayattan önce yaratılmış bir varlıktır. Kıyamet günü hesap görüldükten sonra da yine en son ölüm öldürülecek, cennetlikler cennette cehennemlikler de cehennemde ebedi olarak kalacaklardır. Çünkü biz herşeyimizle Yaradana aitiz, sonunda yine herşeyimizle O’na döneceğiz. Onun için nefislerini terbiye etmek, olgunlaşmak ve iyi bir kul olarak yüce Yaratıcı’ya ulaşmak isteyen büyük din alimleri, bu yüzden, ölümü hatırlamayı, tasavvuf yolunun önemli bir rüknü haline getirmişlerdir.

Doğan herşeyin en uzun ömrü doğduğu zamandır. Her doğan ölür ama bu ölümünün ne zaman, nerede olacağını sadece Yaradan bilir.  Necip Fâzıl ne güzel söylemiş:

Büyük randevu… Bilsem nerde, saat kaçta?

Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?

Ne yaparsak yapalım sadece Allah için yapalım. Çünkü biz çok kısa bir zaman için bu dünyadayız. Sonunda Yaratıcımız olan Allah’a döneceğiz. Burada bulunduğumuz sürede ne yapmamız gerekiyorsa onu yapmakla mükellefiz, çünkü boşuna harcayacak fazladan zamanımız yok. Zaman ve ömrümüz emanettir.

Sporlara baktığınız zaman her oyunun belirli bir zamanı vardır. Oyun içinde yer alan her kişi kendisine tanınan süre içerisinde en iyi sonuca ulaşmak için çabalar ve gayret eder. Çaba ve gayret göstermezse kaybeder veya mağlup olur. Hayatımız bir oyun ve eğlence değil ama bu dünya hayatı sınırlı zamanı olan bir oyun ve eğlencedir.

Bu dünyaya imtihan için geldiğimiz ‘İnsan Kullanım Kılavuzu’muzda defalarca bize hatırlatılır. Bunda hiç şüphe yok. Her birimizin sayılamayacak kadar imtihanı vardır ve herkesin imtihanı değişiktir. Hayatında problemi olmayan hiç kimse yoktur. Dünyada neye sahip olursak olalım, hangi pozisyonda olursak olalım, herkes sonunda aynı yere gitmiyor mu? Sahip oldukları şeyleri götürebilen var mı? Burada yapılan şeyler eğer ahirette geçerli olan şeylere çevrilebiliyorsa kişi kardadır, ahiret hayrına çevrilemiyorsa geride bıraktıklarının ona bir faydası da olmayacaktır. Ahirette kişiye faydası olacak tek şey iyi niyetle ve ihlasla yaptığı ve kabule değer bulunmuş olan salih amelleridir. Arif Nihat Asya’nın:

“Yâdında mı doğduğun zamanlar?

Sen ağlar idin gülerdi âlem.

Bir öyle ömür geçir ki olsun

Mevtin sana hande, halka mâtem.”

dizeleri ne büyük şeyler ifade ediyor.

“Hiç şüphe yok ki “Bunlar eski ve boş şeyler, insan bu dünyaya bir kere gelir; ye, iç, eğlen, kendini düşün; yaşamana, zevkine bak.” Tarzındaki sakat felsefeleri atıp, ecdâd-ı kirâmın yaptığı gibi, hayatın önünü-sonunu ve mânasını daha derin düşünse idik, fert ve millet olarak şimdikinden daha iyi durumda olur; ahlâklı, faydalı, olgun kişiler olarak vatan ve milletimizi çok daha mâmur kılardık.”

***

Konya ile ismi bütünlemiş pîrimizin dediği gibi ölüm yok olmak değil ‘şeb-i arûs’tur, sevgiliye, ilahî sevgili olan Yaradan’a kavuşmaktır.

Dikkate değerdir, Mehmez Zâhid Kotku Hazretleri 13 Kasım 1980 de vefat ettiği zaman bazı takvim yapraklarının arkasında aşağıdaki dizeler yer alıyordu:

“Öldüğüm gün tabutum yürüyünce

Bende bu dünya derdi var sanma.

Bana ağlama, “yazık, yazık!”, “vah, vah!” deme

Şeytanın tuzağına düşersen “vah vah”ın sırası o zamandır.

Yazık yazık asıl o zaman denir.

Cenazemi gördüğün zaman “elfirak, elfirak!” deme,

Benim buluşmam asıl o zamandır.

Beni mezara koyunca “elvedâ” demeye kalkışma!

Mezar cennet topluluÄŸunun perdesidir.

Mezar hapis görünür amma,

Aslında canın hapisten kurtuluşudur.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret

Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?

Sana batma görünür amma

Aslında o doğmadır, parlamadır.

Yere hangi tohum ekildi de yetiÅŸmedi?

Neden insan tohumu için

Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?

Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi?

Can Yusuf’un kuyuya düşünce niye ağlarsın?

Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç!

Çünkü artık hay-huy’un,

Mekânsızlık âleminin boşluğundadır.” (Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr’inden)

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar Rableri katında diridirler ve rızıklanırlar. Hem de Allah’ın kendilerine lütfettiği şehitlik rütbesine kavuşmaları sebebiyle sevinç içerisindedirler. Arkalarından henüz kendilerine şehit olarak katılmamış olanlara da, hiçbir korku ve üzüntü olmayacağını müjdelemek isterler. Yine onlar Allah’ın nimet ve ihsanı ile ve Allah’ın mü’minlerin mükâfatını zâyi etmeyeceği müjdesi ile de sevinirler.”3/169-171

İşte böyle. Öyle ölenler vardır ki yakınları ağlayıp üzülürken o kendisine ikram edilen nimetlerle sevinir. Öyle ölenler de vardır ki, ‘Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur, / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.’ denir.

Son sözlerimiz Necip Fâzıl’dan olsun.

“Kapı kapı bu yolun her kapısı ölümse,

Her kapıda ağlayıp son kapıda gülümse!”

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..”

“Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”

Evet, hepimiz öleceğiz. Rabbimizden dileğimiz ve duamız O’na kavuşurken, “Ey Allah’ın rızasıyla huzura eren nefis! Rabbini hoşnut etmiş ve sen de Rabbin tarafından hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Haydi iyi kullarımın içine katıl ve cennetime gir!”89/27-30 denilenlerden ve “mükafatları, içinde devamlı kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan Adn cennetleri”98/8 olanlardan olmaktır.

Mahmud Zühdü Ünal

7/11/2015 – 25/1/1437

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Değişimin Tohumları, Başlangıç Noktaları

Allah bize peygamberimizi göndermekle büyük lütufta bulundu. Nasıl ibadet edeceğimizi, karanlıktan nasıl kurutlup aydınlığa çıkacağımızın yollarını bize öğretti ve gösterdi. Son peygamberin ümmeti olmak bizim için büyük bir nimettir. Çünkü o, peygamberlerin sonuncusu ve bütün yaratılmışların en üstünüdür. Biz de onun ümmeti olarak en hayırlı ümmet olduk. Yeryüzündeki temel vazifemiz, sadece iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak değil, aynı zamanda iyilikleri yapmak ve kötülüklerden kaçmaktır. Başkasının iyilik yapmasını emredip, kötülük yapmasını yasaklarken insanın kendini unutması nasıl bir şeydir? Hem de bunu inandığı kitabı okuyup dururken yapmak, düşünen bir insanın yapabileceği birşey değildir.

Müslümanlar olarak vazifelerimizi bilmek zorundayız. Değişimin temelleri de buradadır.

kimdegisimiserÖncelikle, mümkün olduğu kadar, yani gücümüzün yettiği kadar, hiç bir mazeret üretmeden öğrenmeye zaman ayırıp gayret edeceğiz. Öğrenmek, beşikten mezara kadar devam eden bir süreçtir ve durağı yoktur. “Kendimizi, genç ya da ihtiyar, kadın ve erkek ayırımı yapmadan, suni mazeretler üretmeden her gün, her an eğitmeliyiz ve sürekli geliştirmeliyiz.” Öğrendiklerimizi uygulamalıyız ve etrafımızdakilere öğretmeliyiz. Müslümanlar olarak bize verilen nimetleri, ilmimizi, sağlığımızı ve malımızı paylaşmak konusunda bencil olmamalıyız. Mesela, sağlığımızı bizim yardımımıza ihtiyacı olanlar için kullanabiliriz. Sandalyede namaz kılmak zorunda olanı düşün. Sen sağlıklı olduğun için şükretmen gerekir. Küçük veya büyük demeden Allah’ın yarattıklarına hizmet edip O’nun rızasını kazanmaya çalışmalıyız. Bu yaratıkların canlı veya cansız, ağaç veya taş olması farketmez. Ağaçların ve taşların peygamberimize selam verdiğini, üzerinde hutbe okuduğu kütüğün ayrılığa dayanamayıp inlediğini, devenin gelip sahibini şikayet ettiğini, Hacerülesved’in cennetten geldiğini unutma.

Ä°yilik yapmaya aile fertlerinden baÅŸlayarak, en yakından en uzağına kadar devam edebiliriz. Bugün birçok insanın zihninden Ä°slam hakkında yanlış ÅŸekiller oluÅŸmuÅŸ durumdadır. DoÄŸru hareketlerimizle bu yanlış ÅŸekilleri doÄŸrusu ile deÄŸiÅŸtirebiliriz. Peygamberimizin hayatında bunun sayısız örneklerini bulabiliriz. Onun düşmanları onu öldürmeye giderken müslüman oldular. Maalesef öyle bir duruma geldik ki, deÄŸil baÅŸkalarına yardım  etmek, kendi aile fertlerimize dua etmeyi bile ihmal ediyoruz. Durum bu iken, dışımızdaki 1.5 milyar müslümana, 8 milyar ümmete nasıl ulaÅŸacağız? Birisine kızdığımız zaman eÅŸek, maymun vb. hakaretlerde bulunan birisi nasıl olacakta o insanlara yardımcı olacak? Maymun veya eÅŸek bile olsa, onlara bile iyi davranmayı, zulmetmemeyi inandığımız din emrederken… Zararlı hayvanları bile ancak bize zarar verecekleri zaman öldürmeye izin varken…

Peygamberimiz sadece insanlığa değil aynı zamanda cinlere de peygamber olarak gönderildi. Onun rahmeti sadece insanlığa değil bütün yaratıklaradır. Bundan dolayı daha küçük yaşta iken bulut onu güneşten koruyordu. Kendimize bile merhametimiz yokken, en yakınlarımıza bile merhametimiz yokken, insanlığa nasıl merhamet edeceğiz? Öyleyse önce kendimizle barışacağız, içimizde barışı sağlayacağız. Ne zaman? Hemen şimdi. Bunun temeli de, hatalarımızdan hemen dönüp Allah’tan affımızı isteyerek başlamaktır. Bizi yaratan O, zayıflıklarımızı en iyi bilen O, bizden tevbe etmemizi isteyen de yine O. Ne zaman tevbe edeceğiz? Hemen şimdi. Namaz kılmıyorsan kılmaya, başın açıksa örtünmeye, porno seyrediyorsan seyretmemeye, ticaretinde hile yapıyorsan yapmamaya, eşinle aranız bozuksa düzeltmeye hemen şimdi karar ver.  Bu yazıyı bitirmeyi bekleme değişime başlamak için. Tevbeyi erteleten şeytandır. Şeytan ertelemeni istiyor, Allah hemen istiyor. Hangisi daha önemli ve öncelikli? Huzur istiyorsan, huzur yollarını açıp huzursuzluk getiren şeylerin yolunu kapatacaksın. Onun yolu da tevbe edip Yaratıcının yaratılış kodlarına ugyun yaşamaya başlamakla mümkündür.

Huzuru kendimizde sağladıktan sonra aile fertlerimiz için de sağlamakla sorumluyuz. Ailemizi, akrabalarımızı, çocuklarımızı, anne babamızı biz mi seçtik yoksa Allah mı? Her birimiz sadece Allah’ın dilemesi sonucu bizim için seçtiği bir ailede doğduk. Hepsi bu. Hangi aileden olursak olalım dünyaya geliş gayemiz Allah tarafından imtihan olunmaktır. Nerde olduğumuz, hangi ülkede yaşadığımız, hangi ırka mensup olduğumuz önemli değil. Önemli olan Allah’ın bizim üzerimizdeki nimetlerini hatırlayıp gereken şükrümüzü yerine getirmektir. En büyük nimetlerden birisi de müslüman bir anne babadan doğmuş olmamızdır. İyilik ve iyilik yapma hususunda birbirimize yardımcı ve destek olmalıyız. Namaza gidiyorsak, haydi beraber gidelim demelidir. Ne yazık ki, namaza çağrılan birisi, işi hafife alarak, “bana da dua et, ben yarın gelirim” diyebiliyor. Veyahut, “sen bize bakma, sen kendin kıl”  diyebiliyor. Sübhanallah! Ya Rabbi! Affet bizi.

Kıyamet günü Allah’ın melekleri soracak: “Allah size hatırlatıcı ve uyarıcı olarak bir peygamber göndermedi mi?” Onlar da, “evet, peygamber de geldi, mesaj da geldi ama biz “bana da dua et, ben yarın gelirim” dedik mi diyeceğiz? Affet bizi ya Rabbi!

Gönül hoşluğu, iç huzuru dışardan gelmez ancak bizim içimizden bizimle başlar. Günahlar ve isyan hiç bir zaman huzur ve rahatlık getirmez. Sadece geçici bir rahatlık verir, sadece kısa bir an, birkaç saat veya birkaç gün iyi hissetmeni sağlar o kadar. Sonra pişmanlık üstüne pişmanalık, üzüntü üstüne üzüntü yaşanır. Ölüm gelince de telafisi mümkün olmayan bir iç yarası ve geçmeyen bir üzüntü ile başbaşa kalır insan. Son pişmanlık fayda vermez. Nefsimiz, “dönüşü olmayan noktaya gelindiğinde, yani, ekranda “Game Over” yazdığında, “keşke toprak olsaydım.” der. Heyhat, artık dönüş yalnız hesap meydanınadır.

Sonunda pişman olmamak için ibadet ediyoruz, camiye gidiyoruz. Camiye gittiğimiz zaman beklentimiz nedir? Allah ve Rasülünün hatırlatmalarını duymak, dinlemek, kalplerimizi yumuşatmak, böylece birbirini Allah için seven kullar olmak ve O’nun rızasını kazanmak. Müslüman olarak birbirimize karşı gerçek sevgi duymak ve hissetmek çok önemlidir.

Önce kendimizle barışık hale gelmeliyiz ve bu barışımızı ve huzurumuzu aile fetlerimizle paylaşmalıyız. Eşler birbirlerine karşı güven duymalı ve huzur kaynağı olmalıdır. Eğer bir hanımın niyeti cenneti kazanmaksa, bir beyin niyeti cenneti kazanmaksa, bu evlilikte yanlış bir şey yapılır mı? Eğer istikamet üzere olmak istiyorsak, cennete doğru ailecek yürümek istiyorsak, böyle bir evlilikte yanlışın yeri olur mu? Allah biz kullarına büyük nimet olarak kendine ibadet etme imkanı vermiş. Biz de bu ibadetlerimizle kendisine yaklaşma ve rızasını kazanma imkanı buluyoruz. Bu nedenle Allah kişinin eşiyle ilişki kurmasına bile sadaka sevabı veriyor. Bazı insanlar evli ama başka yerde uyuyor, harama gidiyor, ailesinin sorumluklarından kaçıyor. Evde yapması gereken sorumluklarını yerine getirmiyor. Sahabe soruyor, kişinin kendi eşiyle şehvetini gidermesinde sevap mı var? Cevap geliyor, aynı şeyi haram yoldan yapınca günah olmuyor mu? Öyleyse helal olan yoldan şehveti gidermekte sevaptır. Eğer bir şeyin yanlış yapılması günah ise, o işin doğrusunun yapılması da sevaptır. Ya Rabbi! Haramlardan kaçınmayı nasip eyle.

Cinsel arzuların yüksek derecede uyandırıldığı ve tahrik edildiği bir devirde yaşıyoruz. Çirkin şeylerin açıktan konuşulmasından yüksek zevk alınmaya başlanmış bir zaman dilimindeyiz. Böyle ortamlardan kaçınmak bize cennetin yolunu açabilir. Çünkü öyle bir ortam ki, önüne bakıyorsun bilbordda açık kadın, sağına bakıyorsun zina işleniyor, soluna bakıyorsun porno reklamı, arkana bakıyorsun açık kadın sana doğru yürüyor. Herşeye ulaşmak çok kolay. Seni tutan sadece Allah korkusu, ibadet tutkusu. Eğer sırf Allah için bunlardan sakınır ve günah işleme imkanı olduğu halde kendini korursa insan, Allah kıyamet günü o kişiye özel ikramda bulunacağını, arşının gölgesinde gölgelendireceğini vadediyor. Allah korkusundan tenhalarda gözyaşı döken kişiye de aynı muamale yapılacaktır.

Kendisi sapıtmış bir insan, tevbe etmek istemeyen bir insan, nasıl başkasına yardım edebilir, onu doğru yola çağırabilir? Şimdi değil de ne zaman tevbe edip Allah’a döneceksin? Bu çok güçlü bir sorudur. Daha ne kadar konferans veya sohbet dinelemen gerekiyor doğru yola gelmen, değişime başlaman için? Bütün kötü alışkanlıklarını bırakarak Rabbine dön. Gece hayatını bırak, ibadetle meşgul olmayacaksan yatsıdan sonra hemen yatağına git, eşinin senin üzerindeki hakkını yerine getir. Allah üzerimizde hakkı olan herkesin hakkını yerine getirme gücü versin.

İslam ne güzel bir dindir. Peygamberimizin öğretileri dinimizin bir parçasıdır. O dini öğretme konusunda utangaç davranmamıştır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi söylediklerini açık ve net olarak ifade etmiştir. Bir örnek daha verelim. “İki şeyi doğru kullanmak konusunda bana garanti verin ben de size cenneti garanti edeyim. Onlar, iki bacak arasındaki ve iki dudak arasındaki kemiksiz organlarınızdır.” buyurmuştur. Bu kadar açık bir ifade. Bu iki organınızı doğru şekilde günah işlemeden kullanana cenneti garanti ediyor efendimiz. Kelimeler açık, manası açık ama hayat boyu yapılması gereken bir iş. Her zaman bir şey söylemeden önce düşünmek gerekir. Özel organını kullanmadan önce doğru yerde mi kullanıyorum diye düşünmek gerekir. Eğer haram yolda kullanmak durumda isen, cenneti kaybedeceğini düşünerek vazgeç. Günahları affeden sadece Allah’tır. Allah’ı hatırından çıkarmayan kişi günah işleyemez. Allah’ı unutmuş kişiyi de günahtan kimse alıkoyamaz. Allah’tan başka dua  edeceğimiz, affimızı isteyceğimiz varlık yoktur, sadece O vardır. Öyleyse O’na dönüp affımızı isteyelim. Yaptığı işlerin karşılığı affedilmek olan insanların mükafatı ne güzeldir ne güzel. Son durakları ebedi olarak kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennet olanların yerleri ne güzeldir ne güzel. İşte bu insanlar, günah işlemiş fakat sonra pişman olmuş, kalbinin ta derinliklerinden üzüntü duymuş, yanlıştan U dönüşü yapmış ve tevbe etmiş insanlardır. Hiç kimse Allah’tan daha merhametli değildir. Öyleyse Allah’ın merhametini kullan ve O’na dön, samimiyetle affını iste. Hem günah işlemeye devam etmeyi hem de affedilmeyi deneme sakın. İkisi bir arada yürümez. Gazino da namaz kılıp kumar oynamaya devam etmenin bir mantığı var mı? Namazın arkasında kumarı kazanmak için dua etmek nasıl bir şey? İsyan ettiğin Allah ile ibadet ettiğin Allah aynı değil mi?  Bu nasıl bir anlayış? Eğer kumarda kazanırsam bir cami yaptıracağım diye dua etmek? Bu nasıl bir kazanç, nasıl bir ibadet yeri? Hem hırsızlık yap hem de hayır yap. Bu anlayış nasıl çalışacak?

Allah’ın evinde olduğun zaman Allah ile beraber ol. Melekler mescidde seninle beraber olduğu halde senin ruhunun başka yerlerde gezmesi uygun olur mu? Camiler ve mescidler Allah’ın evleri olduğundan, Allah ibadet için evine gelenleri isimleriyle meleklere bildirir. Senin ismin orada zikredilirken senin ruhen başka yerlerde gezmen uygun olur mu? Sen nasıl olur da Allah’a yönelmezsin.

Değerli kardeşim, kötü alışkanlıklarını bırak, Rabbine dön, itaatkar çocuk gibi ol. Annene babana, en yakınlarına karşı yüzünden gülümseme eksik olmasın. Peygamberin sünnetini öğren. Müslüman olanlara ve olmayanlara mensup olduğun dinin güzel ahlak ve davranış dini olduğunu yaşayışınla göster. Bazen müslüman olmayan bir kişi gibi davranıyoruz. Onlara inandığımız değerleri nasıl ulaştıracağız?

Biz bütün yaratılmışların en değerlisi olan bir peygamberin ümmetiyiz. Eğer ona yakışır bir ümmet olarak yaşamazsak kıyamet günü peygamberimizin yüzüne nasıl bakacağız? İnsan kelimeyi şahadet getirip, “Ben görmüş gibi inanırım ki Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur. Yine ben görmüş gibi inanırım ki Muhhamed aleyhisselam O’nun kulu ve son elçisidir.” dedikten sonra nasıl olur da günah işler? Nasıl olur da Allah’ın gazabını çekecek işler yapar?

Allah kalb yumuşaklığı versin. Ailenizle yaşadığınız küçük problemleri lütfen inandığınızı söylediğiniz dine göre çözün. Evde ateş yakan, çile çektiren kişi olmak yerine eve huzur ve güven getiren kişi olun. Evde yüzlere gülümseme getiren kişi olmak yerine gözlere gözyaşı getiren kişi olmayın. Allah’ın rızasını kazana kişi olun, O’nun gazabını çeken kişi olmayın.

Bir insan ve bir müslüman olarak birbirimize karşı saygılı ve yakın olmamız şarttır. Kendimize soralım, beraber yaşadığım insanlara karşı nasıl davranıyorum, nasıl davranmalıyım? Allah’a karşı nasıl davranıyorum? İnsanlığa karşı nasıl davranıyorum? Etrafımdaki varlıklara nasıl davranıyorum?

En son din olan İslam’ı doğru kaynaklardan öğrenelim. Etrafımızdaki öğrenme imkanlarını değerlendirelim. Ümmetle birlikte olma yollarını arayalım. Etrafımızdaki faydalı sosyal ve sportif dernek faaliyetlerine tembellik etmeden katılalım. Mescid ve camilere ailecek devam edelim, aktivitelerine katılalım. Dünyada müslümanlar ölüyor, öldürülüyor, zulme uğruyor. Elhamdülillah biz şu anda aynı sıkıntılarla imtihan olmuyoruz. Bu nimetin kıymetini bilelim. Dine karşı ve onu öğrenip yaşama konusunda ilgisiz ve kaygısız olmayalım.

Ne zaman değişmeyi düşünüyoruz? Gevşekliği bırakıp dini tam ve doğru öğrenmeye ihtiyacımız var. Etrafınızda doğru dini öğrenecek imkanlar yoksa, online olarak öğrenme yol ve imkanlarını arayınız, sorunuz. Allah’ın değişmez sözü ve “İnsan Kullanım Kılavuzu” olan Kur’an’ı aslından Arapça olarak öğrenmekle işe başlayınız. Düşünün bir kere. Kişi aşık olduğu bir kişinin yazdığı kitabı sırf ona olan derin sevgisinden dolayı ezberliyor. Bu ezberi yapan kişi kitabını ezberlediği kişiye gelip senin kitabını ezberledim dese o kişi, kendisine karşı duyulan bu aşk ve sevgiden dolayı ne kadar sevinir değil mi? Halbuki o kişi kendi yazdığı kitap olmasına rağmen ezbere okuyamaz ve söyleyemez. Bu bir gerçektir. İşte Kur’an’ın mucizesi buradadır. Bir çok kişi Kur’an’ı ezberlemiştir. En azından herkes Fatiha suresini ve bir çok kısa sureyi ezbere okuyabilir. Öyleyse bu ezberlerimizi artırmalıyız. Kıyamet gününde Rabbimizle karşılaşıp, “Ya Rabbi, Senin kitabını okumayı öğrendim, düzgün okumaya gayret ettim, manasını anlamaya çalıştım, daha iyi anlamak için kitabının dili olan Arapça’yı öğrenmeye çalıştım, anladıklarımı hayatıma uygulamaya gayret ettim.” dediğimiz zaman Rabbimizin, “Bütün gayretlerinin karşılığının cennette neler olduğunu biliyorum. Bunları söylemene gerek yok” demesi bizi sevindirmez mi? Fakat biz bu gayretleri göstermezsek bu nasıl olacak? İnsan dua etse, “Ya Rabbi! Benim canımı secdede al.” diye ve namaz kılmasa bu nasıl olacak? Bu dua güzel bir dua ama alnı yere gelmeyen kişi nasıl secdede vefat edecek? Bu duayı yapıp bir vakit bile olsa namazı kaçırmamalıyız. Aynı şekilde, Arapça’yı öğretmesi için Allah’a dua eden bir kişi,  hiç gayret göstermese, sınıflara gitmese, ders almasa nasıl öğrenecek?

Kendinizle ilgili herhangi birşeyin gelişmesini istiyorsanız gayret ve çaba göstermelisiniz. İlgili çalışmayı yapıp kazanmalısınız. Allah’ın verdiği kapasiteyi kullanmalısınız. Ne yapman gerektiğini öğren ve kazan. Öğrenmek ve kazanmak sadece bu dünya ile ilgili değildir, aynı zamanda ahiret ile de ilgilidir. Helal yoldan kazan ve helal yerlere harca. Rabbimiz kulluk derecemizi ve kalitemizi artırsın. Amin.

Öyleyse, “haydi, kendimizi deÄŸiÅŸtirip güzelleÅŸmek için en iyi stilist, tasarımcı ile randevulaÅŸalım. İçimizde varolan, en iyiyi yansıtacak bu stilist ile buluÅŸmanın neticesi ne kadar müstesnai bir ÅŸekilde güzelleÅŸeceÄŸimizi ispat edecek, gösterecektir. DEĞİŞİMİ gerçekleÅŸtirecek nitelikteki niyet gücü, adım atma gücü “ben”de, “sen”de ve “biz”dedir.”

 Mahmud Salih – 7/10/2015 -24/12/1436

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Birlikte Huzur İçinde Yaşama -Toplumsal Takva- Reçetesi

İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde son din olan İslam’a göre hareket edin. Yaratıcınıza saygılı olun ve O’nun emirlerine uygun yaşayın. Yaptığınız herşeyin bilindiğini ve kayıt altına alındığını unutmayın.

Peygamberler ve onların hakiki taipçileri ve vârisleri olan doğal liderler hayatınızın örnek insanları olsun. Yolunuz onların yolu olsun. Çünkü, ‘Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardır. En son gönderilen kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan tasavvuf yolunun liderleri devam ettirmek suretiyle mesajın güncelliğini sürdürmüşlerdir.’

4.Nisa-133Fikirleriniz inançlarınızın önüne geçmesin. Bulunduğunuz ortamda yüksek sesle konuşmayın. Sevdilerinize bağırıp çağırmayın. Farkına varmadan sevdiklerinizi kaybedebilirsiniz. Sonra üzülürsünüz ama faydası olmaz.

Her daim edepli olup benliğinizi öne çıkartmayınız. Bu sizin hayat imtihanınızda başarılı olmanızı sağlayacaktır. Aynı zamanda Yaratıcının affına ve mükafatına ermenize de sebeptir.

Yaptığınız her hareketi düşünüp taşınıp öyle yapınız. Bu tutum sonradan pişman olmamanızı sağlayacaktır.

Her kişinin, özellikle yakın çevrenizin özel hayatına ve özel zamanlarına saygılı olun. Bu hem onlar için hem de sizin için daha iyi ve daha sağlıklı bir iletişimdir.

Hataları bağışlayıcı ve merhametli olun. Çünkü bunlar hem karşı taraf hem de sizin için farkedilir bir değerdir.

Şayet sözüne güvenmediğiniz veya tanımadığınız birisi size bir haber getirirse/gönderirse, paylaşım yaparsa, mutlaka onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kişiye veya topluluğa karşı haketmedikleri bir davranışta bulunursunuz veya onlar hakkında yanlış fikir edinirsiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Her zaman iyilerle ve hikmet sahibi kişilerle beraber olmaya gayret edin. Herhangi bir konuda doğru karar vermekte zorlanırsanız onlara danışmayı ihmal etmeyin. Hakikati savunmaktan ve doğruyu yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyin. İman kalplerinizin süsü ve en sevdiği şey, küfür ve isyan da en sevmediği şeyler olsun.

Başınıza gelen herşeyin dünya hayatının imtihanının bir parçası olabileceğini unutmayın. Her güzel halin de Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak verilmiş olduğunu bilerek her daim hamd ve şükür içinde olunuz.

Yaşadığınız toplumda ve ortamlarda her zaman sorunun değil çözümün bir parçası olun. İhtilaf halinde olanların hemen arasını bulmaya ve barıştırmaya gayret edin. Her işinizde âdil davranın. Fitnenin büyümesine fırsat vermeyin.

Mü’minleri Allah’ın kardeş yaptığını unutmayın. O halde eğer mümin  kardeşlerinizin arasında herhangi bir kırgınlık varsa onu hemen düzeltin ve Allah’ın emirlerine uygun yaşayın ki rahmete nâil olasınız.

Mü’minlerin birbirinin derdine ortak olarak, kötülük yapmalarına ve batıla meyletmelerine engel olarak, hayırda yardımlaşarak, selamlaşarak, ziyaretleşerek, hediyeleşerek, birbirini koruyarak, Allah yolunda yürüyerek, İslâm düşmanlarına karşı birlik olarak kardeş olduklarını unutmayın.

Mü’minlerin aralarındaki üstünlüğün ancak takvâ ile, Allah’ın emirlerine uygun yaşamakla olduğunun farkında olun. Bunun dışında, kan bağları ve beşerî tedbir ve usullerin, hiçbiri, dinin getirdiği bu kardeşliği tesis edemeyeceğini daima hatırda tutun.

Bir topluluk, bir toplulukla veya bir kişi diğer bir kişi ile alay etmesin. Ola ki alay edilen kişi/ler, Allah yanında alay edenlerden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra kişinin fâsıklık damgası yemesi veya din ve ahlâk sınırını aşmasının ne kötü bir isim olduğunu bilin.

Sağlam ve güçlü bir inanan olarak dostlukları ve kardeşliği bozan ve zedeleyen günah olan zandan çok sakının. Birbirinizin gizli kusurunu casus gibi araştırmayın ve biriniz, diğerini çekiştirmesin.  Gıybetin ölmüş kardeşinin etini yemek gibi olduğunu unutmayın ve gıybet anında bunu düşünün ve gıybetten vazgeçin. Hata yaptığınız zaman da özür dilemekten ve tevbe etmekten çekinmeyin.

Basın ve yayın araçlarının verdiği haberlerle tanımadığınız ve güvenilir olup olmadığını bilmediğiniz kişilerin sosyal medyada paylaştıkları haber ve fotoğrafların doğru olmayabileceği şuurunda olmalısınız ve paylaşımlarınızı tetkik etmeden yapmamalısınız. İnsanın her duyduğunu söylemesi veya gördüğünü paylaşması kişiye yalan olarak yetebilir ve yalancılardan yazılabilir. Buradan hareketle yazılan ve söylenen haberleri ve olayları bu bilgiler etrafında okumak, araştırmak ve paylaşmak gerekir.

Hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanların bir erkekle bir kadından yaratıldığını, ırk ve şahsımızla övünmek için değil; sırf iyilik uğrunda yarışıp ve yardımlaşalım diye kavimlere ve kabilelere ayrıldığımızı unutmayınız. İnsanların Allah yanında en şereflileri, Allah’ın emirlerine en uygun yaşayan ve günahlardan sakınanlardır.

Takvâ sahibi olmak, bütün günahlardan ve günaha giden yollardan sakınmak, nefsi terbiye ve tezkiye etmektir. Bu da nefsi her türlü kötü ve batıl duygu ve isteklerden arındırarak, Allah’ın emrine ve Resûlü’nün sünnetine uygun yaşamak; insanlara karşı dış yaşantısını Allah’a karşı da iç yaşantısını tertemiz süslemektir. Muttakîlik köşeye çekilme değil, aynı zamanda emr-i mâruf nehy-i münkeri yerine getiren aksiyoner bir hayat tarzıdır. Senin hayat tarzında bu olsun.

Dünyada bütün insanlar arasında, insan olma yönünden hiç bir farklılık ve üstünlük olmadığını, eşitlik, karşılıklı saygı, müsamaha ve hayat hakkını tanımanın var olduğu bilinmelidir.

İmanımızın sahih, amellerimizin salih olmasının Allah’a ve Resûlü’ne tam itaat etmeye bağlı olduğunu bilmeliyiz ve buna kalpten inanmalıyız. Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Resûlü’ne inanan; sonra bunda şüpheye düşmeyenlerdir.

Göklerde, yerde ve ikisi arasında olan, görünen ve görünmeyen herşeyi bilen ve herşeyin sahibi, yaptıklarımızı hakkıyla gören Allah’tır. İnandığımız dinin sahibi de O’dur. Müslüman olmamız O’nun bize büyük nimetidir. Minnettar kalacağımız, hamd edeceğimiz, şükredeceğimiz, sahip olduğumuz herşeyin ilk ve son sahibi tek ve yegane varlık Allah’tır.[1]

Mahmud Z. Ãœnal – 2/10/2015



[1] Bu makale, Hucurât Suresi, Feyzü’l-Furkân Türkçe Meali’nden istifade edilerek hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Anlamada Yeni Bir Yaklaşım-1

Kur’an-ı Kerim’in önemi ve deÄŸeri tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Bu hususta selef-i sâlihîn ve büyük alimlerimiz tarafından pek çok eser te’lif edilmiÅŸ, Kur’an-ı Kerim’in faziletini anlatan ciltlerce kitap yazılmıştır.

Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma (KAB) çalışmalarına bir katkı olması amacıyla  Kur’an okumalarım çerçevesinde Kur’an’ı anlamada yeni bir yaklaşım olarak faydalı olacağını düşündüğüm bazı şeyleri yazılı olarak siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim. İşte bu yazımda sizlere Kur’an’ı dıştan, sonraki yazı(ları)mda da içten tanıtmaya çalışacağım.

Çünkü Kur’an’ın içini tanımadan önce onu dıştan genel olarak tanımamız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi, toplanması, yazısı, görünüşü ve diÄŸer yönleriyle ilgili bu bilgileri bilmek oldukça önemlidir.

Elimizde bulunan bu kitap Kur’an :

Son vahiy dini İslam’ın kutsal kitabı; yalnız Araplara değil, yeryüzündeki tüm insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir “Kılavuz”dur.

Kur’an, Allah tarafından değişik vahiy şekilleriyle Peygamberimiz’e indirilen, Fatiha’dan başlayıp Nâs suresinin sonuna kadar 114 sure  ve 6236 ayet olarak  İmam Mushaf’ın iki kapağı arasında yazılan, tevatürle (kendilerinin yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından) nakledilen; okunması, yüzüne bakılması ibadet olan ve tilavetiyle ibadet edilen; geçmişin ve geleceğin bütün ilimleri içinde olan, kendisine has bir çok özellikler taşıyan ve benzerinin yapılması konusunda bugüne kadar herkesi aciz bırakan bundan sonrada da bırakacak olan; peygamberi, cinleri ve bütün insanları muhatap alan Arapça mucizevî ayetler bütünü; Allah’ın ses ve harflerden bağımsız olarak zâtı ile kâim olan nefsî kelamıdır ve manalardan ibarettir.[1]

Kur’an “okunan kitap” demektir. Yazılı olan şeye “kitap” denildiği gibi, okunan ilâhî vahye de “Kur’an” denilmiştir. Kur’an kelimesi 68 kadar ayette bizzat geçmektedir.

Kur’an,  daha önce  Allah tarafından elçilerine gönderilmiş sahifelerden ve Tevrat, Zebur ve İncil’den sonra onların asıllarını da içine alan ve o asılları tasdik eden ilâhî vahyin bozulmamış en son ve sonsuz ışığı ve halkasıdır. [2]

Kur’an’ın, Kur’an-ı Kerim, Mushaf, Nûr, Hüdâ, Furkan, Zikir, Hakîm ve Kitap en meşhur isimleri olmakla beraber kendi ayetlerinde ve hadislerde geçen isim ve sıfatları alimlerin tespitine göre 100 civarındadır.

Lafzen ve manen Allah Teala’nın HAK kelamıdır. İnanıyoruz ki bir benzeri yazılamamıştır ve kıyamete kadar da yazılamayacaktır. [3]

Kur’an önce, Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği bir şekilde Lehvh-i Mahfuz’a, oradan dünya semasındaki Beytü’l-İzzet’e, oradan da Cebrail vasıtası ile veya değişik vahiy yollarıyla Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’e indirilmiştir.[4]

Vahiy, başkalarının da görebildiği, hissedebildiği, insanın duyularını zorlayan şiddetli bir olaydır.

Peygamberlere vahyin geliş şekilleri; uykuda rüya ile, perde arkasından, perdesiz, melek ile ve kalbine ilham edilmesiyledir.

Kur’an-ı Kerim, miladi 610 tarihinden Efendimiz’in vefat ettiÄŸi 632 tarihine kadar;  13 yılı Mekke 10 yılı Medine’de olmak üzere toplam 23 yılı (22 sene, 2 ay, 22 gün) kapsayan bir zaman süreci içinde oluÅŸmuÅŸ bir konuÅŸmanın tümünden ibarettir.  Bu zaman içinde ayet ayet, sure sure inmeye devam etmiÅŸtir.[5]

Kur’an’ın –müslüman müelliflerce sayılan- kelimelerinin sayısı 77.934 tür.

Kur’an, Allah’ın bu dünyaya söylediği sözdür. Lafzen Arapça[6] inmiş ve hep Arap alfabesi ile Kureyş lehçesi[7] üzerine yazılmış ve okunmuştur.[8]

Kur’an ayetleri hiçbir sebebe bağlı olmaksızın doğrudan Allah tarafından indirildiği gibi, özel sebeplere bağlantılı olarakta nazil olmuştur. Her ayetin mutlaka bilinen bir iniş sebebi olmayabilir, iniş sebebi bizzat ayetin kendisidir.

Peygamberimizin vefatından sonra Ebû Bekir radiyallahu anh zamanında sayfalarda ve hafızalardaki Kur’an belirlenmiş şartlara riayet edilerek Mushaf haline, toplu olarak yazılı kitap haline getirildi. Son nazil olan ayetten sonra Peygamberimiz en kuvvetli rivayete göre dokuz gece yaşamıştır. Tabidir ki, bu kadar müddet içinde surelerin ve ayetlerinin kitap halinde  tertibine peygamberimiz hayatta iken imkan bulunamazdı.

Kur’an yazısı ilk başta noktasız ve harekesizdi. Onun harflerinin ilk noktalanması ve harekelenmesi Emevi halifesi Abdülmelik b Mervan (ö. 65/684) zamanında Ebu’l Esved Ed-Düeli (69/688) tarafından yapıldı.

Kur’an yazısı harflerin aldığı şekle, noktalama usulüne ve kullanılış tarzına göre değişik isimler alır. Başlıca yazı tipleri: Ma’kılî, kûfî, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, terkî ve rik’a’dır. Son altı hatt çeşidine İslam hatt geleneğine göre “aklâm-ı sitte-altı kalem” denilir ki, diğer yazı çeşitleri bunlardan türetilmiştir.

***

Kur’an-ı Kerim 114 suredir. Sure, ayetlerden oluÅŸan, her birinin özel ismi olan Kur’an-ı Kerim bölümlerinin adıdır.[9]

Sureler ve ayetler Mekkî (Mekke’de inen) ve Medenî (Medine’de inen) olarak isimlendirilir. Surelerin bazıları tam olarak Mekke’de ya da Medine’de inmiştir. 12 surede ihtilaf olmakla beraber günümüzde yaygın olan görüşe göre surelerin 86’sı Mekkî, 28’i Medenî’dir. Bazı Mekkî surelerde Medenî ayetler, Medenî surelerde de Mekkî ayetler bulunur.[10]

Mekkî sureler ve ayetler kısa cümleli ve vurguludur, iman ağırlıklıdır, müşriklerin inançlarını, bazı adet ve ahlaki yapılarını tenkide tabi tutar, heyacan dolu ayetlerdir.

Medenî sureler ve ayetler ise ehl-i kitap ve münafıklardan bahseder, uzundur ve hüküm bildirir;  sade bir dil taşır, beşerî, siyâsî, ictimâî, ticârî ahkâmı bildiren, emir ve hüküm ayetleri ağırlık taşır.

Sureler uzunluklarına göre es-seb’u’t-tıvâl (2-9. sureler), el-mi’ûn (ayetleri 100’den fazla olanlar, 10-35. sureler), el-mesânî (ayetleri 100’den aşağı olanlar, 36-49. sureler.) ve el-mufassal (50-114. sureler) şeklinde de sınıflandırılır.

***

Kur’an Fatiha suresi ile başlar Nâs suresi ile biter.

Kur’an surelerinin sıralamasını, ayetlerinin hangi sureye ve hangi sıraya konulacağını, yerlerinin belirlenmesini  -genel kabule göre- Peygamberimiz bildirmiştir. Osman radiyallahu anh zamanında toplanan Mushaf’ın tertibi üzerinde ashabın ittifak etmesi, surelerin ve ayetlerin tertibinin vahye dayalı olduğunun delilidir.

Kur’an-ı Kerim sûrelerden, sûreler de ayetlerden meydana gelir.

Sure başlarındaki besmeleler -Fatiha hariç- sureden bir ayet sayılmaz.

Kur’an okumak isteyen kişi Eûzü[11] ve Besmele ile başlar. Yalnız Tevbe suresinin başından okuyan kişi besmele çekmez. Diğer bütün surelerin evvelinde besmele çekilir.

Kur’an’ın en uzun suresi 2/Bakara (286 ayet), en kısa suresi 108/Kevser’dir (3 ayet).

İlk inen sure Fatiha Mekke’de, son inen sure 110/Nasr suresi de yine Mekke’de (Veda Haccında) inmiştir. Nasr suresi Mekke’de inmesine rağmen hicretten sonra nazil olduğu için Medenî’dir.

Her surenin en az bir veya birden fazla ismi vardır.[12]

Kur’an surelerinden 29 tanesi Hurufu Mukatta’a ile başlar.[13]

Kur’an B (ب) harfi ile başlar S (س) harfi ile biter (بَسْ BES= Farsça’da YETER anlamına gelir).

Kur’an’da 114 besmele vardır. Besmele’nin 113 tanesi sure başlarında, biri ise Neml suresinin içindedir.[14]

Berae (9/Tevbe) suresinin başında besmele bulunmamaktadır ve başında besmele olmayan tek suredir.

Kur’an 6236 ayettir. Ayet,  surelerin bir mana veya bir hüküm ifade eden her bir  bölümüne verilen isim.  Veya,  surelerin harf veya kelime gruplarına verilen isim.[15]

Ä°lk inen ayetler 96/Alak suresinin ilk 5 ayetidir.[16]

En uzun ayeti Müdâyene-borçlanma (2/282) ayetidir, bir sayfadır.

Bu ayetlerin bir kısmı muhkem, kuvvetli, mânâsı hemen âşikâr anlaşılabilen, kendisinden hüküm çıkarılabilen ayetlerdir. Bir kısmı da insanların hepsinin anlayamayacağı esrarlı, rumuzlu, müteşabih ayetlerdir.[17] Bu yüzden Kur’an’dan herkes anlar ama Kur’an’ı herkes anlayamaz.  Eğer Allah kelamının gerçek güzelliği, harflerinin kisvesine bürünmemiş olsaydı, Kur’an’ı dinlemek için arş ve arz yerinde duramazlardı. İnsan bu kelamın büyüklüğünü, yaratılışındaki anlayış derecesine göre kavrar ve herkes, Allah’ın bir hikmeti olarak, ondan kendisine taksim olunan bir anlayış miktarınca nasibini alır.

Kur’an’ın ana gayesi, Kur’an’ın kendi ifadesiyle, yeryüzünün halifesi; kısmen kendisine idare yetkisi verilmiş bu dünyanın vekili olarak sınırlı yöneticisi olan insana  iki cepheli –dünya ve ahiret- ışık tutmaktan ibarettir.

Kur’an’ın temel konuları tevhid, risalet ve ahirettir.

Bu ana gaye ve temel konuların anlatılması için bir çok peygamber ve elçi gönderilmiş, Kur’an  bunlardan sadece 25 peygamberin ismini zikreder.

Kur’an’da 88 yerde “Ey iman edenler!” hitabı vardır. Allah lafzı  2697 sayısı ile Kur’an’da en çok geçen lazfızdır. İlah, Allâhümme lafızları ve Allah’ın diğer isimleri bu sayıdan hariçtir.

Kur’an, 7 tanesi mütevatir (Kırâat-i Seb’a) 3 tanesi meşhur yolla olmak üzere 10 değişik kırâat (Kıraat-i Aşere) ve onların ravilerinin farklı rivayetleri ile okunur.[18] Kıraat imamlarının ittifak ettikleri şeylere muhalefet etmek haramdır.

Türkiye’de Kur’an Asım kıraatinin Hafs rivayeti ile okunur.[19]

Kur’an’ı Kerim’de 14 secde ayeti vardır.[20] Bunun dışında bazı ayetler konularına göre de isimlendirilirler. Mesela, Ayete’l-Kürsi gibi…

Tecvid, Kur’an’ı güzel okuma kaidelerini öğreten bir ilimdir. Şer’î ilimler içerisinde tecvid ilmi kadar hocaya ihtiyaç hissettiren başka bir ilim yoktur.

Hakiki manada yapılan Kur’an okumasında dil, akıl ve kalb ortak olarak vazife görür: Dilin görevi, tertil ile harflere hakkını vererek okumak; aklın vazifesi, manaların tefsirini yapmak; kalbin görevi ise okunanın etkisi altında kalmak ve kendisine çeki düzen vermektir. Binaenaleyh dil ile okunur, akıl ile terceme edilir, kalb ise ders alır.

Alimlerimiz, dinimizi öğrenmek veya Kur’an okumak ve dinlemek maksadıyla toplantılar yapılmasını ve bu toplantılara güzel sesli okuyucuların kıraatları ile son verilmesini güzel ve hoş bulmuşlardır.

***

Elimizde bulunan ve yaygın olarak kullanılan Kur’an baskısı, 600 sayfa, 30 cüz, 120 hizbdir. Her cüz 20, her hizb 5 sayfadır.[21] Ramazan ayında teravihlerde  ve mukabelelerde hergün en az bir cüz okunarak bir ayda hatim yapılır.

Cüz, hizb ve secde ayetlerinin işaretleri sayfaların kenarlarında süslü olarak gösterilir.[22]

Sure baÅŸlarındaki süslü bölümlerde surenin adı, ayet sayısı, Mekkî veya Medenî oluÅŸu yazılıdır. Bu çerçeve içindeki bu isimler Kur’an-ı Kerim’den deÄŸildir, sonradan eklenen bu kısımlar Kur’an-ı Kerim’in o bölümünün bilinmesi içindir.[23]

Ayetlerler içinde ve arasında 10  değişik durak işareti kullanılmıştır.[24] Bunlardan ‘AYN (عين) durağı 550 civarındadır. [25]

Namazlarda ancak Kur’an’ın Arapça aslı okunur.

Ne kadar güzel bir şekilde terceme edilirse edilsin, hiçbir terceme/meal Kur’an’ın Arapça aslının yerini tutamaz. Meal Kur’an olmadığı için abdestsiz okunabilir, ancak mealde Kur’an ayetleri varsa sayfadaki o bölüme zaruret halleri dışında dokunulmaz.

Kur’an’ı başka bir dilde ifade etmek olan meal çalışması çok kere birden fazla mana ifade eden bir kelimede ve/veya gramatik yönden çeşitli tahlillere açık bir ibarede saklı bulunan anlamlardan birini seçme ya da muhtemel anlamlardan tercihe şayan olanını belirleme işidir.

Seslendirilmiş (vahy-i metlüv), okunur hale getirilmiş vahyin adı olan Kur’an-ı Kerimin –metnin ifade ettiği bütün manalarını aktararak- başka bir dile tercemesi imkansızdır. Dolayısıyla Kur’an ile ilgili fıkhî hükümler, terceme için geçerli olmaz ve en önemlisi, terceme, hüküm çıkarma bakımından hukuki bir kaynak niteliğini taşımaz.

Kur’an, Arapça bilmeyen yabancı topluluklar tarafından anlaşılması için İslam’ın ilk yıllarından itibaren değişik dillere tercemesi yapılmış, daha sonra geniş açıklaması olan tefsirler yazılmış; gerek terceme ve gerekse tefsir çalışmaları devam etmektedir. Kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an’ın ilk tercemesinin Farsça ve Berber dillerinde olduğu nakledilir.[26]

Acil hallerde Allah’ın mesajını anlayıp gereğince hareket etmek gayesiyle  Kur’an’a yaraşan saygı ve hürmet içinde Kur’an’a abdestsiz dokunulabilir, ezbere okunabilir ise de, sevab, fazilet ve takvaya en yakın olanı abdestli okumaktır. Gusül abdesti alması gereken kadın ve erkek ezbere veya yüzünden okuyamaz, dokunamaz. Gayri müslümler bu konunun  dışındadır.

***

Kurân, İslam hukukunun ilk ve değişmez kaynağıdır.

İçinde yer alan hükümler, emir ve yasaklar insanların gücü yeteceği ölçüdedir.

Dünyada en çok okunan ve en çok ezberlenen kitaptır. Mukaddes kitaplarını ezberleyebilme kabiliyeti, Allah tarafından Muhammed ümmetine verilmiş en şerefli bir lütuf ve mazhariyettir. Kur’an’ı ezberlemek ve öğretmek farz-ı kifayedir. Kur’an’dan mümkün olduğu kadar fazla miktarın ezberlenmesi, samimi her müslümanın arzulayacağı bir şeydir.

Kur’an Allah ve Resülünün bizlere emanetidir.

Allah’ın bizlere en muazzam lütfu, ikramı ve çok büyük bir nimetidir.

Kur’an hem insanları ve hem de cinleri muhatap alır.

Kur’an her seviyedeki insana anlayacağı şekilde ve seviyede hitap eder.

İçinde geçmişin ve geleğin bütün ilimlerini barındırır.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir zenginliktir, onu elde edene fakirlik yoktur.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an ÅŸefaati kabul buyrulan bir ÅŸefaatçidir.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir ucu Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yed-i kudretinde, elinde; bir ucu da bizim elimizde olan bir iptir.

Ä°nanıyoruz ki sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz,

Ä°nanıyoruz ki Kur’an inanan insana açılır ve kolaylaÅŸtırılır.

Kur’an-ı Kerim’i anlamanın, Kur’an-ı Kerim ehli olmanın, Kur’an-ı Kerim’in mânâlarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmek, tanımak, kendisini sevmek ve sünnetine riâyet etmekle mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’in yüzüne bakmak bile sevaptır. Yâni insan okuma bilmese bile, bu Allah’ın kelâmıdır diye yüzüne baksa, sevap kazanır.[27] Sahabe-i kiram çoÄŸu yüzünden Kur’an okurlar ve Mushaf’a bakmaksızın evlerinden çıkmayı doÄŸru bulmazlardı.

Kur’an-ı Kerim’i okumak zikirdir ve çok sevaplıdır, bir harfine en az on sevap verilir.

Kur’an-ı Kerim’in başından okunup sonunda bitirilmesine, yâni 114 sûreyi okuyup, Fâtiha’dan baÅŸlayıp Kul eûzü birabbin-nâs‘de bitirmeye hatim denilir. Hatim mühür demek. Yani bir ÅŸeyi tamamlayıp, sonra onu baÄŸlamak, mühürlemek mânâsına gelir.[28]

Daha fazla okuma imkanına sahip olmayanlar için, senede iki defa Kur’an’ın aslını hatmetmek lazımdır.

Kur’an-ı Kerim Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne göklerden ve yerden ve göklerdeki, yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her ÅŸeyden daha sevimli ve daha sevgili bir varlıktır.[29].

Kur’an-ı Kerim alışılmış manada bir kitap üslubundan ziyade, kendisinde hitabet üslubu hakim olan örneksiz ve ulaşılmaz bir edebiyat ve belaÄŸat ÅŸah-eseridir.

Kur’an-ı Kerim’in anlatım üslubunun akışı baÅŸtan sonuna kadar aynîlik göstermez. Konular deÄŸiÅŸtikçe anlatım tarzının akışı da kıvrımlar gösteren bir çizgi üzerinde sürüp gider ve renk renk, birbirinden güzel ahenklerin birleÅŸmesinden insan ruhunu okÅŸayan bir ses musikisi meydana getirir.

Kur’an, dünyanın dinî, sosyal ve politik tarihini, bilebildiğimiz başka herhangi bir olaydan çok daha köklü bir şekilde etkilemiştir.

Kur’an, herşeyden önce inanca götüren en geçerli yol olarak akla önem verir ve insan varlığını ruhsal ve fiziksel (ve dolayısıyla sosyal) planda parçalara bölünmez bir bütün olarak görür.

***

Buraya kadar Kur’an’ın ne olduğunu anlattık. Biraz da ne olmadığını belirtmekte fayda vardır.

Kur’an sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, dahi insan peygamber sözü de deÄŸildir.

Kur’an ÅŸeytan, cin, kahin, sapık, ÅŸair ve deli sözü de deÄŸildir.

Kur’an bir rüya, hayal yahut hevasından konuÅŸan bir insan sözü de deÄŸildir.

Kur’an eskilerin masalları, günü geçmiÅŸ, miadını doldurmuÅŸ bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an bir ÅŸaka ve eÄŸlence sözü de deÄŸildir.

Kur’an ibadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an sadece mezarlıklarda ölülere okunan bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an büyü, sihir ve fal yapma için okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an kendisiyle olaÄŸanüstü bir takım olayların gerçekleÅŸtirildiÄŸi bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an, bir tarih, hukuk, astronomi, matematik, fizik, müzik vs. kitabı da değildir.

***

Kur’an, kulların dosdoÄŸru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı yaÅŸamak ve sonuçta ahiret mutluluÄŸunu kazanmak için gerekli tüm temel prensipleri ihtiva eden HAKK, YÃœCE, NÛR, ŞİFA olan bir HÄ°DAYET REHBERÄ°, yolunu kaybetmiÅŸ “tüm insanlara, Amerikalı’ya, Çinli’ye, Japon’a, Afrikalı’ya, Rus’a, Ä°ngiliz’e, Türk’e, önceki kullanım kılavuzlarını tahrif ederek kendi nesillerine ihanet edenlere, kılavuzları getiren elçilere kasd edip öldürenlerin torunlarına, kendisini arayan kaybolmuÅŸlara, Allah’ın hidayet dilediklerine bir ‘Kullanım Kılavuzu’ dur.”

“Muhakkak ki bize Rabbimiz’den bir delil olarak mucizelerle Muhammed  sallallahu aleyhi vesellem geldi ve bize apaçık bir nur olarak Kur’an indi. Gerçekten, bu Kur’an, insanları en doÄŸru yola iletir ve yararlı iÅŸler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduÄŸunu müjdeler.”[30]  

Her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek ÅŸekilde okur ve okuduklarımız doÄŸrultusunda yaÅŸar isek, Allah celle celalüh, bizlere, dünya ve âhiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceÄŸimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Gönüllerimizde, gerçek sevginin tadının tattırılması dileÄŸiyle…

Mahmud Salih

13 Rebiul Evvel 1431/27.02. 2010

www.idealyol.com

 Kaynaklar:

Akpınar, Ali, Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı, 3. bs., Konya 2007.

Birışık, Abdülhamit, “Kur’an” maddesi, DİA, XXVI/383-388. Ankara 2002.

Coşan, Mahmud Esad, 29.09.’98  Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/F45B6017-81E8-436B-8C27-A694E4F13A4E.aspx ,

Coşan, Mahmud Esad, 06.10.’98 Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/BFAE0190-2614-4549-9F40-A8780A1D3DE0.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 04.02.’03YAD Konuşması, http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 31.10.’01 Berat Kandili Tebriği, http://www.iskenderpasa.com/632DA4F0-669A-4238-AE1D-27D5D7F05BA0.aspx

Döndüren, Hamdi, Yengin, Naci, “Kur’an” maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi, III/405-411.

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı: meal-tefsir, I-III, İst. 1999.

Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 4. bs., Server İletişim, İstanbul 2007.

Görgün, Tahsin, “Kur’an: Mahiyeti” maddesi, DİA, XXVI/388-389. Ankara 2002.

Havva, Said, el-Esas fi’t-Tefsir, (terc. M. Beşir Eryarsoy  vd.), c.I,  İst. 1989.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Nüzûlü ne Kırâati, Konya 1981.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri,  8.bs., İst. 2000.

Karlığa, Bekir, Kur’an-ı Kerim’e Giriş, İbn Kesir Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri Tercemesi, c.I, İst.1983.

Khalid, Mahmood Shaikh, A Study of The Qur’an & Its Teachings, IQRA, Chicago 1999.

Oral, Rıfat, Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma Klasörü, İrfander, Konya 2009.

Oral, Rıfat, Kur’an’la Buluşmak:mealler ve okuma yöntemleri , İrfander, Konya 2008.

Sadak, Bekir, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, İst. 2009.


[1]– Onda bizden önceki ümmetlerin halleri, kıssaları, hikâyeleri; bizden sonra dünyanın ve insanların başına geleceklerin, ahiretin, olacak olanların haberi vardır. Hangi dinin, inancın, dünyadaki hangi kavmin ne kusuru olduÄŸu, Allah katında makbul ve doÄŸru inancın nasıl olması gerektiÄŸi onda belirtilmiÅŸtir. O bakımdan insanlığın kurtarıcısıdır.

O, cennetin nasıl kazanılacağını, cehennemden nasıl kurtulunacağını kesin çizgilerle beyan eder. Allah-u Teâlâ Hazretleri, onu terkedenin kemiklerini kırar, belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayanı, bu küstahlığından dolayı dalâlete dûçâr eder. Ona sırt çevireni, cehenneme düşürür. Onu rehber edineni de, cennete götürür.

O, Allah’ın habl-i metîni, nûr-u mübîni, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Habl-i metîn, kuvvetli ipi demek. Yâni çukura düşmüş bir insanın sarılıp da ordan çıkartılmasına, kuyuya düşmüş bir insanın çıkartılmasına sebep olan kuvvetli bir ip gibi. Nûr-u mübîni, ortalığı aydınlatan nurudur. Zikr-i hakîmi, hikmet dolu zikridir. Ve sırât-ı müstakîmidir, yâni Kur’an yolu Allah’ın doÄŸru yoludur.

Kur’an-ı Kerim zenginliktir, hazinedir. Rehber ve kılavuzdur. Deva ve ÅŸifâdır. Åžefaati makbul bir ÅŸefaatçidir. O hidayet güneÅŸidir, kurtuluÅŸ vesilesidir. O baÅŸlara tâc, dertlilere ilâçtır. Gözlere nûr, gönüllere sürûrdur.

Onu öğrenen, öğreten, okuyup ahkâmını uygulayan kimseyi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elinden tutup, ona delil olup cennete sevkedecektir. Ä°slâm’ın korunması, imanın ve itikâdın sapıtmaması, fikirlerin darmadağın dağılmaması ondandır, onunladır, insanlar ona sarıldığı zamandır.

Onu bilen ileriye gider, maddeten ve mânen yüksek derecelere yükselir. Onu uygulayan Allah’ın rızasına erer, büyük mükâfatlar kazanır. Onunla hükmeden adâletle hükmetmiÅŸ olur. Ona sımsıkı sarılan fitnelerden korunur ve kurtulur. Onda derinleÅŸen, ulûm-u evvelîn ve âhîrîne kavuÅŸur.

[2]– Baskı hatalarını engellemek için, keyfî baskılar, ticârî baskılar yapılıp da Kur’an-ı Kerim’in ciddiyetine halel gelmesin diye, bozuk nüshalara yer vermemek için Kur’an-ı Kerimleri tedkik eden heyetler kurulmuÅŸtur. Bunlar çok titizlikle çalışarak en küçük bir iÅŸaret bozukluÄŸunu, hareke bozukluÄŸunu dahi hemen düzelttirirler, bastırtmazlar ve onu piyasaya sürdürmezler. Mühür vururlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’e saygıdan kaynaklanan bir titizliktir.

[3]– (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ = Ä°nnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ lehû lehâfizûn.-15/Hicr, 9-) Yâni kıyamete kadar Kur’an-ı Kerim korunacak, ahkâmı bilinecek. Tâ ahir zaman, kıyametin kopma zamanı geldiÄŸi zaman, hadis- i ÅŸeriflerde “Kur’an-ı Kerim ayetleri böyle vızıldayarak uçacağı” bildiriliyor. Bu bir hakikat de olabilir. Yâni Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bozulmuÅŸ olan insanlığın arasından çekilip alınacak. Ya da Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına hiç kimse kulak asmamaÄŸa, Allah’ın emirlerini dinlememeÄŸe baÅŸlayacak diye bir iÅŸaret de olabilir. Daha önceki nesillere peygambeleri vasıtasıyla gönderilen ve asılları bozulan kitaplar: Ä°ncil Ä°sa a.s.’a, Zebur Davud a.s.’a, Tevrat Musa a.s.’a indirilmiÅŸtir. Biz bunların ÅŸu andaki durumlarına deÄŸil asıllarına iman ederiz.

[4] Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz 40 yaşında iken Miladi 610 Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde, Pazartesi günü inmeye başladı.

[5]Tabii hemen hatırlayalım, 610’la 632 arası 22 eder ama, milâdî sene ile hicrî sene arasında fark olduÄŸundan, birisi 365 gün diÄŸeri 354 gün oduÄŸundan, 11 günlük fark böyle senelerce birikince, ikisi arasında yıl farkı meydana getiriyor. Hicrî 23 yılda indirilmiÅŸ, Peygamber Efendimiz’e 40 yaşında peygamberlik gelmiÅŸ, 63 yaşında irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyleyinceye kadar vahiy devam etmiÅŸtir.

[6]– Arapça, Semitik bir dildir: Yani, binlerce yıl hiçbir kesintiye uÄŸramadan canlılığını devam ettiren ve ayrıca son 14 asır boyunca hiç deÄŸiÅŸmeden varlığını sürdüren tek Semitik dil… Bu dil Arap Yarımadası’nın dili idi; çölün ve onun alabildiÄŸine geniÅŸ, zaman-dışı sonsuzluk duygusunun kazandırdığı özgün bir kavrayış çabukluÄŸu ile donatılmış bir halkın dili; bir çaÄŸrışımdan öbürüne kolayca atlayan zihinsel imajları hızlı bir ilerleme ile birbirini izleyen ve çoÄŸu zaman, ifade etmeyi veya aktarmayı amaçladıkları fikre daha etkili bir biçimde ulaÅŸmak için aradaki yani, “kendiliÄŸinden anlaşılan” düşünce basamaklarını veciz bir ÅŸekilde  atlayarak ifade eden bir halkın dili… Bu eksiltili ifade tarzı –Arap dilcilerinin îcâz diye adlandırdıkları ÅŸey-, Arapça deyimlerin ve dolayısıyla Kur’an dilinin vezgeçilmez bir özelliÄŸini oluÅŸturur.

[7] Birçok sebepten dolayı Kureyş lehçesi Araplar arasında en meşhur lehçe idi. Kureyşliler Kabe’ye yakın oturduklarından, her yıl buraya değişik sebeplerle gelen diğer Arap kabilelerinin lügatlarından dile kolay, kulağa hoş gelen kelimeleri seçtikleri ve kendi dillerindeki kaba kelimeleri bıraktıkları için lehçeleri tatlılaştı, üslupları güzelleşti ve genişledi. Böylece Kureyş lehçesi Arap lehçelerinin en genişi ve zengini, üslup itibariyle en incesi ve en olgunu, çeşitli söz sanatlarını dile getirmek için en kudretlisi oldu. Fakat diğer lehçelerinde varlığı sebebiyle bazı Kur’an kelimelerinin okunuşunda bazı ihtilaflar oldu ise de, Kur’an’ın “Mushaf” haline getirilişinde Kureyş lehçesi esas alındı.

[8]– Kur’an-ı Kerim ayetleri hazerde veya seferde, yâni ÅŸehirde otururken veya seyahat halindeyken veya savaÅŸ halindeyken, nerde inmiÅŸse derhal o zamanda yazılmıştır. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelince, vahiy kâtipleri onu hemen Efendimiz’in emri üzere yazıya geçirmiÅŸler ve hemen ezberlemiÅŸlerdir. Bu katiplerin 40 civarında olduÄŸu rivayet edilir. Bu katipler bir nüsha kendileri için bir nüsha da Peygamberimiz için yazarlardı.  Arapların o zekâsı ve hafıza kuvvetiyle bir anda aÅŸk ile, ÅŸevk ile, inen ayetler ezberlenmiÅŸtir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in zamanında Kur’an-ı Kerim hafızları sayılamayacak kadar çoktu.

[9]– Eskiden ÅŸehirlerin etrafına müdafaa için duvarlar yapılır, bunlara sur denirdi. Sûre kelimesi de bununla ilgilidir. Sur demektir veya yüksek mevkî, ÅŸerefli menzile anlamına alınmıştır. Yâni bu sûreler ÅŸerefli olduÄŸundan Kur’an-ı Kerim diyoruz, ayet-i kerime diyoruz. Kerim; soylu, asil demek. Sûre de bir müstakil Kur’an bölümü olmak ÅŸerefinden dolayı bu ismi almıştır. Ayet, gözle görülen büyük alâmet demek. Büyük binalara, konak filân gibi çarpıcı binalara da ayet denir. Ä°nsanın aklını etkileyen büyük olaylara da ayet denir. Ä°ÅŸte bu büyük binâlara ayet denildiÄŸinden, Kur’an-ı Kerim’in o parçalarına ayet ismi verildiÄŸini düşünürsek; sur da ÅŸehri temsil ediyorsa; demek ki sûreler ÅŸehirler gibi, ayetler de o ÅŸehirdeki ÅŸerefli konaklar gibi. Bu mânâlardan düşünülerek Kur’an-ı Kerim’in küçük kısımlarına ayet denmiÅŸ, büyük kısımlarına, kümelerine sûre denmiÅŸ oluyor. Böyle bir benzetmeden çıkmış olabilir.

[10]– Ä°nen ayetler, tarifleri kolay olsun diye çeÅŸitli yönlerden sınıflandırılmışlardır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanından beri yapılan bir bölümleye göre, ayetler Mekkî ve Medenî olarak ikiye ayrılır. Yaygın görüşe göre hicretten önce inen ayetlere Mekkî ayetler, hicretten sonra inen ayetlere ise Medenî denir, yâni Medine-i Münevvereli demek ama, ille bu ayetlerin Medine-i Münevvere’de inmesi ÅŸartı yoktur. Hicretten sonra inmiÅŸ olan ayetlere, Medine’de inmese bile Medenî denilmiÅŸtir.

[11] “Kur’an’ı oku(mak iste)diğin zaman, o kovulmuş/lanetlenmiş şeytandan Allah’a sığın (“Eûzû billâhi mine’şşeytani’rracîm” de). Nahl suresi 26/98.

[12]– Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram sûreleri birbirlerinden ayırmak için, birbirlerine anlatmak için sûrelere isimler vermiÅŸlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu surelerin isimleri konusuyla ilgili olabilir. BaÅŸladığı ilk kelime ile ilgili olabilir. Bakara, Rahman Ä°hlas, vb. gibi.

[13]– Bu harfler tek baÅŸlarına ayet oldukları gibi, bir ayetin parçası da olabilir. Bunlar, الم، المص، الر، المر، كهيعص، طه، طسم، طس، يس، ص، حم، عسق، Ù‚ØŒ ن، toplam 14 çeÅŸittir. Bu harflerin başında bulunduÄŸu sureler Bakara ve Ali Ä°mran hariç hepsi Mekkî’dir.

[14](إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ), 27/Neml, 30. Dolayısıyla Neml suresinde iki tane besmele olmuş oluyor.

[15]– Ayet mutlaka cümle olacak diye bir kural yok. Bazen ayet bir tek kelime olabilir, hattâ rumuzlu birkaç harf olabilir. Bazen de bir çok kelimeden veya cümleden oluÅŸan uzun bir cümleler topluluÄŸu olabilir. Meselâ Ayete’l-Kürsî bir ayettir. Ayet kelimesinin daha geniÅŸ açıklaması için 9. dipnota bakılabilir.

[16]– Kur’an’ın açıklaması yapılırken, ayet kümeleri, mânâ bakımından bir birlik teÅŸkil eden ayetler izah edilir. Ama sûrenin devamında bir baÅŸka konuya geçebilir, sûrenin devamında konu deÄŸiÅŸebilir. Bir sûrenin bir konuya ait olması diye bir durum mevcut deÄŸildir.

[17]– 3/Ali Ä°mran, 7.

[18]– Kıraat, Kur’an’ı Kerim’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki deÄŸiÅŸik rivayet hususuna, diÄŸer bir ifadeyle kelimelerdeki medd, kasır, hareke, sükun, nokta ve i’rab bakımından deÄŸiÅŸik okumaya denir. Hicrî ikinci asrın başında, deÄŸiÅŸik beldelerdeki müslümanların, kendi kıraatlarını diÄŸer beldelerdeki kıraatlara tercih etmeleriyle “yedi kıraat” tabiri meÅŸhur olmaya baÅŸlamıştır. MeÅŸhur yedi imam ve ravileri ÅŸunlardır: 1- Abdullah b. Kesir (120/737): a) el-Bezzî, b) Kunbül, 2-  Nâfi (169/785): a) Kâlûn, b) VerÅŸ, 3-  Ä°bnü Amir (118/736): a) HiÅŸam, b) Ä°bnu Zekvân, 4- Ebû Amr (154/770): a) ed-Dûrî, b) es-Sûsî, 5- el-Kisâî (189/804): a)ed-Dûrî, b) Ebu’l-Hâris , 6-  Asım (127/744): a) Ebû Bekir Åžu’be, b) Hafs ve 7- Hamze (156/772): a) Halef, b) Hallâd. DiÄŸer üç imam ve ravileri de ÅŸunlardır: 8- Ebû Ca’fer (130/747): a) Ä°bn Verdân, b) Ä°bn Cemmâz, 9- Yâkûb (205/820): a) Ruveys, b) Ravh, 10- Halef (229/843)

[19]– Kuzey Afrika’nın birçok yerinde Nafi’ kıraatinin VerÅŸ rivayeti, Sudan’da Ebû Âmir kıraati okunur. DiÄŸer kıraatlerin ayrıca okuyucusu kalmamışsa da bir ilim olarak muhafaza edilmekte ve öğretilmektedir. Günümüzde de “aÅŸere” öğrenip okuyanlar bu 10 kıraati tatbik edip okumaktadırlar.

[20]– Bunlar, 7/Araf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 17/Ä°sra, 109; 19/Meryem, 58; 22/Hac, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sad, 24; 41/Fussilet, 37; 53/Necm, 62; 84/Ä°nÅŸikak, 21; 96/Alak, 19. Ayrıca 22/Hac, 77. ayet Åžafiilere göre secde ayetidir. Hanefiler buradaki secdeyi namazda yapılması gereken secde olarak almışlardır. Bu ayetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “tilavet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefi mezhebine göre vacib, diÄŸer mezheplere göre sünnettir.

[21]– Tarihteki eski mushaflara baktığımız zaman, onların sayfa büyüklükleri ve bir sayfadaki satır sayısı çok deÄŸiÅŸiktir ve farklı farklıdır. Sonradan bunların tarih boyunca düzene sokulduÄŸunu gözüyoruz. Yazı düzene girmiÅŸtir. Eskiden de güzel yazılar vardır, sonradan da ama, yazılış düzene girmiÅŸtir. Ve tecrübeye dayanarak tertip mükemmelleÅŸtirilmiÅŸtir. Okunma ve ezberlenme kolay olsun diye de Kur’an-ı Kerim çeÅŸitli bölümlere bölünmüştür. Kur’an-ı Kerim’in kendisi bir çerçeve içine alınmış, bu iÅŸaretler çerçevenin dışında gösterilmiÅŸtir. Meselâ Kur’an-ı Kerim otuz cüze ayrılmıştır. Otuz cüz. Meselâ Amme cüzü diyoruz, Amme Sûresi’yle baÅŸlayan bu otuzuncu cüzdür. Fâtiha’yla baÅŸlayan ilk, birinci cüzdür. Bu otuza ayırmak neden olabilir? Yâni her gün bir bölümü okunsun da bir ayda tamamlansın, otuz günde Kur’an-ı Kerim okunması tamamlansın diye otuza bölmüşler. Bazen yedi bölümlü Kur’an-ı Kerimler vardır. Åžimdiki Kur’an-ı Kerimlerin bir yerinde yedi tane bölüm iÅŸaret edilmiÅŸtir. Bu yedi bölüme menzil denilir. Bu da bir haftada okunmak maksadıyla bir bölümlenmedir. Araplara gelince, meselâ son Kur’an-ı Kerim baskısı, hacılar hac ve umre yaptığı zaman dönüşte veriyorlar. Onlar otuz cüz bölümlenmesini kullanıyorlar, ama her cüzü iki hizbe ayırıyorlar. Böylece onların bölümlenmesine göre Kur’an-ı Kerim’de atmış tane hizb var. Her hizbi de dört parçaya ayırıyorlar. O zaman her birinin şöyle: rubu’ hizb, nisf-u hizb, selâsetü erba’a hizb. diye geçiyor. Yâni ilk çeyrek, yarım, üç çeyrek ve tamamı olmak üzere. Böylece altmış hizbi dörtle çarparsak 240 tane hizb var. O da bir bölümleme. Demek onu ezberlemekte filân öyle bölümlemeyi uygun görmüşler. Onların Kur’an-ı Kerim çalışması, okuma âdetleri öyle.

[22]– Kur’an-ı Kerim’in sayfa çerçevesinin, yazı çerçevesinin dış tarafında, yanında bazı güzel iÅŸaretler vardır, süslü. Bunlar cüz baÅŸlarını gösterir. Kaçıncı cüzün baÅŸlangıcı orada yazar. Veya cüzün içindeki bölümlenmeleri, rubu’ları yâni, çeyrekleri gösterir. Bir de secde ayetlerini bildiren iÅŸaretler vardır. Bu iÅŸaretler tam secde ayetinin yanındadır. Orada (سجده) secde diye yazar. Bazı Kur’an baskılarında içerde de secdenin sebebi olan ibareler çizgiyle veya baÅŸka bir iÅŸaretle belirtilmiÅŸtir. Bunlara dikkat etmek lâzım. O secde ayetlerinde secde etmek gerekiyor.

[23]– Her baÅŸlığın mutlaka bunları yazsın diye bir mecburiyeti yok. Sadece sûre ismini yazıp, öylece geçen baskılar da vardır. Bu bizim kullanmakta olduÄŸumuz Kur’an-ı Kerimlerdeki durumdur.

En makbul, hafızların kullandıkları nüshalar, baskılar med ve kasırlı, âyet ber kenâr meÅŸhur hattatlar tarafından yazılmış nüshalardır. Âyet ber kenâr, yani Kur’an-ı Kerim’in safya satırlarının düzenli tutulması, ayetin yarıya dek kesilip öbür sayfaya taÅŸmaması, sayfanın sonunda bitirilmesi hususundaki titizliÄŸi gösterendir. Yâni ayetler öyle sayfalardan taÅŸmıyor. Sayfa sonunda bir istisnâsıyla bitiyor demektir. Bu istisna da, 27/Neml suresi, 44. ayettir.

Hind kıtası alimleri, -Pakistan, DoÄŸu Afganistan, Hindistan- tarih boyunca dinî ilimlere çok emek sarfetmiÅŸler. Oralarda çok deÄŸerli, tertipli, yan malumatı, takviye edici malumatı çok güzel verilmiÅŸ mealler yazılmış, güzel baskılı Kur’an-ı Kerimler var. Baskıları gayet güzel. Fakat onların yazıları bizim alıştığımız, gözümüzün sevdiÄŸi yazı üslûbundan farklıdır. Bizimkiler sanki bize daha zârif, daha ince, daha güzel yazılmış gibi geliyor.

Suudi Arabistan’da basılan son nüshalar bizim geleneksel bazı işaretlerimizi kullanmadıkları için, bizim halkımız tarafından okunurken bazı zorluklar çıkartabiliyorlar. Meselâ meddi gösteren çekme işareti dediğimiz işaretler onlarda yoktur.

[24]– Ayetler içlerinde anlam bakımından nerede durulursa iyi olur, nerede durulursa mânâ bozulur, nerede durmak câizdir, nerede durmamak lâzımdır? diye duraklama yerlerinin vasfını belirten iÅŸaretler de taşırlar. Bunlar meselâ; (Ù…) MÄ°M mutlaka durulması gereken yerdir, (Ø·) TI durulabilen yerdir, (ج) CÄ°M câiz olan yerdir, (ض) DAD durma ruhsatına iÅŸaret eder, (ز) ZE durulabileceÄŸine ve geçilebileceÄŸine iÅŸaret eder; ama (لا) LÂ durmanın caiz olmadığını belirtir. (Ù‚) KAF’da geçmek daha uygun ise de durmak da caizdir. Ve (قف) KIF, (:.) ÜÇ NOKTA gibi ÅŸeyler vardır. ÇeÅŸitli duraklama iÅŸaretleri kullanılmıştır. Bu durak iÅŸareti harflerine, bunları belirleyen Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî (560/1165)’ye nisbetle “hurûfu secâvendiye” denilir. Bunlar da Kur’an-ı Kerim’in güzel okunması, anlam bütünlüğü içinde okunması bakımından faydalı iÅŸaretlerdir. Bizim bu zamanda kullandığımız Kur’an-ı Kerim’lerde okunuÅŸ hatalarını engellemek için (مد) med ve (قصر) kasr iÅŸaretleri de kullanılmıştır. Aynı harflerle yazılan heceler bazen uzun, bazen kısa okunur. Bunu Arapça bilenler kendileri çıkartırlar ama Arapça bilmeden Kur’an-ı Kerim okuyanlar için böyle bir iÅŸaret gerekmiÅŸtir.

[25]Bir okuma bütünlüğü, anlam bütünlüğü olan ayetler tamamlandığı zaman bir (ع) ‘AYN iÅŸareti konmuÅŸtur. Bu iÅŸaret, Kur’an-ı Kerim’i eÄŸer imam namazda okuyorsa iÅŸte burada anlam tamam oluyor, burada rükû edebilir.” diye rüku’ kelimesinin son harfi olan ‘AYN’dan gelmiÅŸ olabilir. Veyahut da aÅŸr dediÄŸimiz sözün ‘AYN’ından gelmiÅŸ olabilir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de evla olan, bu ‘AYN iÅŸaretlerinde kıraatin bitirilmesidir. Okunma sırasında da buna riayet edilmesi amacıyla Feyzü’l-Furkan Kur’an mealinde de bu ‘AYN duraklarına iÅŸaret edilmiÅŸ ve (â—Š) ÅŸelinde içinde sadece bir nokta olan iÅŸaret konulmuÅŸtur.

[26] DeÄŸiÅŸik dilllerde Kur’an tercemelerine bu linklerden ulaşılabilir: http://www.islamhouse.com/p/44622, http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_translations_of_the_Qur’an , http://www.maktabah.org/index.php/quran/35-translations/51-list-of-translations.html

[27]– KiÅŸi babasının yüzüne, anasının yüzüne baksa sevap kazanır. Kur’an-ı Kerim’e baksa sevap kazanır. Kâbe-i Müşerrefe’ye baksa sevap kazanır. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle, “Bu bana dinimi öğretiyor.” diye, hocasının yüzüne baksa sevap kazanır. Deryaya baksa, denizin enginliÄŸini düşünüp “Sübhânallâh, tebârekâllâh!” diye Allah’ın birliÄŸini düşünse, sevap kazanır.

[28]– Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim’in hatmini tavsiye etmiÅŸtir. Bu hususta tavsiyeleri, her ayda bir hatim indirilmesi tavsiyesi vardır. Kur’an-ı Kerim bizim bölümlememizde otuz cüz olduÄŸuna göre, her gün bir cüz okumak demektir. Arabî aylara göre 30 gün çeken aylarda otuz günde, 29 gün çeken aylarda da en sonuncuda iki cüz okuyarak otuz günde bitirmek olabilir. Adamına göre, “25 günde bitirilsin!”,  “20 günde bitirilsin! 15 günde bitirilsin! 10 günde bitirilsin!” diye tavsiyesi vardır.  Yedi günde bitirme hızlı okuyabilen bazı hafızlar için güzel bir usüldür. Ä°ÅŸte o zaman, bir günde okunan miktara menzil deniliyor. Hind baskıları, Pakistan baskıları bu yedi günlük yerleri iÅŸaret etmiÅŸlerdir. Çünkü onlarda buna riayet eden alim çok. Sonra üç günde okuma vardır. Yâni bir günde on cüz okuyarak. Ondan daha hızlı okumayı Peygamber Efendimiz mânâsı anlaşılmaz diye, yâni takip edilemez diye tavsiye buyurmamıştır.

[29]– Sizler ve bizler,  hem kendimiz öğreneceÄŸiz; hem de çoluk çocuÄŸumuza, çevremizde olan insanlara Kur’an-ı Kerim’in okunuÅŸunu öğreteceÄŸiz. Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceÄŸiz ki, gereÄŸince amel edelim. Allah-u Teâlâ ne buyurmuÅŸsa, buyruÄŸunu tutalım. Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım. Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine vâsıl olalım.

[30] – 4/Nisa, 174; 17/Ä°sra, 9.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Peygamberimize Karşı Vazifelerimizi Ayetlerden Öğrenelim

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

33/Ahzab 56. Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber’e salat eder (onu kutsar/övgü ve iltifatla anar)lar! Ey iman edenler! Siz de ona salat-ü selam edin (kutsayın, onun şanını yüceltmeye ve ona tam bir teslimiyete özen gösterin).

 (Yüce Allah’ın peygamberine salavâtı; ona rahmet etmesi ve onun şânını yüceltmesidir. Meleklerin salavâtı Peygamber’in şânını yüceltme ve mü’minlere bağış dilemesidir. Mü’minlerin de Hz. Peygamber’e salât ve selam getirmesidir. Selef imamlarına ve müfessirlere göre bu emir, hükmün vâcip olduğunu ifade eder. Salât ve selam Allah’ın rahmetine, Peygamber’in şefaatine ve duaların kabulüne vesiledir. İsmi anılınca salavât getirmeyenlere, gerek Hz. Peygamber’in gerekse meleklerin bedduaları vardır. Salavât “Allâhümme salli alâ Muhammed” demek, selam “es-Selâmu aleyke eyyühennebiyyü” demektir; birçok çeşidi de vardır (Zebîdî, XI, Hadis no: 1725; Elmalılı, V, 3923).)

 قُلْ إِنْ كَانَ ءَابَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

9/Tevbe 24. De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz bir ticaret ve hoşlandığınız evler, size Allah’dan, Resûlü’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar toplumunu doğru yola eriştirmez.”

 يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

49/ Hucurat 1. Ey iman edenler! (İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde) Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a saygılı olun, emirlerine uygun yaşayın. Çünkü Allah, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.

 يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

49/ Hucurat 2. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstünde yükseltmeyin, konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın; (yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. [krş. 24/63]

 (Bu âyetten hareketle, Resûlü’nün yolunda olan ulemâya karşı konuşurken de aynı edep ve saygı gösterilmelidir. Mü’minler iş ve meselelerinin çözümünde Allah ve Resûlü’nün emir ve hükümlerini görmezlikten gelip, hevalarına göre hareket edemezler. [bk. 4/59, 65; 33/36])

 قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

3/ Ali İmran 31. (Ey Resûlüm!) De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”

(Âyet-i kerîmede Allah’ı tanımak ve bilmekten değil, O’nu sevmekten söz edilmektedir. Çünkü samimi sevgide, münâfıklık olmayıp yakın ilgi, alâka ve bağlılık vardır. Bundan dolayı bir şeye ne kadar ilgi ve alâka gösteriliyorsa, ona olan sevgi de o ölçüde demektir. Allah’ı sevmenin ölçüsü de O’nun emirlerini içtenlikle sevmek, yakın ilgiyle onları yerine getirmek, Resûlü’ne/onun sünnetine uymak ve onun prensiplerini örnek almaktır. İşte buna karşılık da yüce Allah, bizi seveceğini ve mağfiret edeceğini vaadetmektedir. ) [bk. 3/164; 4/80; 7/158; 24/63; 33/21. Ayrıca Hz. Peygamber’in emrine aykırı davrananlar için bk. 4/14; 24/63; 33/36]

 يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

4/Nisa 59. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de… Herhangi bir ÅŸey hakkında çekiÅŸir (anlaÅŸamaz)sanız, eÄŸer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu, Allah’a ve Rasûlü’ne arz edin (Kur’an ve Sünnet’le halledin). Bu, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.

 (Bu âyet-i kerîmede önce, “Allah’a itaat ediniz, Resûlü’ne itaat ediniz.” denildiği halde, “ulü’lemre de” denilmekte, “itaat” kelimesi üçüncü defa tekrar edilmemektedir. Çünkü Allah (cc.) ve Resûlü’ne itaat mutlaktır, kayıtsız şartsızdır. Ulü’l-emre itaat ise mutlak değildir. İslâm’a göre seçilmiş ulü’l-emr, meseleleri kendi arzularına göre değil, Allah ve Resûlü’nün emirleri doğrultusunda çözecektir. Ulü’l-emre itaat ise onun Allah ve Resûlü’ne itaati olduğu müddetçedir. Resûlullah (sas.), “Allah’ın emirlerine aykırı işlerde kimseye itaat yoktur.” buyurmuştur (İbni Kesîr (Çetiner), I, 58). Ulü’l-emr için “sizden olacaktır” kaydı vardır. Çünkü Allah’ın hükümlerini beğenmeyerek ve kabul etmeyerek kâfir olanlar, “sizden” ifadesi içine girmez. Buna göre ulü’l-emr, İslâm imanını taşıyacak ve Kur’an’a uygun yaşayacak kimse olmalıdır (7/24; 33/36; 42/10-21). Âyette insanlar arasında geçen anlaşmazlık konuları nın Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti ile halledilmesi emredilmektedir. İmam Şâfiî, er-Risâle’sinde, “Sadece Kitab’la yetinmek, sünneti terketmiş nasipsizlerin görüşüdür.” demektedir. Çünkü Sünnet’i kabul etmemek İslâm’ı yıkmaktır. Resûlullah (sas.), “Yalnız Kur’an’a sarılın, bize Allah’ın Kitabı yeter, biz onda gördüklerimize uyarız.” diyenlerin çıkacağını haber vermiş ve onlardan sakındırmıştır. Böyle diyenlerin dinden çıkacağı hakkında icmâ vardır. [bk. 3/164; 4/60, 64 ve dipnotları ile 14/44])

 NOT: Ayet mealleri ve açıklamalar Feyzul Furkan Mealinden alınmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Yeniden Ä°nanmak

“İman da gönüller de zamanla yıpranır; imanınızı lâ ilâhe illâllâh diye diye yenileyiniz.” Hadis-i Şerif

İnanmak.  İmanı  tazelemek.  Herşeye yeniden ve sağlam olarak inanmak. İnancın doğrusunu bulmak ve onu kalbe indirmek. Kalbe inen imanı amellere ve hayata yansıtmak ve inandığımız gibi yaşamak. Bunların hepsi dünya hayatına ve ötesine ait önem taşıyan konulardır.

‘Yeniden’ ifadesi bazılarımıza yabancı ve garip gelebilir. Hakikaten insan fıtratı olarak alışmadığımız bir şeye alışmak veya alıştığımız bir şeyi bırakmak uzun zaman alır, alıyor. Bütün bunlar için önce ‘düşünmek, dilemek ve istemek’ gerekiyor. Sonra da bu düşünce, dilek ve istek doğrultusunda harekete geçerek istediğimiz şeyi sonuçlandırmak gerekiyor.

yeniden-inanmakİman ise her şeyin başında ve sonunda gerekir. İmansız hayat müslüman için düşünülemez bir yaşamdır. Ama sedece ‘iman ettim’ demek yeterli mi? Yeterli olmadığını bize bir çok ayet ve hadis söyler. İman etmek aynı zamanda imtihan olmayı da gerektirir. Kıymetli şeylere sahip olmak onu koruma tedbirlerini ve tehlikelerini de beraberinde getirir.

Rabbimiz ve yaratıcımız Allah: “Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, indirdiği Kitab Kur’an’a ve daha önce indirdiği kitapların asıllarına gereğine uygun şekilde iman edin.”(4/Nisa, 136)  buyurmuş. Yani iman edenler, imanlarını, gereğine uygun şeklide yapmaları ve bunu sık sık kotrol etmeleri gerekmekterdir. 20. Asrın ikinci yarısında dolu dolu ve bereketli bir hayat sürmüş, toplumumuz ilim ve irfan hayatında açık etkileri olmuş rahmetli Mahmud Esad COŞAN Hocaefendi, İslam Dergisi Aralık 95’te yazdığı “İmanı Tazelemek” yazısı da bu noktada yeniden okunması gereken ‘taze’ bir yazıdır. Hocaefendi bu makalede imanı tazelemenin, taze tutmanın altı yolunu zikreder: Dünya hayatının fâni zevkleri ve bitmez tükenmez meşgaleleri müslümanı aldatmamalı, nefse uyulmamalı, şeytanın insanı daima aldatmaya çalıştığı da unutulmamalı, “ibadetin makbulü az da olsa devamlı yapılanıdır.” gerçeğini daima hatırda tutmalı dedikten sonra şu iki hadisi zikreder.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“İman da sizden birinin içinde tıpkı –elbisenin eskiyip yıprandığı gibi– yıpranır sönükleşir. O halde Allah’tan (cc.) imanı kalbinizde yenilemesini, tazelemesini isteyiniz”[1] buyurmuş.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz:
“İmanınızı yenileyiniz.” buyurdu.
Denildi ki:
“Ya Resûlallah, imanımızı nasıl yenileyebiliriz?”
Buyurdu ki:
“Lâ ilâhe illallâh sözünü çok söyleyiniz.”[2]

Merhum Hocaefendi’nin diğer bir yazısı da yine İslam Aralık 1997 tarihinde “İmanı, Ahdi, Azmi, Aşkı ve Şevki Tazelemek…” başlığını taşımaktadır. İşte bu yazıdan bazı bölümleri bu vesile ile sizinle paylaşmak istedik. Umarız sizin ve bizim imanımızı tazelememize vesile olur. İşte yazıdan bazı paragraflar:

“İmanlarımızın, aşk, şevk ve heyecanlarımızın zaman zaman tazelenmesi lâzım. Bunun için çok kitap okumalıyız; güncel olayları dikkat ve ibret gözüyle takip etmeli, fikir yazılarını, büyük yazarların mühim makalelerini iyi takip etmeli, her sabah kendi kendimize, “Bugün Allah için ne yapabilirim, ne gibi hayırlı işler, sevaplar kazanabilirim?” diye sormalıyız…

Namaz, zikir, Kur’ân-ı Kerîm kıraati gibi ibadetlerimizi, tadını çıkara çıkara, özene özene, tefekkür ve tedebbür ile aceleye getirmeden, hakkıyla îfâ ve edâ eylemeliyiz…

Fakirleri, düşkünleri, zavallı ve mazlumları aramalı, bulmalı, teselli etmeli, maddeten desteklemeli, gönüllerini yapmalı, dualarını almalıyız…

Hastahaneleri, yetimhaneleri, evde yatan hastaları dolaşmalı, yoklamalı, dertlerini paylaşmalı, tedavilerine yardımcı olmalı, bize candan dua etmelerini sağlamalıyız; Allahu Teâlâ’ya bize verdiği sıhhat ve afiyet, sağlık ve sağlamlık için çok şükürler eylemeliyiz…

Özellikle Cuma günleri, olmazsa mümkün olan tatil zamanlarında, vefat etmiş büyüklerimizin, yakınlarımızın, dostlarımızın kabirlerini ziyaret etmeliyiz, onlara hatimler, Yâsînler, Tebârekeler vs. okumalıyız. Çünkü onların da diriler, yaşayanlar kadar sevgiye, duaya, ziyarete ihtiyaçları vardır. Ölüm her şeyi kesip, koparıp, bitirmiyor; dostluklar, yardımlar, ilişkiler, ihtiyaçlar devam ediyor, hatta daha da artarak, safileşerek, hasbileşerek, güzelleşerek…
En mühim, en sevaplı, en faydalı, en güzel işlerimizden biri de dostlarımızı, arkadaş ve kardeşlerimizi, mü’minleri, hatta hayvanları, bitkileri sevmek, korumak; onlarla iyi ilişkilerimizi en yüksek düzeyde sürdürmek, geliştirmek, ülfet etmek, gönül almak, yardım etmek, sevindirmek… Tüm ümmet-i Muhammed’in hayrını, iyiliğini, salahını, felahını, necatını istemek, bunun için olanca gücüyle çalışmak, uğraşmak, yorulmak, masraf eylemek, fedakârlıkta bulunmak…
Her fırsatta el açıp, secdeye kapanıp yüce Mevlamız’a yalvarmak, yakarmak, yanmak, ağlamak, kendi için yakınları için dini için âhireti için vatanı ve milleti için İslâmî hizmetleri ve müslümanların perişan hali ve zarar ziyanları için gözyaşı dökmek, tazarru ve niyaz eylemek…”

İman Yaratıcımızın bize verdiği büyük bir nimettir. Bu nimetten dolayı rabbimize minnet halinde olmalıyız. Bu konuda 49/Hucurat Suresi 14-17. Ayetleri bize büyük bir ibrettir:
“Çöldeki bedevî Araplar gelip: ‘İman ettik.’ dediler. De ki: ‘Siz gönülden iman etmediniz. Fakat: ‘Müslüman olduk/teslim olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize tam girmedi. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne tam itaat ederseniz imanınız sahih ve kâmil olur; O’da amellerinizin sevâbından hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Gerçek mü’minler ancak, Allah’a ve Resûlü’ne inanan; sonra bunda şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlardır. İşte onlar imanlarında doğru olanların ta kendileridir. De ki: Siz dindarlığınızı Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir. Onlar İslâm’a girmelerini senin başına kakıyorlar. Seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Aksine, Allah sizi imana eriştirmekle, sizi minnet altında bırakır. Eğer imanınızda doğru kimselerseniz Allah’a minnettar kalın.”[3]

Öyle zamanlar gelecek ki diyor peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “o zaman da insan mümin olarak sabahlar, kafir olarak geceler; mümin olarak geceler, kafir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”[4] Yani olumsuzluklar öyle bir noktaya varabilir, ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun insan Allah’ın hoşuna gitmeyecek olan söylediği bir sözden dolayı veya seyrettiği bir görüntüden dolayı veya desteklediği bir taraftan dolayı imandan çıkmıştır da haberi bile yoktur; insan mümin olarak sabahlamışken o günün akşamına kafir olarak girer veya mümin olarak girdiği gecenin sabahına kafir olarak çıkar. Bu tam anlamıyla bir kargaşa ve fitne ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne yaptığını, ne yapması gerektiğini bilemez. Din gibi, iman gibi dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevi karşılıklara satılır, peşgeş çekilir. Özdeğerlere yabancı ve düşman sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman işporyata düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlamış demektir.[5]

Bu durumdan kurtulmak ancak imanımızı Kur’an’a göre her zaman yeniden tazelemek, Allah’a ve O’nun son peygamberine yeniden şeksiz-şüphesiz tam olarak inanmak, teslim olmakla ve zamanımızdaki hakiki peygamber varislerine uymakla mümkündür.

[1] Hâkim, I, 45, hadis no: 606. Bk. Mecma’, I, 212; Heysemî, I, 52; Gümüşhânevî, Râmûzü’l-ehâdîs, I, 96/ 6.
[2] Ahmed b. Hanbel, II, 359, hadis no: 8695; Abd b. Humeyd, s. 417, hadis no: 1424; Hâkim, IV, 285,  no: 606.
[3] Ayet mealeri Feyzul Furkan Mealinden alınmıştır.
[4] Riyazüs-salihin, 88. Hadis.
[5] Bu açıklama, ilgili hadisin şerhinden alınmıştır.

——————–
Mahmud Salih

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kelâm Kelâmullah, Mübelliğ Resûlullah

quran1

Kelâm Kelâmullah, Mübellüğ Resûlullah

Bu kitapçık (e-kitap), Allah’ın, Arapça olarak Râsülü Muhammed aleyhisselam  vasıtasıyla bu dünyaya söylediği son sözü olan Kur’ân-ı Kerîm’in, en yeni tanımıyla “İnsan Kullanım El Kılavuzu”nun tanınmasına ve anlaşılmasına katkı sağlamak için hazırlanmıştır.

Kitabı oluşturan makaleler, farklı zamanlarda kaleme alınmış olup, bir çoğu www.kuranimiz.net web sitesi başta olmak üzere değişik internet sitelerinde yayınlanmıştır.

Faydanın artırılması, Kullanım Kılavuzumuz Kur’an’ın daha iyi anlaşılması ve hayat tarzı haline gelmesi çalışmalarına katkının devam etmesi için, yazıların yazarlarının da müsadesiyle bu çalışmaları bir araya getirip, teknolojinin imkanlarından da yararlanarak elinizdeki eKitap meydana getirilmiş oldu.

Kitapta yer alan yazıları belirli bir mantık çerçevesinde sıralamaya çalıştık. Allah, peygamberleri vasıtasıyla dünyaya söylediği son sözü son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in dili ile söyledi. İnsan Kullanım Kılavuzu’nu, kılavuzun ilk ve tam tebliğcisi ve uygulayıcısını, bu uygulayıcı ve mübelliğin temsilcilerini tanımak gerekir. Peygamberleri tanımak gerekir. Bu mesajı ifade eden kelime ve kavramları iyi anlamak gerekir. Yaşadığımız hayatın farkında olmamız gerekir. Şu geçici dünya hayatı serüvenimizi sonunda pişman olmayacak şekilde tamamlamak gerekir. Bunun içinde farkında olmak ve sonunda Rahman’ın Has Kulları arasına girmek gerekir.

Bu makalelerin bu şekilde elektronik kitap haline gelmesine yardımcı olan ve bizi teşvik eden tüm dostlarıma teşekkür ederim. Özellikle de, teknik alt yapısını hazırlayan ve kitabı elinize ulaştıran Atilla Yılmaz kardeşime, “Baba ne zaman kitap yazacaksın?” diye beni sıkıştıran ve bu kitabın hazırlanmasına güçlü destek veren oğlum Mehmed Edib’e ayrıca teşekkür ederim.  Doğrular sözlerin en doğrusu olan Kur’an’a aittir, yanlışlar ve hatalar ise bu hatalı kula aittir. Hata ve yanlışlarımızın tarafımıza bildirilmesi bizi ziyadesiyle memnun eder. Tüm okuyucularıma şimdiden teşekkür eder, bu çalışmalarımızın ahiret azığımıza küçük de olsa bir katkı olmasını Rabbimizden dilerim.

Çalışmak ve gayret bizden, tevfik ve muvaffakiyet her şeyin Rabbi Allah’tandır.

KİTABI PDF OLARAK İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.
Mahmud Z. Ãœnal
04.05.1434 – Melbourne

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Mekke’nin Fethi Ne Zaman?

Ãœlkemizde son yıllarda Mekke’nin fetih tarihi 10 gün önceye çekilerek Miladi 31 Aralık/ 1 Ocak’ta kutlanmaya baÅŸlandı. Bu kutlamalar kimi zaman “alternatif yılbaşı kutlaması” adı altında yapılıyor. Oysa Mekke’nin fethi, tarihi kaynaklara göre; (Ä°bn Ä°shâk, Ä°bn Hişâm, Belâzûrî, Vâkıdî, Ä°bn Esir, Ä°bn Kesir, Taberî gibi pek çok tarihçinin ittifakla verdiÄŸi tarih) Hicrî takvime göre 20 Ramazan 8’de (Hicretin 8. yılı) gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu Hicri tarih Milâdî takvime uyarlanınca 11 Ocak 630 tarihi elde edilir.  (http://193.255.138.2/takvim.asp)

Diyanet’in resmi sitesinde bu tarihsel gerçek “Peygamberimizin Hayatı-Mekke’nin Fethi” adlı dosyada “f) Mekke’ye GiriÅŸ (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)” baÅŸlığı altında doÄŸrulanmaktadır. Miladi 1 Ocak’ta Hz. Muhammed (sas) bırakın Mekke’yi fethetmeyi daha yeni Mekke’ye doÄŸru hareket etmiÅŸtir.

mekkenin fethi hicri miladi

Mekke’nin Fethi Ä°slam tarihinin en önemli olaylarından biridir. Son Peygamber Hz. Muhammed (sas) Mekke’yi fethederek Ä°slamın önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmıştır. Ä°slam’ın Hz. Muhammed’den (sas) sonra yayılıp kurumlaÅŸmasında Mekke’nin fethi gerçekten büyük bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan Müslümanların bu önemli tarihi hatırlamaları, hatta kutlamaları son derece doÄŸaldır.

Ancak bu önemli tarihi olayı aslına aykırı ÅŸekilde adeta bir “alternatif reaksiyon malzemesine” dönüştürerek kullanmanın da bir faydası yoktur. 31 Aralık-1 Ocak günü-gecesi Müslümanlar için sıradan günler gecelerdir. Bu geceye ayrı bir önem verilmemeli, Müslümanlar her gece neleri yapıyorsa, bu gece de onları yapmalıdır. Sanki mübarek geceymiÅŸ gibi mevlid okutmak, sohbetler düzenlemek uygun deÄŸildir. Hasılı kelam bu gecenin diÄŸer gecelerden farkı yoktur. Bu geceye deÄŸer veriyormuÅŸ gibi hareket etmek, alternatif kutlamalar yapmak doÄŸru deÄŸildir.

Ayrıca konuyla ilgili olarak bkz. http://dusunuyoruz.com/noel-neyimiz-olur

 

 

Kategoriler
Saklanan Gerçekler Tüm Yazılar Türkçe Teolojik Çalışmalar

Asli Günah Senaryosu!…

asli günahİnsan Doğuştan Günahlımı Doğar? Asli Günah Bir Senaryo mu?

Hıristiyan inancına göre her doğan insan, insanlığın atası olan Hz Âdemin (as) yasaklanan şeyi yemesi üzerine günahlı doğmaktadır. Günah kalıtsal bir şekilde, sanki genetik bir yolla nesilden bir sonraki nesile geçmektedir.

Bugünkü yazımızda, bu görüşü, bu inancı çeşitli açılardan ele almaya çalışacağız. Bunu yaparken konuyu mümkün mertebe dağıtmadan ve uzatmadan bitirmeyi hedeflemekteyim. Umarım bu yazımızı yalnızca Müslüman kardeşlerim değil, Hıristiyan okurlarımda okur ve sağduyu içerisinde bu bilgileri düşünüp değerlendirirler.


Günahın Tanımı:

Allah’ın (cc) yapılmasını yasakladığı fiillerin işlenmesine günah denir. Bu açıklama şeklinde Yahudi, Hıristiyan ve İslâm inancı ortak yaklaşım içerisindedir.


Eski Antlaşmaya Göre Günahın Durumu:

Eski Antlaşmada günah kavramı üzerinde durmadan önce, Hz Âdemle Hz Havanın Cennetten çıkışları olayını ele almak istiyorum. Kur’an-ı Kerimde bu süreç başta Bakara Suresinin 30 ile 38. ayetleri arasında ele alınmaktadır. Burada insanların İsrailiyyat[1] neticesinde benimsedikleri bir durum söz konusudur. Sanki yasaklanan şey yenilmemiş olsa Hz Âdem ve Hz Havva validemiz Cennetten çıkmayacaklardı. Bu düşünce öncelikle Kur’an-ı Kerim’e aykırıdır. Bakara Suresinin 30. ayetinde Rabbimiz “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi…” eğer bu ayette, “yeryüzünde” değil de “yeryüzünden” denmiş olsaydı, dünya yalnızca insanın yaratılış yeri olacak, yaşam yeri olmayacaktı. Ama ayet-i kerimeye dikkat ederseniz “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” ifadesi vardır. Yani dünya insanın yaşayacağı yerdir. İnsan yeryüzünde yaşayacak ve erdemli bir yaşam sürmesi tasarlanan bir varlıktır. Cennette o olay meydana gelmemiş olsaydı bile, Hz Âdem ile Hz Havva yaşam alanları olan yeryüzüne döndürüleceklerdi.

Eski Antlaşmada da bunu görmek mümkünken, Hıristiyan Teolojisinin etkisiyle bu olay farklı bir mecraya çekilmiştir. Peki, Eski Antlaşmanın Tevrat Kitabı bu konu hakkında ne tür bilgiler veriyor bunu hep birlikte göreceğiz.

Tevrat’a baktığımızda, Tevrat’ta da insanın yaşam yeri olarak yeryüzü gösterilmektedir[2]. Ancak yasaklanan meyvenin yenmesi sonucunda insanın ölümlü olduğu, olacağı vurgulanır[3]. Hatta insanın meyveyi yediği gün kesinlikle öleceğinin ifade edildiğini görmekteyiz. Ama bu ifadeler yine Tevrat’ın kendisine aykırıdır. Tevrat’a göre insan ölümlüdür ve insana verilen ömür 120 yıldır[4]. Ayrıca, Hz Âdem ve Hz Havvanın meyveyi yedikleri gün kesinlikle ölmeleri gerekirken ölmemişlerdir. Bu tutarsızlıklarda Tevrat’a insan sözlerinin ve görüşlerinin nasıl karıştırıldığının bir başka delilidir[5]. Tekrar konumuza dönersek, Tevrat asla kalıtsal bir günahtan bahsetmez. Daha sonraki peygamberlik kitapları da kalıtsal bir günahtan bahsetmemektedir. Aksine günahların bağışlanmasından, Tanrıyla barışmaktan, Cumartesi günleri kâhince sunaklarla affa ulaşmaktan bahseder, Tevrat’a göre bu kalıcı bir yasadır[6]. Yani Tevrat’a ve Hıristiyanlık öncesi diğer peygamberlik sözlerine göre kalıtsal bir günahtan söz etmek mümkün değildir. Hatta aşağıda okuyacağınız ayetler Hıristiyan inancını tamamen çürütmektedir:

Hez.18: 20 Ölecek olan günah işleyen kişidir. Oğul babasının suçundan sorumlu tutulamaz, baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulamaz.

Eyüp.33: 9 ‘Ben kusursuz ve günahsızım, Temiz ve suçsuzum.


Bu okuduğunuz ayetler de hem kimsenin başkasının günahından sorumlu olmadığı gerçeği açıkça ifade edilmiştir hemde Eyüp (as) kendisini günahsız ve temiz olarak tanıtmaktadır
. Halbuki Hıristiyan inancına göre herkes günah işlemişti[7]. Bu durumda kalıtsal günah fikri nerede ve ne zaman ortaya çıktı bunu hep birlikte yazımızın devamında göreceğiz.


Hz İsanın (as) Günaha Yaklaşımı:

İncilin içerisinde Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) atfedilen kısımların hiçbir yerinde bu kalıtsal günaha rastlamak mümkün değildir. Evet, çok şaşırtıcı bir durum, ölümüyle insanlığı kalıtsal günahtan kurtardığına inanılan kişi, Hz İsa (as) hiçbir zaman kalıtsal günahtan bahsetmediği gibi, çarmıh olayından önce birçok kişiye günahının bağışlandığını söylemiştir[8]. Eski Antlaşmada olmayan, Hz İsa’ya (as) atfedilen metinlerde meydanda olmayan bu günah nereden çıktı diye sormamız gerekiyor. Şimdi Hz İsa’nın (as) yönlendirdiği havarilerin günah anlayışına bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.


Hz İsa (as) Sonrası Asli Günah:

İncil’e baktığımızda, Hz İsa (as) Havarilere bir yetki vermiştir. Verdiği yetki, insanların günahlarını bağışlama yetkisi[9]. İnsanların günahlarını bağışlama yetkisi olanlar acaba kalıtsal bir günahtan bahsedebilirler mi? Diğer bir husus şudur, ölümüyle ve dirilmesiyle kalıtsal günahı kaldırmış olduğuna inanılan zat, dirildikten sonra Havarilere böyle bir yetki veriyor. Madem öldüğünde, kendisine iman edenler açısından günah tamamen ortadan kalkmıştı bu Havarilere neden günahları bağışlama yetkisi verildi? İnsanların daha sonra işleyebilecekleri günah için denecek olsa, Havariler öldükten sonraki insanlar bundan mahrum kalmış olmaz mı? Şimdi buradan da anlıyoruz ki, Pavlusa kadar kalıtsal günahtan bahsedilmemiştir. Diğer bir deyişle, başka inançlarda var olan kalıtsal günah olayı, Yahudi ve Hıristiyanlarca Pavlustan önce dile getirilmemiş ve Pavlus sonrası da büyük tartışmalara konu olmuştur.


Başka İnançlarda Asli Günah:

Hint düşüncesinde insan olarak dünyaya gelmiş olmak kalıtımsal günah demektir. Çünkü karma tenasüh ve samsara anlayışına göre, insanların şimdiki günahları önceki hatalarının soncudur. Zerdüştler için Mitra’ya yalan söylemek ezeli ve ebedi günahtır. Ayrıca Zerdüştler’de şuur üstü ve şuur altı arasındaki bir çatışma olarak asli günah anlayışı var olagelmiştir. Mitolojik anlayışta en ilginç olan hususlardan birisi de kalıtımsal günahtan kurtulmak için mutluluk içerisinde kendi canını Tanrı’ya adak olarak verme inancının var olmasıdır. Buna mutlu günah (felix culpa) denmesi, meseleyi daha ilginç bir boyuta taşımaktadır. Asli günahı da bir kısım Hıristiyan din bilimcileri felix culpa olarak görürler. Yani onlara göre Asli günah büyük bir aşkı ortaya çıkarmıştır. Bu, bir anlamda verim için tohumun toprakta çürümesine benzetilmektedir. İsa gelerek kanıyla insanlığın günahını temizlemiştir. Günümüzün kadını bu bakımdan aynı zamanda Havva’yı ve cennetten kovulmayı hatırlatmakla o günleri ve kurtuluşu da hatırlatmaktadır. Burada Havva, bir kadın olarak suçlu kabul edilmekte, bununla beraber bu oluşumun bir kader, felix culpa (mutlu günah) olarak düşünülmesi de mitolojik alt yapıyı hatırlatmaktadır. Hititler’de de nesilden nesile gelen günah anlayışı vardı. Sümerler’de asli günah yoksa da insanın potansiyel günahının nesilden nesile geçtiğine inanılırdı. Asur ve Babil inancında da böyle bir anlayış mevcuttu[10].


Yazımızın 2. kısmı Pavlusun Günah Anlayışı, Pavlus Sonrası Günah Anlayışı ve Tartışmaları, Sonuç bölümlerinden oluşacaktır. Çalışmanın tahminlerimden daha uzun bir metin oluşturması, yazıyı 2 ayrı bölümde yayınlamanın daha uygun olacağı kanaatine vardırdı.
Yazının buraya kadar olan bölümlerinde bile, bu yazıyı okuyacak arkadaşlarımın genel bir kanaati oluşmuştur. Eminim ki, sağduyulu bir şekil de bu yazıyı okuyacak Hıristiyan arkadaşlarda da bir kanaat meydana gelecektir.

Kıymetli okurlar, sevgili dostlar!…

Hatırlayacağınız gibi bundan önceki yazımız da Hıristiyanlık İnancında ki “Asli Günah” düşüncesini ele almıştık. O yazımızda; Günahın Tanımı, Eski Antlaşmaya Göre Günahın Durumu, Hz İsa (as) nın Günaha Yaklaşımı, Hz İsa (as) Sonrası Asli Günah ve Diğer İnançlarda Asli Günah konularını işlemiştik.

Buraya kadarki konularda, Asli Günahın olmadığını, başka din ve mitolojilerde Asli Günah unsurunun bulunduğunu görmüştük. Asli Günah Hıristiyanlığa Pavlus[11] kanalıyla girmiş bir inançtır. Şimdi hep birlikte konumuza kaldığımız yerden devam edelim.


Pavlusun Günah Anlayışı:

Pavlus’a bugünkü Hıristiyanlığın mimarı demek onu en kısa yoldan tanıtmak olurdu. Eldeki mevcut incilin büyük bir kısmı ona atfedilen mektuplardan oluşmakta, mevcut İncil de Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) atfedilen bir çok sözün yorumunu bu mektuplarla yapmaktadır.

Pavlusun Hıristiyan olmasından önce yazıldığına inanılan İncillerle, Pavlusun Hıristiyan olmasından sonra yazıldığına inanılan İncillerin Meryem oğlu İsa Mesih’in (as) kimliği hakkında ciddi ayrılıklarının olmasının nedeni de Pavlustur. Örneğin Matta İncili tamamen insan olan ve Yahudilerce beklenmekte olan Mesih’in eski metinlerde müjdelenen kişi olduğu üzerinde durur ve ilk olarak insan olan Meryem oğlu İsa Mesih’in soy ağacını vermekle başlar. Yine bir diğer yazar Markos’a göre İsa Mesih bir kurtarıcıdır, beklenen Mesihtir ama insandır. Markos’ta Pavlustan etkilenmiş ama İncilinde Meryem oğlu İsa Mesih’i İlahlaştırmamıştır. Lukada da yine benzeri bir durum söz konusudur. Ancak Pavlusun yaşamından bir kuşak sonra yazıldığı tahmin edilen Yuhanna İnciline baktığımızda ise, İlahlaştırılmış ama insan olan bir İsa Mesih görmekteyiz. Buda Meryem oğlu İsa Mesih’in (as) nasıl ve kimler tarafından ilahlaştırıldığı hakkında bizlere bilgiler vermektedir. Yuhanna İncilinin yazarının Pavlusun mektuplarından ciddi bir şekilde etkilendiği görülmektedir.

Tekrar konumuza dönersek, asli günah fikri Pavlusca Hıristiyanlığa sokulmuş ve Meryem oğlu İsa Mesih’i (as) ilahlaştırmak amacını gütmüştür. Yani bu asli günah olmazsa, Tanrının insan olup kendisini kurban etmesinin hiçbir anlamı kalmazdı ve yoktur. Yahudi geleneklerinde insanlar suç sunusu olarak kurbanlar sunmaktaydı. Asli günah içinde bir günah sunusu gerekliydi ama bu sunu insan olamazdı. İnsan olsaydı neden başka bir peygamber değil sorusu karşımıza çıkardı. Pavlus bu nedenle bütün insanlığı günahlı ilan etmiş geriye yalnızca Meryem oğlu İsa Mesih’i (as) bırakmıştır[12]. Diğer bir nokta ise, insanın öldürülmesi On Emirce yasaklanmıştı[13]. Bu durumda Meryem oğlu İsa Mesih (as) insan değil Tanrının beden alıp göründüğü bir sureti olacaktı. Böylece Hıristiyanlar çarmıhta öldürüldüğüne inandıkları Mesihlerinden dolayı, Yahudileri suçlamayacak, onlara kin duymayacak, onları yargılamayacaklardı, çünkü bu çarmıh hadisesi Tanrının insanlığı bir kurtarma planıydı[14]. Ama bu plan Pavlusun kurgusundan, Yahudileri aklamasından ve Hıristiyanlığı dejenere etmesinden başka bir şey değildi. Bu nasıl bir kurtuluş planıdır ki, Pavlustan önce hiç kimse bu plandan bahsetmemiştir[15]. Buna Meryem oğlu İsa Mesih de (as) dâhildir. Bu durumda Pavlus, kendisinden önce hiç kimseye nasip olmamış bir lûtuf la onurlanmıştır. İşte eldeki mevcut İncil metinlerinin birbirleriyle en çok çeliştiği, farklı rivayetlerde bulunduğu, hesap hataları yaptığı, insansı müdahalelerin en çok görüldüğü bölümleri, İsa Mesihin yakalanmasıyla başlayan, yargılanmasıyla devam eden, cezalandırılması, öldürülmesi, dirilmesi, Havarilere görünmesiyle son bulan kısımlarıyla alâkalıdır.

Şunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki, Asli Günah yaklaşımı olmadan Meryem oğlu İsa Mesih’in (as) ilâhlaşmasının bir anlamı kalmazdı. Yakup’la (as) insan olup güreşen Tanrı[16] nedense kendisini kurban etmedi ama sonra acılar çekerek kendisini, kendisine kurban sundu!

Pavlusun ilk mektuplarına baktığımızda Meryem oğlu İsa Mesih’i (as) bir insan, Tanrıyla insanlar arasında bir aracı olarak sunduğunu[17] Tanrının, tek, görülmez ve ölmez olduğunu[18] savunduğunu ama daha sonra Meryem oğlu İsa Mesih’i (as) ilahlaştırdığını görürüz. Pavlusun kendi sözlerinde çelişmesinin de temel nedeni budur. Yoksa bir sözünüzde Tanrının tek, görülmez ve ölmez olduğunu söyleyeceksiniz[19], daha sonra görülen ve ölen birisine Tanrı diyeceksiniz. Aklı başında hiç bir insan kendisiyle hiçbir zaman bu kadar çelişemez. Ama Pavlus bunu zaman içerisinde ve yavaşça yapmıştır. Tanrıya ait olan özellikleri yavaş yavaş Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) yüklemiş, insanların bilinç altına dolaylı yoldan onu Tanrı olarak yerleştirmişti. Bunu yaparken de hiçbir hileden uzak durmamış, insanları kandırmayı Tanrıya hizmet olarak saymıştır[20].

Sonuç olarak, Pavlusun Asli Günah yaklaşımını Hıristiyanlığa yerleÅŸtirmesindeki temel amacı Meryem oÄŸlu Ä°sa Mesih’i (as) Ä°lâhlaÅŸtırmaya çalışmaktır. Pavlusun zaman içerisindeki bu deÄŸiÅŸimi diÄŸer elçilerle de arasını açmıştır. Pavlusun bu duyurularıyla elçilerin duyurularının aynı olmadığını bugünkü Ä°ncillerden ve Pavlusun kendi ifadelerinden görmek mümkündür[21]. Hiç tuhaf deÄŸil mi, mevcut Ä°ncillere göre, Hz Ä°sa (as) Havarilerini müjdeyi duyurmak için görevlendirmiÅŸken, bu insanların bildirimlerinin Ä°ncil de ne kadar az olduÄŸu!… Aksine neredeyse Ä°ncilin tamamı, Hz Ä°sa’yı (as) hiç görmemiÅŸ kiÅŸilerce oluÅŸturulmuÅŸtur. Bu kiÅŸilerin Havarilerden verdikleri haberlere baktığınızda, Hz Ä°sa’nın bir Tanrısı vardır ve o insandır. Evet, Asli Günah, Pavlus tarafından Hz Ä°sa’yı (as) Ä°lâhlaÅŸtırmak için oluÅŸturulmuÅŸ, sözde Tanrısal bir Plan gibi görünen ama tamamen Pavlussal bir kurgudan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.


Pavlus Sonrası Günah Anlayışı ve Tartışmaları:

Pavlusun Teslis Öğretisine karşı çıkışlar olduğu gibi, Asli Günah öğretisine de karşı çıkışlar olmuştur. Teslis Öğretisinin “Konsüller” de tartışıldığı gibi, Asli Günah Öğretisi de “Sinod” lar[22] da tartışılmıştır.

Asli Günah Öğretisi, tıpkı Teslis gibi Hıristiyan dünyasında tamamen ve itirazsız kabul görmüş bir düşünce değildir. Hıristiyanlık tarihinde, Pavlus sonrası, Asli Günah Öğretisine en güçlü karşı çıkışı Pelagiusun yaptığını görmekteyiz[23]. Oda tıpkı, selefi Aryus gibi, Pavlus Kilisesine karşı yaptığı bu çıkıştan sonra çok fazla yaşamamış 35 yaşlarında ölmüştür.

Pelagius kilisece kabul edilen resmi öğretiye karşı dinî konulardaki çıkışlarıyla dikkat çekmiş, özellikle Aziz Augustinus’la teolojik tartışmaları o zamana göre önemli şekilde gündem oluşturmuştur. Pelagius hemen her fırsatta, hatta seyahat ve gezileri esnasında yaşamı boyunca Augustinus’a karşı insanın özgürlüğünü ve özgür iradesini savunmuştur. Pelagius, Pavlus’un Asli Günah, Tanrı inayeti ve insanın özgür iradesi ile çocukların günahkâr doğduğu konularındaki görüşlerine karşı, kendi görüşlerini ortaya koymuş ve hayli itibar kazanmıştır. Buna karşın Pavlus’un destekçisi Augustinus, atağa geçmiş ve aralarında Hıristiyanlık tarihi açısından çok önemli olan teolojik tartışmalar ve Polemikler yaşanmıştır. Bu sebeple birçok bölgesel sinod toplanmış, ilk defa konsiller oluşturulmuş ve Hıristiyanlığın inanç anlayışı ile kutsal metinleri tartışılmıştır. Pelagius ve arkadaşları, çoğu zaman diğer Hıristiyan teologlar tarafından hiç dinlenmeden ve çoğunluğun Augustinus’un etkisi altında kalmasından dolayı bu sinod ve konsillerde heretik ilan edilmişlerdir. Bazen Pelagius’un gıyabında gerçekleşen bu durum Pelagius ve arkadaşlarının aforoz edilmesine kadar gitmiştir[24].


Pavlusun mektuplarının, Kutsal Kitabın içerisinde olduğu en eski nüshaları bu dönemlere aittir
. Buda bizlere Pavlusun mektuplarının insanlar tarafından okunduğu ama Kutsal Metin olarak itirazsız kabul görmediğini göstermektedir. Yoksa, Pavlusun mektuplarının Kutsal Metinler olarak görüldüğü bir ortamda, onun öğretisinin tam zıddı bir görüşü ortaya koymak nasıl mümkün olabilir ki? Bu konuya, konulara başka bir yazımızda değineceğiz.

Pelagiusun bu çıkışına karşı, Pavlus Kilisesinin müdafasını üstlenen Aziz Augustinus hiçbir şekilde karşılıklı, yüzyüze bir tartışmaya yanaşmamıştır. Buna rağmen Pelagius, doğru olduğuna inandığı dinî görüşlerini Augustinus’a karşı, her yerde anlatmayı sürdürmüş, bu görüşlerini birtakım kitaplar yazarak ölümsüzleştirmiştir. İşin tuhaf tarafı Aziz Augustinus, onunla dini münazaradan ve cemaat huzurunda birebir tartışmaktan sürekli kaçınmıştır… Pelagius’a yazı ile cevap vermeyi yeğlemiştir. Pelagius ise, Aziz Augustinus ile tartışabilmek için adeta hafiye gibi peşinden koşmuştur. Hatta bir defasında 410 yılında Hippo şehrinde onu yakalamak üzere iken elinden kaçırdığı kaynaklarda ifade edilmektedir[25].

Sizlerinde gördüğü gibi Pavlusun bu fikri hem kendi döneminde, hem de sonraki dönemlerde tartışmalara neden olmuştur.


Sonuç:

Sonuç olarak, her iki yazımızda da açıkça görüleceği gibi, Asli Günah Öğretisi Pavlusun başka inançlardan, Meryem oğlu İsa Mesih’i (as) İlâhlaştırmak için Hıristiyanlığa soktuğu bir öğretidir. Günahın kalıtsallığı iddia edilirken, İmanın kalıtsal olabileceği devamlı göz ardı edilmiş ve ettirilmiştir. Eğer gerçekten Hz Âdemin yaşadığı olumsuz bir olay kalıtsal oluyorsa, olumlu yaşadıklarının da kalıtsal olması gerekirdi.

Tamamen Hıristiyan Teolojisine yer verdiğim bu yazımda sözlerimi önceki yazımda kullandığım bir ayetle noktalıyor, bu yazıları okuyacak Hıristiyan arkadaşlardan bu konuları iyice araştırıp düşünmelerini rica ediyorum.

Hez.18: 20 Ölecek olan günah işleyen kişidir. Oğul babasının suçundan sorumlu tutulamaz, baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulamaz

Dip Not:

[1] İSRÂİLİYYÂT: İsrâiloğullarına âit haberler demektir. İsrâiliyyât denilen haberler üç kısımdır. 1) Hurâfe ve uydurma özelliğinde olan ve nakl edilmesi yasaklanan haberler. 2) Ehl-i kitâbın (yahûdî ve hıristiyanların) anlattıklarından, müslümanlar tarafından tasdîk veya tekzîb (yalanlama) edilmemesi bildirilenler. 3) İslâmî akîdelere (îmân esaslara) ve dînî hükümlere ters düşmeyen ve nakl edilmesine izin verilen haberler. (Zehebî, Süyûtî, İbn-i Allân)

[2] Yar.1: 26 Tanrı, «İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım» dedi, «Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere,   yeryüzünün tümüne egemen olsun.» Bknz Yar.1: 28

[3] Yar.2: 17 «Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.» Bknz Yar.3: 3

[4] Yar.6: 3 RAB, «Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür» dedi, «İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.»

[5] Tevrat’a göre bir sözün Allahtan (cc) olup olmadığını anlaşılması şöyledir: Yas.18: 22 EÄŸer bir peygamber RAB’bin adına konuÅŸur, ama konuÅŸtuÄŸu söz yerine gelmez ya da gerçekleÅŸmezse, o söz RAB’den deÄŸildir… EÄŸer yasaklanan meyvenin yendiÄŸi an Hz Âdem ile Hz Havva ölmemiÅŸse, öleceÄŸinin söylendiÄŸi Yar.2: 17 ayet insansı tahrife muhatap kalmıştır demektir.

[6] Mısırdan Çıkış Bölüm 25: 22 Seninle orada, Levha Sandığı’nın4 üstündeki Keruvlar arasında, Bağışlanma Kapağı’nın üzerinde görüşeceÄŸim ve Ä°srailliler için sana buyruklar vereceÄŸim.›› ‹‹Kapporet›› sözcüğü Tanrı’nın öfkesinin yatıştırıldığı, halkının günahlarının bağışlanıp Tanrı’yla barıştırıldığı özel yeri ifade ediyordu.

 

Leviviler Bölüm 16: 16 Böylece En Kutsal Bölüm’ü Ä°srail halkının kirliliklerinden, baÅŸkaldırılarından, bütün günahlarından arındıracak.

 

Leviviler Bölüm 16: 29 “AÅŸağıdakiler sizin için sürekli bir yasa olacak: Yedinci ayın onuncu günü benliÄŸinizi yeneceksiniz. Gerek Ä°srailliler’den, gerekse aranızda yaÅŸayan yabancılardan hiç kimse çalışmayacak. 30 Çünkü o gün, Kâhin Harun sizi pak kılmak için günahlarınızı bağışlatacaktır. RAB’bin huzurunda bütün günahlarınızdan arınacaksınız.   31 O gün Åžabat’tır, sizin için dinlenme günüdür. BenliÄŸinizi yeneceksiniz. Bu sürekli bir yasadır.  32 Babasının meshedip kendi yerine atadığı kâhin günahları bağışlatacak. Kutsal keten giysileri giyecek.

 

Leviviler Bölüm 23: 28 O gün hiç iÅŸ yapmayacaksınız. Çünkü Tanrınız RAB’bin huzurunda günahlarınızı bağışlatacağınız bağışlanma günüdür.

 

 

Çölde Sayım Bölüm 14: 19 Mısır’dan çıkışlarından bugüne dek bu halkı nasıl bağışladıysan, büyük sevgin uyarınca onların suçunu bağışla.”20 RAB, “DileÄŸin üzerine onları bağışladım” diye yanıtladı,

 

Yeşeya Bölüm 44: 22 Başkaldırılarınızı bulut gibi,Günahlarınızı sis gibi sildim.

 

YeÅŸeya Bölüm 43: 24…Tersine, beni günahlarınızla uÄŸraÅŸtırdınız, Suçlarınızla usandırdınız.   25 Kendi uÄŸruna suçlarınızı silen Ben’im, evet Ben’im, Günahlarınızı anmaz oldum.

[7] Rom.3: 23 Çünkü herkes günah iÅŸledi ve Tanrı’nın yüceliÄŸinden yoksun kaldı.

[8] Luk.7: 48 Sonra kadına, “Günahların bağışlandı” dedi. Luk.5: 20 Ä°sa onların imanını görünce, “Dostum, günahların bağışlandı” dedi. Mar.2: 5 Ä°sa onların imanını görünce felçliye, “OÄŸlum, günahların bağışlandı” dedi. Mat.9: 2 Kendisine, yatak üzerinde felçli bir adam getirdiler. Ä°sa onların imanını görünce felçliye, “Cesur ol, oÄŸlum, günahların bağışlandı” dedi.

[9]  Yu.20: 23 “Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız, bağışlanmamış kalır.”

[10] Bilal DOÄžAN, Doktora Tezi, Bursa 2008, HIRÄ°STÄ°YANLIKTA ASLÄ° GÃœHAH DOKTRÄ°NÄ°

[11] Pavlus’un hayatı hakkında tam ve akla yatkın bir biyografik bilginin bulunmadığı, özellikle bu konuda yapılan ilmi araştırmalarda ifade edilmektedir. Pavlus’un hayatı ile ilgili bilgilerin çoğunluğu mektuplarında ve özellikle Elçilerin işlerinde yer almakla birlikte, ona atfedilen sonraki bazı derlemelerde abartılı da olsa birtakım bilgiler bulunmaktadır. Doğum tarihi olarak İsa’dan 5–7 yıl öncesinden, İsa’dan sonra 10’a kadar değişik tarihler verilmektedir. Genel kanaat, İsa’dan sonraki ilk 10 yılda, ya da ortalarında olduğu şeklindedir. Nitekim 62’de Filemona yazdığı mektubunun bazı nüshalarının 9. bölümünde 55 yaşında olduğu bilgisinin bulunması, bu bakımdan dikkate değerdir. Yani onun İ.S. 6–10 civarında doğduğu, 62–67 tarihleri arasında öldüğü ifade edilmektedir. Bu konuda kaynaklarda çok farklı bilgiler bulmak mümkündür.

[12] Rom.3: 23 Çünkü herkes günah iÅŸledi ve Tanrı’nın yüceliÄŸinden yoksun kaldı.

[13] Yas.5: 17 “‘Adam öldürmeyeceksin.

[14] Ef.1: 7-8 … Mesih’in kanı aracılığıyla Mesih’te kurtuluÅŸa, suçlarımızın bağışlanmasına kavuÅŸtuk. Kol.1: 14 O’nda kurtuluÅŸa, günahlarımızın bağışına sahibiz.

[15] Ef.3: 11 Bu, Tanrı’nın baÅŸlangıçtan beri tasarladığı ve Rabbimiz Mesih Ä°sa’da yerine getirdiÄŸi amaca uygundu.

[16] Yar.32: 28 Adam, “Artık sana Yakup deÄŸil, Ä°srail* denecek” dedi, “Çünkü Tanrı’yla, insanlarla güreÅŸip yendin.” D Not 32:28 “Ä°srail”: “Tanrı’yla güreÅŸir” anlamına gelir. HoÅŸ.12: 3 Yakup ana rahminde kardeÅŸinin topuÄŸunu tuttu, Büyüyünce Tanrı’yla güreÅŸti.

[17] 1.Ti.2: 5-6 Çünkü tek Tanrı ve Tanrı’yla insanlar arasında tek aracı vardır. O da insan olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuÅŸ bulunan Mesih Ä°sa’dır. Uygun zamanda verilen tanıklık budur.

[18] 1.Ti.1: 17 Onur ve yücelik sonsuzlara dek bütün çaÄŸların Kralı, ölümsüz ve görünmez tek Tanrı’nın olsun! Amin.

[19]  Bknz 1.Ti.1: 17

[20] 1.Ko.9: 19 Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum.

1.Ko.9: 20 Yahudiler’i kazanmak için Yahudiler’e Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım.

1.Ko.9: 21 Tanrı’nın Yasası’na sahip olmayan biri deÄŸilim, Mesih’in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip deÄŸilmiÅŸim gibi davrandım.

1.Ko.9: 22 Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum.

1.Ko.9: 23 Bunların hepsini Müjde’de payım olsun diye, Müjde uÄŸruna yapıyorum.

[21] 2.Ko.11: 4 Çünkü size gelen ve bizim tanıttığımızdan deÄŸiÅŸik bir Ä°sa’yı tanıtanları pekâlâ hoÅŸ görüyorsunuz. Ayrıca, aldığınız ruhtan farklı bir ruhu ve kabul ettiÄŸinizden farklı bir müjdeyi kabul ederek bunları hoÅŸ görüyorsunuz.

Gal.1: 6 Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp deÄŸiÅŸik bir müjdeye böylesine çarçabuk dönmenize ÅŸaşıyorum.

Gal.1: 7 Gerçekte baÅŸka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in Müjdesi’ni çarpıtmak isteyenler vardır.

Gal.1: 8 İster biz, ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona!

Gal.1: 9 Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun!

[22] Sinod; Hıristiyan Teolojisinde mahalli, bölgesel, belirli sayıda katılımla yapılan, küçük ölçekli Konsüllere verilen isimdir.

[23] Pelagius’un hayatı ile ilgili belirsizlikler Pavlus’un hayatı ile ilgili belirsizliklerden daha çoktur. Bu yüzden doğumu ve ölümü hakkında çok farklı bilgiler bulunmaktadır. Bazı kaynaklarda Britanya’da veya İrlanda’da, 384 yılında ya da daha önce doğduğu, 418’de ya da 422’de öldüğü belirtilir. LAK, c.3, s.124

[24] Bilal DOÄžAN, Doktora Tezi, Bursa 2008, HIRÄ°STÄ°YANLIKTA ASLÄ° GÃœHAH DOKTRÄ°NÄ°

[25] Bilal DOÄžAN, Doktora Tezi, Bursa 2008, HIRÄ°STÄ°YANLIKTA ASLÄ° GÃœHAH DOKTRÄ°NÄ°

Kategoriler
Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Tüm Yazılar Türkçe

Gerçek İncil Nerede?

gerçek incil neredeHz Ä°sa’nın (as) Ä°ncili!
Gerçek İncil Nerede?

Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oÄŸlu Ä°sa’yı da arkalarından gönderdik, ona Ä°ncil’i verdik…[1]

Kıymetli arkadaşlarım, bu yazımıza bir Kur’an-ı Kerim ayetiyle başladık. Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi bu yazımızın konusu Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) verilen ve bu gün aslı bulunmayan İncil’dir.

Hıristiyanlar, Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) böyle bir kitabın verildiğini reddeder ve kendi ellerindeki İncil metinlerinin doğru olduğunu ileri sürerler. Halbuki, şuan ellerinde bulunan İncil metinlerine baktığımızda bile, Meryem oğlu İsa Mesih’in (as) ve Havarilerinin şu an mevcut olmayan bir Allah (cc) sözünü, İncili duyurduğunu ve öğrettiğini görmekteyiz[2]. Çünkü şu an mevcut bulunan İncil, zaman içerisinde teşekkül etmiş bazı bölümlerinin yazarları bile belli değilken[3] kimi yazarlar da kendilerinin İncili değil, başkalarından duyduklarını kayıt altına aldıklarını söylediklerini görürüz[4].

Meryem oğlu İsa Mesih’e (as) Allah (cc) tarafından verilen gerçek İncilin ne olduğu hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Ama gerçek incilin varlığını hem Kur’an-ı Kerim’den ve hem de eldeki mevcut İncil’den aşağıya vereceğim metinlerden anlamaktayız. Şimdi aşağıya vereceğim İncil ayetlerini dikkatlice okuyalım:

Mat.11: 1 İsa, on iki öğrencisine bu buyrukları verdikten sonra onların kentlerinde öğretmek ve Tanrı sözünü duyurmak üzere oradan ayrıldı.

Mar.1: 38 Ä°sa onlara, “BaÅŸka yerlere, yakın kasabalara gidelim” dedi. “Oralarda da Tanrı sözünü duyurayım. Bunun için çıkıp geldim.”

Mar.1: 39 Böylece havralarında Tanrı sözünü duyurarak ve cinleri kovarak bütün Celile bölgesini dolaştı.

Mar.2: 2 O kadar çok insan toplandı ki, artık kapının önünde bile duracak yer kalmamıştı. İsa onlara Tanrı sözünü anlatıyordu.

Mar.3: 14-19 İsa bunlardan on iki kişiyi yanında bulundurmak, Tanrı sözünü duyurmaya göndermek ve cinleri kovmaya yetkili kılmak üzere seçti.

Mar.4: 33 İsa, Tanrı sözünü, buna benzer birçok benzetmeyle halkın anlayabildiği ölçüde anlatırdı.

Mar.16: 20 Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar.

Luk.4: 44 Böylece Yahudiye’deki havralarda Tanrı sözünü duyurmaya devam etti.

Luk.9:6 Onlar da çıkıp İncili vâzederek ve her yerde şifa vererek, köyden köye geçiyorlardı

Yu.17: 14 (İsa Dediki) Ben onlara senin sözünü ilettim, dünya ise onlardan nefret etti.

Şimdi yukarıdaki İncil ayetlerine baktığımızda Meryem oğlu İsa Mesih’in (as) ve Havarilerinin duyurduğu tebliğ ettiği bir Allah (cc) sözü var. Onların duyurduğu ve tebliğ ettiği o sözün, o vahyin, şimdiki ve tarihi bir süreçte oluşan İncil olduğunu söylemek ve düşünmek imkansızdır. Burada bahsedilen söz, Kur’an-ı Kerimin haber verdiği İncil’dir.

Hıristiyan dünyasının, bu ayetler de bahsedilen Allah sözünün, gerçek İncil’in nerede olduğunu açıklaması gerekir. Meryem oğlu İsa Mesih (as) Allah’ın (cc) kendisine vahiy ettiği bir İncili duyururken, günümüz Hıristiyan dünyası bu İncilin nerede olduğunu bilmemektedir. Onun yerine, Hz İsa’nın (as) yaşamını anlatan kitapları vahiy olarak kabul etmektedir.

Evet, yukarıdaki İncil ayetlerinde bahsedilen Tanrı sözüne, gerçek İncile ne oldu? Bunu bilen bir Hıristiyan var mı?

Dipnotlar:

[1] Kur’an-ı Kerim 57/27

[2] Mar.1: 38 Ä°sa onlara, “BaÅŸka yerlere, yakın kasabalara gidelim” dedi. “Oralarda da Tanrı sözünü duyurayım. Bunun için çıkıp geldim.”

Mar.3: 14-19 Ä°sa bunlardan on iki kiÅŸiyi yanında bulundurmak, Tanrı sözünü duyurmaya göndermek ve cinleri kovmaya yetkili kılmak üzere seçti. SeçtiÄŸi bu on iki kiÅŸi ÅŸunlardır: Petrus adını verdiÄŸi Simun, Beni-RegeÅŸ, yani Gökgürültüsü OÄŸulları adını verdiÄŸi Zebedi’nin oÄŸulları Yakup ve Yuhanna, Andreas, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Alfay oÄŸlu Yakup, Taday, Yurtsever* Simun ve Ä°sa’ya ihanet eden Yahuda Ä°skariot.

Mar.16: 20 Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar. Rab onlarla birlikte çalışıyor, görülen belirtilerle sözünü doğruluyordu.

[3] İbranilere Mektup ve Yuhanna Kitabının yazarları bilinmemektedir.

[4] Luk.1: 1-3 Sayın Teofilos, Birçok kişi aramızda olup bitenlerin tarihçesini yazmaya girişti. Nitekim başlangıçtan beri bu olayların görgü tanığı ve Tanrı sözünün hizmetkârı olanlar bunları bize ilettiler. Ben de bütün bu olayları ta başından özenle araştırmış biri olarak bunları sana sırasıyla yazmayı uygun gördüm. (Burada Luka açıkça vahiy almadığını, başkalarından duyduklarını araştırıp yazdığını söylemektedir.)

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

YaÅŸama Bilinci

Yeryüzüne geldiğimiz andan itibaren belirli zaman ve mekanlarda yaşamaya, bize takdir edilen ömrü tamamlamaya devam ediyor, sayılı nefeslerimizi bitirmeye gayret ediyoruz. Ne kadar  yaşarsa yasasın, insan ömrünün en uzun olduğu zaman doğduğu zamandır. Doğduğu zamandan itibaren ömür kısalmaya başlar ve son saniye gelmeden ve son rızkını yemeden de ömür denilen şey bitmez.

Esas hayat ve yaşanacak yer ahiret olduğu için dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, mal ve evlatla öğünmeden başka bir şey değildir. Ahiret hayatı ebedi ve daha hayırlıdır. İnsan için ömür denilen şeyin dört önemli durağı vardır. Bunlar sırasıyla anne karnı, dünya, kabir ve ahirette cennet veya cehennem.

YaÅŸadığımız dünyada bazı zaman ve mekanlar diÄŸer zaman ve mekanlara göre daha deÄŸerlidir. En deÄŸerlisinden baÅŸlayarak sayarsak, Mekke’deki Mescid-i haram, Medine’deki Mescid-i Nebî, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ ve diÄŸer yeryüzü mescitleri… Zaman olarak sayılacak olursa, kandil geceleri ve gündüzleri, Cuma geceleri ve gündüzleri, bayram geceleri ve gündüzleri, Zilhicce ayının ilk 10 günü vb. zamanlar sayılabilir. Asır olarak düşünürsek, asr-ı saadet en deÄŸerli zamanlardan biriydi. Daha sonra 4 büyük halife zamanı ve biraz daha sonrası…

İnsan zaman içinde belirli mekanlarda ömrünü sürdürürken zaman zaman yaratılış gayesinin dışına çıkabiliyor, kendisinden istenen gerekli davranışları yapamayabiliyor, ihmal ediyor, unutuyor veya nefsine, şeytana ve kötü arkadaşlarına uyup kasten terkedebiliyor. Bu şekilde davranan insan hatalarının farkına varıp tevbe ederse, şirk koşmadıkça rabbi olan Allah onu affeder. Şirke düşmüsse tevbe edip iman ederse onu da affeder. Tevbe ve af kapısı kıyamete kadar açıktır ama, Firavun gibi son nefese bırakılırsa fayda vermez.

Belirli zamanlarda değişik formlarda yapılması gereken ibadetlerimiz bizi istikamet üzere tutar ve her daim yaratılış gayemizi, kul olduğumuzu hatırlatır bize ve bizi sürekli gafletten uzak zinde tutmayı amaçlar.

Her insanın yöneldiği bir kıblesi, benimsediği bir hayat tazrı vardır. Müslüman insanın kıblesi günde beş vakit yöneldiği Kabedir. Bu yönünü kontrol edecek pusulası Kur’an’dır. Bu kontrolü sürekli yapmasını hatırlatan şeyler de namaz, oruç, hacc, kurban, zekat, sadaka, zikir vd. ibadetlerdir. Bütün bu ibadet çeşitlerini değişik formlarda yapmaktan maksat, Yaradanımızı her daim hatırlamak, bu hatırlamayı yaparken değişik nimetleri hatırlamak ve takvaya erişmek, yani Allah’a saygılı bir şekilde hayatımızı yaşamaya alışmaktır.

Bize takdir edilen ömrün ne kadar olduğunu ve ne zaman biteceğini bilemiyoruz. Bir saat ömrü olan bir bebek, doğduktan sonra bu bir saati harcamaya başlar ve son saniye gelince de son nefesini vererek ahiret alemindeki yerine, cennete geri döner. 90 sene ömrü olan bir kişi de yine doğar doğmaz bu ömrünü haracamaya başlar ve son saniye gelince o da bir saat yaşayan cocuk gibi son sefesini verir ve ahiret alemindeki yerine, dünyadaki yaşayış tarzına ve seçtiği yola göre cennete veya cehenneme giden yola girer. Kabir alemindeki zaman tamamlanıp sûra üflenince de esas yerine gitmek üzere mahşer meydanında toplanırlar.

Son pişmanlık fayda vermeyeceğinden, buradaki geçici hayatımızı bize sununlan hayat tarzını benimseyerek geçirmemiz gerekir. Bu hayat tarzını bize sunan Kur’an, dolayısıyla Kur’an’ı  bize gönderen Yaradanımız Allah’tır. O eksiksiz ve içinde hiç şüphe olmayan kitabın ilk ve tam ugyugulayıcısı ise Peygamber Efendimiz’dir.  Peygamberimizin bu hayat tarzı onun yolundan giden alimler tarafından takip edilmiş ve sürekli güncellenmiş, hep gündemde tutulmuştur.

Kullarını kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah, onlara bunu nasıl yapacaklarını öğreten kitaplar, gösteren peygamberler göndermiştir. Her peygamber kendi döneminde vazifesini tamamlamış ve rabbine dönmüştür.

Bu peygamberler silsilesinin sonuncusu da son peygamber, son elçi ve son rasül Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Son kitap da, ona gönderilen ve onun hayat tarzı olarak benimsediği, tebliğ ettiği İnsan Kullanım Kılavuzu Kur’an’dır. Devir de Devr-i Muhammedî, Muhammed aleyhisselamın devridir, onun tebliğinin geçerli olduğu, olması gereken devirdir. Allah yanında tek geçerli din de, onun  son olarak tebliğ ettiği, diğer peygamberlerin tebliğlerinin asıllarını da içinde bulunduran İslam’dır. İnsanların uydurdukları veya geçmiş peygamberlere gönderildikten sonra bozulmuş dinler Allah yanında geçerli ve makbul  değildir.

Selam hidayete tabi olanlara…

Mahmud Z. Ãœnal

21/10/1433- 8/9/12

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Tek İlahî Din İSLÂM’dır

Tek Ä°DEAL YOL da.
Ä°slâm, Allah’ın yarattığı insanoÄŸluna ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselam’dan son peygamber Muhammed aleyhisselam’a ve bunların arasında gelmiÅŸ geçmiÅŸ bütün peygamberlere gönderdiÄŸi ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için geçerli olan yegane ve tek dinin adıdır. “Ä°slâmiyyet”, son tevhîd dini olan, peygamberimize indirilen “Ä°slâm Dini”ni ifade eder. Allah’ın Ä°slâm’dan baÅŸka gönderdiÄŸi ve kabul ettiÄŸi baÅŸka bir din yoktur. Ama insanların kendi uydurdukları dinleri ile, kendilerine gönderilen peygamberlerinin aslı Ä°slâm olan dinlerini bozmuÅŸ olanların bozuk dinleri var ki, bu dinler artık ilâhî olmaktan çıkmış, insanların uydurdukları din halini almış, adına da yahudilik ve hıristiyanlık denmiÅŸtir. Yahudilik ve hırsitiyanlık bu halleriyle Allah’ın gönderdiÄŸi din deÄŸildirler. Bu nedenle de Ä°slâm son olarak peygamberimize gelmeden önce, kendilerine peygamberleri vasıtasıyla kitap gönderilmiÅŸ olanlara “ehl-i kitap”, yani  kendilerine Allah tarafından peygamberleri vasıtası ile vahiy indirilmiÅŸ, kitap veya sahife verilmiÅŸ kimselere denilmektedir. Adem aleyhisselam’dan sonra peygamberimize kadar kendilerine kitap veya sahife verilenler de  bu terkibin içine girmiÅŸ olsa da, Kur’an dışındaki ilahî kitaplarda yer almayan bu “ehl-i kitap” tabiriyle sadece yahudi ve hıristiyanlar kastedilmektedir. Kur’an’da geçen bu tabir bazen sadece yahudileri içine alır, bazen sadece hıristiyanları, bazen de her ikisini muhatap alır. Mezhep imamları, hakkında hüküm bulunmayan diÄŸer din mensuplarını da hüküm bakımından ehl-i kitap kapsamanında deÄŸerlendirmiÅŸlerdir.[1] Kur’an’ın bütünü ise, inanç bakımından hangi konumda olursa olsun, indiÄŸi günden itibaren gelmiÅŸ ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlığı ve cinleri muhatap alır.
İslâm genel anlamda, Allah’a ve O’ndan gelenlere iman edip kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Müslüman ise yüce Allah’ın gönderdiğine ve Resûlü Muhammed’in (sas.) bildirdiğine içtenlikle inanıp teslim olandır. Bütün ilâhî dinler, tevhid ve Allah’a teslimiyet itibariyle aslında İslâm ise de, hepsinin aslî özelliği değişikliğe uğramıştır ve gerçekliği kalmamıştır. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in (sas.) getirdiği İslâm, Allahu Teâlâ’nın gönderdiği en son tevhid dinidir. İslâm/iyet, yalnız Allah ile kul arasında bir olay olmayıp sosyal ve hukukî esaslarıyla hem dünya hem de âhiret saadetini temin eden ve kaynağını Kur’an’dan alan ilâhî bir dindir. İslâmiyet, içine aldığı iman, ibadet, ahlâk, muâmelât ve ceza hükümleriyle bir bütündür. İslâm’ın esasları, tamamen Allah tarafından konulmuştur.
Kur’an bütün insanlığı muhatap alır, Kur’an ile insanlığın tek dini İslâm tamamlanmış, hayat tarzı olarak Allah bizim için İslâm’ı seçmiş ve İslâm ilahî din olarak son halini almış5/3, diğer peygamberler bir kavme veya bir beldeye gönderilirken, bir çok peygamber sadece İsrailoğullarına gönderilmişken, peygamberimiz bütün alemlere bir rahmet,21/107 bütün insanlığa şahit,48/8 müjdeci ve  apaçık22/49 uyarıcı bir peygamber34/28 olarak gönderilmiştir. Böylece diğer bütün peygamber ve kitapların geçerlilik süresi dolmuş, aslı ilâhî olsun olmasın bütün dinlerin hükmü kalmamıştır.
“Şüphe yok ki Allah katında hak din İslâm’dır. Ancak kitap verilen yahudi ve hıristiyanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler.3/19 Ey Muhammed! Buna rağmen din işlerinde kimler seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlerle, ümmîlere, yani kitabı olmayanlara/müşriklere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer hakka teslim olup İslâm’a girerlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen ancak duyurmaktır.3/20 Allah kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet etmiş bildirmiştir. Melekler ve adaletli ilim sahipleri de dosdoğru bu gerçeğe iman ve ikrar ile şehadet ettiler: O’ndan başka ilâh yoktur.3/18 Onlar Allah’ın seçtiği İslâm dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerdekilerin hepsi ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve ancak O’na döndürülüp götürüleceklerdir.3/83
Kur’an/İslâm geldikten sonra önceki din/kitap ve İslâm dışı ve karşıtı olarak çıkan bütün ideolojilerin hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Çünkü İslâm’dan önceki dinler/kitaplar, birer kavme gelmiştir. Bunlardan elde bulunan Tevrat ve İncil de, hem sonraki asırlarda hatırlarda kalanlardan yazılmış hem de tahrif edilmiştir. Yahudi ve hıristiyanlar, Allah’a oğul isnad ederek şirke/küfre düşmüşler (5/17-18, 72-73; 9/30), yahudiler millî ilâh, hıristiyanlar da üçlü ilâh kabul etmişlerdir. Bundan dolayı da İbrâhimî, yani tevhide inacına dayalı din özelliğini kaybetmişlerdir. Yüce Allah cihanşümûl olarak bütün insanlara tevhid esası üzerine son olarak İslâm dinini/İslâmiyeti ve Kur’an’ı göndermiştir ki aslını aynen korumaktadır. Hıristiyanların, “Dinlerin kaynağı birdir; hangisi olsa Allah’a götürür.” şeklindeki diyalog çağrısında dinleri eşitmiş gibi göstererek, İslâm’ın özelliklerinden ve bilgisinden yoksun genç nesli hıristiyanlaştırmak veya hıristiyanca düşünmelerini sağlama çalışmaları vardır. Din bir tanedir, o da ilk ve son din İslâm’dır. Ancak İslâm’ı tebliğ için hıristiyan, yahudi hatta ateistle, yani her insanla diyalog kurulur.
De ki: “Allah’a, bize indirilen Kur’ân-ı Kerîm’e, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inandık. Onlardan hiçbirinin arasında Peygamber olmaları bakımından ayırım yapmayız, hepsi de haktır. Biz yalnız O’na teslim olanlarız.”3/84 Kim artık son  hak din İslâm’dan başka İlâhî veya beşerî  bir din arar onları önemserse asla ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette de hüsrana büyük zarara uğrayanlardan olacaktır.3/85
Âyet-i kerîmedeki İslâm’dan maksat, en son gönderilen, 3/84. âyette geçtiği üzere, önceki ilâhî dinlerin esaslarını kabul eden, aynı zamanda dünya ve âhiret için gereken esasları bildiren, yani hem ibadetlerin, hem sosyal hayatın gereken prensiplerini gösteren sosyal ve evrensel ilâhî bir din ve ilâhî bir hukuk sistemidir. Mahiyeti bozulmuş veya insan ürünü değildir. Buna rağmen bundan başka bir din aranması Allahu Teâlâ yanında geçersizdir. Ancak Allah’ın dinini beğenmeyenler kendilerine uygun gelen bir sınıf (grup ve millet) dini icat etmeye veya İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışırlar; müslüman ancak İslâm’a göre müslüman olur. Bundan dolayı müslümanlar başka bir din/sistem, ideoloji aramaya yönelmezler. Aksi halde Allah’ın onaylamadığı, reddettiği bir şeyi onaylamış ve onu beğenmiş olurlar. Ancak bütün dinlerin üstünde olan İslâm’ı tebliğ için veya dünya işlerine ait meselelerde diğer dinlere mensup insanlar arasında diyalog yani konuşma, anlaşma ve tebliğ olabilir.
İman edip Resûl’ün hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine kitaplarında apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidayete eriştirir ve muvaffak kılar?! Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.3/89
Allah, bu Kitab’ı sana, hak ve hakikatin ta kendisi ile dolu ve kendinden evvelkilerin asıllarını tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce, insanları doğru yola götürmek için Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti ve nihayet Furkân’ı, hak ile batılı ayırt eden Kur’an’ı da indirdi.3/3-4
Allah, İsrâiloğulları’ndan sağlam bir söz almıştı.5/12 Verdikleri kat‘î sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledi ve kalplerini kaskatı yaptı. Onlar Tevrat’ta gerek Resûl-i Ekrem’e, gerek diğer ahkâma ait kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştirdiler.4/46 Onlar uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi de unuttular, terkettiler, hevâlarına tâbi oldular.5/13 Yine Allah, “Biz hıristiyanız.” diyenlerden de peygamberleri aracılığı ile bildirilenlere uymaları için sağlam söz almıştı; onlar da uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi unutup bıraktılar5/14, böylece ahitlerini ve yaşantılarını bozdular. Her iki grup da kitaplarını tahrif edip kitaplarında müjdelenen son peygamberi de reddettiler. Dinlerini fantazi haline getirdiler.
Bütün bu anlatılanladan sonra, nasıl olur da hala İslâm’ın dışındaki herhangi bir dine “ilâhî” din denebilir? Eğer deniyorsa bunda bir art niyet ve ihanet kokusu sezilmez mi? İbrahim aleyhisselam yahudi ve hristiyan olmadığı halde3/67 nasıl olurda İslâm ve İslâm’ın kendilerine gönderilen şeklini bozarak icad ettikleri insan yapımı yahudilik ve hıristanlığa “İbrahimî dinler” denebilir?
Ey iman edenler! Eğer Kitab verilen hıristiyan ve yahudilerden herhangi bir gruba uyarsanız, onların İslâm’a aykırı hallerini ve yaşayış şekillerini, plan ve programlarını benimseyip kendinizi onlara benzeme ve beğendirme tavrına ve yarışına girerseniz, iyi bilin ki onlar, sizi ve neslinizi imanınızdan ve mânevî değerlerinizden koparıp, birbirinize hasım yapar, sonra küfre/kâfirliğe döndürürler.3/100 Siz, onların batıl ve hükmü kalkmış dinlerine uyuncaya kadar yahudi ve hıristiyanlar sizden asla hoşnut olmayacaktır. Resûlüm! Onlara de ki: “Allah’ın hidayeti olan İslâm doğru yolun ta kendisidir.”2/120
Peygamberimiz Rabbinden kendisine indirileni elçilik görevi gereği tamamen tebliğ etti, bildirdi. Hıristiyan ve yahudilere: “Ey Ehl-i Kitab! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden sizlere de indirilen Kur’an’a inanıp hükümlerini uygulayıncaya kadar din namına doğru hiçbir temel üzerinde değilsiniz.” dedi.5/67-68 Allah, bütün dinlerin üzerinde olduğunu göstermek için, Resûlü’nü, hem hidayet rehberi Kur’an ile hem de son hak din İslâm ile göndermiştir. Buna şâhit olarak da Allah yeter. Muhammed Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olan mü’minler, kâfirlere/İslâm karşıtlığı yapanlara karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler.48/28-29
Selam hidayete, doÄŸruya, doÄŸru yola, Ä°DEAL YOL’a tabi olanlara…[2]
Mahmud Salih
27/4/2012

[1] Remzi Kaya, DÄ°A, “Ehl-i Kitap“, Ä°stanbul 1994, 10/517.
[2] Bu yazının hazırlanmasında, Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkân Açıklamalı Kur’an Meali’nden ve açıklamalarından istifade edilmiştir. 2. Baskı, Server İletişim 2011.
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Biz Allah’a Teslim Olmuş Kullarız

“… ve elbette biz, yine O’na döneceÄŸiz.”2/156

Sabır ve namaz, insanın hayatı boyunca karşılaşacağı güçlüklerin çözümünde kullanacağı ve Allahu Teâlâ’nın yardımına nail olacağı iki büyük vesiledir. Sabır; cesaret, zorluklara göğüs germek, direnmek anlamında da ahlâkî bir disiplindir. Namaz; gönlünde Allah sevgisi olan, O’na saygı duyan ve O’nun huzuruna çıkacağına inanan kimsenin iman ve itaatinin bir göstergesi, dînin gereği ve kulu Allah’a yaklaştıran bir ibadetir.

Kul ibadet ve itaatle Rabbini hatırlarsa Allah da o kulun bu ibadet ve itaatine karşılık ona sevap verir ve onu bağışlayarak unutmayanın unutulmadığını hatırlatmış olur. Ama kul, kendisine ikram edilen, Kur’an ve İslâm başta olmak üzere, bu kadar nimet karşışında nankörlük eder, şükretmez, Rabbini unutursa Allah da o kulu unutur ve azabını artırır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşreder.

İnsanlardan bir kısmı sahip olduğu dünyalıklarla sevinmekte, övünmekte, diğer bir kısmı da maddî/teknolojik ürünleri icat edenleri veya kendisinde güç görüp kahramanlaştırdığı şahsiyetleri övmekte ve onları şükranla anmakta iken; buna karşılık kendisini yaratan ve sayısız nimetler lütfeden Allah’ın yüceliğini ve O’na şükrünü, kulluk borcunu unutmaktadırlar ki bu da tam anlamıyla nankörlüktür. Allah’a ibadet ve itaatle şükrü yerine getirmek, nimeti artırır, basireti/kalb gözünü açar, hayatta berekete vesile olur. O’nun emirlerine muhalefet etmek/karşı çıkmak ve itaatsizlik ise, küfür ve nankörlük olup azabı artırır.

Allah’a karşı şükrü yerine getirmek; emirlerine itaat, zikir ve verdiğinden vermekle gerçekleşir. Şükrü yerine getirmek, Rabbın rahmetinin, şefkat ve iltifatının şükür sahibine yönelmesini sağlar. Şükrü yerine getirmek, nimetleri verenin tanındığına ve kalpteki imanın dinamikliğine işarettir/delildir. Yediğimiz, içtiğimiz helal rızıklar son derece kıymetli bir hazine olduğu halde, şükrü yerine getirmeme/şükürsüzlük, onları, hayvânî zevklerin tatmin edildiği ve sorumluluğu ağır olan nesneler haline getirir. Şükürsüzlük nankörlüğe, nankörlük ise nimetin er geç elden gitmesine, helak ve azaba sebep olur. Şükürsüzlük geçim darlığına, dünyada huzursuzluğa, gönül darlığına, psikolojik sıkıntı içinde bunalıma ve sürekli fakirlik korkusu içinde yaşamaya; ahirette ise kabir darlığına ve kabir azabına sebep olur.

Yaradanımız itaat edeni isyan edenden, şükredeni nankörlük edenden ayırt etmek için insanları hem biraz korku ve açlıkla hem de onların mallarından, canlarından ve ürünlerinden eksiltmekle imtihan eder.2/155 Sabredenlere ise O’nun lütuf ve ikramı sonsuzdur. Çünkü O, sabredenlerle beraberdir ve sabredenleri sever. Bu sabredenler öyle kimseler ki, onlar, kendilerine bir bela veya musibet geldiği zaman ancak: “Biz Allah için teslim olmuş kullarız ve elbette biz, yine O’na döneceğiz.”2/156 derler. Çünkü gelen her türlü afet ve musibetin, Allah’ın bilgi, irade ve takdiri dâhilinde olduğunda hiç şüphe ve tereddütleri yoktur. Çünkü sabretmek, bir anlamda insanın Allah’ın takdirine boyun eğmesi ve günah teşkil eden arzularına engel olmasıdır. Böyle olunca da, Rablerinin mağfiret ve rahmeti, o teslimiyette bulunanların üzerinedir; doğru yolu bulanlar da ancak onlardır.2/157

Allahu Teâlâ’nın sabredenlerle nasıl beraber olduğunu, onları nasıl mükafatlandırdığını yukardaki ayetlerin devamında zikrettiği şu ayette açık olarak görebiliyoruz. “Şüphesiz “Safâ” ile “Merve” Allah’ın emrettiği haccın nişânelerinden, unsurlarındandır.”2/158 Niçin? Çünkü böyle olması Hacer validemize, onun sabrının, tevekkülünün, isyan etmemesinin, Allah’a tam teslimiyetinin ve tevekkülünün karşılığı olarak lütfedilen bir ikramdı. Rabbi onun merhametinden dolayı çocuğuna su aramak için iki tepe arasında yedi defa gidip gelişini, ona sabrının karşılığında bir lütuf olarak Muhammed ümmetinin kıyamete kadar yapacağı hac ibadetinin bir parçası yaptı.

Yine, kendi yolunda savaşarak canlarını feda eden şehitler, bu fedakarlıklarının karşılığı olarak bizim anlayamayacağımız bir dirilik içinde hayat sürmektedirler.2/154 Ayrıca Allah’ın kendilerine lütfettiği bu şehitlik rütbesine kavuşmaları sebebiyle sevinç içerisindedirler. Arkalarından henüz kendilerine şehit olarak katılamamış olanlara da, Allah’ın müminlerin mükafatlarını zâyi etmeyeceğini, müminlere hiç bir korku ve üzüntü olmayacağını da müjdelemek isterler.3/170

Ne güzel bir lütuf ya Rabbi! Bizlere de, arkamızdan gelecek nesillerimize de dünyada saîd olarak afiyet içinde yaşamak ve senin yolunda şehit olup, Sen bizden razı biz Sen’den razı olarak huzuruna öylece gelmeyi nasip eyle! Bizden önce ahirete gidenlerle bizleri ve bizden sonra gelecek nesillerimizi Firdevs-i Âlâ’da buluştur ya Rabbi!

Ey iman edenler! Nefsinizin arzularına, çeşitli zorluklara, her türlü düşmanlarınıza karşı dayanın, sabır ve sebat yarışına girin, murâbıt olun, nöbet halinde imiş gibi bekleyin, cihada hazırlıklı olun ve Allah’tan korkun, emirlerine uygun yaşayın ki kurtuluşa eresiniz.3/200

“Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiğin sevabı ver, bizi kıyamet gününde rezil etme! Elbette sen, sözünden asla dönmezsin.” (1)

Mahmud Salih
25/04/2012

1.  3/Âl-i İmran, 194, Bu yazının hazırlanmasında, Hasan  Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkân Açıklamalı Türkçe Kur’ân-ı Kerîm Meali, Server İletişim, 2. Baskı, İstanbul 2011. den istifade edilmiştir.

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Esmâ-i Hüsnâ Literatürü

Esmâ-i Hüsnâ ile ilgili olarak kaleme alınmış bü­tün eserlerin ana planını “esmâ-i hüsnâ’nın doksan do­kuz olduÄŸunu” bildiren meÅŸhur hadis çizmektedir. Bu sebeple daha ilk dönemlerden itibaren Kur’an’dan dok­san dokuzluk bir esmâ-i hüsnâ listesi tespit etme dene­meleri yapılmıştır.

Allah’ın isim ve sıfatları O’nun zâtına nispet edi­len mâna ve kavramlardan ibarettir. Ulûhiyyet konu­sunda müminin hem zihnini hem de gönlünü aydınlat­mak üzere zât-ı ilâhîyi niteleyen ve Kur’an’ın edebî üslûbu gereÄŸi ÅŸekil yahut kelime türü açısından isim, fiil, masdar, zarf veya terkib halinde kullanılan bu mânâ ve kavramlar “isim” veya “sıfat” terimleriyle ifade edilegelmiÅŸtir. Bu sebeple konuyla ilgili literatür de daha çok “esmâ ve sıfat” ile “el-esmâ’ü’l-hüsnâ” baÅŸlıklarını taşımaktadır.

Zât-ı ilâhîyi niteleyen vasıflar olması sebebiyle öncelikle akâid ve kelâm sahasının önemli bir bahsini teÅŸkil eden esmâ-i hüsnâ ve sıfâtullah konusu, her mü’minin gönlündeki iman cevherinin odak noktasını teÅŸkil eden Allah Teâlâ’yı tazim ve hürmet unsurlarıy­la tavsif eden, O’nun ilim, sevgi, lütuf, adalet, rahmet ve yardımını Kur’an ve hadis ifadeleriyle dile getiren mukaddes lafızlar olması yönüyle bütün insanların ilgi ve dikkatini çekmektedir.

Ä°slâmî ilimler arasında akâid, kelâm ve mezhepler tarihi gibi Allah’ın isim ve sıfatları konusuyla doÄŸrudan ilgili özel ihtisas alanları yanında, tefsir, hadis, ta­savvuf, dinler tarihi, felsefe ve edebiyat gibi bu konuy­la doÄŸrudan iliÅŸkisi bulunmayan sahalara ait eserler­de, hatta tabakât kitaplarında bile[1] esmâ-i hüsnâ ko­nusuna yer verildiÄŸi görülmektedir. Bu sebeple esmâ-i hüsnâ literatürünü sırf kelâm sahasına ait fikrî ve ilmî tartışma konusu eserler olarak düşünmek isabetli de­ğildir. Nitekim esmâ-i hüsnâ telif türü içinde mütalaa edilen, ancak sadece gönül huzuruna ulaÅŸtırması ve âhiret saadetine vesile teÅŸkil etmesi niyetiyle kaleme alınmış pek çok eser bulunmaktadır.

Genel olarak bütün ulûhiyyet bahislerinin, özel­likle de esmâ-i hüsnâ’yı meydana getiren ilâhî isimle­rin, müslüman milletlerin dinî hayatı yanında, onların kültür, edebiyat ve sanat hayatında da büyük tesirler icra ettiÄŸi tarihî bir realitedir. Türk kültür ve edebiya­tının da özellikle esmâ ve sıfat konusunda, diÄŸer mil­letlerin kültür ve edebiyatlarına nazaran daha zengin ve orijinal bir birikime sahip bulunduÄŸu, bu baÄŸlamda günlük konuÅŸma dilinden, müstakil edebî türlere ka­dar oldukça geniÅŸ bir alana yayılmış muazzam bir lite­ratür gerçekleÅŸtirildiÄŸi bilinmektedir. Türk edebiyatın­da Cenâb-ı Hak ile doÄŸrudan ilgili tevhid, esmâ-i hüsnâ, münâcât, ilâhî, zikir, tesbîh, sathiye gibi müs­takil edebî türler oluÅŸmuÅŸ, ayrıca O’nun isim ve sıfatla­rı etrafında pek çok edebî mazmun teÅŸekkül etmiÅŸtir. Ayrıca münhasıran esmâ-i hüsnâ ile ilgili olarak Ana­dolu, tekke ve divan edebiyatı sahalarında telif edilmiÅŸ manzur ve mensur eserlerin de geniÅŸ bir literatür teş­kil edecek ölçüde olduÄŸunu görülmektedir. Ta’dâd-i esmâ, esmâ-i hüsnâ ÅŸerhleri, havass-ı esmâ ÅŸeklinde sınıflandırılabilecek olan bu literatürün zengin ve orijinal örnekleri bir çok araÅŸtırma ve yayına konu teÅŸkil etmektedir.[2]

Ä°slâm telif tarihi boyunca birçok âlim tarafından Arapça, Türkçe, Farsça, Urduca vb. dillerde kaleme alınarak oluÅŸan bu zengin literatürün tamamını tanı­tan, doyurucu dokümanter bir çalışma maalesef bu gü­ne kadar yapılabilmiÅŸ deÄŸildir. Önemli bibliyografik kaynaklarımız arasında yer alan KeÅŸfü’z-zunûn ile bu eserin zeyli olan Izâhü’l-meknûn’da esmâ-i hüsnâ ile ilgili 100 civarında telif kaydedilmiÅŸtir.[3] Hüseyin  Åža­hin tarafından hazırlanan Esmâ-i Hüsnâ ve Eserleri baÅŸlıklı yüksek lisans çalışmasında konuyla ilgili yaz­ma ve basma yetmiÅŸ dört eser tanıtılmıştır.[4]

İnanan her insanın, iman şerefine erdikten sonra Allah ile belirli bir zihnî ve kalbi münasebet kurduğu, bu ilişkiyi sürekli canlı tutup geliştirmek arzusunu hissettiği muhakkaktır. Esmâ-i hüsnâ literatürü ince­lendiğinde, bu eserlerin kelâm bilginlerince kaleme alınmış olanlarında daha çok insanın bu konudaki zihnî ihtiyacını karşılama hususunun hedeflendiği; bu alanın edebî ve tasavvufî mahiyetteki örneklerinde ise daha farklı bir üslup ve metod benimsenerek, genellik­le beşeriyetin ulûhiyyetle kalbî münasebetinin zengin­leştirilmesinin amaçlandığı gözlenmektedir.[5]

Mahmud Salih

22/4/2012

 


[1] Abdülkâdir el-KureÅŸi, el-Cevâhirü’l-mudıyye fi tabakâti’l-Hanefiyye, (nÅŸr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv,) I-III, Kahire 1398-99/1978-79.

[2] Bu mevzuda geniÅŸ bir bibliyografya için bk. H. Ä°brahim Åžener, Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-Hüsnâlar (doktora tezi, 1985), Ä°zmir Dokuz Eylül Ãœniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; ayrıca bk. Mustafa Uzun, “Allah” (Edebiyat), DÄ°A, II, 499.

[3] Bekir Topaloğlu, “Allah”, DİA, II, 497; a.mlf., “Esmâ-i Hüsnâ”, DİA, XI, 417.

[4] Söz konusu çalışmanın bir nüshası için bk. İSAM Ktp., nr. 10200.

[5] Bu metin ve dipnotları, Metin Yurdagür, “Ayet Ve Hadislerde Esmâ-i Hüsnâ”, Marifet Yayınları, İstanbul, 1996. kitabından alıntılanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ä°slam Genel Kongresi

Türkiye’nin komÅŸularıyla arasının açılmaya çalışıldığı ve mezhep farklılıklarının öne çıkartıldığı bir dönemde, saÄŸduyulu bir medya kuruluÅŸunun bundan 80 yıl önceki “Ä°slam Genel Kongresi” haberini gündeme taşıması, öne çıkartması son derece önemli ve anlamlı.

Bu konunun başta ülkemiz olmak üzere bölge ülkelerinin yöneticileri ve halkları tarafından bilinmesi, hatırlanması, gündeme gelmesi büyük önem arz etmektedir.
SAĞDUYULU İTTİFAK ÇAĞRISI
Tedirginlik vesilesi güncel gelişmelere sağduyulu ittifak zemini oluşturması bakımından 1931’deki İslam Genel Kongresi’nin kararları dikkate şayandır.
Yaşanmakta olan mezhep gerginliğini engellemenin yolu İslam Genel Kongresi’nde alınan kararların günümüze uyarlanmasından geçmektedir.
Kuzey Afrika’da başlayıp Ortadoğu’da devam eden gelişmeler ekseninde oluşturulmaya çalışılan Sünni-Şii gerginliğinin bir kutuplaşmaya dönüşme ihtimali bölgedeki dost ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.
Haksız işgallerle Ortadoğu’da başlayan iç karışıklıklar, Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan suni devrimler, son olarak Suriye, Yemen ve Bahreyn üzerinden körüklenen mezhep ayrımcılığı zemini, Müslümanların uyanık olmasını gerektiriyor.
Tarihte benzer dış saldırılarla ve oyunlarla karşılaşan İslam ülkeleri, İslam kardeşliğini tesis etme yolunda önemli toplantılar gerçekleştirip mezhep ayrımı gözetmeksizin ciddi kararlar aldılar.
6 Şaban 1350, 10 Aralık 1931 tarihinde Kudüs’te düzenlenen İslam Genel Kongresi’nde de (The General Islamic Congress), İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasında işbirliğini sağlamak ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek yönünde çok önemli kararlar alındı.
Aralarında Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin, Yemen, Tunus, Trablusgarp (Libya), Mısır, Yugoslavya, Endonezya, Doğu Türkistan başta olmak üzere 22 ülkeden/bölgeden 153 delegenin katıldığı konferans, mezhep ayrımı (Sünni, Şia, Alevi, Safii, Hanefi vb.) gözetilmeksizin İslam kardeşliğini geliştirmek ve Müslümanların menfaatlerini birlikte savunmak için İslam ülkelerinin temsilcilerinin kendi iradeleriyle bir araya gelmeleri bakımından çok büyük önem arz etmektedir.
Zamanın Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin girişimleriyle Kudüs’te gerçekleştirilen İslam Genel Kongresi’nde alınan önemli kararlardan bazıları şöyle:

Madde 1: Dünyanın her yerinden Müslümanların katılımıyla düzenli ve genel bir kongre düzenlenecek ve bu kongre İslam Genel Kongresi olarak anılacaktır.
Madde 2: Kongrenin hedefleri şunlardır:
a) İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasındaki işbirliğini ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek.
b) Müslümanların menfaatlerini savunmak ve kutsal mekânlar ile toprakları herhangi bir müdahaleye karşı korumak.
Kongrede alınan kararların tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
Konferans, Sünni ve Şia ayrımı gözetilmeksizin ve herhangi bir dış baskı/yönlendirme olmaksızın Türkiye, İran, Suriye, Irak, Mısır, Trablusgarp (Libya), Tunus, Yemen, Filistin, Lübnan, Doğu Ürdün, Cezayir, Hicaz (Suudi Arabistan), Rusya (Ortaasya Türk Devletleri), Mağrib (Fas), Hint kıtası, Seylan(Sri Lanka), Nijerya, Cava Adası (Endonezya), Doğu Türkistan, Kafkasya ve Yugoslavya’dan 153 delegenin katılımıyla gerçekleştirildi.
Din bilgini, siyasetçi ve düşünürlerden oluşan katılımcılar arasında önde gelen simalar şöyleydi: Ziyaüddün Tabatabaî (eski İran Başbakanı), Hasan Halid Paşa (eski Doğu Ürdün Başbakanı), Reşid Rıza (Mısır el-Ezher Üniversitesi Dekanı), Cezayirli Emir Abdülkadir’in torunu Emir Said el-Cezairi, Şükrü El Kuvvetli (Suriye’nin kuruluşundan sonra ilk devlet başkanı), Riyad El Sulh (Lübnan’ın bağımsızlığından sonraki ilk başbakan) ve Muhammed İkbal (Hindistan-Pakistan). Başkanlığa Hacı Emin el-Hüseyni’nin getirildiği konferansta Muhammed İkbal ise başkan vekili seçildi.

Konferansın icra heyeti üyeleri arasında şu simalar görülmektedir.
Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni, Bosna’dan Şeyh Salim Efendi, Kafkasya’dan Şeyh Şamil’in torunu Emir Said Şamil, Varşova’dan İyaz İsaki ve Hind kıtasından Muhammed İkbal.
Açılması öngörülen İslam Konferansı irtibat büroları arasında Doğu Türkistan, Balkanlar, Kıbrıs, Polonya, Finlandiya, Yugoslavya, Almanya ve bazı Arap ülkeleri ile Afrika ülkeleri, Endonezya, Filipin, Şanghay ve Avustralya yer almaktadır.
Konferans oturumlarında alınan karar gereği Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasının nişanesi olarak Şii din âlimi Muhammed el-Hüseyin Al-i Kâşif, “Sünni, Şii ve İbadiyye’lerden oluşan ve onbini bulan cemaate” Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldırdı. Al-i Kâşif’in, “İslam kardeşliğinin önemi ve İslam birliğinin tesisi” başlığıyla verdiği hutbede İslam Genel Konferansı’nda alınan kararları kimlerin nasıl engellemek isteyeceğine dair önemli tespitlerde de bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır.

KAYNAKLAR
1) İslam Genel Kongresi’nin tertip heyetinde yer alan Tunuslu Şeyh Abdülaziz es-Sea’libi’nin hazırladığı“Halfiyyâtu’l Mu’temeri’l İslamî bi’l-Kuds” isimli bir eserinin kongrede alınan kararlarla ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
2) Prof. Martin Kramer’in doktora tezi olan “Islam Assembled: The Advent of the Muslim Congresses” eserinin İslam Genel Kongresi’yle ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

AKRA FM / 28.03.2012
http://akradyo.net/4522445392,60860,6,SAGDUYULU-ITTIFAK-CAGRISI.aspx

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ä°slâm’ı Engelleme Çalışmaları

Prof. Dr. Merhum M. Es’ad COŞAN[1]

Åžimdi Yirminci Yüzyıl’ın sonuna geldik. Yirminci Yüzyıl’ın başında Ä°slâm aleminin durumu çok fena idi. Ondan sonra esaretten ve sömürülmekten kurtulma devresi baÅŸladı. Ä°slâm ülkeleri kendi devletlerini kurmaÄŸa baÅŸladılar. BaÅŸkalarının istilâsından kurtuldular, hürriyetlerini elde ettiler. Fakat içerden mücadele devam etti. Emperyalistlerle iÅŸbirliÄŸi yapan yöneticiler var. Onların karşısında halk uyanmaÄŸa baÅŸladı, Ä°slâm’ı bilen, öğrenen insanlar çoÄŸaldı. Milletler Ä°slâm’ı yaÅŸamak istemeÄŸe baÅŸladı.

İşte bu manzarada gayrimüslimler de evvelce âşikâre sürdürdükleri sömürüleri İslâm ülkeleri üzerinde yine sürdürmek istiyorlar. Çünkü İslâm alemi dünyanın ve sanayinin ihtiyacı olan en önemli malzemeleri ihtivâ ediyor. İslâm alemi ham madde kaynakları bakımından çok önemli. Gelişmiş ülkeler İslâm alemi olmadan, İslâm ülkelerinden istifade etmeden hayatlarını sürdüremezler. O bakımdan sömürülerini devam ettirmek istiyorlar.

Bazı ülkeler üzerinde de istilâ emelleri var. Bazı halkları katliam etmek istiyorlar. Meselâ Sırpların sözleri var; müslümanların Balkanlar’da hiç yeri yok, hattâ Anadolu’da yeri yok, Ä°ran’a kadar sürülmesi lâzım diye düşünüyorlar ve jenosidi, katliamı o maksatla yapıyorlar. Sulh içinde beraber yaÅŸamak, herkesin dînî inancına saygı göstererek beraber yaÅŸamak yok. Bunlar öldürülecek, burda müslüman kalmayacak diye düşünüyorlar ve uyguluyorlar. Bazıları da onların bu iÅŸi yapmasına her yönden destek oluyor. Bu katliamlar, istilâlar gözümüzün önünde cereyan ediyor.

Bir de müslümanların hepsini kesmeÄŸe güçleri yetmez, çünkü birbuçuk milyar müslüman var… İşçi, köle ve hizmetçi gibi kullanmaları da arzuları arasında; çünkü bazı süflî iÅŸleri kendileri yapmak istemiyorlar. Meselâ Almanya’da, Avustralya’da zavallı kardeÅŸimiz geçim sıkıntısıyla o ülkeye gelmiÅŸ; Almanın veya Avustralyalının tehlikesini bildiÄŸi için girmediÄŸi iÅŸlere onları alıyorlar. Meselâ kimyevî bakımdan ciÄŸerleri sakatlayan, insanların ölümüne yol açan kısma alıyor. Veya yerin altında, ÅŸu kadar metre derinlikteki madenlerde çalıştırıyor. Alman oraya gitmiyor, ama bizimkiler gariban, parası yok, iÅŸte orda para kazanacak da memleketine, çoluk çocuÄŸuna götürecek, kaç kiÅŸiye bakacak.

Böyle maden işçisi lâzım, birtakım zor iÅŸlerin yapılması için bazı güçlü kuvvetli insanlara ihtiyaç var, onları o seviyede tutmak istiyorlar. Bir sömürge eÄŸitimi felsefeleri var. Sömürdükleri ülkelerde, o insanlar belli seviyelerde kalsın istiyorlar. Hattâ Avrupa’da çifte eÄŸitim standardı var, Fransa’da kullanılan Fransızca bir söz söylemiÅŸlerdi, “OrtadoÄŸu için kâfidir.” mânâsına gelen bir söz. Yâni, “EÄŸer doktora yapan kiÅŸi OrtadoÄŸu’lu isi, tamam bu kadar doktora yaptıralım, çok iyi yetiÅŸmeden doktor olsun gitsin!” diyorlar. Ama bir Fransıza o kadar az bilgi ile, az baÅŸarı ile o ünvanı vermezler. Çünkü kendi elemanlarının iyi yetiÅŸmesini isterler. Atasözü olmuÅŸ onlar için: “OrtaÅŸark için yeterli…”

Müslümanların dinlerinden çıkmasını isteyen ve onların kendi dinlerini kabul etmesini isteyen organizasyonlar da var. Bunun için çalışmalar yapılıyor. Biliyorsunuz Filipinler’de, Endonezya’da, Arnavutluk’ta misyonerlik çalışmaları var. ArnavutluÄŸun eskiden yüzde doksandokuzu müslümandı, ÅŸimdi yüzde yetmiÅŸbeÅŸe inmiÅŸ müslüman sayısı. Gittikçe de azalıyor. Çünkü adamlar aç. “Ben sana maaÅŸ vereceÄŸim ama, boynuna haç tak, kiliseye kaydol, öyle veririm.” diyerek, bu yollarla hristiyanlaÅŸtırma çalışması var. Müslümanlarla uÄŸraÅŸan ve uÄŸraÅŸtığını da resmî, gözle görülür olaylarla tesbit ettiÄŸimiz merkezler var, teÅŸkilatlar var.

DoÄŸu-Batı bloku yerine ÅŸimdi, Ä°slâm ülkelerinin üstünden, doÄŸudan batıya şöyle bir çizgi çekilirse, yukarıda Rusya var, Avrupa var, Amerika var, müslüman olmayan ülkeler var. Onun altında Fas’tan Endonezya’ya kadar Ä°slâm ülkeleri sıralanıyor. Onun için batılı devlet adamları, baÅŸbakanlar, bakanlar, yöneticiler, “Åžimdiki mücadele ekseni kuzeyle güney arasındadır. Karşımızda müslümanlar vardır.” diyorlar.

OrtadoÄŸu’da petrolleri elde etmek için yapılan çalışmalar var. Zâten Ä°srâil’i yerleÅŸtirdiler ve onun alanını geniÅŸletme çalışmaları var. Müstakbel hudutlarının içine bizim topraklarımız da giriyor. GAP arazisi, Adana vs. yerler giriyor.

Ä°ÅŸte bütün bunların karşısında müslümanların bu oyunları anlayan insanlar, kaliteli insanlar olması lâzım. Kuvvetli bir imana sahip olmaları lâzım, dinlerine sahib çıkmaları lâzım. Yâni bugün, “Ä°slâm dinine hizmet ediyorum, Ä°slâm dininin sahibiyim, dünyanın neresinde olursa olsun onu koruyacağım!” diyen bir devlet yok. DoÄŸrudan doÄŸruya Osmanlı gibi Ä°slâm’ı korumayı kendisine amaç edinmiÅŸ ve bunu ilân eden bir devlet mevcut deÄŸil. Osmanlıyı yıktılar, yerine bir ÅŸey ikâme olmadı.

Müslüman ülkeler var, müslüman ülkelerin Ä°slâm’a yüzde nisbeti elli, altmış, kırk, otuz faydalı olan idarecileri var. Ama hiç birisi de doÄŸrudan doÄŸruya Ä°slâm’a yüzde yüz hizmetçi olamıyorlar.

BaÅŸka devletlerin birbirleriyle birlikler kurmaları gibi, müslümanların da Avrupa TopluluÄŸu, Kuzey Amerika Ekonomik topluluÄŸu, Pasifik TopluluÄŸu gibi bir takım topluluklar kurmaları lâzım, kardeÅŸ olmaları lâzım! Birbirleri ile kenetlenmeleri lâzım! Çünkü, sırf dinlerinden, imanlarından ve tarihlerinden dolayı, hiç iÅŸlemedikleri bir takım ÅŸeylerden dolayı suçlanıp cezalandırılmak isteniyorlar. O halde birlik ve beraberlik içinde olmaları lâzım! Kenetlenmeleri, birbirlerine yardım etmeleri lâzım…

Kendi içlerine sokulan fitne ve fesatlar var, ihtilâller var, karışıklıklar var. Bugün Ä°slâm ülkelerinin hemen hepsinde buna benzer oyunlar cereyan ediyor. Ayrıca asırların geçmesiyle Ä°slâmî eÄŸitimin zayıflamasıyla ve yine birtakım entrikalarla müslümanlar dinlerinden uzaklaÅŸmış, hurafeler, bid’atlar yayılmış. Ä°slâm ülkelerindeki sapık fırkalar, emperyalistler tarafından desteklenmiÅŸ ve güçlendirilmiÅŸtir. Emperyalist, bir Ä°slâm ülkesine geldiÄŸi zaman, orayı sosyolojik bakımdan tahlil eder, kendisinin fikrine en yatkın olan, kafa yapısı itibariyle kendisine en yakın olan, Ä°slâm’ın kesin olarak karşısında olan sapık fırkaları destekler.

Dünyanın her yerinde bu böyledir. Meselâ Ä°ran’a gittiÄŸi zaman, oranın ateÅŸperestlerini, mecûsîlerini desteklemiÅŸtir, onları güçlendirmeye çalışmıştır. Ä°ranlılara, “Sizin tarihiniz çok eskidir, sizin asıl kökeniniz Sasânîlerdir.” filân diyerek, tarihlerini Ä°slâm’dan önceye kaydırmıştır. Hattâ Åžah, “Ben ikibininci yılımı kutluyorum.” diye büyük törenler yapmıştır devrilmeden önce.

Bizim Türkiye’de tabii, “Sizin de kökeniniz eskidir, Hititlilerdir, Etililerdir.” diye Ä°slâm’dan önceki devrelere akıllar kaydırılmıştır. Urartular öne çıkartılmıştır. Süryânîler, Yezîdîler vs. üzerinde doktora tezleri hazırlatılıp onlar kuvvetlendirilmiÅŸtir, öne geçirilmiÅŸtir. Azınlık olan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler desteklenmiÅŸ, ekonomik yönden güçlendirilmiÅŸ, kritik noktalara getirilmiÅŸtir.

Mısır da öyledir, Kıptîler desteklenmiÅŸtir. Mısır bir Ä°slâm devleti gibi görülür. Fakat iÅŸte Butros Galli’nin zihin yapısını görüyorsunuz. Mısırlı bir devlet adamı olarak BirleÅŸmiÅŸ Milletlerin Başına gönderilmiÅŸ olan bir ÅŸahıs. Irak’ta da, Suriye’de de buna benzer bir durum vardır. Suriye’ye bir Ä°slâm ülkesi demek çok zordur. Büyük ölçüde Süryânîler ve Ermeniler hakimdir.

Bütün Ä°slâm ülkelerinde buna benzer meseleler olduÄŸu için, Allah’ın mü’min kulları olarak bizim de bunların karşısında aklımıza başımıza toplamamız gerekiyor. Ayrıca bütün dünya Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in misyonunu götürmemiz gerekiyor. AÅŸk ile, ÅŸevk ile, sabır ve sevgi yoluyla Ä°slâm’ı tebliÄŸ etmemiz lâzım. Çünkü, Ä°slâm tebliÄŸ edildiÄŸi zaman kazanılacak insanlar var. Bir milleti toptan bir kalemde karalayıp atmak doÄŸru deÄŸil. Meselâ:

-Amerikalılar İslâm düşmanı.

Hayır, öyle bir ÅŸey yok. Amerika’nın içine gireceksin, çalışacaksın, belki pek çok kimse müslüman olacak. Ve oluyor. Åžu anda Amerika’da sanıyorum yedi milyon kadar olmuÅŸ müslüman sayısı. Bunların hepsi zenci deÄŸil, Amerikalılardan da müslüman olan var.

Fransa’da dört milyon kadar müslüman var. Bir kısmı Kuzey Afrika’dan gelmiÅŸ, ama Fransızlardan da müslüman olan var. Ben Strazburg’a gittiÄŸim zaman dediler ki:

“-Burada müslüman bir karı koca doktor var, kendileri Fransız kökenli; sizinle tanıştırmayı isterdik.”

“-Niye tanıştırmıyorsunuz?” dedim.

“-Åžu anda Afganistan’da cihad ediyorlar.” dediler.

Doktorlar yıllık izinlerini alır almaz karı koca Strazburg’dan Afganistan’a gidiyorlarmış. Bilmiyorum bizim doktor kardeÅŸlerimizden böyle yapan kaç kiÅŸi vardır Türkiye’de? Bunlar öyle yapıyorlarmış ve ilaç dağıtan hayır müesseselerine gidip ilaç istiyorlarmış:

“-Sizin yönetmenliÄŸinizde böyle mazlum insanlara bedava ilaç yardımı kaydı var. Biz Afganistan’a gidiyoruz, verin bakalım ilaçları!” diyorlarmış.

Ä°laçları toplayıp, yüklenip Afganistan’a götürüp, orda hastanelerde çalışıp, yaralılara, hastalara bakıp geliyorlarmış. Kökeni, aslı, nesli yüzde yüz Fransız.

Ben hatırlıyorum, Ankara’da bizim ev sohbetimizde, ihvânımızla yaptığımız bir sohbette böyle boylu poslu, üniformalı bir Amerikan askeri geldi. Rütbesini bilemiyorum ama, Amerikan askeri. “Selâmün aleyküm!” dedi, “Ve aleyküm selâm.” dedik. “How are you? Well come!” dedik. Sorduk, müslüman.

“-Anan müslüman mı, baban müslüman mı, deden müslüman mı?” diye sorguyu geniÅŸletince dedi ki:

“-Benim soyumdan, benim müslüman olmama yol açacak bir baÄŸlantı yok. Kökenim hep hristiyan.” dedi.

“-Peki nasıl müslüman oldun?”

“-Kur’an-ı Kerim’i okudum, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelâmı olduÄŸuna kànî oldum, müslüman oldum.” dedi.

Yâni bizim, Resûlüllah Efendimiz’in tebliÄŸ metodunu devam ettirmemiz lâzım. Nasıl Resûlüllah sallallahu aleyhi vesellem hâl-i hayatında Bizans imparatoru Herakliyus’a mektup ve elçi göndermiÅŸse, Sâsânî imparatoruna elçi göndermiÅŸse, Mısır hükümdarı Mukavkis’e nâme yazmışsa, Bahreyn emirine mektup göndermiÅŸse; HabeÅŸ imparatoru Necâşi müslüman olmuÅŸsa ve vefat ettiÄŸi zaman Efendimiz gıyabında cenaze namazı kılmışsa; yâni Resûlüllah Efendimiz hâl-i hayatındaki bütün dünyaya, elinin eriÅŸtiÄŸi her yere elçi gönderip, mektup gönderip onları Ä°slâm’a davet etmiÅŸse, biz de dünyanın her yerini Ä°slâm’la tanıştırmak zorundayız. Ä°slâm için hizmet etmek zorundayız. Bu bizim vazifemiz. Bunu sabır ve sevgi ile, aÅŸk ve ÅŸevkle yapmamız lâzım! Kur’an-ı Kerim’de:

(ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ Ãœd’u ilâ rabbike bil-hikmeti vel-mev’izatil-haseneh)[2] denilir. Yâni hâkîmâne bir üslubla, hikmetle, akıllı, mantıklı, doÄŸru sözler söyleyerek, yerli yerinde konuÅŸarak, güzel güzel öğütler vererek Ä°slâm’ı tanıtma vazifesi vardır; bunu yapmamız lâzım.

Müslümanların, ümmet-i Muhammed’in genel saadet ve selâmeti için, salâh ve felâhı için her birinin üzerine düşen görevi yapması, canla baÅŸla çalışması lâzımdır. Bütün bunlar da ancak sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye sımsıkı sarılmakla olacak ÅŸeylerdir. Sünnet-i seniyyeye sarılmayan bir insanın Ä°slâm’a faydalı olması mümkün deÄŸildir. Burası iÅŸte Mevdûdî merhumun cemaatinin bir yeridir, o da öyle söylüyor:

“-Müslümanlar, iyi yetiÅŸmemiÅŸ müslümanlardan kâfirlerden gördüğü zarar kadar, belki daha fazla zarar görmüştür.” diyor.

Ä°yi yetiÅŸmemiÅŸ müslüman çok zararlı oluyor, yarım doktor candan eder dedikleri gibi. Onun için müslümanların Ä°slâm’ı sünnet-i seniyye kaynağından, ana kaynağından öğrenerek Ä°slâm için çalışmaları lâzımdır.

Son bir misâlle kapatmak istiyorum konuÅŸmamı. Ä°stanbul’da bir Barsam usta vardı, Ermeni kökenli. Ama müslüman olmuÅŸtu, Zâhid ismini almıştı. Ona her gün papaz gelirmiÅŸ, kendisi söylemiÅŸti:

“-Bana her gün geliyorlar, ‘Ne diye deÄŸiÅŸtirdin dinini? Gel bizim eski dinimize!’ diye bana nasihat ediyorlar ve bana, ‘Bak filânca hacı böyle yaptı, filânca müslüman tüccar şöyle yaptı.’ diye kötü misâller veriyorlar. Ben onlara diyorum ki: ‘Siz ÅŸehrin içindeki kanallardaki suları gösterip, bu sular pis diyorsunuz. O suların çıktığı daÄŸdaki asıl menbaına gelirseniz, o suyun ne kadar temiz olduÄŸunu göreceksiniz.’ diyorum.” demiÅŸti.

Ä°ÅŸte o asıl menba’ hadis-i ÅŸeriftir.

—————————————-

Kaynak: http://www.iskenderpasa.com/F39B6254-1CC3-4CBD-9EDD-F25C6D4D148A.aspx

[1] Bu yazı Prof. Dr. Merhum M. Esad CoÅŸan (Rh.aleyh)in Temmuz 1995 de Ä°ngiltere’de yaptığı bir konuÅŸmadan alınmıştır.

[2] 16/Nahl, 125.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Yaşay(n)an Kur’an

Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da vazgeçin.59/7

Bismillah.

Sitemizin bu bölümünü isminin farklı şekillerde olabileceğini düşündük: Yaşayan Kur’an, Yaşanan Kur’an, Yaşayan İslam, Yaşanmış Kur’an, Canlı Kur’an, Hayat Veren Kur’an. Tabi bütün bu isimleri koyamayacağımız için ancak iki ismi bir arada yazabildik. Yaşay(n)an Kur’an. Çünkü Kur’an her zaman canlı ve çağlar üstü. Çünkü Kur’an ilk mutabı tarafından eksiksiz tebliğ edilmiş ve yaşanmış, bu yaşantıdan hayatımıza kıyamete kadar yön verecek bir sistem ve bir hayat tarzı olan, aynı zamanda din  olan İslam’ın iki temel kaynağı kalmış: Kur’an ve Sünnet.

Allah (c.c) tarafından seçilip terbiye edilen ve terbiyesi en güzel olan, kendiliğinden konuşmayan, Ahlakı Kur’an olan, dolayısıyla Allah’ın ahlakı ile ahlaklanan, en güzel ahlakı tamamlamak icin âlemlere rahmet olarak gönderilen, Adem aleyhisselamdan kendisine kadar gönderilen peygamberlere indirilen vahyin son muhatabı ve din, sistem ve hayat tarzı olan İslam’ın eksiksiz ve tam uygulayıcısı Efendimiz Muhammed Mustafa (sav)’in bütün hayatı hiç bir kula nasip olmayan ve olmayacak şekilde en ince ayrıntısına kadar tespit edilmiştir. Kur’an onun bu eksiksiz ve örnek yaşantısı ile canlı hale gelmiş, ete-kemiğe bürünmüştür.

Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberler ise, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan
kitap olmuşlardır. En son gönderilen kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan İslam ilimlerinin herbir dalından, Ümmetin Eminleri olan alimler, tasavvuf yolunun önderleri bizzat yaşamak suretiyle sürdürmüşlerdir.

Ä°slâm’da en sahih (dogru) ve saÄŸlam kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ondan sonraki kaynak, Kur’ân-ı Kerîm’i de açıklayan, öğreten, mücmel kısımlarını, yâni özlü, özet halinde olan kısımlarını tafsil eden, açan, geniÅŸleten, anlatan, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyesidir. Sünnet olmasa, zekâtı nasıl verecegimizi, namazı nasıl kılacağımızı bilemeyiz, dinimizin bir çok bilgileri meçhul kalır, muÄŸlak kalır, müphem kalır, karanlık kalır, anlaşılmaz durumda kalır. O zaman  da insan Ä°slâm’ı, Kur’an’ı tam olarak anlayamaz ve uygulayamaz.

Müslüman olmanın, Allah’a teslim olmanın gereÄŸi, Kur’ana inanmak, onu okuyup, öğrenip, Kur’an yolunda yürümektir. Peygamber Efendimiz’e inanmanın gereÄŸi de, onu tanımak, sünnetine uymaktır. Resûlüllah’a uymak Allah’a uymak demektir. Allah’ın emrini tutmak isteyen kiÅŸinin yapacağı ilk iÅŸ Peygamber Efendimiz’e uymaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz, en güzel kulluÄŸu yapmış olan Allah’ın en sevgili kulu, en baÅŸarılı kulu, en alim kulu, Kur’an’ı en iyi anlayan kulu, Allah’ın en sevdiÄŸi kulu, Allah’ın en sevdiÄŸi iÅŸleri, amelleri iÅŸleyen kuludur. Onun için ona itaat etmek, onun emrini tutmak, hadisini dinlemek, tavsiyesine uymak, Allah’a itaat etmek demektir.

Onun için ÅŸiârımız, parolamız, kuralımız, kaidemiz, uyacağımız en temel esas Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet-i seniyyesine sarılmak olmalıdır. Çünkü Ä°slâm’ın ayakta durması, Kur’ân-ı Kerîm’ledir ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sünneti yolunda yürümekledir. Herkes Peygamber Efendimiz’in izinden yürümeli, O’nu kendisine rehber ve önder ve server edinmeli ve nasihatlerini dinlemeli, yorumlarını anlamalı, hayat sürüş tarzına dikkat etmelidir.

Ümmetin fesadı zamanında Efendimizin sünnetini ihya eden, dirilten, uygulamayı başlatan, onun sünnetine sarılan kişiler yüz şehidin sevabı kadar büyük sevaplar kazanacaklardır.

21. Asırda salih insanların, takva sahibi insanların sayısı azalıyor, azaltılıyor. Allah’ın sevdiÄŸi mübarek insanlar, salihlerin azalması, toplumlarda kötüler kalması ve çoÄŸalması kıyametin kopma alametlerinderdir. Onun için biz bu bölümümüzle, örnek ÅŸahsiyetlerin Kur’an ile yaÅŸanmış hayatlarını anlatarak, sâlihlerin sayısının çoÄŸaltılmasını amaçladık. Sâlih insanlar, dürüst insanlar, haram yemeyen insanlar, kimseye kem gözle bakmayan
insanlar, kimseye kötülük yapmayan insanlar, herkese iyilik yapan mübarek insanlar, nurlu insanlar, ak sakallı insanlar, kale gibi sağlam, mert insanlar, çalışkan insanlar, cesur insanlar, fedâkâr insanlar, hayırhah insanlar, hayırsever insanları hayat hikayelerini ve fikirlerini siz değerli okuyucularımızla paylaşacağız.

Bugün ümmet-i Muhammed’in en büyük kusuru, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in sünnetine uymamasıdır. Amerikalıyı dinler, Avrupalıyı taklid eder. Batılı bir filozofun sözünü mal bulmuÅŸ maÄŸribî gibi kapar, bürosunun duvarına asar. Ama yanlış! DoÄŸru olan Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in emrini tutmak, yolundan gitmektir.

Belki üstüne bastıra bastıra söylememiz gereken şey: Her çeşmeden su içmediğimiz gibi her kitabı, yazıyı veya siteyi okumamalı, takip etmemeliyiz. Aksine, değerli insanların, salâhiyetli kişilerin, uzmanların yazdığı kitapları okumalıyız. Mutlaka doğru kaynaktan doğru bilgileri edinmeliyiz. İnternetten kaynağını bilmeden bilgi edinmekö gece karanlığında ormadan odun toplamaya benzer. Odun diye eline aldığın bir şey zehirli yılan da olabilir. Onun yılan olduğu ancak gündüz ışığından anlaşılır. Dolayısıyla kıyıdan köşeden, ordan burdan toplayıp derleme kitap yazmış insanlar, mutlaka hata yaparlar.

Peygamber Efendimiz’in sünneti nedir? Sünneti veçhile yaşamak sünnet-i seniyyesine uymak nasıl mümkün olur? Ben Peygamber Efendimiz’in sünnetine uygun yaşamak istiyorum sünneti nedir? Diye soruları olanlar bu sorularının cevaplarını da burada bulacaklardır. Peygamber Efendimiz’in hayatını anlatan, âdetini anlatan, yaşam tarzını anlatan, şemailini anlatan, hadis-i şeriflerini anlatan ne kadar güzel kitaplar var. Onların bir kısmını burada sizinle paylaşmak istiyoruz.

Çünkü, bir Müslümanın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem‘in hayat tarzı gibi, sahabe-i kiramın, asr-ı saadet müslümanlarının, salih insanların, geçmiÅŸ alimlerin, fazılların, muhaddislerin, müfessirlerin, müctehidlerin hayat tarzlarını bilirse, hem bu büyük insanların, abidevî ÅŸahsiyetlerinin yolunda gidebilir, hem de onların bugünkü temsilcilerini tanıma ve onlara tabi olma imkanı bulabilir. Ä°ÅŸte bu noktada da size yardımcı olmak istiyoruz.

İman Resulullah’ı kabulle tamam olur, iman onunla bütünleşir, irfan da onu sevmekle kemale erer, tamamlanır. Onun için hepimiz Resulullah’ı sevmeyi, nasıl seveceğiz diye düşünmeliyiz, sevmenin yollarını bulmaya çalışmalıyız, çarelerini sormalıyız.  Acaba ben Resûlüllah’ı nasıl severim, nasıl tanırım, nasıl görürüm, nasıl rüyama gelir, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimin sevgisini, iltifatını nasıl kazanırım, onun şefaatine nasıl ererim diye gece gündüz bunun derdini tasasını çekmeliyiz.

Bu sebeple biz, sitemizin bu bölümünü, Kur’an’ın ayrılmaz parçası, vahy-i gayr-i metlüv olan peygamberimizin sünnetine, onun hayatına, vahyin inişine şahitlik etmiş ilk nesil sahabenin hayatına, onları takip eden diğer salih ve takva sahibi insanların hayatına, onların Kur’an ışığında yaşadıkları nurlu hayatlarını sizlerle paylaşmaya ayırdık. Olur ki, onların hayatlarını ve Kur’an ile içiçe olan yaşantılarını okudukça bize de aşk-şevk ve azim-gayret gelir.

Ayrıca bu bülümde, İslam, Kur’an ve Peygamber aşklarının sanata, şiire, edebiyata ve hayatın içinden olan diğer şeylere nasıl yansıdığını, Kur’an ve Peygamber aşkının insanları nasıl hidayete erdirdiğinin hikayelerini bulacaksınız.

Ey Allah’ım!

Nimetini üzerimizden eksik etme!

Nefislerimizi azdırma!

Yolundan ayırma!

Tembellikten koru!

Sevdiklerini sevdir.

Sevmediklerini nefsimize hoş gösterme!

Nimetini salih kullarına vâd ettiklerinle tamamla.

(Ey Resûlüm!) De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…”3/31

Kur’an’ın nlamıyla Buluşma (KAB) Platformu

Kynak: www.kuranimiz.net

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’da Ä°smi Geçen Peygamberler

1 Âdem (as.)

İnsanlığın babası, ilk insan, ilk peygamber. Lakabı Safiyyullâh’tır.

2. Ä°dris (as.)

İlk yazı yazan, elbise giyen, yüksek bir makâma kaldırılan.

3 Nuh (as.)

Büyük peygamberlerden birincisi, 950 sene peygamberlik yaptığı Kur’an ile sâbit olan tek peygamber. İnsanlığın ikinci babası, gemicilerin pîri. Kavmini tûfan helâk etti. Adına sûre vardır.

4 Hûd (as.)

Nuh’un (as.) oğlu Sâm’ın neslindendir. Yemen’de Ahkâf bölgesinde yaşayan Âd kavminin peygamberi. Yedi
gece sekiz gün devam eden rüzgâr kavmini helâk etti. Adına sûre vardır. Ahkâf adında da sûre vardır.

5 Salih (as.)

Nuh’un (as.) oğlu Sâm’ın neslindendir. Hıcr denilen yerde yaşayan Semûd kavminin peygamberi. Mûcizevî olarak taştan deve çıkardı. Hıcr adında sûre vardır.

6 Ä°brahim (as.)

Nuh’un (as.) oğlu Sâm’ın neslindendir. Büyük peygamberlerden ikincisi. Peygamberimiz’in büyük dedesidir. Bütün milletler ona saygı gösterir. Halîlullah’tır. Nemrut ile mücâdele etti. Bâbil halkına peygamber gönderildi. Adına sûre vardır.

7 Lût (as.)

İbrahim’in (a.s.) kardeşinin oğludur. Sodom’a peygamber gönderildi. Kavminin başına taş yağdı, alt-üst oldular.

8 Ä°smail (as.)

İbrahim’in (as.) kurbanlık oğludur. Yemen kabîlelerine ve Arabistan yarımadasında yaşayan Amalikalılar’a gönderildi. Annesi Hâcer’di ki Muhammed (sas.) onun soyundandır. Babası ile Kâbe’yi yaptı.

9 Ä°shak (as.)

İbrahim’in (as.) ikinci oğlu ve diğer peygamberlerin atasıdır. Annesi Sâra’dır. Şam halkına peygamber gönderildi.

10 Yakub (as.)

İshak’ın (as.) oğludur. Lakabı İsrâil olduğundan oğullarına ve torunlarına İsrâiloğulları denmiştir. Ken’an iline peygamber olmuştu. İsrâiloğulları’nı Mısır’a yerleştirdi.

11 Yusuf (as.)

Yakub’un (as.) 12 oğlundan biridir. Mısır’da peygamberlik yaptı. Hikâyesi çok ibretlidir. Adına sûre vardır.

12 Eyyüb (as.)

İshak (as.) oğlu İlyas’ın (a.s.) evlatlarındandır. Yusuf (as.) ile aynı asırda yaşamıştır. Allah kendisini ağır bir hastalık ile imtihan etmiş, o da sabır timsâli olmuştur.

13 Åžuayb (as.)

Medyen ve Eyke halkının peygamberi idi. Büyük annesi Lut’un (as.) kızıdır. Eyke halkı ateş yağmuru ile, Medyen halkı da bir gürültü ve yer sarsıntısı ile helâk oldu. Hatîbu’l-Enbiyâ’dır. Musa’nın (as.) kayınpederidir.

14 Musa (a.s.)

İmran’ın oğludur. Şuayb’in (as.) kızıyla evlenmiştir. Mısır’da doğmuş, Hızır ile arkadaşlık yapmış, Firavun’un saltanatını yıkmış ve ilâhî mûcize ile denizi yararak İsrâiloğulları’nı onun zulmünden kurtarmıştır. Kelîmullah’tır. Büyük peygamberlerden üçüncüsüdür. dört kitaptan biri olan Tevrat kendisine verilmiştir.

15 Harun (as.)

Musa’nın (as.) öz kardeşi ve onun yardımcısı idi. Firavun’a ve kavmine gönderilmiştir. Sâmirî ile mücâdele etmiştir.

16 Davud (as.)

Tâlût onun kayınpederidir. Dört kitaptan biri olan Zebûr kendisine verilmiştir. Çok hoş bir sesi vardı. Demiri elleriyle mum gibi yumuşatır zırh yapardı. Hadîd sûresi demirden bahseder. İsrâiloğulları’nın ilk peygamber hükümdarıdır.

17 Süleyman (as.)

Davud’un (as.) oğludur. Hem hükümdar hem peygamber idi. Mescid-i Aksâ’yı yaptırmıştır. Her şey onun mrinde
idi. Bir mûcize olarak kuş dilini bilirdi.

18 Ä°lyas (as.)

Soyu Musa’nın (as.) kardeşi Harun’a (as.) dayanır. İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerdendir.

19 Elyesa (as.)

Ahtub oğludur. İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerdendir.

20 Zülkifl (as.)

Eyyüb’ün (a.s.) oğludur. Esas adı Beşîr’dir. Babasından sonra peygamber olarak gönderildi. Önce hükümdar sonra peygamber oldu. Kendisine Zulkifl (as.) dendi.

21 Yunus (as.)

Matta’nın oğludur. İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerdendir. Âsurlular zamanında Ninova halkına gönderilmiştir. Adına sûre vardır.

22 Zekerriya (as.)

Süleyman’ın (a.s.) soyundandır. Beytü’l-Makdis’de idâreci idi. Sonra peygamberlik ihsan edildi. İsrâiloğulları ona iftirâ ettiler ve onu şehid ettiler.

23 Yahya (as.)

Zekeriya’nın (as.) soyundandır. Hz. Musa’nın (as.) şeriatı ile amel ederdi. İncil İsa’ya (as.) gelince onunla amel etmesi emredildi. Yahudiler tarafından şehid edildi.

24 Ä°sa (a.s.)

Hz. Meryem vâlidemizin oğludur. İsrâiloğulları’na gönderilen son peygamberdir. Hakkında Meryem sûresi vardır. Mûcize olarak babasız doğdu. Rûhullâh’tır. Beşikte iken konuştu. Dört kitaptan biri olan İncil kendisine verilmiştir. Yahudiler onu öldürmek istemişlerse de Allah o’nu semâya kaldırmıştır.

25 Muhammed Mustafa (sas)

Abdulmuttalib oğlu Abdullah’ın oğludur. Soyu Hz. İbrahim Halîlullâh oğlu İsmail’e (as.) ulaşır. Peygamberlerin sonuncusu (Hâtemu’l-Enbiyâ), Seyyidi’l-Mürselîn, İmâm’ül-Muttekîn, Rahmeten-li’l-‘âlemîn, Habîbullâh,  akâm-ı Mahmûd’un sâhibi, insanların ve cinlerin peygamberi, bütün enbiyânın şâhidi, evliyâlar serveri, Kur’an’ın tebliğcisi ve tüm cihânın peygamberidir.

• Salavâtullâhi teâlâ aleyhi ve aleyhim ecma‘în.

———

Kaynak: http://www.serveriletisim.com/feyzul-furkan/index.php/kuranda-adi-gecen-peygamberler/

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Peygamberlerin Ortak Sıfatları

-Sıdk, Emanet, İsmet, Tebliğ, Fetânet-

Mahmud Salih

Peygamberler[1] Allah’ın kendisini kullarına tanıtmaları, O’na nasıl ibadet edeceklerini bildirmeleri ve Allah’ın emir ve yasaklarını duyurup tebliğ etmeleri için yine onların içinden seçtiği özel kullarıdır. Bunlar melek olmamakla beraber bizim gibi normal insanlardan da farklıdırlar ve özel olarak bazı özelliklerle de donatılmışlardır. Nitekim Kur’an’da bu hususa dikkat çekilmiş, peygamberlerin bizim gibi bir beşer olduğu, farklı olarak onlara vahiy geldiği açıklanmıştır.[2] Biz bu yazımızda bütün peygamberlerin ortak özelliklerinden, onlarda bulunan vacip/bulunması zorunlu sıfatlarından bahsedeceğiz.

Bütün peygamberlerin ortak olarak donatıldıkları ve olmazsa olmaz sıfatlar beş tanedir. Bunlar, sıdk, emanet, ismet, tebliğ ve  fetanettir. Taşıdıkları bu özellikler ve tebliğ ettikleri inanç esasları bakımından peygamberler arasında hiçbir fark yoktur.[3] Ancak derece bakımından biribirlerine üstünlükleri vardır.[4] Her peygamberin kendine has özellikleri de vardır. Mesela, diğer peygamberler belirli bir zaman için ve belirli bir bölge ve kavme gönderildiği halde peygamberimiz bütün alemlere bir rahmet olarak[5], bütün insanlara da  bir şahit,[6] bir müjdeleyici ve uyarıcı peygamber[7], ayrıca ‘hâtemü’n-nebiyyîn’[8], peygamberlerin sonuncusu olarak  gönderilmiştir. Bunların yanında peygamberimiz, diğer peygamberlerde olmayan ve kendisinin altı özellikle diğer peygamberlere üstün kılındığını hadislerinde ifade etmektedir.[9]

Peygamberimiz son peygamber olarak gönderilmesine rağmen ruhen ilk yaratılan ve kıyamette de ilk diriltilecek olandır. Peygamberimize diğer peygamberlere verilmeyen özellikler verildiği gibi, diğer peygamberlerin öne çıkan özelliklerinin hepsi de yine peygamberimizde toplanmıştır.

Nebî olsun Resül olsun bütün peygamberlerde zorunlu/vacip olarak bulunan sıfatlar şunlardır:

Sıdk: Doğruluk, dürüstlük, özü sözü bir olmak demektir. Hiç bir peygamber, peygamber olduktan sonra da, olmadan önce de yalan söylememiş, kimseyi aldatmamış, hile ve haksızlık yapmamıştır. Din adına ne söylemişlerse hepsi Allah’tandır ve hepsi de doğrudur. Onlar arzularına göre konuşmazlar, onların sözleri, hükümleri ilhamdan, vahiyle bildirilenden ve vahye uygunluktan başkası olmamıştır.[10] Peygamberimiz, “O halde sen Resûlüm! Beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, sana emredildiği gibi, istikamet üzere dosdoğru ol.”[11] ayeti inince, bu âyetteki yüce Allah’ın, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabının dehşetini ve etkisini öyle derinden hissetmişti ki bunun üzerine: “Hûd sûresi saçımı ağarttı.” buyurmuştu.

Emanet: Güvenilir olmaktır. Peygamberler her yönden güvenilir insanlardır. Aldıkları görevleri gereği gibi yapmış, kendilerine emanet edileni istenildiği gibi korumuş, hıyanette bulunmamışlardır. Eğer peygamberler kendilerine vahyedilenin dışında bir şey söylemiş olsalardı ve herhangi bir şeyi gizleselerdi, Allah onları kuvvetle yakalar, onların güç ve kuvvetini alır, onların can damarlarını keserdi.[12]

Peygamberler gerek risalet görevlerini yerine getirmekte, gerekse insanlarla giriştikleri dünyevî ilişkilerde güvenilir kimselerdir. Zira bir peygambere emanete hıyanet yaraşmaz. Emanete hıyanet eden kimse kıyamet günü yaptığı hıyanetin günahını boynunda taşır.[13] İnsanlara örnek olmakla görevlendirilen ve bu amaca uygun olarak günah işlemekten korunan peygamberlerin güvenilir kimseler olmaları ismet niteliklerinin tabii bir sonucudur. Onların insanlara güven veren kimseler oldukları hem naslarla sabittir, hem de bu konuda inanan-inanmayan herkesin ortak bir kabulü vardır. İşte peygamberlerin bu niteliklerine emanet denir.

Tebliğ: Duyurmak demektir. Peygamberler Allah tarafından kendilerine vahyedilmiş olan her şeyi eksiksiz olarak insanlara duyurmuşlardır. Zaten bu onların peygamberlik görevidir. Bu sıfat, yani tebliğ sıfatı peygamberlerin güvenilir oluşları sıfatı içinde değerlendirilmesi gereken bir nitelik/sıfat olmasına rağmen kısaca tebliğ adıyla anılarak müstakil bi sıfat gibi telakki edilir.

İnsanları ve cinleri cennetle müjdeleyip cehennemle korkutan peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahiyleri eksiksiz olarak tebliğ etmeleri onlara verilmiş temel bir görevdir. Bunu yerine getirmekte herhangi gevşeklik göstermeleri veya bir ihmalde bulunmaları peygamberlikle bağdaşmayacağından bütün peygamberlerin, aldıkları vahiyleri tebliğ etme sıfatına sahip olmaları tabiidir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de peygamberlerin vahiyleri tebliğ etmekle yükümlü bulundukları,[14] kimseden korkmadıkları,[15] insanlara vahiy dışında bir şey tebliğ etmedikleri[16] açıkça belirtilmiş, aldıkları vahiyleri eksiksiz bir şekilde tebliğ etmelerinin ötesinde Allah yolunda savaşırken hiçbir gevşeklik ve zaaf göstermedikleri açıklanmıştır.[17] Şu halde peygamberlerin ayrılmaz vasıflarından biri vahyi aldıkları gibi tebliğ edişleridir. Bu sebeple de her peygamber gönderildiği toplumun diliyle vahiy getirmiştir.[18]

Fetânet: Akıllı ve zeki olmaktır. Peygamberler en akıllı ve en zeki insanlardır. Çünkü akıllı olmasalar görevlerini yapamazlar. Peygamberlerin hepsi Allah Teâlâ’nın hidayete eriştirdiği  her yönden seçkin ve üstün insanlardır. İnsanlar ve cinler içinde onlardan daha üstün kimse yoktur. Bütün peygamberler ilahî vahye ve yardıma mazhar olmakla birlikte vahye muhatap oluş şekliyle peygamberliğin devam ettiği süre ve coğrafya açısından aralarından derece farkının bulunması tabiidir. Zaten bu  farklılığa Kur’an’da da işaret edilmiştir.[19] Buna göre peygamberliği evrensel olan, insanlığa kıyamet kopuncaya kadar geçerli bir bilgi mucizesi, değerli bir kitap ve ona bağlı olarak mükemmel bir din getiren son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem peygamberlerin en üstünüdür. Daha sonra kendilerine yeni bir kitap ve şeriat verilen peygamberler gelir. Bunlar da Hz. Davud, Musa ve İsa peygamberlerdir. Peygamberlerin bir kısmının diğer bir kısmına üstün kılındığını belirten ayetlerde[20] üstün kılınanların isimleri de açıklanmıştır. Bunların dışında Hz. Nuh ile Hz. İbrahim’in de üstün derecelere eriştirilen peygamberlerden oldukları bildirilmiştir.[21] Hz. Peygamber’in de dahil olduğu bu peygamberlere ülü’l-azm, yani büyük zorluklara azimli bir şekilde göğüs geren peygamberler denilir.[22]

Getirdikleri bilgilerle insanları dünya ve ahiret mutluluğuna eriştirmeye çalışan, hiç bir tehdide aldırmadan ve canları pahasına bu uğurda mücadele edip öğrettikleri bilgiler karşılığnda hiçbir ücret talep etmeyen peygamberler insanlarca “yalancı, iftiracı, sihirbaz, deli, mecnun”[23] diye isimlendirilip inkar edilmelerine rağmen ilahi elçilik görevlerini eksiksiz yerine getirmişlerdir.

İsmet: Günahtan korunmuş olmak demektir. Peygamberler örnek oldukları için Allah onları günah işlemekten korumuştur. Bu sıfat peygamberleden başkasında bulunmaz.[24]

Peygamberler yüce Allah tarafından seçilmiş kimselerdir. Hiç bir peygamber çalışma suretiyle ve kendi çabasıyla nübüvvet mertebesine ulaşmış değildir. Bu bakımdan peygamberlik kazanılmaz verilir. Böyle olduğu için de hiç bir peygambere peygamberlik verildikten sonra da alınmamış, peygamber olara vefat etmişlerdir. Allah peygamber olan kişiyi ruhî ve fizikî yapısı itibariyle bu göreve elverişli bir şekilde yaratmış ve kimi peygamber yapacağını bildirmiştir.[25] Bu tercih tamamen Allah’a aittir. Peygamberlik verâset yoluyla da babadan oğula intikal etmez. Ama peygamberlerin hepsi de akrabadırlar. Baba-oğul peygamberlerin olması, oğulların peygamberliğinin babalarından geçtiği için değil, Allah’ın oğulları da ayrıca peygamber seçmesindendir.

Her konuda özellikle ilahî buyruklara uymak konusunda insanlara örnek olmakla görevlendirilen peygamberlerin günah işlemeleri, gönderiliş amacına uygun olarak Allah tarafından engellenmiştir. Peygamberlikle görevlendirildikleri andan itibaren ilahî bir koruma altına alınan peygamberlerin iyilik yapıp kötülüklerden kaçınmaları, ister ibadet, ister muamelât, ister ahlak alanına ait olsun her hususta ilahî buyruklara  uyarak insanlara önderlik yapmaları ancak günah işlemekten korunmaları ile mümkün olur. Beşeriyet vasfı taşımalarının tabii bir sonucu olarak hiç hata etmemeleri ise imkansızdır. Çünkü hatasızlık tamamen Allah’a ait bir niteliktir. Peygamberler birer insan oldukları için hata yapabileceklerine göre, bu tür davranışları Allah tarafından uyarılmak suretiyle engellenir. Bu sayede onlar hata ve günahtan korunma imkanına kavuşarak üstün bir insan konumuna yükselirler. Peygamberlerin bu tür hatalarına İslam alimleri zelle adını vermişlerdir. Bunlar istisna edilecek olursa peygamberlerin hidayet önderliği yapan üstün ahlaklı ve erdemli kişiler olarak diğer insanlardan ayrıldıkları görülür. Getirdikleri mesajların insanlar üzerinde etkili olmasının başka bir yolu da yoktur.  Teorik olarak günahtan korunmaları gerektiği gibi pratikte de bunun gerçekleştiği peygamberlerin hayat
hikayelerinin incelenmesiyle anlaşılır. İsmet sıfatı sadece peygamberlere aittir. Onların dışında hiçbir insan bu sıfata sahip değildir.[26]

Sonuç olarak şunları da söyleyelim. Peygamberler hakkında bilinmesi gereken önemli bir konu da onların melek değil birer beşer, yani insan olduklarıdır. Buna göre her peygamber diğer insanlar gibi doğar, büyür, uyur, acıkır, yiyip içerek beslenir, evlenir, çocuk sahibi olur, tabiat şartlarından etkilenir, sever-kızar, sevinir-üzülür, hastalanır ve ölür.[27] Bunlar peygamberlerin bütün insanlarla ortak olan özellikleridir. Onların beşer oluşları bunu gerektirir. Allah’ın insanlara gönderdiği elçiler olduklarından peygamberlerin insan olmaları da tabiidir. Çünkü insan ancak insanla ülfet eder, onunla ilişki kurar ve ondan bilgiler öğrenip örnekliğini kabul eder.

Peygamberler insanları eğitmek, onlara önderlik yapmakla görevlendirildikleri için beşer oluşlarını ortadan kaldırmayan bazı üstün niteliklere de sahip kılınmışlardır. Ruhî melekeler bakımından akıllı, zekî, üstün ahlaklı oluşları, fizikî bünyeleri itibariyle eksiklik ve kusur taşımayıp güzel vücutlu olarak yaratılmaları bu niteliklerin başında gelir.[28] Birer insan olmalarına rağmen peygamberleri diğer insanlardan farklı kılan şey ilahî elçilik görevini yerine getirmelerini sağlayacak, dolayısıyla vahiy almalarına imkan verecek bir yaratılışa sahip bulunmaları ve buna bağlı olarak Allah’tan vahiy almalarıdır. Peygamberler duyular ve akıl yoluyla bilinemeyecek
bilgileri ancak Allah’tan aldıkları vahiylerle bilebilirler. Vahiy almadıkları takdirde gaybı bilebilmeleri imkansızdır.

Resül veya nebi diye isimlendirilen ve insanlarla cinlere gönderilen peygamberlerin sonuncusu hiç şüphesiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Peygamberlikle görevlendirilmeden önce ve nübüvvetle görevledirildikten sonraki hayatının bütün dönemlerinde peygamberimizin, herkese iyilik yapan, muhtaçlara ve güçsüzlere yardım eden, fakirleri gözeten, geçimini çalışarak sağlayan, dünya malına ve lüksüne düşkünlük göstermeyen, elindeki malı insanlar için cömertçe harcayan, yalan konuşmayan, hiçbir kimseye kötülük yapmayan, kendisine kötü davrananları bağışlayan,  her konuda güvenilen, “üstün ve yüce ahlak sahibi”[29]
mükemmel bir insan olduğu siyer, hadis ve tarihe ilişkin kaynaklarca tespit edilen bir gerçektir.

Güçsüz veya güçlü olsun hayatın her safhasında ve her türlü hal ve şartlarda en üstün, en yüce ahlakî değerlerin tamamını yaşayıp bunların canlı bir örneğini vermek ancak doğrudan doğruya ilahî bir terbiyeye tâbi tutulan bir peygamber için mümkün olabilir. Çünkü insanın her zaman nefsânî arzularının ve bunları körükleyen şeytanî telkinlerin tersirinden kurtulamadığı gibi dünya malına, lükse ve israfa düşkün olduğu[30] çeşitli tercübelerle biline bir husustur.[31]

İstediği takdirde her türlü dünya nimetine ulaşabileceği halde buna iltifat etmeyen bir insanın olağanüstü bir kişi olduğuna hükmetmek gerekir. Aklıselim, onun böyle bir tercihte bulunurken hayatın gayesi ve geleceği konusunda diğer insanlardan farklı bir bilgi ve tecrübeye sahip olması gerektiğine hükmeder. Önüne serilen her türlü maddî ve manevî imkanları reddederek ve ölümü göze alarak peygamberlik davasında bulunan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in üstün ahlakın tamamını şahsında toplayıp  hayatının her safhasında en azla yetinmeyi bir ilke olarak uygulaması onun gerçek bir peygamber olduğunu kanıtlayan açık bir delildir.[32] Çünkü bunu vahye dayanmayan bir insanın başarması imkansızdır. Üstelik bu insan her türlü ahlaksızlığın, zulmün, haksızlığın, bâtıl inanışların hüküm sürdüğü, dünya malı ve mansıbı uğruna insanların öldürüldüğü bir ortamda yetişmisse onun sahip olduğu bu üstün ahlakî  mevkiye erişebilmesinin mümkün olmadığı daha açık bir şekilde ortaya çıkar.

Gönderilen peygamberlere selam olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.[33]

 

Dipnotlar:


[1] Peygamber Farsça bir kelime olup, haber götüren demektir. Arapça’da ise bu anlamda “Resül (çoğulu Rusül)” ve “Nebi, (çoğulu Enbiyâ)” olmak üzere iki kelime kullanılır. Her üç kelime aynı anlamda olmakla beraber, kendisine kitap indirilmiş peygamberlere “Resül”, kendisine kitap indirilmemiş olup kendinden önceki peygambere gönderilen kitap ile amel eden ve onları tebliğe devam eden peygambere de “Nebî” denir. Bu anlamda, her Resül aynı zamanda Nebî’dir fakat her Nebî Resül değildir.

[2] 18/Kehf, 110. Peygamberlerin beşeri nitelikleri içinde bulunan özelliklerinden birisi de erkek olmalarıdır. Kur’an’da peygamberlerden bahsedilirken “erkekler” diye söz edilmiştir. [bk. 12/Yusuf, 109; 16/Nahl, 43; 21/Enbiya, 7.]

[3] 2/Bakara, 136, 285; 3/Âli İmran, 84. Bursa Ulucami’de bir vâizin, bütün peygamberlerin aynı olduğunu, aralarında fark olmadığını söylemesi üzerine, Caminin imamı olan Süleyman Çelebi’nin peygamberimizin üstünlüğünü ve faziletlerini anlatmak için meşhur mevlid kitabı “Vesîletü’n-Necât”ı yazdığı söylenir.

[4] 2/Bakara, 253; 17/Ä°sra, 55.

[5] 21/Enbiya, 107.

[6] 48/Fetih, 8.

[7] 34/Sebe’, 28.

[8] 33/Ahzab, 40.

[9] Sahih-i Müslim, hadis no: 812.

[10] 53/Necm, 3-4.

[11] 11/Hûd, 112.

[12] 69/Hakka, 44-47.

[13] 3/Âli İmran, 161.

[14] 5/Maide, 67.

[15] 33/Ahzab, 39.

[16] 3/Âli İmran, 79-80.

[17] 3/Âli İmran, 146.

[18] 14/Ä°brahim, 4.

[19] 2/Bakara, 253; 17/Ä°sra, 55.

[20] 2/Bakara, 253; 17/Ä°sra, 55.

[21] 6/En’am, 83; 33/Ahzab, 7.

[22] 46/Ahkaf, 35. Bekir Topaloğlu vd., İslam’da İnanç Esasları, s. 172. (Albdülkâhir Bağdadî, Usûlü’d-dîn,
s. 164, 297’den naklen),  7. Baskı, Çamlıca y. İst. 2009.

[23] 23/Mü’minûn, 24-25; 34/Sebe’, 43; 38/Sa’d, 4-5; 44/Duhan, 13-14.

[24] Peygamberlerle ilgili bu sıfatların sıralaması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “İslam İlmihali” adlı kitabının 47. sayfasından alınmıştır. 17. baskı, Ankara 2009.

[25] 6/En’am, 124.

[26] Bekir Topaloğlu vd., age., s. 169-170. (Muhammed Ali es-Sâbûnî, en-Nübüvve ve’l-enbiyâ, s. 57-59, 69-70’ten naklen.)

[27] 5/Mâide, 75; 13/Ra’d, 38; 21/Enbiya, 7-8, 34; 25/Furkan, 7, 20; 39/Zümer, 30.

[28] Topaloğlu, age., s. 167. (es-Sâbûnî, age., s. 24-25, 446’dan naklen.)

[29] 68/Kalem, 4.

[30] 12/Yusuf, 53; 6/En’am, 43, 119, 121; 3/Âl-i İmran, 14.

[31] TopaloÄŸlu, age., s. 185-186.

[32] Topaloğlu, age., s. 186. (Fahreddin er-Razî, Kitâbü’l-erbaîn fî usûli’d-dîn, s. 88-91; H. Z. Itır, Nübüvvetü Muhammed (sas) fi’l-Kur’ân, s. 93-117’den naklen)

[33] 37/Sâffât, 181-182.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Güzel Sözler

 

* İbadetin tadını alan kimse ibadetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü teâlâyı az tanıdığı için usanır.

* Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telafi edemez.

* Cahil kimseler, ilimle birbirlerine karşı övünürler. Onların ilimden nasibi sadece övünmeleridir.

* Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse, Allahü teâlâ, ona karşılık daha hayırlısını verir.

* Allahü teâlâyı unutmaktan büyük günah yoktur.

* Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır.

* Her kap içine bir şey konuldukça daralır. Ancak bilgi kabı bundan müstesnadır. O, bilgi konuldukça genişler.

* Bedeninle dünyada, kalbinle ahirette ol.

* Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır.

* Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.

* Eğer cahiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilaf olmazdı.

* İlim, insanı Allahü teâlânın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.

* Gönlü kırık, zavallı ve garip birini görürsen, yarasına merhem ol! Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme!

Zühd

1. Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak.

Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allahü teâlânın yüceliÄŸini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeÄŸi, te’min eder. (Hâris el-Muhâsibî)

2. Dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak.

Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir; dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir. (Hadîs-i şerîf-Câmi-üs-Sagîr)

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Orada Bir Ãœlke Var, Uzakta…

“Müslümanlar neden birlik ve beraberlik baÄŸları kuramıyor?” diye sürekli hayıflanmadan önce belki de ilk cevaplamamız gereken soru “Müslüman ülkeleri ne kadar tanıyor ve onlarla ne kadar ilgileniyoruz?” sorusudur…

Geçtiğimiz hafta bu konuyla ilgili olarak sosyal medya üzerinden bir anket çalışması yapmıştık. Anket sorumuz “Dünyada en fazla Müslüman nüfusu barındıran ülke hangisidir?” şeklinde basit bir soruydu.

Ankete katılan yaklaşık 1.000 kiÅŸinin yarısından fazlası doÄŸru cevabı iÅŸaretledi ancak (anketi, binlerce takipçisi olan “dini içerikli” sayfalarda yaptığımızı ve Google’dan kopye çekenlerin de olabileceÄŸini hesaba katarsak;) bilmeyenlerin ya da yanlış bilenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazlaydı… 

Konuyla ilgilenenler için açıklayalım; dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi ve aynı zamanda dünyanın (nüfus yoÄŸunluÄŸu bakımından) en büyük dördüncü ülkesi, yaklaşık 250 milyonluk nufusuyla Endonezya’dır. GüneydoÄŸu Asya’da yer alan ve yaklaşık 17 bin adadan oluÅŸan ülke, büyük nüfusuna raÄŸmen el deÄŸmemiÅŸ doÄŸa alanlarıyla dünyanın en büyük ikinci biyoçeÅŸitliliÄŸine ev sahipliÄŸi yapmaktadır. Maalesef zengin doÄŸal kaynaklarına raÄŸmen günümüz Endonezya’sında fakirlik çok yaygındır.

Resmi kayıtlarda Endonezya halkının % 87’si Müslüman olarak gözükmektedir. Ancak bu oran Ä°slamiyeti gereÄŸi gibi anlayıp yaÅŸayabilenlerin oranı deÄŸildir. Gerek sömürge döneminde, gerekse bağımsızlık sonrasında izlenen misyonerlik faaliyetleri neticesinde cahilleÅŸtirme, yozlaÅŸtırma ve halkı Ä°slam’dan uzaklaÅŸtırma politikaları hala devam etmektedir. Ne ilginçtir ki, bugün ülkenin en büyük eyaleti Yogyakarta’da 17 adet kilise ve 5 adet kilise üniversitesi (bizdeki vakıf üniversitesi gibi) kurumlar bulunmaktadır.

Ancak İslamiyeti gereği gibi yaşamaya çalışanların sayısı da az değildir. Özellikle son yıllarda dinî şuurlanma daha da hız kazanmış ve camiler cemaatlerle dolup taşmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra halkı yeniden İslamî kimliğine kavuşturma ve aynı zamanda sosyal dayanışmayı sağlama amacı taşıyan çalışmalar ve organizasyonlar da giderek artmaktadır.

Bu organizasyonlar içerisinde Mahmud Es’ad CoÅŸan Vakfı‘nın önemli bir yeri var.  Türkiye’de yetiÅŸmiÅŸ ender ilim adamlarından ve kanaat önderlerinden merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad CoÅŸan, bu ülkeyle yakinen ilgileniyor; konuÅŸmalarında, yazılarında, sohbetlerinde sık sık bu konuyu dile getiriyordu. “Endenozya’ya gidin, oradaki kardeÅŸlerinizle tanışın, kaynaşın, ticari iliÅŸkiler oluÅŸturun, gerekirse oradan evlenip dostluÄŸunuzu geliÅŸtirip onlarla akrabalıklar kurun. Onların size maddi ve manevi olarak ihtiyaçları var… diyerek kendisini sevenlerin de yakinen ilgilenmesini tavsiye ediyordu.  

Hocaefendi 4 Åžubat 2001’de Avustralya’nın Dubbo kentinde müphem bir trafik kazası sonucu ahirete irtihal eyleyince, onun hizmetlerini devam ettirmek; fikir ve ideallerini hayata geçirmek amacıyla cemaatin ÅŸuan ki lideri M. Nureddin CoÅŸan tarafından, merkezi Avustralya’da bulunan M.E.C. VAKFI kuruldu.

M.E.C. Vakfı kurucusu M. Nureddin Coşan hocaefendi ve merhum babaları

2002 yılında kurulan vakıf;  ihtiyaç sahibi insanlara bir nebze olsun -ilk elden- katkıda bulunmaya, yaşamaya çalıştıkları zor şartlarda yalnız olmadıklarını göstererek onlara moral vermeye ve Müslümanların birbirlerine göstermesi gereken yardımlaşmaya örnek olmaya çalışıyor.

 

Bu faaliyetler içerisinde en önemli yeri, 2006’dan beri her yıl düzenlenen Kurban Organizasyonu alıyor.

Mahmud Es’ad Coşan Vakfı’nın resmi websitesi www.mecvakfi.org ’da yer alan bilgiye göre, son 5 yıldır düzenlenen kurban organizasyonuyla Endonezya’daki yardıma muhtaç, gerçek ihtiyaç sahibi yüzbinlerce aileye yardım eli uzatılıyor. Yardım edilecekleri “kardeş”, yardım şeklini ise “paylaşmak” olarak tanımlayan vakıf, “sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi” yönündeki Peygamberî tavsiyeyi benimseyip, “Hiçbir karşılık beklemeden sadece Allah cc. rızası için yardım etmek, paylaşmak ve Allah cc. sevgisini yaymaya çalışmak” ilkesiyle hareket ediyor.

Yerel halkın neredeyse tamamı tarafından tanınan vakfın çalışmaları;  kurban faaliyetlerinin ana merkezi olan Yogyakarta eyaletinin üst düzey yöneticileri, eyalet sultanı ve medya tarafından her yıl ilgiyle takip ediliyor. Organizasyonun büyüklüğü ve yapılan yardımın mahiyeti karşısında memnuniyetlerini ve hayranlıklarını ifade eden Endonezyalılar kurban bağışlarının önemli bölümünün Türkiye’den yapılmış olmasına da ayrıca seviniyorlar.

Bu organizasyon sayesinde dünyanın dört bir köşesine yayılmış, en ücra köşelerde bulunup birbirini “bilme” imkanı olmayan onbinlerce insan arasında dostluk bağları kuruluyor ve kardeşlik duyguları oluşuyor. Böylece “yaklaşmak, yakın olmak” manalarına gelen kurban ibadetinin, anlamına ve amacına uygun olarak yerine getirilmesi suretiyle; hem Allah cc. rızasına yaklaşma
hem de dünyanın diğer ucundaki kardeşlerimizle yakınlaşma imkanı hasıl oluyor. 

Bu anlamlı faaliyete siz de ortak olmak ve sevdiklerinizi de ortak etmek için bu yıl ki organizasyonu kaçırmayın… Detaylı bilgi ve online kurban bağışı için www.mecvakfi.orgu tıklayabilirsiniz.

Bu vesileyle, dünyanın bize en uzak ülkelerinde yaÅŸayanlar dahil, içinde Allah inancı ve sevgisi olan tüm din kardeÅŸlerimizin mübarek Kurban Bayramı’nı en içten dileklerimizle kutlarız.

Idealpath.org
12.10.2011

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Anahtar Kelimeler: Mürşid-i Kâmil

Harun Veli

Sevmek çok güzel, çok tatlı, çok faydalı bir duygudur; dermansızı ihya kılar, huzursuzu, müsterih ve bahtiyar eder; insana iksir gibi, vitamin gibi yarar, muazzam bir gayret ve şevk verir, içini enerji doldurur, zor şartlara sabır ve tahammül ettirir, azmi artırır gayeye varmada sebatkâr eyler; hayatta her işinde üstün başarılı olmasını sağlar.

Hele sevgi, güzellerin en güzeli, her türlü kemal ve cemalin sahibi, her cins güzelliÄŸin mucidi ve cümle güzelliklerin hâlıkı, âlemlerin Rabbı Allahu Teâlâ hazretlerine karşı olursa…

Hayattaki en büyük kazanç ve başarı mârifetullaha ve mahabbetullaha erebilmek ve böylece de Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisini ve rızasını kazanabilmektir. En büyük insan, Allah’ı en çok seven ve O’nun tarafından en çok sevilen insandır.[1]

MürÅŸid-i kâmiller, Peygamber-i zîşânımız Muhammed-i Mustafâ (sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ) hazretlerinin gerçek vârisleri, Ãœmmet’in mübarek baÅŸkanları ve mânevî sultanlarıdır; müritlere de onların anne ve babalarından daha yakın ve daha müşfiktirler. Anne ve babalar insanı dünyada korur ve büyütür; mürÅŸid-i kâmiller ise onlara iman hakikatlerini öğreterek, ebedî saadet yollarını göstererek, nefislerini ıslah ettirip felaha erdirir, iki cihanda aziz ve bahtiyar, ber-murâd u berhudâr olmalarını saÄŸlarlar; kötü huylar ve hallerden temizleyip, insân-ı kâmil, ârif-i vâsıl, âşık-ı sâdık eyler; böylece topluma da çok iyi niyetli, çok mükemmel yetiÅŸmiÅŸ insanlar kazandırarak, milletin maddeten ve mânen ilerlemesine, yücelmesine, güçlenip kuvvetlenmesine sebep olurlar. Onlar ilim ve irfan kaynakları, mârifet ve hakikat hazineleridir. Onların kadr ü kıymetini bilen kazanır, iki cihanda kârlı çıkar, felah bulur, kurtulur… Onların kıymetini görmeyen, kadrini takdir edemeyen mahrum kalır, hâib ü hâsır, müflis ü mutazarrır, piÅŸmân u perişân olur.

Böyle, evliyâullah ve salihîni sevmek, dinin ve imanın gereğidir, Allah ve Resûlullah aşkının devamı, ferve sonucudur. Bu ince sırra binaen o tevazu sultanı, hüsn-i huluk şâhı, kemâlât timsali, iman ve ahlâkın nadide misali Muhammed-i Mustafâ (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) Efendimiz sahih bir hadîs-i şerîfinde;

“Nefsim elinde olan Rabbime yemin ederim ki siz, beni babanızdan, evladınızdan ve bütün diğer sevdiğiniz insanlardan daha da çok sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız!”[2] buyurmuştur.

Evet, Peygamberimiz’i ve onun vârisleri olan evliyâullahı sevmek gerektiÄŸinden biz de ÅŸeyhimizi çok seviyoruz, hasreti kalbimizi günden güne daha çok yakıyor. Onun aziz hatırasına ne yapsak azdır diye düşünüyoruz. Ä°nÅŸaallah Türkiye’yi, Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı, Amerika’yı, Avustralya’yı hatta dünyayı, fezayı Kotku dergâhlarıyla, ilim ve irfan merkezleriyle dolduracağız; camiler, okullar, yurtlar, kolejler açacağız; parklar, bahçeler, korular tesis edeceÄŸiz; çeÅŸmeler, köprüler, yollar yaptıracağız, kütüphaneler kuracağız, kitaplar yayınlayacağız, yeni yeni radyo televizyon müesseseleri açacağız. Hep Allah rızası için Resûlullah Efendimiz’in aÅŸkıyla, evliyâullah hürmetiyle, ümmete hizmet duygusuyla… Ta ki herkes ilmin, irfanın, Åžerî’at-ı garrânın, yüce Kur’an’ın, pak tasavvufun, güzel ahlâkın, maddî ve mânevî kemâlâtın deÄŸerini, önemini gözden kaçırmasın, gafil ve cahil kalmasın, dünyada ve âhirette meyus ve mahrum olmasın diye…[3]

Hocamız’ı seven, tekkemize sadık ve vefakâr bir mürit olarak yapabileceğimiz en güzel işlerden biri de kendimizi mânevî yönden düzene sokmaktır; zikirleri muntazam yapmak, haramlardan ve günahlardan şiddet ve dikkatle kaçınmak; ibadât ve taat, hayrât ve hasenâtımızı halisâne yapmak hem bizzat kendimize fayda verir, hem de kazandığımız sevapların bir misli aynen Hocamız’a gider, onun defterine de yazılır; çünkü bizler o mübarek Hocamız’ın bendeleri, mürit ve talebeleriyiz, âdeta onun sadaka-i câriyesi durumundayız.[4]

Allah (celle celâlüh) hazretlerinin sevgisi ve rızası, O’na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nûmûne-i imtisâlimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah’ın sevgilisi olabilmek için ona, o mübarek Resûl’e, en güzel şekilde ittiba ve iktida etmemiz, yegâne salah ve felah yoludur, başka çıkar yol yoktur.

O çok zahidâne, çok dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve taat kılmıştır, çok takvalı hareket etmiştir, çok müeddep ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o dervişlerin şahı, müttakîlerin önderi, zahitlerin serveri, edep ve ahlâk menbaı, ariflerin sultanı, âşıkların cananıdır. Tarikatler, onun tarîkât-ı Muhammediyye’sinin devamı ve dallarıdır; şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir; ulemâ-yı muhakkikîn o yüce peygamberin mânevî vârisleridir, meşâyih-i vâsılîn onun irşad makamının memurlarıdır.

Kul Resûlullah’a uydu, kullukta ilerledi mi Mevla onu kerâmetlere erdirir; onun, gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acayip, harikulade haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur; Resûlullah’ın (sas.) vâris-i hakikîsi ve halîfe-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü’minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibası ve itaati lâzım gelir, ittiba etmeyen “cahiliye ölümü” ile ölür; bu cihana âmâ gelip âmâ gider.[5]

Alimler, “Nur saçan kandillerdir.”; çünkü Kur’ân-ı Kerîm’den ve Hz. Peygamber’den aldıkları feyizle çevrelerini aydınlatır, karanlığı, küfrü, şirki, cahilliği, gafilliği, şaşkınlığı, sapıklığı, çarpıklığı, bozukluğu izale eder; halka, imanı, İslâm’ı, hakkı, hayrı, doğruyu, iyiyi, güzeli, sahihi, sağlamı gösterir ve öğretirler.

“Peygamberlerin halifeleridirler.”; o halde tüm ümmetin ve halkın onlara itaat ve ittiba etmeleri, tâbi olmaları vazgeçilmez şarttır. Tarih boyunca da ümmet-i Muhammed’in müttakîleri, salihleri, samimileri, gerçek din alimlerine tâbi olmuş, onlara biat ve intisap etmiş, onların emrinde çalışmış, onların gösterdiği yolda yürümüş, böylece dünya ve âhiret saadetine nail olmuştur. Ümmetin gerçek halifeleri, o mübarek ulemâ-i ârifîn ve meşâyih-i vâsılîndir, zalim ve despot siyasîler değil!

Nice imanlı ve insaflı, aklı başında mü’minler, devlet adamları, emirler, vezirler, hatta padişahlar gelip onlara bağlanmış, ellerini öpmüş, dualarını talep etmiş, buyruklarını tutmuş; onları kendilerine rehber edinmiş, kendilerini onların emrinde ve hizmetinde bilmiştir. Mesela, Sultan Ahmed’in, Azîz Mahmûd-i Hüdâî’ye intisap edip bağlılık sözü vermiş olduğu, hatta saltanatı bile terk etmeyi istediği, fakat şeyhinin ona, bu hizmete devam etmesini emreylemesi üzerine padişahlığa devam ettiği meşhurdur.[6]

 


[1] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Aralık 1992, Zaferin Sırrı, http://www.iskenderpasa.com/4A860D78-FDAE-4C5C-B0A8-BE593C17C2B9.aspx , erişim, 24/06/2011.

[2] Buhari, İman 7; Müslim, İman 70.
[3] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Ocak 1995, Sadık İhvanımızın Halis Hizmetleri, http://www.iskenderpasa.com/752F06C0-0FF3-46EC-AC34-A9D1EAEBE600.aspx erişim 24/06/2011.

[4] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Kasım 1994, Mübarek Hocamız Mehmed Zahid Kotku (ks.) Hazretleri İçin Yapılan Güzel Çalışmalar, http://www.iskenderpasa.com/BFB4C3EA-6A17-45BC-B1CC-FA1AFB1D5D75.aspx 24/06/2011
[5] Mahmud Esad COÅžAN, BaÅŸmakaleler 1, Åžubat 1997, Tasavvuf ve Tarikatin Hakikati, http://www.iskenderpasa.com/6EDF7EE5-67DC-4611-A020-9BEC1D26F11C.aspx eriÅŸim 24/06/2011.
[6] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 1, Ocak 1990, Din Alimlerinin Tartışılmaz Değeri ve Üstünlüğü, http://www.iskenderpasa.com/D777C53B-73BD-4C7C-96C8-2C445DC9CA84.aspx erişim 24/06/2011.
eriÅŸim

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Hakikati Arayan Adam

SELMAN-I FARÄ°SÄ° *

Kaynak: Sahabe Hayatından Tablolar, Dr. Abdurrahman Re’fet el Bâşa, terc. Dr. Taceddin Uzun, İslam Dergisinin Hediyesi, Baskı yılı bilinmiyor, c.1 s.87-92

Not: Parantez içindeki italik kısımlar, konunun, “kritik ve analitik düşünme” yaklaşımıyla okunması için eklenmiÅŸtir.

Bu hikâyemiz, hakikat peÅŸinde koÅŸup, Allah’ı arayan kimsen hikâyesidir… Selman-ı Farisi’nin hikâyesidir… Bize hikâyesini anlatması için sözü Selman’a bırakalım… Çünkü bu hikâyeyi en iyi ve en doÄŸru ÅŸekilde anlatacak odur.

Selman şöyle anlatmıştı:

—İsfehan’ın Ceyhan köyünden İranlı bir genç idim. Babam bu köyün ağası ve sözü en çok geçen kişisi idi.

Ben doğduğum günden itibaren, babamın dünyada en çok sevdiği kimseydim.

Gün geçtikçe, babamın bana olan sevgisi artıyordu, benim üzerime titriyor ve beni adeta kız gibi eve kapatıyordu.

Mecusiliğe o kadar kendimi vermiştim ki, taptığımız ateşin bakıcısı olmuştum. Gece gündüz

Hiç sönmeyen ateşin yakılma işi bana verilmişti.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Devamlı onunla meşgul olur, gelirini toplardı.

Bir defasında köye gidemedi ve bana şöyle dedi:

—’’Oğlum! Görüyorsun çiftliği ihmal ettim. Bari sen git de oranın işiyle ilgilen.’’

Çiftliğe gitmek amacıyla yola çıktım. Yolda bir kiliseye rastladım. Orada ibadet eden Hıristiyanların seslerini duydum ve bu dikkatimi çekti. (Merak)

****

Babamın uzun süre beni başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne Hıristiyanlar ne de diğer dinlere inananlar hakkında bir bilgim vardı. (Bilmediğini bilmek)

Sesleri duyunca ne yaptıklarını seyretmek için oraya girdim. Onları iyice anlayıp dinleyince, (ikna olmak) dua ve ibadetleri hoşuma gitti ve dinlerine girmeyi arzu ettim.(daha iyiyi kabul) Kendi kendime şöyle dedim:

—‘‘Bu din bizimkinden daha iyi’’. (kıyas) Oradan ayrıldığımda güneş batmıştı. Tabii babamın çiftliğine de gitmemiştim. Onlara:

—‘‘Bu dinin asıl yurdu neresidir? (esas kaynaktan öğrenme) Diye sordum. Onlar:

—‘‘Suriye’dedir.’’ Diye cevap verdiler. Akşam olunca eve döndüm. Babam ne yaptığımı sordu:

—‘‘Babacığım! Ben kiliselerinde ibadet eden bazı insanlarla karşılaştım. Onların dinleri hoşuma gitti. Yanlarında güneş batıncaya kadar kaldım.’’ dedim. Babam yaptığımdan korkup dedi ki:

—‘‘Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan daha iyidir.’’ Bende:

—‘‘Hayır, onların dini bizim dinimizden daha iyi’’ dedim. (daha iyiyi bulunca kötüyü red) Babam söylediklerimden ve dinimden döneceğimden beni eve hapsetti ve ayaklarımı bağladı.

****

Bir fırsatını bulunca Hıristiyanlara şöyle bir haber gönderdim:

—‘‘Size, Suriye’ye gitmek isteyen bir kafile geldiğinde bana haber veriniz’’

Az bir süre sonra, onlara Suriye’ye gitmek üzere yola çıkmış bir kervan uğrayınca, bana haber verdiler, bir yolunu bulup ayaklarımın bağını çözdüm. Gizlice onlarla birlikte yola çıktım ve nihayet Suriye’ye geldik. Suriye’ye varınca. Bilgi bakımından bu dinin mensuplarından en kuvvetlisi kimdir diye sordum: (esas kaynağa yönelme, söylentiye itibar etmeme)

—‘‘Kilisenin idarecisi başpapazdır’’ dediler. Onun yanına gittim.

—‘‘Ben Hıristiyan olmayı arzu ediyorum, senin yanında kalmayı, sana hizmet etmeyi, senden bilgi edinmeyi ve burada ibadet etmeyi istiyorum.’’ Dedim. (bilgi öğrenme, öğrendiğini yaşama) O da:

—‘‘Yanımda kal’’ dedi. Ben de onun yanında kaldım ve ona hizmet etmeye başladım. Bir müddet sonra, adamın kötü birisi olduğunu anladım.(gözlem)

Adam dindaşlarına sadaka vermelerini istiyor ve onları sevap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o Allah rızası için verilen sadakaları alıp kendisi için saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey vermiyordu. Tam yedi küp altın biriktirmişti. Gördüklerim hiç hoşuma gitmemişti. Adam bir müddet sonra öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlar dedim ki.

—‘‘Dostunuz kötü bir kişiydi. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakaları getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullar hiçbir şey vermezdi.’’(körü körüne bağlılık değil, gözlemleme ve sonuç)

—‘‘Bunu nereden anladın?’’ dediler. Ben de:

—‘‘Verdiklerinizi sakladığı yeri size gösterebilirim.’’ Dedim.(zan değil, delillere dayanma) Onlar:

—‘‘Haydi, orayı göster.’’ Dediler. Onların verdiklerini sakladığı yeri gösterdim. Oradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.

—‘‘Biz de bu adamı gömmeyiz.’’ Dediler ardından da çarmıha gerip taşladılar.(doğruluk, halis niyet; doğruluk olmasa ve niyet bozuk olsa idi altın ve gümüşlerin üzerine kendisi konardı)

Kısa zaman sonra, onun yerine başka birini tayin ettiler. Ben de ona tabi oldum. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düşkün, gece gündüz ondan daha çok ibadet eden hiç kimse görmemiş ve onu çok sevmiştim. (gözlem) Uzun zaman onun yanında kaldım. Ölüm döşeğine düşünce, ona dedim ki:

—‘‘Ey Falanca! Beni kime bırakacaksın? Ne yapmamı emrediyorsun?’’ (doğruyu arama ) Bana:

—‘‘Oğlum benim gibi sadece Musul’da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiştir ve ahlakını bozmamıştır. Sen ona git’’ dedi.

O da ölünce Musul’daki kişiye gittim(halis niyet doğruyu arama). Ona başımdan geçenleri anlatıp şöyle dedim:

—‘‘Falan şahıs ölürken bana, senin yanına gelmemi tavsiye etti ve senin hakk üzerinde olduğunu söyledi.’’ O da:

—‘‘Peki, yanımda kal’’ dedi. Ben de onun yanında kaldım. Onun iyi bir kimse olduğunu anladım ama çok geçmedi o da öldü. Ölüm yatağına düştüğünde:

—Ey Falanca! İşte Allah’ın emri sana geldi. Sen benim durumumu biliyorsun. Beni kime bırakıyorsun ne yapmamı emrediyorsun?’’ dedim. O da:

—‘‘Oğlum. Bizim gibi Nusaybin’de oturan falan şahsı biliyorum. Onun yanına git.’’ Dedi. O da toprağa verilince, Nusaybin’deki şahsın yanına gittim.(halis niyet doğruyu arama) Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesini ona anlattım. Bana:

—‘‘Peki, burada kal.’’ Dedi. Ben de onun yanına yerleştim. Onun da Suriyeli ve Musullu zatlar iyi birisi olduğunu gördüm. Çok geçmedi o da öldü.

Ölmeden önce:

—‘‘Oğlum, bizim gibi Ammuriye’deki falan şahsı biliyorum.’’ Dedi. Onun da yanına gittim ve başımdan geçenleri ona da anlattım. O da:

—‘’Peki. Yanımda kal.’’ Dedi. Öncekiler gibi doğru yolda olan bu şahsın yanında kaldım. Orada birkaç inek ve küçük bir davar sürüsü edindim.

Çok geçmeden öncekilerin başına gelen onun da başına geldi. Ölmek üzereyken dedim ki:

—‘‘Benim durumumu biliyorsun, bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin?’’ O da bana şunları söyledi:

—‘‘Oğlum! Yeryüzünde bizim inandığımıza bağlı bir insanın kaldığını zannetmiyorum. Fakat Arabistan’da bir peygamberin çıkacağı zaman yaklaşmıştır. O İbrahim’in diniyle gönderilecek, sonra kendi yurdundan iki siyah dağ arasında hurmaları bulunan bir yere hicret edecek. Onun gizli olmayan Peygamberlik alametleri vardır. Hediye kabul eder, sadaka kabul etmez. İki omzunun arasında peygamberlik mührü vardır. (bilgi)Eğer bu ülkeye gidebilirsen git.’’ Nihayet ecel onu da aldı. Ondan sonra Kelb kabilesinden bazı tacirler Ammuriye’ye uğrayıncaya kadar orada kaldım. Onarla:

—‘‘Eğer beni de Arabistan’a götürürseniz şu ineklerimi ve şu küçük davar sürümü size veririm.’’ (halis niyet, dünya malını hakikat için terk) dedim. Onlar da:

—‘‘Tamam, seni götürelim.’’ Dediler. Onlara ineklerimle davarlarımı verdim beni de yanlarına aldılar. Vadi’l-Kura (Medine ile Şam arasında bir vadi) denilen bir yere geldiklerinde sözlerinden dönüp beni Yahudilerden birine sattılar. Böylece o Yahudinin hizmetine geçmiş oldum.(zorluklara tahammül, sabır, katlanma, azim, kararlılık)

Bir müddet sonra, Kureyza oğullarından olan amcaoğlu onun ziyaretine geldi ve beni satın alıp Yesrib’e götürdü. Ammuriye’deki zatın dediği hurma ağaçlarını gördüm. Anlattığı özellikleriyle Medine’yi tanıdım.(bilgiyi kullanma) Onun yanında kaldım.

O günlerde Peygamber (sav) Mekke’de kavmini İslam’a davet ediyordu. Fakat ben köle olarak bir sürü işte çalıştırıldığımdan O’nun adını duymamıştım.

Kısa bir süre sonra Rasulullah (sav) Yesrib’e hicret etti. Ben hurma ağacını tepesinde efendimin emrettiği işleri yapıyor, efendim de ağacın altında oturuyorken ansızın yanına amcasının oğlu geldi ve:

—‘‘Allah Evs’le Hazrec’i kahretsin! Onlar şu anda, peygamber olduğunu iddia eden ve bugün Mekke’den gelen bir adam için Kuba’da toplanıyorlar.’’ Bu sözleri duyar duymaz ve öyle sarsıldım ki, efendimin üstüne düşmekten korktum. Hemen hurma ağacından indim ve o adama şöyle dedim:

—‘‘Ne diyorsun? Verdiğin haberi tekrar etsene…’’ efendim kızıp beni sille tokat dövmeye başladı.(Hakikate ulaşmada duyulan heyecan, zevk ve telaş)

—‘‘Bundan sana ne? Haydi, işine bak.’’ dedi.

****

Akşam olunca topladığım hurmalardan biraz aldım. Rasulullah’ın kaldığı yere götürdüm. Huzuruna girip şöyle dedim:

—‘‘Ben Sen’in dürüst bir kimse olduğunu duydum. Senin muhtaç ve göçmen arkadaşların var. Bendeki şu hurmalar sadakadır. Bu sadakaya en layık sizi gördüm.’’ Sonra hurmaları ona yaklaştırdım. Ashabına:

—‘‘Sizler yiyim’’ dedi, ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile yemedi. İçimden dedim ki:

—‘‘Bu bir..’’ (bilgiyi kullanma, tahkik) Yanından ayrılıp, yine hurma toplamaya başladım. Rasulullah (sav) Kuba’dan Medine’ye gelince yanına gidip şöyle dedim:

—‘‘Ben senin sadaka yemediğini gördüm. Şu hediyedir. Sana ikram ediyorum.’’ Rasulullah (sav) bu defa yedi ve ashabına da yemelerini emretti.

—‘‘Bu ikincisi…’’ dedim. (bilgiyi kullanma, tahkik) Bakiü’l-Garkad’dayken (Medine’de bir yer. Mezarlık yapılmıştır.) Rasulullah (sav) ‘a geldim. Oraya ashabından birini gömüyordu. Baktım ki oturuyor. Üzerinde iki kat elbise vardı. Selam verdim. Ammuriye’deki zatın söylediği peygamberlik mührünü belki görürüm diye sırtına bakarak etrafında dolaşmaya başladım. Rasulullah (sav) kendisinin sırtına baktığımı görünce ne istediğimi anladı ve sırtından elbisesini attı. Ben de sırtına bakıp mührü gördüm ve tanıdım. Hem öperek hem de ağlayarak üzerine kapandım. (bilgiyi kullanma, tahkik ve doğruya teslimiyet) Rasulullah (sav) dedi ki:

—‘‘Sen nerden biliyorsun?’’ Başımdan geçenleri anlattım. Hoşuna gitti ve ashabının da duymasını istedi. Onlara da anlattım. Şaşırdılar ve memnun oldular.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ın Konusu ve İniş Gayesi

Kur’an’da bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu, Kur’an’da geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve insanlık için gereklidir. Kur’an’ın işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulardır; onun önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir. Burada bir kaç örnek verecek olursak, Kıyamet ve Ahiret hallerine yönelik ayetler, Kur’an’ın beşte birini oluşturur ki, bu Ahiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin tevhid mücadelesini anlatan ayetler, Kur’an’ın neredeyse yarısına tekabül eder.[1] Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücadelelerinden alacağımız pek çok şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamız gerekiğini ortaya koymaktadır.[2] Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’an’daki hiçbir konuyu göz ardı etmeden, Yüce Allah’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve bize vereceği pek çok ders vardır. Yeter ki iniş gayesine uygun olarak ve doğru olarak anlaşılsın.

Eğer insanlık Kur’an’dan yararlanma isteğinde samimi ise Kur’an’in değindiği tüm konuları doğru bir şekilde anlamak ve gereğini yerine getirmek zorundadır.

Sözgelimi insanlık, içerisinde yüzdüğü boşluk, bunalım, stres ve buhrandan kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın ruh sağlığını düzenleyen esaslarına başvurmalıdır.

Tüm bireyleriyle huzurlu, güçlü ve dinamik bir aile ve toplum özlemi çekiyorsa; Kur’an’ın herkes için belirlediği hak ve görevleri titizlikle gözetmelidir.

Terörden kurtulma isteğinde samimi ise; barışı esas alan Kur’an prensiplerine sarılmak borcundadır.

Yalan, sahtekarlık, güvensizlik, tembellik gibi ahlakı yozlaşmalardan sızlanıyorsa; Kur’an’ın doğruluk, dürüstlük, güven, çalışkanlık ve üretkenlik gibi evrensel ahlak yasalarına yönelmelidir.

Kötülerden ve kötülüklerden kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın hedeflediği herkese karşı iyi ve herkese faydalı olan insan tipini yetiştirmek zorundadır.

Sosyal, siyasal ve ekonomik alanlardaki ölçüsüzlüklerden bîzâr ise; Kur’an’ın her alan için ısrarla önerdiği ölçülü, adaletli ve dengeli olma prensibine işlerlik kazandırmalıdır.

Bozulan ekolojik denge ve çevre kirliliğinden kurtulmak istiyorsa; evreni Allah’ın emaneti olarak değerlendiren Kur’an ayetlerine kulak vermelidir.

Fiziksel hastalıklardan kurtulmak ve hatta onlara hiç yakalanmamak istiyorsa; Kur’an’ın öngördüğü temizlik başta olmak üzere, sağlığa zararlı yiyecek, içecek ve davranışlarla ilgili hükümlerin gereğini yapmalıdır.

Vicdanî bir kontrol mekanizmasını çalıştırarak, bireyin her zaman ve her şartta güzel, yararlı bir insan olmasını istiyorsa; Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu Allah ve Ahiret inancını sürekli gündemde ve zinde tutmak zorundadır.

Tarih boyunca insanların içerisine düştükleri sapıklık ve yanlışlara tekrar düşmek istemiyorsa; Kur’an kıssalarını ve peygamberlerin tevhid mücadelelerini ibretle ve dikkatle okumalıdır.

***

Allah Teala, yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilâhî hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkansızlığına delalet etmektedir.

İnsan aklı, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir. Bu yüzden o ilâhî öğretilerin nasıl anlaşılıp uygulanacağını gösteren peygamberlere ihtiyaç olduğundan insanlık tarihi boyunca sayılarını Allah’ın bildiği kadar peygamber gönderildi ve Hz. Adem’den sonra da kulların Yüce Yaratıcı ile irtibatları sürdü.

İlâhî hayat programının son halkası ve geçerliliği kıyamete kadar sürecek olan Kur’an ile insanlığın Rabb ile olan irtibatı yenilendi ve pekişti. Son vahiy, ilâhî hayat programının ilk muhatabı ve tam uygulayıcısı peygamberimizde onu hayatında uygulayarak bütün insanlığa örnek oldu. Üstün zekâsı, soyunun asıl oluşu, alemlere rahmet olarak gönderilişi, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibarı dahi peygamberi de Kur’an’a uymaktan müstağnî kılmadı. Diğer bütün insanlar gibi o da Kur’an’a uymakla yükümlü tutuldu.

Kur’an’ın inişindeki temel amaçları üç madde de özetleyebiliriz:

1. Hz. Peygamberin nübüvvetini teyit eden bir mucize olması için,

2. İnsan ve cin topluluğuna hidayet vesilesi olması için,

3. Tilaveti ile ibadet (teabbud) edilmesi için indirilmiştir.

Sayılan bu temel gayelerin gerçekleşmesi elbette Kur’an’ın anlaşılmasına bağlıdır. O’nun hidayet rehberi olabilmesi, mucize olduğunun anlaşılabilmesi, O’nunla gerektiği gibi ibadet edilebilmesi için, O’nu doğru bir biçimde anlamak kaçınılmazdır.[3]

12. Muharrem 1432


[1] – Yazar burada deÄŸiÅŸik konuların Kur’an’da geçme oranlarını vermektedir. Ayrıca, Kur’an’in muhtevası konusunda deÄŸiÅŸik bakış acıları ile farklı degerlednirmelerin de yapılabileceÄŸini de ifade etmektedir.

[2] – Burada, Nureddin CoÅŸan Hocaefendi’nin, Bizim durumumuzu anlamak için Kur’an-ı Kerim’de Hz. Ä°brahim ve Hz. Musa ile ilgili bölümleri okuyunuz.” sözünü hatırlamamız gerekir.

[3] – Bu yazı, Ali Akpınar’ın, “Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı?” adlı kitabının 48-54. sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Yeni Sınıfın İdeolojisi: Kariyerizm

Eskiden emperyalizm, komünizm, siyonizm, faşizm vs. vardı.

Artık bunlardan bahsetmek “ideolojik takılmak” oluyor.

Şimdi yükselen trend veya yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm!

Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, Kürtçü, Türkçü, Atatürkçü fark etmiyor. Bu yeni “izm” değil dört eğilimi; bütün eğilimleri, grupları, fraksiyonları tek bir bayrak altında birleştiriyor.

 Sloganı şu: Dünyanın bütün ‘bir yere gelmek’ isteyenleri! Birleşin!

 Felsefesi de şöyle: İhale kap, köşeyi dön, malı götür. Bir baş ol; istersen soğan başı!

 Tarihsel diyalektiği de şöyle kuruluyor: 20’sinde radikal, 30’unda realist, 40’ında hümanist, 50’sinde hortumcu olunur. Hayatın diyalektik akışı hortumculuğa doğru zorunlu bir süreç takip eder.

 Ortak özellikleri de şunlar: Paraya taparlar, kariyeri yüceltirler, konfora bayılırlar. Komünizm, sosyalizm, İslam, liberalizm, Türklük, Kürtlük, Atatürkçülük vs. “bir yere gelmek” için sadece bir araçtır. Önemli olan bir yere gelmek, soğan başı da olsan bir baş olmak, odun da olsan aday olabilmektir. Bir yere gelince, bir baş olunca her şey biter.

 Solcuysan “emperyalizm, proletarya, sermaye” vs., sağcıysan “Türk-İslam davası, İ’lay-i Kelimetulah” vs., İslamcıysan “Allah, kitap, peygamber” söylemlerini terk edersin. Yeni pozisyonda artık bunlar gayet “ideolojik” kaçan şeylerdir. Yeni sınıfın argümanlarını benimsersin. “Küreselleşen dünyada…” diye cümleler kurarsın. Dünyaya ayak uydurmaktan, değişmekten, gömlek çıkarmaktan filan bahsedersin. Mücahit/müşahit/müteahhit “zorunlu” süreçlerinden geçerek en sonunda her şeye müsait hale gelirsin. “İdeolojik” konuşmaz, boyuna “hizmet”ten bahseder, sessizce “ihale” götürürsün.

 “Yenilenmek” gibi alemin ruhu olan asil bir çabayı, kartalın yaşamını uzatmak için tırnaklarını sökmesi gibi “zorlayıcı bir içkinle” değil; kariyer ve konfor gibi gayet bencil ve aşağılık bir amaç için kullanırsın. Tırnakların hala yerinde durduğu için aslında bu yenilenme filan da değildir…

 Kariyeri ve konforu bir tür “nirvana” olarak görürsün. Buna kitlenmiş bir zihin için “satış” gayet kolaydır. Anında tornistan hiç de zor almaz. Fena fi’l-kariyer ve fena fi’l-konfor en büyük manevi hazzın olur. Ona ulaştın mı artık varlık nihayete erer; bütün söylemlerin, ihtirasların, kavgaların sükuna erer. İyice yumuşar, yavşar, mayışır ve alemi seyre dalarsın…

 Peki, nice koç yiğidi yavşatan, öleni öldürüp kalan sağları kendine meftun eden bu “aşufte” (kariyerizm/konformizm) ne menem bir şeydir? Gücünü nereden almaktadır? Dahası bunun bir panzehiri olmalı, ama ne?

 ***

 “Kariyer” Latince carrus (yük arabası) sözcüğünden geliyor. İtalyanlar carriara (araba yolu), carro (araba) diyorlar. Fransızca’da ise carriere (güzergah, tutulan yol, meslek) anlamında kullanılıyor. Türkçe’deki kargo da bu kökten… Demek ki kariyer, “bir yere gelebilmek” için yapılan yolculuk oluyor. Kariyerist de bu yolda giden kişi. “Kariyeri yok” dediğinizde “bir yere gelmek için yola çıkmamış” demiş oluyorsunuz. “Kariyer hesapları” da bir yere gelebilmek için dolap çevirmek, ölçüp biçmek demek oluyor…

 “Konfor” ise Latince fors (güç, kuvvet) kökünden geliyor. Fransızca’da conforter (teselli, rahatlama, rahatlık) olarak kullanılıyor. Bu durumda conformisme genel kurala uyma eğilimi, se conformare de aynı biçimi alma demek oluyor. Türkçe’de kullandığımız fors, form, format, de-form, re-form kelimeleri de bu kökten… Demek ki konformizm iddialarından vazgeçerek genel forma uyma, girdiği kabın biçimini alma ve bunun için “fors’a” ulaşma ve rahatlama demek oluyor.

 Şu halde kariyerizmin ve konformizmin nihai hedefi işte bu “fors’a” ulaşabilmek için yol katetmek, ulaşınca da girdiği kabın (fors/form) biçimini almak ve bu fors/form ile rahatlamak, bolluk, refah ve konfor içinde bir hayat sürmek demektir…

 Öyle ki hiçbir şey bunun önüne geçemez. Hiçbir şey bundan daha değerli olamaz. Hayat kariyer ve konfordan ibarettir. Hayatta en hakiki mürşit bir yere gelmek (kariyerizm) ve girdiği kabın biçimini almak (konformizm) şeklinde ifade edilen “yüce değerler”dir. Bu nedenledir ki, bütün o eski “izm”ler buna ulaşabilmek için birer araç olmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

 İşte buna yeni sınıfın ideolojisi: Kariyerizm ve Konformizm diyoruz…

 ***

 Kanımca, bu, değil Müslümanlığın, insanlığın baş belası bir hastalıktır. Yeni bir dünyanın kurulması için ortayı çıkan bütün dinler ve devrimler, acılar ve ızdıraplar içinde doğmalarına rağmen işte bu kariyerizme ve konformizme yenilmişler ve bu devran hep böyle sürüp gitmiştir.

 Ben bu zehirin daha çok “dinin afyon yüzünden” gelse de, paradoksal biçimde panzehirinin de yine aynı yerden ve fakat “dinin vicdan yüzünden” geleceğini düşünmekteyim.

 Bu nedenle “gerçek hayat kitabına” bu açıdan bakmakta fayda var.

 ***

 Kur’an’da kariyerizm ve konformizme tekabül edebilecek kavramın ne olduğuna baktığımızda bunun “mele’” ve “mütref” olduğunu görüyoruz.

 Sözcüklerin dilsel analizine dikkat edin aradaki benzerliğe hayret edeceksiniz.

 “Mele’” Arapça’da kök olarak 1- Bir şeyi doldurmak 2- Yola girmek, yolda yürümek demek. Dolmak (imtila’), dolmuş, dolu, tombul, etine dolgun (mumteli’) birinci, koşmak, hızla yürümek (melv), genleşmek, genişlemek (muluv) ikinci anlamdan gelir… Bu durumda mele’, kendini dolu hale getirmek için yola giren, yolda yürüyen, bunun için bir makam ve mevkiye gelmeyi ve orada olmayı amaç edinen demek olur. Yukarıdaki “kariyer” ile aynı manayı çağrıştırır. Bir toplumun kariyer sahipleri, makam ve mevkileri dolduranları, bir yere gelmişleri, önde gelen yönetici takımı (cebini doldurmuşları, doymuşları, şişmişleri) demektir; “Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘Eğer yenersek büyük bir ödül var değil mi’ dediler. Firavun ‘Gayet tabi en iyi mevkilere geleceksiniz’ dedi.” (A’raf; 113-114)…

 “Mütref” de Arapça’da “Bolluk içinde olan, şımarmış” demek. Bitkinin taze ve sulu olması, bolluk ve nimet içinde olmak, şımarmak (teref), bolluğa kavuşturmak, şımartmak, nazlatmak (itrâf), şımartmak, nazlatmak (tetrîf), konfor içinde olmak, nimetler içinde yüzmek (teterrûf), konfor, rahatlık, lüks, şımarıklık (teref) kelimeleri de bu kökten… Demek ki mütref bir toplumun rahatlık ve konfordan şımarmış, “fors” sahipleri demektir… Bu durumda Kur’an’da sık sık geçen mele-i mütref bir toplumun kariyerist ve konformist ileri gelen takımı demek oluyor. Bunlar Firavun’un sihirbazları gibi hep “Bize ne var” ona bakarlar. En büyük amaçları “en iyi mevkilere gelmek” tir. Bunun için yapamayacakları şey, atamayacakları takla yoktur. Öyle ki asayı yılana çevirir, olanı başka türlü gösterebilirler. “Bir yere gelmek” için biçimini alamayacakları kap, bürünemeyecekleri renk yoktur; yeter ki fiyatta anlaşılsın. Yani makamlar şahane gerisi bahanedir…

 Demek ki kariyerist (mele’) ve konformist (mütref) her toplumda görülen kadim bir tipolojidir. Her tür ideolojik guruptan devşirilmeleri mümkündür. Zamanla “dünyayı değiştirmek” ve “yeni bir dünya kurmak” iddialarından vazgeçen ve “girdiği kabın biçimini alan” her tufeyliyi (başkasından geçineni, paraziti, asalağı) ifade eder.

 ***

 Peki, bunun panzehiri var mıdır?

 Vardır.

 Şimdilerde dönüp bakanı olmasa da, İslam kültüründen gelenler için söylüyorum, unutulmuş/terkedilmiş (mehcur bırakılmış) bir kavramın bunun panzehiri olduğunu görüyoruz: Zühd!

 Şu halde nedir zühd?

 “Zühd” Arapça’da yüz çevirmek, önem vermemek demek. Vazgeçirmek (tezhîd), sofu, zahit (zâhid) kelimeleri bu kökten… Neye önem vermemek? Ne olursa olsun bir yere gelme hırsına (kariyerizme), rahatlık ve lüks uğruna girdiği her kabın biçimini alma fırdöndülüğüne (konformizme) önem vermemek, bunlardan yüz çevirmek…

 “Sofu” aslında bu demek… Yarım saatte abdest alan, bir saatte namaz kılan, kırk kez hacca giden değil. Dünyadan el etek çeken, sefalet içinde yaşayan hiç değil.

 Ali Şeriati’nin “devrimci zahidlik” dediği şeyden bahsediyorum.

 Devrimci zahitlik şunu der; “dünyanın başına dünyada gözü olmayanlar geçmelidir!”

 Mistik zahitlikten bahsetmiyoruz.

 Kur’an’da dünyanın yerilmesi ile ilgili ayetler, dünyayı kötülemek için değil; yeryüzünün/ülkelerin önderleri yapılması istenen ezilenlerin (mustazafların) gözünün ve gönlünün mal mülk hırsına kaymaması içindir. Böylece dünyanın/ülkelerin başına dünyada (malda, mülkte, zenginlikte) gözü olmayanlar geçmiş olacaktır. Aksi halde ciğer kediye teslim edilmiş olacaktır ki bu yeryüzünün/ülkelerin başına gelebilecek en büyük felakettir…

 ***

 “Devrimci zahitlik”, Kur’an’da çok yerde ele alınır ama en çapıcı olanı Hadid suresindekidir.

 Bakın nasıl.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, güç ve zenginlik yarışından ibarettir. Yağmuru düşünün… Bitirdiği ot çiftçileri imrendirip heyecanlandırır. Bir de görürsün ki sararıp solmuş sonra da çerçöp olmuş! Ahirette ise ya şiddetli bir azap, ya da bir bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı gelip geçici bir zevkten başka bir şey değildir… Bu nedenle siz Rabbinizin affına nail olmaya bakın. Allah’a ve Peygamberine iman edenler için hazırlanmış olan yerler ve gökler kadar geniş cennet için yarışın. İşte bu Allah’ın lütfudur ki onu lâyık gördüğüne verir. Allah çok büyük lütuf sahibidir… Yeryüzünde ve insan hayatında size isabet eden hiç bir şey Bizim irademiz olmadıkça meydana gelmez. Bu Allah’a göre kolaydır; bundan hiç şüpheniz olmasın… Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez… Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’dur.” (Hadid; 57/20-24).

 Demek ki bir oyun, eğlence, süs, aramızda böbürlenme (tefahur beynekum), güç ve zenginlik yarışı (tekasür amvalüküm ve evladukum) olan, çer çöpe dönen bahçeye benzeyen, gelip geçici bir zevklenmeden ibaret “dünya malı” elimize geçtiğinde şımarmamalı, geçmediğinde kederlenmemeliyiz. Bilakis “dünyada adalet” istemeli ve buna talip olmalıyız. Hemen sonraki ayetlerde buna geçilir;

 “Biz peygamberlerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlıkta adalet daim yaşasın diye kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Bütün bunlar Allah’ın kendisine ve peygamberlerine içtenlikle/gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin içindir. Allah çok güçlüdür, üstündür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid; 57/25).

 Demek ki dünyadan el etek çekmek bir yana, bilakis içine içine dalıp bir taraftan “hak ve adalet” istemeli, bunun için “kitabı” rehber almalı, insanlar arasında hassas teraziler (mizan) kurmalı; sadece adaletten yana taraf olmalı, ayırımcılık, kayırımcılık yapmamalı, adaletin “demir” yumruğunu sadece ve yalnızca zulme indirmeli, diğer taraftan da bunları yaparken oyuna, eğlenceye, süse, gösterişe, böbürlenmeye, güç ve zenginlik yarışına kendimizi kaptırmamalıyız. Güç (demir) elimize geçince şımarmamalı, geçmeyince de karalar bağlamamalıyız. Emvâl (mal, mülk) ve evlâd (adam, güç, çevre, şan, şöhret) hırsından arınmalı ve fakat adalet coşkusu ile dopdolu olmalıyız…

 Hemen sonraki ayette de devrimci zahidliğin, miskin zahitliğe (ruhbanlık) dönüşmemesi için dikkat çekeliyor ve uyarılarda bulunuluyor;

 “Sonra onların ardından öteki peygamberlerimizi gönderdik. Keza Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerinde bir şefkat, sevgi ve merhamet meydana getirdik. Rahipliğe gelince, onu onlar uydurdular. Biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar, fakat gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik, ama çoğu yoldan çıkmıştı.” (Hadid; 57/27).

 Demek ki zühd ruhbanlık demek değil.

 Zühd, ne olursa olsun bir yere gelmeyi (kariyerizm) ve içine girdiği (makam, mevki, mal, mülk) kabının biçimini almayı reddetmek demek. “Eline geçince şımarma, geçmeyince üzülme” denmesinin anlamı bu…

 Bunun için Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali birer “devrimci zahid” idiler. Mal ve mülk önlerinde seriliydi, isteseler Karun gibi zenginleşmeleri içten bile değildi. Bilinçli bir ideolojik duruş ve asil bir tavırla bambaşka bir yol tuttular ve ne olursa olsun bir yere gelmeyi ve içine girdikleri kabın biçimini almayı (kariyerizmi ve konformizmi) reddettiler. Bunu anlamayanlar bu dinden hiçbir şey anlayamazlar ve “1400 yıl öncesine mi döneceğiz” der dururlar…

 ***

 Lütfen okuyun;

 Ebuzer’in bir sorusu üzerine Hz. Peygamber yukarıdaki Hadid suresindeki ayetler hakkında şöyle demiştir; “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmendir. Zira şöyle buyurulmuştur: “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir.” (Tirmizi, Zühd 29, (2341); İbnu Mâce, Zühd 1, (4100).

 Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından son­raya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırak­mıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu’l-Bârî, 5/356, 8/148)

 Hz. Âişe Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Ba­bam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyur­madan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu’l-bârî, 9/549.)

 el-Hakem b. Hazn’in hadisinde Hz. Âişe’den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, babam geriye ne bir dînâr ve ne de bir dirhem bırakmıştır…” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd)

 Misver b. Mahreme’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Hz. Ömer bir mal getirmiş ve onu mescide koymuştu. (Bir gün) çıktı ve malı kontrol etmeye, ona bakmaya başladı. Bu arada gözle­ri doldu ve bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: ‘Ey mü’minlerin emîri! Sizi ağlatan nedir? Allah’a yemin olsun ki, bu şükür beldelerinden(fethedilen memleketlerden) gelmiştir’ dedi. Hz. Ömer: ‘Bu var ya (bu), Allah’a yemin olsun ki, verildiği her toplumun arasına düşmanlık ve buğz girmiştir’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

 Amr b. Habeşî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ali b. Ebû Tâlib’in öldürülmesinden sonra, Hasan b. Ali bize bir hut­be irad etti ve ‘Öncekilerin kendisini ilmen geçtiği, sonrakilerin ise ona yetişemediği emin bir insan sizden ayrılmıştır. Şayet Allah’ın Resulü onu gönderir, kendisine sancağı verirse, gönderdiği yeri fethedinceye kadar geri çekilmeyen bir insandı. O geriye ne altın ve ne de gümüş bıraktı… Ehline hiz­met edecek hiç kimse de yoktu.’ dedi.” (İbn Hanbel; Kitabu’z-Zühd).

 ***

 “Canım o zaman öyleydi, imkanlar azdı, fakru zaruret içindeydiler, ama şimdi öyle değil…” diyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Tam tersi; fırsat ellerine geçtiği halde bile isteye böyle yaşadılar. Çünkü eşya ile ilişkileri, varoluşsal duruşları farklıydı. Dünyanın tam içindeydiler evet, hatta üzerine üzerine yürüdüler ama ona bambaşka bir yerden bakıyorlardı. Dahası tam bir mü’min yüreğine ve imanına sahiptiler. Allah’a güvenleri muazzam, ahirete imanları derin, ölümle yüzleşmeleri korkusuzdu. Malla, mülkle kendilerini güvene ve garantiye alma derdine düşecek kadar “düşmüş” değildiler. Şu kapitalist çağın insanları ve hatta Müslümanları olarak onları anlamakta ne kadar da zorlanıyoruz, değil mi?

 Demek ki zühd tespih çekmekle, zikir yapmakla, abdestsiz gezmemekle, sarıkla, cüppeyle, türbanla, kandil geceleriyle, gül yağıyla, hacılara su dağıtmakla, Kabe’nin örtüsünü değiştirmekle, kırk kez hacca gitmekle ilgili bir şey değil.

 Eşya ile, mal ile kurduğun ontolojik ilişkiyle ilgili….

 Eşyaya bağlanan, güveni malda gören özgür olabilir mi, bununla ilgili…

 Ne olursa olsun bir yere gelme (kariyerizm) ve geldiği yerde içine girdiği kabın biçimini alma (konformizm) ile ilgili…

 Kur’an’ı okuyun hangi sayfada olursa olsun boyuna bizi bundan kurtarmaya çalıştığını görürsünüz.

 Müslümanların düştüğü yer burasıdır.

 Kalkış da buradan olacaktır.

 İ. Eliaçık

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Siz de Birinin Kahramanı mısınız?

…

Kaliforniya´da Long Beach ÅŸehrindeki Eyalet Ãœniversitesi´nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye baÅŸlamıştı. Bu genç bayanın ÅŸu özelliklerinin farkına varmıştım: Her ÅŸeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. Ä°kinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kiÅŸiliÄŸi vardı. Bölümün bir pikniÄŸinde kız öğrencimin niÅŸanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini..” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaÅŸlarında, saçı biraz dökülmüş, ÅŸiÅŸman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kiÅŸiye parası için yüz vermiÅŸ olabileceÄŸini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; baÅŸka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuÅŸtu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaÅŸtım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuÅŸma geçti: “Sally, niÅŸanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? “Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini.” “Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?” Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kiÅŸinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiÄŸinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ´burnumu sokuyordum.´ ÅžaÅŸkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, “O ÅŸahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok ÅŸeyler öğrendim” dedi. O anda ilk hissettiÄŸim ÅŸey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeÄŸine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeÄŸe verilmiÅŸ en büyük hediye olduÄŸunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kiÅŸiyi kıskandım. “Nasıl yani?” dedim. “Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduÄŸunu bildiÄŸi için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuÄŸa aÄŸabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluÅŸup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi geliÅŸmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank ÅŸimdi akÅŸamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiÅŸ gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eÄŸitim düzeyine gelmiÅŸ biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally´nin içinde yetiÅŸtiÄŸi aile ortamını merak etmeye baÅŸladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, ´Armudun iyisini ayılar yer´ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiÅŸtiÄŸim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiÅŸtiÄŸim ortam beni nasıl etkilemiÅŸse, Sally´nin içinde yetiÅŸtiÄŸi ortam da onu öyle etkilemiÅŸ olmalıydı. Birkaç hafta sonra Sally´e, ailesinin nerede oturduÄŸunu sordum. Los Angeles´in üç yüz elli km. kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediÄŸimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra, “Ailemle konuÅŸtum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi. Dört-beÅŸ hafta sonra San Francisco´ya gidecektim, Sally´nin ailesinin yaÅŸadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uÄŸrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally´e söylediÄŸimde Sally, “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,” dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemiÅŸler. Long Beach´ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally´nin aÄŸabeyi Brian´ın evine vardık. Sally´nin babası George orada buluÅŸmamızı uygun görmüş. Çok güler yüzlü bir aileydi. Brian´ın, en ufağı dört yaÅŸ civarında dört çocuÄŸu vardı.

Ziyaret ettiÄŸim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally´nin babası George´un torunlarıyla konuÅŸurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doÄŸal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduÄŸu belliydi. Sally´ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuÅŸtuÄŸunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuÅŸtuÄŸunu sordum. “Evet, biz böyle biliyoruz. AÄŸabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuÅŸur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuÅŸacağım. Biz böyle biliyoruz”, dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuÄŸumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuÅŸtuÄŸumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiÅŸtirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiÅŸtiren kültür ortamlarına kızdım.  Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuÅŸan dede George´a “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuÅŸuyorsunuz!” dedim. Bana biraz ÅŸaÅŸkınlıkla gülümseyerek, “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ´Bu kadar doÄŸal bir ÅŸey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?´ diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

 Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally´nin ağabeyi Brian´ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Angeles´ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14´te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: ´Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary´le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

 Brian´ın yaÅŸam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiÄŸi belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az iÅŸi kadar önemliydi. Brian´ın yaÅŸamında bununla ilgili bir piÅŸmanlık duygusu, bir ´keÅŸke´ olmayacak. Sally´e sordum: “Baban seninle randevulaşır mıydı?” “Evet”, dedi, “Yalnız benimle deÄŸil, her çocuÄŸuyla sırasıyla baÅŸ baÅŸa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuÄŸumun da babası böyle yapacak!”. Gülümseyerek, “Nereden biliyorsun?” diye sordum. “Biz Frank´le konuÅŸtuk” diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doÄŸmadan çocuÄŸun geliÅŸme ortamıyla ilgili bir bilinç oluÅŸmuÅŸtu. Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiÄŸim kıza ettiÄŸim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiÄŸim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiÄŸini anladım ve bu sefer kendi çocukluÄŸuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluÄŸuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ´Bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. Ä°ÅŸte deÄŸerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiÄŸim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ´Ne yapabilirim?´ sorusuna verdiÄŸim yanıtların öğeleridir. Sally´nin içinde yetiÅŸtiÄŸi ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına ÅŸimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiÅŸtiÄŸi ailede, varoluÅŸun beÅŸ boyutunu da doya doya yaÅŸayabilmiÅŸti. ÇocuÄŸun hizasına inerek onunla göz göze konuÅŸtuÄŸunuz zaman çocuk, ´Sen varsın, sen doÄŸalsın, sen deÄŸerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın´, mesajı alır ve çocuÄŸun CAN´ı beslenir. ÇocuÄŸuyla randevusuna sadık kalan baba, ´Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim´, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak deÄŸil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuÄŸun hamuru, ´Ben sevilmeye layık biriyim!´ diye yoÄŸrulur. Bir ana babanın çocuklarına verebileceÄŸi en büyük miras, varoluÅŸun beÅŸ boyutunda beslenmiÅŸ ve buna inanmış güçlü bir CAN´dır.

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’ndan.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Sevmeyi Öğrenmek

Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler, yaşlı adamı hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve biraz beklemesini, ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı adam huzursuzlanmış; acelesi olduğunu, röntgen istemediğini söylemiş.

HemÅŸireler merakla acelesinin nedenini sormuÅŸlar.

“EÅŸim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiÅŸ.

HemÅŸireler; “EÅŸinize haber iletir gecikeceÄŸinizi söyleriz” deyince, yaÅŸlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir ÅŸey anlamıyor, hatta benim kim olduÄŸumu dahi bilmiyor” demiÅŸ.

HemÅŸireler hayretle, “Madem sizin kim olduÄŸunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koÅŸuÅŸturuyorsunuz?”diye sormuÅŸlar.

Adam buruk bir sesle, “Ama ben onun kim olduÄŸunu biliyorum” demiÅŸ.

 ***

 Eski zamanlarda, bir derviş, bilge bir hocanın ders halkasına girmek istemiş.

Bütün hazırlıklarını yapıp bilgenin karşısına çıkmış ve isteğini iletmiş.

“Efendim” demiş, “Ben de sizin öğrenciniz olmak istiyorum. Beni öğrenciliğe kabul eder misiniz?”

Bilge, sakin bir bakışla dervişi süzmüş, “Elbette” demiş ve eklemiş, “Ama sana bazı sorularım olacak. O soruları doğru cevaplandırırsan öğrencim olmanı kabul ederim”

Derviş heyecanlanmış.

“Peki, efendim” diyerek çaresiz kabul etmiş.

Bir taraftan da “acaba nasıl sorular soracak, sorular zor mu olacak” diye endişe içerisindeymiş.

Sorular birer birer gelmeye başlamış.

Bilge sormuş; “Söyle bakalım, çiçeklerden hangisini seversin?”

Derviş rahatlamış.

“İyi” demiş kendi kendine, “Sorular kolaymış.”

Ve hemen cevap vermiş; “Efendim ben her tür çiçeği severim. Gülü, sümbülü, lalesi… Hepsi güzel. Hepsini severim”

Bilge yine sormuş; “Peki, renklerden hangisini seversin?”

Derviş düşünmeden cevabı vermiş; “Renklerin her biri ayrı güzel. Hepsini severim”

Bilge, bir soru daha sormuş; “Peki, yemeklerden hangisini seversin?”

Derviş yine hemen cevap vermiş; “Efendim, yemeklerin de hepsini severim. Hepsi çok lezizdir benim için”

Sorular ve cevaplar hep böyle devam etmiş.

Sonunda bilge, derviÅŸe;

“Evladım, sen git önce sevmeyi öğren de gel!” demiş.

Son söz: Gerçek sevgiler, zamanla eskimez; kök salar.

Sevginin bir tek terazisi vardır o da; fedakârlıktır.

Ve sadece sevmeye değer olanlar, sevgiye layıktır.

Eftal Orhan

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Mutluluk İçin Dua

Hertfordshire Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Richard Wiseman, daha mutlu ve pozitif hayat için yapılması gerekenleri kısaca sıraladı. Sadece bir ya da iki dakikada hayatınızı önemli ölçüde değiştirebilirsiniz.

 

İşte yapılması gerekenler:

 

1. Stresi azaltmak için başkaları için dua edin. Duanın gücüne inanın. Binden fazla kişiyle dualarının içeriği, maddi durumları ve tüm vücut sağlığı hakkında sorular soruldu. Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı bölümündeki araştırmacılar, diğer insanlar için yapılan duaların kişinin parasal stresini azalttığını tespit ettiler. Şaşırtıcı şekilde yeni bir araba ya da daha iyi bir araba gibi maddi şeyler için dua etmenin ise böyle bir faydaya sahip olmadığı kaydedildi.

 

2. Motivasyonunuzu artırmak için, hedeflerinizi tüm dünyaya anlatın. Plan yaparak ve dinleyecek herkese anlatarak kendinizi motive etmelisiniz. “Journal of Experimental Social Psychology” isimli dergide yayınlanan bir dizi çalışmada, gönüllülerden bir tepenin ne kadar dik, sarp olduÄŸunu ve tırmanmanın ne kadar zor olduÄŸunu tahmin etmeleri istendi. Ä°ki gönüllünün bir araya gelerek yaptıkları tahminler, tek başına yaptıkları tahminlerden yaklaşık yüzde 15 daha düşüktü. Amaçlarınızı baÅŸkalarına anlatmak, birileriyle paylaÅŸmak amacınızı gerçekleÅŸtirmenize yardım ediyor. Çünkü arkadaÅŸlar ya da aile sık sık gereken desteÄŸi veriyorlar. Bazı araÅŸtırmalar, yanınızda arkadaÅŸlarınız olduÄŸunda hayatın daha kolay olduÄŸunu gösteriyor.

 

3. İç mutluluÄŸunuzu bulmak için minnettarlık tutumunuzu geliÅŸtirin. “Journal of Personality and Social Psychology” isimli tıp dergisinde yer alan çalışmada, araÅŸtırmacılar katılımcıları 3 gruba ayırdı ve her bir gruptan atanmış konular hakkında her gün yazı yazmaları istendi. Birinci gruptan minnettar oldukları 5 ÅŸey yazmaları, ikinci gruptan kendilerini kızdıran 5 ÅŸeyi göstermeleri ve o gün baÅŸardıkları 5 ÅŸeyi not etmeleri istendi. Sonunda, minnettar oldukları ÅŸeyleri yazanların gelecek hakkında daha iyimser oldukları, saÄŸlıklarının daha iyi olduÄŸu rapor edildi. Bu nedenle herkes mutlu olmak için şükretmeyi bilmeli.

 

8 ARALIK 2010

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Mevlana’ya Göre Fiziksel-Manevî Gelişim Paralelliği

İnsanın sûret varlığının, mânâsından izler taşıması nedeniyle Mevlânâ, insanın fiziksel gelişimi ile manevî gelişimi arasında paralellik görmektedir. Şöyle ki; insanın fiziksel gelişim evreleri ile bunların özellikleri iyi okunup, yorumlanabilirse, insanın manevî gelişimine dair önemli ipuçları barındırdığı görülecektir. Cenin, öncelikle ana rahminde kan ile beslenerek büyüyüp gelişir. Doğum vakti geldiğinde dışarıdaki geniş dünyayı bilmediğinden kendi vatanını terk etmek istemez. Sancılı ve sıkıntılı bir süreçten sonra insan, yeni âlemine yani dünyaya taşınır. Bir dönem adaptasyon zorluğundan sonra bu vatanına da alışır. Dünya insan için terk edilmesi zor ve mükemmel bir âlemdir artık. Tasavvufî düşüncede dünya gerçek âlemin sadece sınırlı bir sûreti olması hasebiyle sonsuz âleme nispetle daracık ana rahmi mesabesindedir. İnsanın kendi sonsuz mahiyetini keşf ederek, kendi varlığını bu daracık âlemden sonsuzluk arenasına taşımak için yaptığı tüm uygulamalar sülûkun kapsamındadır.

İnsanın bu âlemdeki fiziksel varlığı ve gelişimi, doğum ile başladığı gibi insanın sülûk süreci içindeki yolculuğu da tasavvufî literatürde “vilâdet-i sânî/ikinci doğum” denilen doğumla başlamaktadır. Sâlik, bu doğumda sûfî ıstılahında kalp çocuğu (veled-i kalbî) denilen can potansiyelinin nüvesini, kendi derûnunda vücûda getirerek yeni bir varlık boyutu ve gerçek “ben”ini keşfe başlamıştır.[1]

İnsanın fiziksel gelişimi emekleme, ayağa kalkma, yürüme gibi evrelerden; bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyârlık gibi dönemlerden oluştuğu gibi ihtiyaçları da bu gelişim aşamalarına uygun şekilde değişim gösterir. İnsan gelişiminde öncelikle sûret varlığın yani bedenin ihtiyaçları fark edilirken; mânâ cihetinin ihtiyaçları kendilerini daha sonra hissettirirler. İnsanın sûret varlığının gereksinimlerinde somut/fiziksel olandan soyut olana doğru bir ilerleyiş gözlenmektedir. Örneğin insan, öncelikle yeme-içme, barınma, güvenlik gibi alt gereksinimlerini karşıladıktan sonra övülme, toplumda statü sahibi olma, sevme-sevilme gibi üst gereksinimlerini tatmine yönelir.

Mevlânâ, insanın değişik dönemlerdeki ihtiyaçlarının fiziksel olandan manevî olana doğru değişimine atıfta bulunarak bununla, insanın manevî benlik dönüşümü arasında bağ kurar. Fiziksel ihtiyaçlardaki değişim, Mevlânâ’ya göre benlik dönüşümünün gerekliliğini bildiren birer habercidir.

Mevlânâ, insanî ihtiyaçlardaki hiyerarşiyi şöyle dile getirir:

“İnsan, önce ekmeğe harîstir… çünkü gıda ve ekmek, canın direğidir.

Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır.

Fakat az bir şey elde eder de ekmek için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şâirlerin methine âşık olur.

İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler… lütfunu, ihsânını anlatmada minberler kursunlar…

Bu sûretle de onun lutfu, ihsânı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun!”[2]

Aynı hususu diğer bir yerde şöyle ifade eder:

“İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır… fakat nihayet meleklerden de üstün olur.

Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar!

Karanlık âlemi aydınlatır… demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!”[3]

Mevlânâ’nın insan gelişimine dair bu ifadeleri, derin bir insan doğası bilgisinden mülhemdir. Günümüz insanına Maslow’un (1908-1970) ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlatmaktadır. Hümanist psikolojinin “kurucusu” sayılan Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisiyle ilgili bir formülasyon sunmakta; insan ihtiyaçlarını, yeme-içme, barınma, uyku gibi biyolojik-fizyolojik ihtiyaçlar ve emniyet, sevgi, aidiyet, saygı, öz saygı ve kendini gerçekleştirme gibi üst gereksinimler şeklinde bir ayrıma tabi tutmaktadır. Maslow, insanın hakîkat, güzellik, aşkın olma vs. için duyduğu ihtiyaçları da meta ihtiyaçlar[4] ve Being/Varlık değerleri olarak nitelemektedir.[5] Maslow bu ihtiyaçların da tıpkı alt düzeydeki biyolojik-fizyolojik ihtiyaçlar gibi temel ve içgüdüsel olduklarını anlatmaktadır. İçgüdüsel olan bu meta/aşkın ihtiyaçların tatmin edilememesi durumunda; bunun, insanda duygu ve değer kaybına yol açacağını, anksiyete ve yabancılaşmaya sebebiyet vereceğini, sonuç olarak insanda metapatoloji adını verdiği hastalığın ortaya çıkacağını belirtmektedir.[6] İnsan hayatında aşkın bir estetik, dinî ve felsefî vechenin, herhangi bir biyolojik ihtiyaç gibi insan doğasının gerçek ve aslî bir ihtiyacı olduğu sonucuna varmaktadır.[7]

Maslow insanın transpersonel diğer bir ifadeyle bilinen sınırlı/mahdût benlik alanının ötesine geçişini, tüm hedeflerin en yücesi, hatta kendini gerçekleştirmenin de üzerinde bir düzeyde kabul eder.[8] Maslow bu konuda şöyle demektedir: “İnsan doğasının en zirve boyutlarının ve potansiyelinin en son olasılıklarının incelenmesi, yıllardır üzerine titrenilen aksiyomların sürekli olarak zayıflamasına, köklü bir şekilde inanılan ve uzun zamandır duymaya alıştığım zâhiren eleştirilemez olarak kabul edilen psikoloji kanunlarının büyük bir gürültüyle yıkılmasına sebep oldu.”[9]

Dr. V. Frankl, toplama kampında geçirdiği ve logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini anlattığı eserinde; insanın var oluşunun gerçek amacını, kendi varlık sınırları içinde kalarak bulmasının mümkün olmadığını belirtir. İnsanın var oluşu ona göre aslında kendini gerçekleştirmeden ziyade kendini aşan bir süreçte gerçekleşir. Çünkü insanoğlu, kendini aşabilen tek varlıktır ve kendini gerçekleştirme, sadece kendini aşmanın bir yan ürünü olduğunda; kişinin anlam arayışına cevap verebilecektir.[10]

Ancak şunu söylemek gerekir ki psikologlar, insan davranışlarına ilişkin tanımlayıcı birçok yeni bilgi sunmalarına rağmen insanın bu yüksek yetileri nasıl elde edip hayata geçireceğine ilişkin imkân ve metotları gösterememişlerdir.[11] Çünkü psikoloji, kıstas olarak kendisine ölçülebilen “normal” ve “ortalama” insan davranışlarını esas aldığından ideal insan tipinin nasıl oluşacağıyla ilgilenmemiş ve buna dair bir bakış açısı geliştirememiştir.[12] Psikolojinin amacı, insan davranışını tanımlamak, tahmin ve kontrol etmektir.[13] Teorilerininin niceliksel ve fiziksel bir temele dayandırılma geleneği onu, insanın metafizik/aşkın yönüyle ilgilenmekten uzaklaştırmıştır. Psikoloji biliminde, insanın, aşkın yönü ile barış ve telifine yönelik son dönem çalışmalarında ise bu yönde henüz fazla mesafe kat edildiği söylenemez.[14]

Mevlânâ, insanın fiziksel gelişimini, onun manevî gelişiminden bağımsız görmez. Esasen metafizik olana ağırlık vermesine rağmen Mevlânâ, fiziksel olanı da kabul eder; aralarında mukayese ile insanın manevî gelişimini îzah eder. İnsanın fiziksel varlığındaki gelişimin başarıyla sürdürülmesi; diğer bir ifadeyle bir sonraki aşamaya geçebilmenin şartı; bir önceki aşamanın gereklerinin yerine getirilmesi olduğu gibi manevî terakkinin şartı da Mevlânâ’ya göre içinde bulunulan aşamanın gereklerine riâyet etmektir. Bunu, söylenenlere kulak vermeyen bir çocuğun konuşmayı öğrenemeyeceği vurgusuyla bir bebeğin dil öğrenim süreci örneği üzerinden anlatır.[15]

Mevlânâ, kâinatta her şeyde cari olan değişim ilkesinden bahsederek; bu külliyatın zübdesi, mikro bir nüvesi olan insanın da fiziksel varlığı itibariyle bu değişimden hisse-mend olduğunu belirtir. İnsanın fiziksel gelişim ve değişiminin ilahî bir lütuf olduğunu belirten Mevlânâ, zamanı da bu lütuf meyvelerini örtüp gizleyen yapraklara benzetir.[16] Ürün insanın elinde mevcuttur, ancak ürünün meydana geldiği zaman unutulmuştur.[17] Mevlânâ, insanın bu süreçte fiziksel değişiminden ibret alarak benliğini de bir değişim ve dönüşüme tabi tutması gerekliliğine işaret etmektedir.[18]

Mevlânâ’ya göre zamanın geçmesi ile insan varlığının maddî cephesinde yaşanan fiziksel değişim, kudret ve güzelliklerin yavaş yavaş yitirilişi, insan bedenine ait bu görüntü varlığın, mevhûm ve geçici bir varlık olduğunu göstermektedir.[19] Bu yitiriliş, bir başka kaynaktan yansıyan nurun yavaş yavaş kendi aslına döndüğünün habercisidir.[20] Mevlânâ’ya göre insana düşen, bu asıl kaynağa yönelerek varlığının aslını bulmaktır; geçici olanı ebedî hâle getirmeye çalışarak boş ve abes bir uğraşın içinde olmak değildir. Ona göre insanın, doğumdan itibaren yaşadığı fiziksel değişimler, insana bu âlemde bir yolcu olduğunu hatırlatmakta; sûret benliğinin, mevhûmluğunu ve geçiciliğini insana göstermektedir. Bunu idrâk edemeyenler Mevlânâ’ya göre mevhûm olanı, kendilerinin zannederek bir varlık cerimesi içindedirler.[21] Bir çok renkli camdan yansıyan ışığın aslından habersiz camlara gönül vermişlerdir.[22] Zaman, iğreti olan her şeyi onların elinden alarak bu varlık suçunun karşılığını gösterecektir. Bu yüzden insan, fiziksel varlığındaki değişimleri tam bir aldanışa sürüklenmeden doğru okumalıdır.[23] Mevlânâ, görünen (sûret) varlığını besleyen ilahî nurun farkına varanların ise bu değişim ve yıpranmalarla bir şey kaybetmeyeceğini belirtir.[24] Çünkü fiziksel değişim ve zevâller, sûret varlığını elinden alsa da gönlündeki değişmez, ezelî bene bir şey yapamaz. Mevlânâ’ya göre bu idrâke ermiş kişi, varlıktaki sûreti sembolize eden renkli camlar gözünün önünden alınsa bile nuru camlarsız görmeyi adet edindiğinden iğreti yansımanın olmaması onun için eksiklik olmak bir yana daha da makbuldür.[25]

Mevlânâ, kemik yaşları ilerlemesine rağmen manevî gelişiminde herhangi bir terakkî olmayanları anlattığı kocakarı hikâyesiyle[26] hicveder.[27] Uzun yıllar ve tücrübeler yaşamasına rağmen bu tür mevhûm lezzetlerin halen peşinde koşanları ve sülûk yolunda ilerleme kaydedemeyenleri; “Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver!” vurgusuyla belirtir.[28]

İnsanın fiziksel ve manevî gelişimi arasındaki paralellikten dolayı Mevlânâ’ya göre insanın fiziksel gelişimi, beraberinde manevî açıdan da bir gelişim ve tekâmülü getirmelidir.[29] Mevlânâ, bir ârif[30] ile papaz arasında geçtiğini belirttiği diyalogda da bu hususu vurgular.[31] Bu pasajlarda Mevlânâ, insanın, hayvanî benliğine yani bedenine ve onun gereksinimlerine olan aşırı düşkünlüğünü, öküz sevdası diye niteleyerek bu sevdadan vazgeçmediği müddetçe insanın sülûkta yol kat edemeyeceğini belirtir.[32]

Mevlânâ, yılların ilerlemesine rağmen varlığını, meziyetlerle donatmamış, benliğini manevî açıdan terakki ettirememiş kişinin, değersizliğini ve işe yaramazlığını anlattığı şu fıkra ile esprili bir üslupla vurgulamaktadır:

“Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek yahut taze nane var mı dedi.

Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen, dedi.

Dilenci bari biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.

Ey ev sahibi! Birazcık un ver bari deyince ev sahibi burasını değirmen mi sandın, dedi.

Dilenci her şeyden vazgeçtik, bari bir çanak olsun su ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak yahut çeşme değil.

Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok

dedi.

Yoksul, içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde tuvaletini yapmaya niyetlendi.

Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere abdest bozayım da bari ferahlayayım.

Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak abdest bozulur.”[33]

Mevlânâ, kemik yaşları ilerlemiş olmasına rağmen bir çok insanın sülûk yolunda henüz daha çocuk mesabesinde olduğunu “Ey bu yolu adım adım adımlamaya karar veren kişi, sen hamın hamısın, hamın hamısın, hamın hamı!“[34] şeklinde belirterek sıradan insanın dünya yaşamına yönelik tutku ve arzularını, sahipliklerini, övünmelerini, savaşlarını; hakîkate nispetle gerçekliği olmadığından, birer çocuk oyununa benzetir. Bu hususu aşağıdaki pasajlarda şöyle îzah eder:

“Allah sarhoşundan/mest-i Hudâ’dan gayrı herkes (bu yolda) çocuk (mesabesindedir.) Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başkası buluğa ermiş değildir.

Cenâbı Hak Kur’an-ı Kerîm’de ‘Bu dünya hayatı bir oyun/la’b ve eğlence/lehv’dir.[35] sizler de (bu oyun içinde oynayan) çocuklarsınız’ buyurdu. Şüphesiz Hak Teâlâ doğru buyurur. Oyunu, oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Rûhun arınmadıkça (çocukluktan çıkıp) nasıl temiz ve (kâmil bir insan) olabilirsin?

Ey yiğit (sâlik)! Bil ki, buradakilerin (dünyadaki bu kozmik oyun içindekilerin dünyaya karşı) müptelası oldukları (her türlü) şehvetleri, çocukların cimaı gibidir. Bir Rüstem’in, güçlü kuvvetli bir yiğidin cimaına nispetle çocuğun cimaı nedir ki? Ancak bir oyundan ibarettir.

Cihân halkının savaşları da çocukların savaşı gibi tamamen mânâsız, esassız ve hakirdir!

Hepsi de sopadan (yaptıkları) kılıçlarla savaşırlar.[36] Hepsi faydasız bir gaye uğrunda uğraşıp dururlar.

Hepsi de sopalardan yaptıkları atlara binerler ve: ‘Bu bizim Burak’ımız Düldül gibi giden atımız’ derler.

(Hakîkatte atın) yükünü sırtlarında taşıyan onlardır, fakat bilgisizliklerinden kendilerini yüksekte ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.”[37]

“Noksan sıfatlardan temizdir o Allah ki toprağa bir renk verir, çocuk gibi bizi ona kaptırır, birbirimize düşürür.

Eteğimizi çocuklar gibi toprakla doldururuz. Bizim gözümüzle o toprak, madenden çıkmış altın görünür.

Çocuğun, yetişmiş erlere karşı bir mecali yoktur. Allah, çocuğu, erkeklerle bir araya koymaz, bir derecede tutmaz ki.

Meyve, eski olsa bile hamlığı devam ettikçe, olmadıkça ona koruk derler.

O ham ve ekşi meyva, yüz yıllık bile olsa fikri çevik ve keskin kişiye nazaran yine çocuktur, yine koruktur.

Saçı, sakalı ağarsa bile yine korku ve ümit çocukluğundan kurtulmamıştır.”[38]

“Allah, toprağa bir renk, bir parlaklık verir, onu mücevher hâline getirir. Çocuk tabiatlı olanları da onlara meylettirir, savaşa sokar.

Hamurdan deve ve aslan şekillerinde çörekler pişirirler. Çocuklar, onları görünce hırslarından ellerini dişlerler.

Fakat ağızda aslan da ekmek olur, deve de. Fakat çocuklara bu söz, tesir etmez ki.”[39]

Yine insanın mevhûm benlikten kendini kurtarıp onu ezelî benliğine yöneltmesinden dolayı gamın, ıstırabın bir hazine olduğunu ancak bu tür sözlerin sülûk yolunun çocuklarına tesir etmeyeceğini şöyle ifade eder:

“Gam bir hazinedir ve senin zahmet ve meşakkatin de madendir. Fakat bu söz, çocuklara

nerden tesir edecek?

Çocuklar, oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeği gibi yarışa girişirler.”[40]

İnsan bedeninin arzu ve isteklerini, ceviz ve kuru üzüme benzeterek, değerli gönlünü bırakıp da mevhûm benliğinin hevesleri peşinde koşan kişiyi, çerez için ağlayan hakîkat bilgisinden yoksun çocuklara benzetir:

“Çocuk, ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Hâlbuki bu, büyük adama göre hiçbir şey değildir

Gönüle göre de beden, cevizle kuru üzümdür. Çocuk, nerden büyüklerin bilgisine sahip

olacak?

Kim, perde ardındaysa zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz.”[41]

Mevlânâ’ya göre mevhûm benliğin geçici heveslerine hitap eden dünya hevesleri uğrunda, ömür sermayesini geçirerek benlik dönüşümünden geri kalanlar da sülûk yolunun çocuklarıdırlar ve onlar, oyuna dalarak asıl gayelerinden mahrum kalmışlardır.[42]

Yıllar geçmesine rağmen sülûkta herhangi bir ilerleme gösteremeyenlerin Allah’a sığınmaktan başka çarelerinin olmadığını belirten Mevlânâ, Hakk’ın dergâhına yönelmeleri konusunda onları teşvik eder.[43] Yine o, hiç kimsenin zamana karşı ilânihaye direnmesinin mümkün olmadığını belirterek, insanın beden cihetinde sürekli bir gençlik ve güzellik aramasının beyhude bir temenni, boş bir uğraş olduğunu vurgular.[44] İnsanın ebedî gençliği ve güzelliği ancak Allah’a sığınarak elde edeceğine işaret eder.[45]

İnsan varlığındaki fiziksel değişimi, insanın manevî gelişim ve dönüşümü için bir haberci sayan ve aralarındaki mukayese ile konuyu îzah eden Mevlânâ’ya göre sülûk sürecindeki benlik dönüşümünün başarılması; kişinin mevhûm benliğinin tüm unsurlarından arınmasıyla mümkündür. Boğumları temizlenip ney hâline getirilmeyen bir kamışın ses çıkaramayacağı, kendi elbiselerinden soyunmayan kişinin de Kabe’de tavaf yapmasının makbûl olmayacağı örneklerinden hareketle Mevlânâ, insanın mevhûm benliğinin unsurlarından sıyrılıp soyunmadan ilahî esrârın mazharı ve Cenâbı Hak’ın makbûlü olamayacağını ifade eder.[46] İnsanın sûret benliği mevhûm ve mahdût oluşuna rağmen Hakk’ı göstermemesi bakımından Mevlânâ’ya göre en büyük engel ve bağdır. İnsan, varlığının derûnundaki Hakk’ı, ancak mevhûm benliğinin arzu ve heveslerinden arınmak suretiyle görebilecektir. Aksi takdirde mahdût benliği insanı kendi aslını görmekten ve insanî varlığının temel ödevini yapmaktan alıkoyacaktır. Mevlânâ bu hususu söyle îzah eder:

“Canı, heveslerden arınmış olanlar sadece, Hakk’ın cemâlini ve onun temiz dergâhını görebilirler.

(Nitekim) Hz. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan (varlığın sûretini kaplamış olan bu kesretten) pâk olduğu için her nereye baktı ise orada Allah’ın cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk edenin vesveselerine yoldaş oldukça ‘Semme vechullah’ı/Allah’ın vechi oradadır’ı nasıl bilebilirsin?[47]

Kimin sinesinde bir kapı açılırsa o, her zerrede güneşi görür hâle gelir.[48]

Yıldızların içinde ay nasıl (belirgin şekilde) görünürse Cenâbı Hak da mâsivâ/digerân arasından (onun bu gönül gözüne) öyle görünür.

(Fakat) iki parmağını, gözlerinin önüne getir; bir şey görebiliyor musun? (Öyleyse) insaf et!

Sen göremiyorsun diye bu cihân yok demek değildir. Kabahat, senin şom nefsinin parmağındadır.

(O hâlde) dikkat et! (Nefsin) parmağını (yani mevhûm benlik engelini) gözünden kaldır da ondan sonra ne istersen gör.

Nûh’a ümmeti; ‘Hani o sevap (dediğin şey) nerede?’ dediler. O taraftandır, dedi. Hâlbuki onlar onu görmemek için (mevhûm varlık) elbiselerine büründüler (ve onu göremediler).

‘(Mevhûm varlık) elbiselerinize bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız (yani canınızın yetilerini atıl hâle getirdiniz); bu sebepten şüphesiz gözünüz var ama göremiyorsunuz’ dedi.

İnsan demek, göz demektir.[49]

Gerisi kabuktan ibarettir. Göz ise ancak dostu görendir. (Gerçek ve ebedî) dostu görmeyen gözün, kör olması daha iyidir. (Çünkü) bekâsı olmayan dostun uzak olması (görülmemesi) daha iyidir.”[50]

Mevlânâ, çeşitli vesilelerle insanın fânî mevhûm varlığını terk edip, ebedî benliğini bulmasının gerekliliğini hatırlatır. Zira bu benlik, mevhûm olduğundan yani nihâyetinde bir vehme dayandığından insanın ondan ayrılması kaçınılmazdır. Her insan, tabiî ölümle kendisini çevreleyen bu vehimden ayrılacaktır. Mevhûm benliği onu terk edecektir. Benliğinin hakîkatini idrâk eden ise irâdî ölümle, mevhûm benliği kendini terk etmeden onu terk eder ve ezelî benine kavuşur. Mevlânâ, sâliki bu terke teşvik ederek bu hususu şöyle îzah eder:

“Ne mutlu ona ki bu yurttan yüceldi çıktı… çünkü ecel gelince ölüm, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!”[51]

“Gönül, (bu mevhûm varlığın) sana da vefa etmez, seni de terk edip gider. O senden vazgeçmeden sen ondan vazgeçmeye çalış.

Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de sûrete (yani sûret varlığına) ‘Senden Rahman’a sığınırım’ de.”[52]

“Vehmin, seni şaşkın bir hâle getirdiyse neden öbür vehmin etrafında dönüp dolaşırsın?

…..

Canla başla benlikten, varlıktan kurtulmayı istiyorum ki onun o güzelim savlicanına top olayım.

Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir.

Nakışsız bir ayna hâline gelir, değer kazanır. Çünkü o, bütün nakışları aksettirir.”[53]

Mevlânâ, diğer bir teşbihinde insanın mevhûm varlığını terk etmesinin gerekliliğini; insanın sûret varlığını karanlık bir dağa benzeterek, ay ışığı ile sembolize ettiği ilahî nurun bu dağın altındaki karanlığı aydınlatabilmesini, dağın yıkılmasına yani mevhûm benliğin arzu ve heveslerinden sülûk süreci ile sıyrılmasına bağlı olduğunu belirtir. Bu yönüyle Mevlânâ, benlik dönüşümünü sâlikin benliğinde gerçekleşen bir kıyâmet tahakkuku olarak niteler.[54] Mevlânâ, bedenin hazlarından müteşekkil mevhûm benlik algısı içerisinde sürdürülen bir yaşamı, insanın kendini ulvî yönünden mahrum olarak çamur ve bataklık içinde geçirdiği süflî bir yaşam tarzı olarak görmektedir. Bir eşeğin dahi saplandığı çamurdan kurtulmak için çaba gösterdiğini belirterek insanî bir farkındalığa sahip olan kişinin, kendini bu tarz bir yaşamdan çekip yükseltmesi gerektiğine vurgu yapar.[55] Çeşitli te’vil ve mazeretlerle bu yaşam tarzının sürdürülmesini ise o kişi için Allah’ın bir gazabı sayar.[56]

Tenin istek ve arzularını, canın, bu âleme hapsedilmesine sebep olan bir prangaya benzeten Mevlânâ, sülûk sayesinde bu prangaların çözülüp canın özgürleşeceğini belirtir.[57] Canını bu şekilde özgürleştirenin rûh simurgu Âlemlerin Şah’ı olan Cenâb-ı Hakk’a doğru yücelecektir.[58]

Mevlânâ insanın, asıl varlık değerine, sülûk sürecinde gerçekleştireceği benlik dönüşümü sayesinde kavuşacağını belirterek her insanı buna teşvik etmektedir:

“Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilâl gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!..

Yürümeye başladın mı rûh gibi ayaksız yürürsün… çiğneme zahmetine uğramadan yüzlerce yemekler yersin!

Ne gemine gam timsahı çarpar… ne ölümden kötüleşirsin!

Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht… sen hem iyi bir bahta nâil olursun, hem bizzat baht ve talih kesilirsin!

Fakat zâhirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa ne fayda… bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!

Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hâle düşersin… ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen devlet kesil!

Ey mânevi er, kendin baht olur, talih kesilirsen nasıl olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin?

Ey güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin… imkân mı var buna?”[59]

Mevlânâ çeşitli vesilelerle sülûkun gerekliliğini hatırlatır ve insanları buna teşvik eder. İnsanın meleklerden üstün hâle gelebilmesinin ve kendi varlığını bir hikmet pınarı hâline getirmesinin ancak sülûk ile mümkün olduğunu,[60] sülûkun; insanın kendi mevhûm benliğinden kendini kurtarması yani bir benlik dönüşümü olduğunu ifade eder. Kendini, mevhûm benliğinin vasıflarından (evsâf-ı hod) temizleyenin kendi pak ve saf zatını göreceğini, kitaba ve müzakereye gerek duymadan Peygamberlerin ilimlerini gönlünde bulacağını[61] ve insanlara doğruyu gösteren bir delil ve burhan haline geleceğini belirtir.[62]

Mevlânâ’ya göre “Her an gayb âleminden (insana) yeni yeni can (ve fuyuzât) erişir ve ten cihânından dışarı çık nidası gelir.“[63] Ancak insan, mevhûm varlık engelinden dolayı, bu mesajları doğru okuyamaz. Mevlânâ, insanın derûnunda gizlenen can tûtîsinin, manevî gıdası verilse de verilmese de aslını ve oradaki misakını hatırladığını ve insana da bunu hatırlattığını belirtir.[64] Bu mesajı doğru alanlar sülûk ile kendi asıllarına yönelirken; alamayanlar, rûhun bu huzursuzluk ve açlığını farklı arayışlara girerek tatmine çalışır ancak tatmin edemezler.

Mevlânâ, benlik dönüşümünü başarmış olan Allah dostlarının sâlike yapacağı ilk ve temel rehberliğin benlik değişiminin gerekliliğini ona hissettirmek olduğunu belirtir. Çünkü Mevlânâ’ya göre insanlar, aslında var gibi görünen bir vehmin içinde yaşadıklarından gerçek varlığı inkâr etmektedirler.[65]

Kaynak: Osman Nuri Küçük (Tez Danışmanı : Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu). Mevlânâ’da Benliğin Dönüşümü: Sülûk. Basılmamış Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi. Temel İslâm Bilimleri (Tasavvuf) Anabilim Dalı. Ankara, 2007. Sf. 58-69.


[1] Birgitte Dorst, “Üstad, Mürid ve Sûfî Grubu: Günümüzde Sûfî İlişkileri”, Jung Psikolojisi ve Tasavvuf , edit.: J. Marvin Spiegelman vd., s. 26.

[2] Mesnevî, c. IV, b. 1189-93. (Çalışmamızda Mesnevî‘nin beyit numaraları hususunda Nicholson neşri ve bu neşirden tercüme edilen MEB tercümesi esas alınarak verilmiştir. Çevirilerde İzbudak çevirisinden istifâde edilmesi yanında özellikle Tahirü’l-Mevlevî tercümesinden istifade edilmiştir. Yer yer Şefik Can ve Gölpınarlı çevirileri ile de mukayese edilerek metne ve bağlama uygun ortak bir çeviri verilmeye çalışılmıştır.)

[3] Mesnevî, c. IV, b. 1876-8.

[4] Meta terimi buradaki kullanımıyla daha yüce, ötede ve aşkın anlamlarını karşılamaktadır. (Walsh & Vaughan, Ego Ötesi, s. 220).

[5] Geniş bilgi için bkz. Maslow, The Farther Reashes of Human Nature, ss. 299-340.

[6] Maslow, “Bir Metamotivasyon Kuramı: Değer-Yaşamın Biyolojik Kökeni”, Ego Ötesi, ss. 162-163.

[7] Maslow’un bu görüşleri hakkında ayrıca geniş bilgi için bkz. Maslow, The Farther Reashes of Human Nature; Toward a Psychology of Being, 2nd ed., New York: Van Nostrand, 1968. (Maslow’un bu eseri dilimize İnsan Olmanın Psikolojisi şeklinde çevrilmiştir. Bkz. çev.:Okhan Gündüz, Kural dışı Yay., İstanbul 2001); yine aynı yazarın, Religions, Values and Peak Experiences, Columbus, OH: Ohio State University Press, 1964; (Bu eser de dilimize Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, şeklinde çevrilmiştir. Bkz. çev.: H. Koray Sönmez, Kuraldışı Yay., İstanbul 1996).

[8] Walsh & Vaughan, Ego Ötesi, s. 60. Maslow, kurucusu olduğu hümanist psikolojinin yerini şöyle tanımlar: İnsalcıl psikolojiyi, üçüncü bir güç olarak daha üst bir dördüncü psikolojiye geçiş bir hazırlık olarak düşündüm. İnsan ihtiyaçlarının ve ilgilerinin ötesinde evren merkezli insanlık, kimlik, kendini gerçekleştirme ve benzeri karvramların ötesine geçen, birey ötesi bir psikoloji olarak düşündüm. Maslow’un bu fikirleri temel olarak şu iki eserinde (The Farther Reashes of Human Nature, Toward a Psychology of Being) işlenmektedir.

[9] Maslow, Toward a Psychology of Being, ss. 71-2. Kendini gerçekleştiren insanları da Maslow, aşkın tecrübe yaşamamış ama tamamen sağlıklı olanlar ve aşkın/metafizik tecrübe yaşamış olanlar diye iki sınıfa ayırmaktadır. Daha çok önem verdiği ikinci sınıftakilerin bir takım ortak özelliklerini sıralamıştır. (bkz. Maslow, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, ss. 75-86.

[10] Vıktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev.: Selçuk Budak, Öteki Yay., Ankara 1992, s. 99. Frankl’in yaklaşımlarına dair bir değerlendirme için bkz. Abdulkerim Bahadır, İnsanın Anlam Arayışı ve Din, İnsan yay., İstanbul 2002, s. 52.

[11] Wilcox, Sûfîzm ve Psikoloji, s. 12.

[12] J. Donald Walters, Modern Düşüncenin Krizi: Anlamsızlık Sorununa Çözümler, çev.: Şehabeddin Yalçın, İnsan Yay., İstanbul 1995, ss. 108-9.

[13] Age., s. 237.

[14] Age., ss. 179-80.

[15] Mesnevî, c. I, b. 1623-7.

[16] Mesnevî, c. VI, b. 1795-1805; Ayrıca bkz. c. VI, b. 1819-23.

[17] İnsandaki fiziksel değişimleri bu yönüyle Mevlânâ yazın elde edilen pamuğa veya kış meyvesine benzetir. Bu meyvelere daha sonra bakıldığında kış ve yaz hatırlanmaz, meyvelere odaklanılır. (Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1795-1805, 1819-23).

[18] Mesnevî, c. I, b. 1276-96.

[19] Mesnevî, c. V, b. 967-72.

[20] Mesnevî, c. V, b. 982-4.

[21] Mesnevî, c. V, b. 979-82.

[22] Mesnevî, c. V, b. 987-9.

[23] Mesnevî, c. V, b. 990-4.

[24] Mesnevî, c. V, b. 974-5.

[25] Mesnevî, c. V, b. 989-90.

[26] Hikâye için bkz. (Mesnevî, c. VI, b. 1222-36).

[27] Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1245-9.

[28] Mesnevî, c. VI, b. 1244.

[29] Mesnevî, c. IV, b. 2053-4.

[30] Anlatılan olaydaki ârifin Mevlânâ’nın kendisi olduğunu Eflaki’deki bir menkıbeden anlıyoruz. Adı geçen menkıbede olayın Mevlânâ ile papaz arasında geçtiği belirtilmektedir. (Tahirü’l-Mevlevî, c. XVII, s. 205)

[31] Mevlânâ’nın ifadeleri şöyledir:

“Bir ârif, papazın birine sordu: Sen mi daha yaşlısın sakalın mı? Papaz dedi ki: Ben ondan önce doğdum. Sakalsız nice zamanlarım var. Ârif dedi ki: Sakalın ağarmış, eski hâlini terk etmiş. Öyle olduğu hâlde yazıklar olsun, kötü huyun hâlâ dönmemiş! O senden önce doğmuş seni geçmiş. Sense tirit sevdası ile böylece kala kalmışsın. Önce doğduğun renktesin hâlâ. Ondan bir adım bile ileri atmamışsın. Hâlâ kaptaki ekşi ayransın. Hâlâ o yoğurdun yağını ayıramamışsın. Hâlâ balçık küpteki hamursun, bir ömürdür ateşli tandırdasın ama hâlâ pişmemişsin. Heves yeli ile başın dönüyor ama tepedeki ot gibi ayağın toprakta. Musa kavmi gibi Tih çölünün ortasında, durduğun yerde tam kırk yıl kala kalmışsın a akılsız adam! Her gün, ta akşama kadar koşup duruyorsun. Fakat kendini yine de ilk konak yerinde görmedesin! O öküze âşık oldukça şu üç yüz yıllık uzaklıktan kurtulamazsın. Onların da gönüllerinden öküzün hayali çıkmadıkça sahibi bir girdaba benzeyen o çölde kaldılar. Bu öküzü bir tarafa bırak, Allahdan sonsuz lütuflara ermiş, nihayetsiz nimetler görmüşsün. Fakat öküz tabiatlısın, onun için o büyük, büyük iyilikler, bu öküzün aşkı ile gönlünden gidiverdi.” (Mesnevî, c. VI, b. 1780-93).

[32] Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1790-3.

[33] Mesnevî, c. VI, b. 1250-8.

[34] Mesnevî, c. V, b. 2899.

[35] Dünyanın bir oyun/la’b ve eğlence/lehv olduğunu bildiren bu ifadeler En’am 6/32 ve Hadîd 57/20 ayetlerinden iktibâs edilmiştir.

[36] Sopa, insan aklını; bununla savaşmak da insanların akıllarıyla birbirlerine üstünlük sağlama mücâdelelerini sembolize etmektedir.

[37] Mesnevî, c. I, b. 3430-9.

[38] Mesnevî, c. VI, b. 4733-8.

[39] Mesnevî, c. VI, b. 4717-9.

[40] Mesnevî, c. III, b. 510-1.

[41] Mesnevî, c. V, b. 3342-4.

[42] Mesnevî, c. VI, b. 586-7.

[43] Bu teşviklerinden birinde şöyle der: “Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler? Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel ‘Allah satın alır’ ihsânının dükkânına gel! Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır.” (Mesnevî, c. VI, b. 1264-6).

[44] Mesnevî, c. VI, b. 1291-2.

[45] Mesnevî, c. VI, b. 1287-90.

[46] Örnekler için bkz. Mesnevî, c. I, b. 2203-4.

[47] Beyitte “Hangi tarafa dönseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinden iktibâs yapılmıştır. (Bakara 2/115).

[48] Mevlânâ’nın her zerrede güneşin görülmesine ilişkin dile getirdiği husus son zamanlarda evren algısıyla ilgili ortaya çıkan deliller ile desteklenmektedir. Buna göre evrendeki her bir parça, sadece evrendeki diğer her şeyle ilintili olmakla kalmayıp, aynı zamanda gerçekte tüm evren, her bir parça içinde dürülüdür. (Walsh & Vaughan, age., ss. 32-3).

[49] İnsan/Adem kelimesinin lügatteki anlamlarından biri de göz bebeği/dide anlamına gelmektedir. (bkz. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, “e ne se” mad.) Beyitte bu mânâya işaret edilmektedir.

[50] Mesnevî, c. I, b. 1396-1407. Son beyit, İzbudak çevirisinde (Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan iyidir” şeklinde verilmiş. (bkz. İzbudak çevirisi, Mesnevî, c. I, b. 1407) Yukarıdaki tercümede ise şu çevirilerden yararlanılmıştır. (Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c. I, s. 427, b. 1432; bkz. Tahirü’l-Mevlevî, c. III, s. 735; Ken’an Rifaî, Şerhli Mesnevî-i Şerif, s. 192, b. 1430).

[51] Mesnevî, c. IV, b. 1100.

[52] Mesnevî, c. III, b. 3699-3700. Son beyitteki ifade Meryem 19/18 ayetinden iktibâs edilmiştir.

[53] Mesnevî, c. V, b. 2662-6.

[54] Mesnevî, c. II, b. 1336-40.

[55] Mesnevî, c. II, b. 3355-7.

[56] Mesnevî, c. II, b. 3358.

[57] Mesnevî, c. II, b. 1948.

[58] Mesnevî, c. V, b. 2280-6.

[59] Mesnevî, c. IV, b. 1105-12.

[60] Bkz. Mesnevî, c. I, b. 1063-7.

[61] Mesnevî, c. I, b. 3458-61.

[62] Mesnevî, c. II, b. 1320.

[63] Mesnevi c.1 b. 2223 Nicholson nüshasında ve bu nüshadan çevrilen İzbudak (MEB) çevirisinde olmayan bu beyit, Konuk, Tahir el-Mevlevî ve Kenan Rifaî çevirilerinde mevcuttur. (bkz. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c. II, s. 96, b. 2260; Tahirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. IV, s. 1084, b. 2226; Ken’an Rifaî, Şerhli Mesnevî-i Şerif, s. 319, b. 2259).

[64] Bkz. Mesnevî, c. I, b. 1716.

[65] Mesnevî, c. I, b. 1925-7.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Maneviyatın Yükselişi

Geo Dergisi 2008 yılı Aralık ayında yayınladığı 36. sayısını, “İnsan Neden İnanır?” kapak konusu ile maneviyata ayırdı. Derginin Editörü Melih Kalfa maneviyatın önlenemez yükselişi konusunda bakın neler söylüyor: “Geçtiğimiz yüzyılda pek çok sosyolog, modern toplumlarda inancın gitgide zayıflayacağı, siyasi ve kültürel ağırlığının zamanla kaybolacağı tezini savunuyordu. Bugün çevremize baktığımızda, bunun doğru olmadığını görmek için uzman olmak gerekmiyor. Tersine, 30-40 yıl öncesine kıyasla çok daha inanç yoğun bir dünyada yaşıyoruz. Latin Amerika’da, Kuzey ve Güney Kore’de, Çin’de Hıristiyanların, başta Asya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde Müslümanların sayısı hızla artıyor. Batılı, laik toplumlarda durum farklı değil. Büyük dinlerin çatısı altına girmeyenler, neredeyse köşe başlarında sunulan bir Uzakdoğu öğretisi yorumunu hayatına katarak tinsel bir boşluğu doldurmaya çalışıyor. 

Geniş kesimlerden insanlar, laik, akıl merkezliliğin salık verdiği evrensel doğrulara inat, kendi başlarına “enerjilerle” ilişki kurmanın yollarını arıyor. Boş zamanını, olağan hayatından daha esaslı şeylere dokunabileceğini vaat eden kurslarda, toplantılarda geçiriyor. Hatta din serbestîsinin olduğu demokratik ülkelerde, çağın insanı farklı inanç sistemlerini ve ritüelleri harmanlayarak kendi dinî potpurisini oluşturma eğiliminde. Hem Müslüman, hem biraz Zen Budist olup şık bir Noel ayinine katılmak artık tuhaf karşılanmıyor. Size de tanıdık geliyor mu?

Tarihten daha eski olan bu sorunun yanıtını vermek kolay değil elbette. Aydınlanmanın ünlü düşünürlerinden Voltaire meselenin özüne hayli yaklaşmıştı belki de. “Tanrı olmasaydı insan onu icat etmek zorunda kalırdı” diyordu 18. yüzyılda. Dikkatlice okuduğunuzda, “insan olma yolunda” bulunduğumuz evreyi göreceksiniz. Ve kolektif hayal gücümüzün henüz hayal bile edemediğimiz potansiyelini.”

geo_dergi.jpgDerginin ilerleyen sayfalarında; bilgi toplumu olmanın getirdiği teknolojik imkanlara rağmen, insanların dine ve maneviyata olan ihtiyacının artıyor olmasına dikkat çekiliyor. 21. yüzyıl insanının, yalnızca akılcılıkla kavranan bir dünyanın ‘mekanik taşlaşmasına’ isyan ettiği ifade ediliyor. Modern insanın bir sorgulamanın eşiğinde olduğu şu cümlelerle vurgulanıyor: “çelişkili gibi görünse de, sözde en ileri akılcılık ile en büyük mana eksikliğini eşzamanlı yaşadığımız şimdilerde, nişlerden ve alt kültürlerden aslında bireyin o bildik varoluşsal soruları yeniden su üstüne çıkıyor: Kimim ben? Yaşamın anlamı nedir? İnsanoğlu, alt tarafı rastlantının ürünü olduğu şüphesine öteden beri tahammül edemiyor… İnsan, kültür çevresinden, mezhebinden, refah düzeyinden bağımsız olarak şüphe götürmeyen son bir sebep arayışında. “”Neden?” sorusunun yanıtını kendi adına bulması gerekiyor.”

Bilim, insanın ve maddi evrenin varoluşu konusunda “nasıl?” sorusuna eksik de olsa bir cevap bulabildi. Ama “niçin?” sorusunu cevapsız bıraktı. Uçsuz bucaksız evren ve içindekiler, maddi-manevi mükemmel cihazlarla donatılan insan ve diğer canlılar niçin var edildi? Etrafımızda olup biten hadiseler, doğumlar, ölümler, değişimler, dönüşümler ve daha pekçok karmaşık şeyin anlamı ne? Ölüm ötesinde neler var? bu ve buna benzer sorulara bilim tatmin edici cevap veremedi. Dinlerden gelen yanıtları ise metafizik diye yaftalayarak, bilim dışı ilan etti. Ancak soruların varlığı devam etti. Geo Dergisinin bu sayısını metafizik alana itilen bu sorulara yanıt bulma arayışına ayırması bize anlamlı geldi. Dergide çağdaş insanın nedensellik ve akılcılık ilkelerine göre yetiştirildiği, bu nedenle sezgisel olanın açlığını çektiği ifade edilmektedir. Paradigmaların değiştiği, insanın değerlerini yeniden gözden geçirmeye zorlandığı tarihsel kırılma noktalarında mistik hareketlerin ortaya çıktığı vurgulanmaktadır.

“Kendinden ötesine duyulan arzu sıklıkla otuzlu yaşların sonunda, yetişkin kişi varaoluşsal sorulara yöneldiğinde ortaya çıkar: Hayatım böyle mi olmalıydı? Anlamı ne? Gerçekten önemli olan ne? Din psikologlarına göre bu yıllar “dönüşüm” yaşı. İnancın “içimizdeki ruhsal servet” olduğunun bu yaşta bilincine varılıyor. İnsan inanma yeteneğine sahip, çünkü ötesini, varlığın tersi olan hiçliği tasavvur edebiliyor. Ancak bu bilinç onu yalnızlaştıryor, tedirgin ve tehdit ediyor. İnsan beyni aşkınlığa ulaşabilecek durumda olduğundan, güvenliğe ve sınırlamalara ihtiyaç duyuyor. İnsan inanıyor, çünkü varlığından ötesini düşündüğünde, varabileceği bir yurda gereksinimi var. Bir cennet. Başının üzerinde metafizik bir çatı; Tanrı. Ya da en yüce varlık. Veya varlık sebebi. Ya da sonsuz öz. Biricik ruh. Boşluk. Nirvana. Mutlak bilinç. Prana. Aura. Yurdun binbir adı ve şekli var. Düşünen insan yanıtlar almak istiyor. Dahası varlığının tanınmasını da.”

Christian Schüle imzasıyla Geo Dergisi’nde yayınlanan “Neden İnanırız” adlı makalede, modernizmin insan ruhunda açtığı manevi yaralara insanlığın inanç eksenli bulduğu çözümler analiz edilmiş. Meraklısını dergiye havale ediyoruz…

Geo Dergisi. Aralık 2008. Sayı:36. Ciner Yayıncılık. İstanbul.


Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ömrümüzden Bir Yıl Daha Geçti…

Bu yazını yazılması çok önceleri planlandığı halde ancak bugüne nasip oldu. Sudan yaratılan her canlıya belirli bir ömür takdir edilmiş olup, takdir edilen süre bitince her canlı bu geçici dünyadaki hayatını noktalıyor. Dünyaya gelen her canlının ömrünün en uzun olduğu zaman doğduğu, yani ilk nefes almaya başladığı zamandır. İlk nefesten sonra canlı ne kadar yaşayacak olsa da ömründen ilk eksilme başlamış, ne zaman biteceğini bilmediği sona doğru yol almaya koyulmuştur.

Dünyadaki her şey yaratıcısı tarafından bir ölçüye göre yaratılmıştır. İçinde yaşadığımız gün gecesiyle birlikte 24 saattir. Ömrümüzü bu ölçüye göre hesaplıyoruz. Dünya yaratılalıdan bu yana bu 24 saatlik günlerden ne kadar gelip geçti, sahibi bilir. Bizim ömrümüzdende bu 24 saatten ne kadar kaldı, onu da yine sahibi bilir.

Bu 24 saatler içerisinde Rabbimiz bazı yerlere ve zamanlara özel durumlar vermiş, bizlerin hayatımızın farkına vararak yaşamamızda adeta bu zamanlar birer köşetaşı vazifesi görmektedir.

Hergün doğan ve batan güneş aynı gibi olsa da aynı değil. Güneşin doğup battığı her gün bizim için planlanmış beş özel vakit var ki, sevgili sevdiğini huzuruna çağırıyor. Hangi sevgili sevdiğine günde beş defa randevu verir? Hele birde bu günlerin gecelerindeki çağrıya kulak verebiliyorsak işte esas hayatın değeri öyle başlıyor anlaşılmaya.

Alıştığımız ve aynı zannettiğimiz bu günlerden 7 tanesi geçinde buna da hafta diyoruz. Bu hafta içindeki bir günde yine öyle bir randevu zamanı var ki, melekler bu randevuya gelenleri defterlerine kaydediyorlar. Bu davete icabet edenlerin gelecek hafta aynı güne kadar ve üç günde fazlasıyla günahları affediliyor. Bu büyük davete üç defa üstüste gelmemiş birisinin de kalbi mühürleniyor. Ayrıca bir hafta içinde Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak için ayrı bir öneme sahip.

Günlerden, gecelerden, haftalardan oluşan aylar var ki, onların sayısı dünya yaratılalıdan beri hep 12 dir. Bu 12 ayın içinden 4 tanesi, Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem Haram Aylar olarak bilinir. Bunlardan  Muharrem ve Recep Ayı Allah’ın aylarındandır. Bütün yaratılmışlar Allah’ın olduğu halde bu iki aya böyle denmesinin mutlaka hikmetleri vardır. Şaban ayı Peygamberimizin ayı, Ramazan da 11 ayın sultanı ve ümmetin ayı olarak bilinir.

Muharrem ayının içinde bir başka önemli zaman dilimi var ki, Aşûre olarak bilinir. Bu ayın 9,10 ve 11. günlerinde veya bu üç günden ikisinde tutulan oruçlar sevap açısından yüksek oruçlar.

Diğer 2 haram ay ise hac ayları olarak bilinen aylardır. Onları da bu sene için geride bıraktık. Bu aylar içinde Arefe gibi mübarek bir gün var, hacıların hac ibadetlerinin bir parçası olarak Arafat dağında durdukları mübarek zaman. Kurban bayramı günleri ve Kurban ibadeti de yine bu günler içinde yerlerini almaktadır.

Recep ayı içindeki Regaib ve Mirac geceleri, Şaban ayı içindeki Berat gecesi, Ramazan içindeki Kur’an’ın da indirildiği ve bin aydan hayırlı olan Kadir gecesi, değerlendirildiği zaman bol sevap kazanacağımız geceler  ve o gecelerin kendilerinden sonra gelen gündüzleri yine bizlere lütfedilmiş kıymetli vakitlerdir.

Aynı zaman diliminde yaşamamıza rağmen bulunduğum yere ve vakte göre kazandığımız sevaplarda farklılıklar arzeder. Kabe’de namaz kılmak 100 bin sevapken, Mescid-i Nebi’de kılmak 10 bin sevap kazandırır. Ramazan’da yapılan nafile bir ibadete farz sevabı verilir. İşrak vaktine kadar zamanını sabah namazını cemaatle kıldığı yerde değerlendiren kişiye tam bir hac ve umre sevabı verilir. Sınırlarda nöbet bekleyen göze cehennem ateşi dokunmaz. Kadir Gecesini ihya eden bin ay ibadet etmiş sevabı alır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ayrıca duanın kabul olacağı bir çok özel zamanlarda mevcuttur.

Doğduğumuz zaman en uzun olan ömrümüzün ne zaman biteceğini bilmediğimiz gibi, bu kainatın sonu demek olan kıyametin de ne zaman kopacağını bilmiyoruz. Kıyametin kopacağını bildiren Sur’u üflemekle görevli melek İsrafil aleyhisselam’ın sur ağzında her an üfleyecekmiş gibi beklediği haber veriliyor. Dolayısıyla ölümde, kıyamette her an gelebilir, hayatımız her an sonlanabilir. Bu nedenle, bize emanet olarak ve hangimiz daha iyi kulluk yapacak diye verilen bu dünya zamanı dilimini sonunda pişman olmayacak şekilde nasıl geçireceğimize, nasıl geçirmemiz gerektiğine çok önem vermeliyiz.

İşte ömrümüzden bir yıl daha geçti. Gelecek yıla erişip erişmeyeceğimiz de belli değil. Öyleyse içinde bulunduğumuz şu gümüzü, şu anımızın kıymetini bilelim. Sonunda pişman olmayacak şekilde hayatımızı yaşayarak Rabbimiz bizden razı olarak, biz de O’ndan razı olarak hayatımızı tamamlayalım.

Hepinize hayırlar ve afiyetlerle dolu, “Allah’ın rızasını, O’nun dininin yardımcıları olarak kazanmak için, yeni bir dönemin habercisi olan 1 Muharrem’in sevgi ve barış iklimine vesile olmasını diler, Hicri 1432. Yılınızı tebrik ederim.”

Mahmud Salih

01.01.1432

www.idealyol.com

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

“Can Verir… Canan’ı (S.A.V) Veremez Türkler!”

Birinci Dünya Savaşı sona ermişti…

 Bu savaş esnasında Hicaz Cephesinde bulunan ve Medine Müdafaasını çıplak gözlerle seyreden Feridun Kandemir, Babıâli’de bir gazete idaresinde tüm gördüklerini duayenlerden Süleyman Nazif ve Yahya Kemal’e anlatıyordu…

Loş odanın içinde kesif bir duygu seli yaşanıyordu…

Feridun Kandemir, şanlı müdafaaya dair hangi anı hatırlasa sesi titriyor, ruhunda volkanlar oluyordu. Anlatılanlar karşısında Yahya Kemal’in dudakları büzüşmeye, gözleri nemlenmeye başlamıştı, Bu sıcağı sıcağına bir anlatıştı, okuyan, öğrenen değil bizzat yaşayan anlatıyordu. Anlatılanlar karşısında gözlerini pür dikkat açıp, sessizce oturan Süleyman Nazif ise bir süre dinledikten sonra bir ok gibi yerinden fırlayarak haykırmıştı;

“…Çoçuk! Çocuk!

Neler söylüyorsun Sen!

Bunlar burada bize mi anlatılır?

Hemen bir meydana koş! Bunları İstanbul’a bütün bir millete anlat!’”

Feridun Kandemir, söyleneni belki yapmamış bir meydana koşup olanları haykırarak tüm İstanbul’a anlatmamıştı ama Peygamberimizin Gölgesinde ki Son Türkler eserini yazarak tüm yaşananların bütün bir millet tarafından öğrenilmesini sağlamıştı…

Bu eseri okuyanlar ve Feridun Kandemir’i dinleyenler gördüler ki Türkler, Birinci Dünya Savaşında sadece Kuttul Amare ve Çanakkale de değil Peygamberin (s.a.v)dizinin dibinde Medine de bir destan yazmışlardı…

Bu destanı askerleri ile birlikte çölün değişken zeminine kaybolmayacak şekilde işleyen kişi ise efsane istihbaratçı (siz kestane de diyebilirsiniz)Lawrence’ın Çöl Kaplanı lakabını taktığı Fahrettin Paşa’dan başkası değildi…

 Evet…

Fahrettin Paşa…

Ölümünün 62.yılını yaşadığımız şu sıralarda hiç kimse tarafından hatırlanmayan “unutulmaz” Paşa…

Şimdi bir tutam vefa kuşanıp, tarihe doğru kanatlanıyoruz…

Bir iman abidesi olan Fahrettin Paşa ve Peygamberin (s.a.v.) dizinin dibinde İngilizler ile işbirlikçilerine karşı müthiş bir destan yazan, tunç yürekli Türklerin dizinin dibine doğru yol alıyoruz…

 MOHAÇ KAHRAMANI AKINCI BALİ BEY’İN TORUNU

Osmanlı Devletinin son ordu komutanlarından biri olan Fahrettin Paşa tarihte Medine Müdafii olarak tanınır. Gerçek ismi Ömer Fahrettin Türkkan’dır…

Nizam-ı Cedid Topçubaşısı Ömer Ağa’nın oğlu Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müdürü Mehmet Nahit Bey ile Mohaç kahramanı akıncı beyi Bali Bey’in soyundan gelen Fatma Adile Hanım’ın,tek çocuğu olarak 4 Şubat 1868 de Tuna Nehri kenarında kurulu küçük bir kasaba olan Rusçuk’ta doğmuştu…

1877-78 Tarihi Balkan Türkleri için çok şey ifade ediyordu…

 Türk- Rus Harbi kısa süre de Rumeli Bozgununa dönüşmüştü. Kan kokusu ve top sesleri içinde ferc ferc Anayurda akan kafilelerden birinde daha 10 yaşına yeni giren Ömer Fahrettin de bulunmaktaydı. Asker olma istediği, milletinin en zor anlarını gördüğü bu dönemlerde depreşmişti.

Kısa süre de tüm engelleri aşmış takvim yaprakları 1888 yılını gösterdiğinde göç yolunun tüm acılarını çeken küçük muhacir Ömer Fahrettin, Harbiye Mektebini sınıfının birincisi olarak bitiren genç bir süvari teğmeni olmuştu.

O artık sürekli öğrenme hevesinde olan acar bir delikanlıydı…

Yabancı dil eğitiminin ısrarla üzerinde durmuş,İstanbul Posta ve Telgraf Müdürlüğüne atanan babasının yanında çalışan Fransız mühendislerden Fransızca dersleri almıştı.. Fotoğrafçılığa merak salarak daha 17 yaşında tüm İstanbul’u kare kare objektiflere işlemişti. Bu merakını daha da ilerletmek için İstiklal da ki (Pera) Febüs Fotoğrafhanesi’nin sahibi Bogos Tarkulyan’dan özel dersler bile almuıştı.

1891 yılında ise pekiyi derece ile Erkan-ı Harbiye mektebini bitirerek tüm dikkatleri üzerine çekmişti.

Merkezi Erzincan’da bulunan 4.Orduya verilir ve meşrutiyetin ilanına kadar kesintisiz şekilde 17 sene burada görev yapmıştı. Bu arada Yarbaylığa yükselip 1908 Aralık ayına doğru İstanbul’a gelmişti..Yeni görevi;İstanbul da ki Selimiye 1.Nizamiye Tümeni Kurmay Başkanlığıdır.1912 yılında Balkan Savaşlarının ikinci kısmına katılmak için Gelibolu da ki 31.Tümen Komutanlığına getirilmişti.22 Temmuz 1913 günü 31.Tümenle Enver Paşa’nın öncülüğünde Edirne’ye giren ilk askeri birlik O’nun kumandasında idi.

1914 de Dünya Savaşı patlak verdiğinde Miralay Fahrettin Bey, Musul da 12.Kolordu Kumandanı iken aldığı bir emir doğrultusunda kolordusunu Musul’dan Halep’e getirmişti.1914 yılının Kasım ayında Miriliva yani General olmuştu. Bu terfi sonrasında burada bulunan 4.Ordu Kumandanlığını Vekilliğine tayin edilmişti…

“AYRILIKÇI ARAP TERÖRÜNÜN TEK SORUMLUSU SİYASİ İKTİDARDIR”

Rus, İngiliz ve Fransız istihbarat örgütlerinin cirit attığı bir alana dönen bölgede yaşayan bir kısım Ermeni ve Arap topluluklar ardı ardına isyan hareketlerine kalkışmıştı. Hicaz’dan gelen haberler ise hiç iç açıcı değildi. Medine Muhafızı Basri Paşa tüm Osmanlı yetkililerini uyararak Şerif Hüseyin’in açıktan bir ayaklanmaya hazırlandığını bildiriyordu. Fahrettin Paşa 31 Mayıs 1916 da Medine’ye vardığında Basri Paşa’nın yaptığı tüm uyarılarda haklı olduğunu üzülerek gördü. Aradan tam olarak bir hafta bile geçmemişti ki 5 Haziran 1916 da Şerif Hüseyin isyan etmişti. O dönem Teşkilat-ı Mahsusa’nın başında bulunan Kuşçubaşı Eşref Bey sonra ki yılarda bu isyanın tüm sorumluluğunu İttihat ve Terakki liderleri ile Cemal Paşa’ya yüklemişti;

 “…Teşkilat-ı Mahsusa için Suriye de ki Arap ajitasyonu ve Hicaz İsyanına yol açan hadiseler bilinmeyen şeyler değildi. İsyandan 1,5 sene evvel, Hüseyin’in ilk bulduğu fırsatta bize karşı isyan edeceğini tahmin etmiştik. Ve bu doğrultu da ki raporlarımızı Enver Paşa, Cemal Paşa ve hatta 4.Ordu Müftüsü Esat Şukayr ile İttihat ve Terakki Genel Merkezine göndermiştik. Ancak siyasetçiler kolay olanı seçti ve insicamlı tek bir program kabul edilmedi. Evvela, Araplar, İmparatorluğun imtiyazlı bir sınıfı gibi muamele gördü. Araplar adeta muhtar bir ünite idiler. Durum öyle bir hal aldı ki Araplara bizim hürriyetimizi tehlikeye sokacak kadar fazla hürriyet vaat ettiler. Sonrasında durumun farkına varınca da gereksiz ve aşırı bir istimdat programı uygulandı…”

 Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğulları olan Ali ve Faysal’ın kontrolünde ki ayrılıkçı teröristler Medine de bulunan Osmanlı karakollarına saldırmaya başlamıştı ki Fahrettin Paşa Medine de idareye el koyarak 17 Temmuz 1916 da Hicaz Kuvve-i Seferiyesi olmuştu…

 YEŞİL RAVZA ÖNÜNDE TUNÇ YÜREKLİ TÜRKLER

Çarpışmalar ve pusular birbirini izliyordu…

Bir yanda Ä°ngilizlerin desteÄŸini alan ayrılıkçı Åžerif Hüseyin taraftarları, diÄŸer yanda ise Peygamber Beldesini Ä°ngiliz çizmesine çiÄŸnetmeyiz diyen tunç yürekli Türkler…

Ayrılıkçıların belli bir sayı üstünlüğü ile yaptıkları birçok saldırı bizzat askerinin başında bulunup tüfek çatıp, kılıç sallayan Fahrettin Paşa sayesinde püskürtülmüştü. Asiler aldıkları zincirleme yenilgiler sonrasında psikolojik olarak çökmüşlerdi. Buda, daha fazla İngiliz parası ve altını demekti…

Çöl şartları zordu…

Sıcak, susuzluk, iaşe ve yemek problemi, askeri mühimmat sıkıntısı birde ihanetin nereden geleceğinin bilinmemesi korkusu Peygamber beldesini koruyan Türklerin en mühim sıkıntıları idi. Ama asla yılgınlık göstermiyorlardı. Öyle ki Temmuz 1916’dan Ocak 1919’a kadar 2 Sene 7 ay boyunca Türk savunması devam etmişti. Osmanlı’nın savaştan yenik ayrılıp, antlaşma masasına oturması bile burada ki direnişi çözememişti.

Fahrettin Paşa ve tarihte ilk defa ordu yazışmalarına resmi olarak sokarak “Mehmetçiklerim” dediği mübarek ve cesur askerleri teslim tekliflerine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bir teslim teklifi karşısında Fahrettin Paşa aynen şöyle kükremişti;

  “… Malumunuz olsun ki kahraman askerlerim, Müslümanlığın göz bebeği olan Medine’yi son fişek, son damla kan ve son nefesine kadar savunmaya kararlıdır. Buna askerce bir lisanla ant içmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı içinde ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil kubbesi altında kan ve ateşten örülmüş kızıl bir kefenle gömülmedikçe Medine Kalesi’nin burçlarından ve Mescid-i Saadet minarelerinden Türk bayrağı indirilemeyecektir…”

Ancak askeri strateji açısından Osmanlı, Ortadoğu da zor anlar yaşıyordu. Filistin ve Hicaz’ı aynı anda savunmak mümkün olmayınca en azından Kudüs’ü kurtarmak için Medine’de ki kuvvetlerin Filistin’e kaydırılmasına karar verilmişti. Medine’nin boşaltılacağı yönünde haber alan Fahrettin Paşa, Cemal Paşa’ya çok manalı bir telgraf geçmişti;

 “… Bu mukaddes şehri, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ravza-ı Mutahhara’sını son ana kadar muhafazayla, ecdadımızın Medine’ye anavatanın kıblegahına yerleştirmiş oldukları bayrağımızın bana kandırtılmamasını kemal-i hürmetle istirham ederim…”

 SON DÖNEM OSMANLISI’NIN EN MÜHİM KÜLTÜR OPERASYONU

Cemal Paşa’ya yapılan bu siteme Ordu’nun başında bulunan Enver Paşa kayıtsız kalmamıştı. Hicaz bölgesi kısmen boşaltılacaktı ama Medine de direniş devam edecekti. Boşaltmaya bir fırsat olarak değerlendiren Fahrettin Paşa resmi yazışmalar nihayetinde tüm sorumluluğu kendi üzerine alarak kültür tarihimizin en mühim operasyonlarından birini gerçekleştirmiş, isyan sırasında yağmalanma tehlikeleri göz önüne alınarak Medine de bulunan maddi ve manevi değeri çok yüksek 97 parça eser özel bir koruma timi ile 27 Mayıs 1917 de İstanbul’a ulaştırılmıştı…

Unutmamamız gerekir ki bugün kutsal beldelerde Hadimü’l Haremeyn’lik yapmış bir medeniyetin çocukları olarak, Topkapı Sarayı- Kutsal Emanetler Bölümünde Emanat-ı Mübareke ve Hazine-i Nebeviye’yi önemli kısımları büyük bir huşu ve ihlâs içinde gezebiliyorsak bunun yegâne başarısı Fahrettin Paşa’ya aittir…

 ÇEKİRGE YİYEN MEHMETÇİKLER

Fahrettin Paşa elinde kalan az sayıda kuvvetle Medine’yi müdafaaya günlerce devam etmişti. Fakat Hicaz Demiryolu’nun Medine’ye yakın olan Tebük–Medain arasındaki istasyonun düşman eline geçmesinden sonra Medine Kalesi isyancılar tarafından ayrıca muhasara edilmişti.Hiçbir yerden yardım alamaz durumda olan Fahrettin Paşa ve askerleri direnişin en zor günlerinin yaşamaya başlamıştı…

Hicazda sıcaklık odada 38 dışarı da ise 50 dereceyi buluyordu…

Arazi genellikle susuzdu. Dağlar sarp coğrafya ise çetrefilli idi. Sıra ile su içen Mehmetçikler adeta mataranın ağzına yapışıyorlardı. Giyecek ise gerçekten sorun olmaya başlamıştı. Hemen-hemen tüm kilerlerde hurmadan başka yiyebilecek hiçbir şey kalmamıştı. Medine de Mehmetçikler açlıkla boğuşurken ilginç bir biçimde gökyüzünden çekirge yağmaya başlamıştı…

Herkes elde kalan bir avuç tahılın, hurma ağaçlarının mahvolacağını düşünerek çekirge yağmuruna korku ve endişe ile bakıyor; “Medine asıl şimdi bitti!” diye ah çekiyordu…

Fahrettin Paşa ise Afrika’nın Sina’yı geçerek Medine’ye musallat olan çekirgelerini nimet olarak değerlendirmişti. Ona göre bu bir afet değil, göklerden gelen ilahi bir ikramdı…

Paşa, okuduğu eski kitaplar arasında, Hz. Peygamber döneminde de Hicaz’da böyle bir çekirge istilasının olduğunu ve Peygamberin çekirge ile ilgili bir takım hadislerinin bulunduğunu hatırladı. Bu hadisleri arayıp bulan Fahrettin Paşa, buradan hareketle çekirge yemenin sünnet olduğuna hükmederek bunu askerlerine aktarmış ayrıca Çekirgenin yenebileceğine dair müthiş bir yazı kaleme almıştı;

 “…Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Sadece tüyü yok. O da çekirge gibi ama kanatlı uçuyor işte. Bitkilerle besleniyor. Serçe kadar asabi ve yediği şeylere dikkat ediyor. Temiz ve taze olan yiyecekleri yiyor. Hem de tiryaki ve keyif sahibi bir canlı, tütünden ve limondan çok hoşlanıyor…

 “… Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika urbanının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler salâbet ve zindeliklerini, çevikliklerini çekirgelere medyundurlar. Çekirgeleri deve ve hecinler büyük bir zevk ile yiyorlar. Kınığ’da da deve ve hecinler kâmilen çekirge ile beslenirler…”

Bu şahane yazı sonrasında Mehmetçikler çekirge kurusunu çerez gibi yerken çekirge unundan ekmek yapıp, günlerce bu şekilde beslenmişlerdi…

Çöl sıcak, arazi çetin, düşman kalabalık,ve şartlar zordu ama Mehmetçiklerin Peygamber beldesini İngilizlere bırakmak gibi bir niyetleri yoktu.Fahrettin Paşa bir defasında askerleri ile dertleşirken tüm Türk birliğinin Halit-i ruhiyesini yansıtan şu sözlerle askerlerini motive ediyordu;

“…Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlatlarım!

Allah’ın huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberimizin (s.a.v) karşısında hep beraber diyelim ki; Ya Resülullah, biz seni bırakmayız!”

 CAN VERİR CANAN’I (s.a.v.) VEREMEZ TÜRKLER!

Ne Başkentten gelen baskılar nede düşmanın yaptığı baskınlar Ravza önünde Peygamber Beldesini bekleyen bu Türk birliğinin ruh birliğini bozamıyordu…

1000 senedir İslam’ın kılıçlığını yapan ırkın, tunç yürekli, çelik bilekli yiğitleri âdete Peygamberin kabrinin önüne çivilenmişlerdi. Her birinin muradı şehit olmak ve Ravzasının önünde nöbet bekledikleri Peygamber’e (s.a.v) kavuşmaktı…

Bu sıkıntılı günlerin birinde abdestlenerek Peygamber kabrini ziyarete gelen Fahrettin Paşa’nın Oğuz soylu yiğitlerinden Üsteğmen İdris Bey, tarihin kalbine bir mızrak gibi saplanan ‘’Türk’’ü derinden yaralayan ihanet karşısında ki dileklerini Peygamber makamında hıçkırıklar içinde şu şiirle dile getirmişti;

 “Unuttuk Ä°lhan’ı, Kara OÄŸuz’u,

İşledik seni göz bebeğimize.

Bağışla ey şefî kusurumuzu,

Bin küsur senelik emeğimize.

 
Nedense kimseler dinlemez eyvah!

O kadar saf olan dileÄŸimizi.

Bir ümmî isen de Ya Resûlullah,

Ancak sen okursun yüreğimizi.

 

Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz,

Can verir, Canan’ı(s.a.v.)veremez Türkler.

Ebedi hadim’ul haremeyniniz,

Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler.”

Bu yüksek ruh hali tüm Türk birliğini kaplamıştı, bu yüzden Fahrettin Paşa,  Ahmed İzzet Paşa’dan gelen teslim olun emrine cevap bile vermemişti. Aynı emir bu sefer Harbiye Nazırı Cevat Paşa imzasıyla 30 Kasım 1918’de yine İngilizler tarafından kendisine ulaştırılmıştı. Silah arkadaşlarına bu emri okuyan Paşa şöyle diyordu;

“Hükümet, Medine’nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et diyor. Böyle bir şey yapmaktansa silahlarımızla dövüşerek ölmek evladır. Buranın teslimi için yalnız harbiye nazırının ve hükümetin emri yetmez, mutlaka hilafet ve padişahın bir iradesi olmalıdır.”

Ancak İngiliz işgali altında ki İstanbul’dan bir iradenin gelmesi de gecikmeyecekti. Saygın din âlimlerinden biri olarak kabul gören Haydar Molla elinde bir irade ile Paşa’nın karşısına dikilerek Halife-Padişahında isteklerinin teslim olunması yönünde olduğunu bildiriyordu. Ancak Fahrettin Paşa bir İslam Halifesinin ancak baskı ve şiddet altında böyle bir irade yayınlayacağını söyleyerek Molla’yı payitahta eli boş göndermişti. Fahrettin isimli dizginsiz aslanın emirle yola geleceği(!) yoktu…

Bu seferde bir ricacılar taifesi Fahrettin Paşa’yı Osmanlı’nın yüksek(!)menfaatleri konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Bu konuda kimseyi dinlemeyen Fahrettin Paşa’nın fikirlerini değiştirip teslim olmaya ikna eden kişi en yakın arkadaşı olan Albay Ali Necip Bey’di…

Ali Necip Bey’e göre; Asker, Paşa’sına ve davasına sonuna kadar bağlı idi ama Osmanlı’nın menfaatleri gereği artık teslim olmaktan başka çare yoktu…

En kötüsü de eğer antlaşma maddeleri bütünüyle tatbik edilmezse İtilaf Devletleri Ordusu İstanbul’dan çıkmayacaktı…

 VEDA ZAMANI

Fahrettin Paşa kararını vermiş, teslim olma konusunda uzun uğraşlar sonunda ancak Osmanlı ve tüm Müslümanların yüksek menfaatleri öne sürülerek ikna edilebilmişti…

Şimdi uğruna onca zorluğun katlanıldığı Hz. Peygamber (s.a.v.) ile veda zamanı idi…

Bu kutlu beldenin anahtarını İngilizler ve işbirlikçilerine vermeme konusunda elinden geleni yapan Paşa, mahcup ve üzgün bir şekilde Ravza-i Mutahhara’nın başına gelmişti. Dile kolay yüzlerce gün olmuştu. Gitmek Paşa’ya her olasılıkta ar geliyordu nemli gözlerle ‘’ben burada Peygamberime(s.a.v.)komşu olarak kalacağım’’demişti. Kılıcını ise İngilizlere değil gerçek sahibine bırakmıştı; Hz.Peygamber’in (s.a.v.)kabrinin başına…

Tam teslim şartları konuşulacakken Fahrettin Paşa’nın ayrılmak istemeyişi, yeni bir siyasi kriz doğuracaktı. Eşyaları arabaya yüklenmiş olan Paşa’nın eşyaları indiriliyor, bir doktor çağrılıp Paşa’nın hasta olduğu İngilizlere söyleniyordu. Bu arada Fahrettin Paşa’nın ziyaretine gelen silah arkadaşları, birbirlerine bakıp bir hamlede Paşa’nın etrafını sımsıkı sarmışlardı. Zira İngilizlerin, Paşa’nın teslim edilmesi yönünde artık çok büyük bir baskıları vardı. Gözyaşları içinde Paşa’ya sarılan arkadaşları, kendisini hep birden kucaklayarak teslim almışlardı, vermeye niyetleri yoktu ama nafile…

7 Ocak 1919 günü Yenbü İskelesinde bir İngiliz gemisiyle Mısır’a götürülmüştü.6 Ay Kahire de kaldıktan sonra ise savaş suçlusu olarak Malta’ya sürülmüştü…

Bu sırada İstanbul da ki Nemrut(Kürt)  Mustafa Paşa Divan-ı Harbi tarafından ölüme mahkûm edilmişti.30 Nisan 1921 de Malta da Fort Salvotore kışlasında ki tutukluluğu sona eren ilk kafile ile İtalya’nın Torino limanına bırakılmıştı. Sarp sınır kapısından girişinde Milli Mücadelenin mühim isimlerinden Kazım Karabekir Paşa tarafından karşılanmıştı…

Milli Mücadele aşamasında ki o günlerde Fahrettin Paşa’nın boş durmaya dinlenmeye hiç niyeti yoktu.27 Ekim 1921 de T.B.M.M. tarafından Kabil sefirliğine tayin edilmişti. Afganistan ve çevresinden Ankara’ya akan yardımların büyük kısmı O’nun girişimleri sonucunda elde edilmişti…

1926 da İstanbul’a döndüğünde ise tekrar devlet memurluğuna dönerek, Askeri Yargıtay Divanı üyeliği ve hatta başkanlığı yapmıştı.5 Şubat 1936 da emekli olan Fahrettin Paşa 80 yaşında iken, bir Ankara seyahati esnasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat etmişti…

Bir döneme damgasını vuran Peygamber(s.a.v) beldesinin yiğit müdafii Fahrettin Paşa vasiyeti gereği bundan tam 62 yıl önce Aşiyan kabristanına defnedilmişti…

O’nun adı Fahrettin Paşa idi…

CNN spikerlerinin şişirmesi ile değil, bizzat en zor anlarını yaşattığı Lawrence’ın ifadesi ile namını almıştı…

 Fahrettin Paşa…

Nam-ı diğer; Çöl Kaplanı…

Toprağı bol, makamı cennet olsun… 

***

OZAN ARÄ°F BODUR “TARÄ°HÄ°N KOZASI”

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’de Empati(1)

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Kur’an-ı Kerim’de hikâye edilen bireyler ve toplumlar arasında, birbirlerinin duygularını anlama ve eylem belirlemede empatik yaklaşımların sergilendiğini, hatta toplumu irşat etmede bile bu yaklaşımdan yararlanıldığını görmekteyiz. Bu konuda aşağıda dört örnek verilmiştir.

 1. İbrahim Aleyhisselâm, kavmini tevhide çağırırken, taptıkları varlıkların gerçek Tanrı olmadığını, egemen ve gerçek tek Tanrının bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah Tealâ’nın olduğunu, sadece O’na tapınılması gerektiğini anlatıp toplumu bu yönde ikna etmeye çalışırken empati yöntemini kullanmıştır. Empatide karşı tarafı anlamaya çalışırken onun duygu ve düşüncelerini kabul etme zorunluluğu yoktur. Böyle bir durum empati değil sempati olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim kavmini ikna etmeye çalışırken önce olaya kendi bakış açıları ile bakarak onları anladığını belirtmiş, daha sonra varılan sonucun doğru olmadığını yine kendi yöntemleriyle belirtmiştir. Örneğin, Hz. İbrahim öncelikle babası Azer’e, “Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum.”[16] demişti.

 Bu uyarısı karşısında kendisini dinlemeyince, Hz. İbrahim, uyarmakla yükümlü olduğu kavmini tevhide çağırmanın yolunu ve Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığını, inandıkları varlıkların gerçek Tanrı olamayacağını kendi bakış açıları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Şöyle ki; “İbrahim babası Azer’e ‘Seni yaratan, sana iyi bir şekil ve rızık veren Allah’ı bırakıp da putları mı kendine mabud ve ilâh ediniyorsun? Şüphesiz sen de kavmin de Hak’tan uzak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ demişti.”[17] Kavmi kendisini dinlemeyince hem onları ikna etmek için istidlal yollarını öğrenmek, hem gönlü iyice mutmain olmak, hem de kavminin tapmakta olduğu varlıkların gerçek hükümranlıklarının bulunmadığını göstermek için[18] Yüce Allah ona göklerin ve yerin hükümranlığını göstermiştir.[19] Hz. İbrahim, “Gece olunca bir yıldız gördü. ‘İşte bu benim Rabbim!’ dedi.”[20] Bu söz inanılarak söylenmiş bir ifade değildir. Çünkü Hz. İbrahim Allah’ı bilmektedir; ve bu sözü istidlal makamında söylemiştir. Hz. İbrahim Allah’ı bilmeseydi babası Azer’i ve kavmini bu olaydan önce tevhid konusunda uyarmazdı. Burada kendisini kavminin yerine koyarak ve onların da düşünce mantığını kullanarak öncelikle empati yoluyla onlarla iletişim kurmayı denemiş, “Gece bütün aydınlıkları karanlığı ile örtüp gökyüzünde parlayan bir yıldız görünce kavmine”, ‘sizin iddianıza göre’ ya da ‘farz edelim ki’ “‘Bu benim Rabbimdir.’ dedi. Sonra yıldız batınca, ‘Batanları sevmem.’ dedi.”[21] Bu şekilde batan bir nesnenin ilâh olamayacağını; çünkü batmanın, güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu, bu da gerçek bir ilâhın vasfı olamayacağını belirtmiş olmaktadır. Hz. İbrahim empatik bir yaklaşım sergileyerek öncelikle onlarla iletişim kurmayı denemiş, daha sonra da yanlış bir inanca sahip olduklarını belirtmek istemiştir. Burada empati kurmanın oynadığı en önemli rol, iletişim kurmayı sağlamasıdır. Zira o ana kadar söyledikleri, babası ve kavmi tarafından üzerinde düşünmeye değer bulunmamış, düşünce ve inançlarına hak verir gibi bir pozisyon sergilenince ancak Hz. İbrahim’e kulak vermişlerdir. Bu noktayı gören Hz. İbrahim, sağlam bir bakışın yıldızlardan herhangi birinin ilâh olamayacağını; onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer bir yere gidiş ve intikallerini idare eden bir valığın olduğunu göstermeye çalışmıştır. Karşıdakinin yanlış yolda olduğunu bildiği hâlde, “Bu benim Rabbimdir.” ifadesini kullanması, olayı karşıdakinin bakış açısı ile değerlendirmenin, diğer bir ifade ile empatik yaklaşımın sonucudur. Bu ifade kendi görüşünde mutaassıp olmadığının bir göstergesidir. Karşıdakinin sözünü aynen nakletmesi, onu anladığının bir ifadesidir. Bu davranış, karşıdakini ikna etmeye ve doğru noktaya getirmeye daha uygundur. En önemlisi de en iyi iletişim kurma yöntemidir. Hz. İbrahim kendisini duyduklarını ancak dinlemediklerini anlamıştı. Çünkü duymakla dinlemek farklı şeylerdir. Dinleme olmayınca da düşünme ve tefekkür olmaz, doğrulara ulaşılamaz. Paylaşılan ortak bir noktanın bulunması hâlinde muhatabı kendi yanına çekmek daha kolaydır. Cedelleşme ve üstün gelme psikolojisi, itici bir fonksiyon icra ederken, ortak noktalarda buluşmak, karşı tarafı anladığını ifade edecek bir sinyal vermek, tarafları birbirine yaklaştırır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in sergilediği bu empatik yaklaşımla artık iletişim kurulmuştur. Bu noktadan sonra kendi doğrularını ortaya koyabilir; onları karşı tarafla paylaşabilir. Empati yoluyla iletişimi sağladıktan sonra tekrar kendi tarafına geçerek delillerle onların iddiasını boşa çıkarabilir. Nitekim yıldız batınca Hz. İbrahim; “‘Ben böyle batan şeylere tapmayı sevmem.’ dedi.”[22] Çünkü mabudun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikal etmesi doğru değildir. Esasen bunlar cisimlerin niteliklerindendir.[23]

 Hz. İbrahim, bu kez, Ay’ın doğup etrafa ışık saçtığını görünce önce dediği gibi “‘işte bu benim Rabbim’ dedi, batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum.’ dedi”.[24] Daha sonra, “Güneşi doğarken görünce ‘işte bu benim Rabbim, bu daha büyük.’ dedi; batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım.’ dedi.”[25] Hz. İbrahim burada son derece güçlü ikna yöntemleri kullanmaktadır. Zira gördüğü yıldızın, kendisine kulluk edilmeye elverişli olmadığını kavmine gösterdikten sonra, ondan daha parlak olanını gözetlemeye başladı. Yeni doğmakta olan Ay’ı gördü. O da gözden kaybolunca, Güneş’in doğmasını bekledi. Çünkü o, Ay’dan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalıydı. Bunu onlara karşı delil getirmek ve Güneş’in de yıldızlar gibi sonradan yaratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.[26]

 İbn Kesîr’in (ö.774/1372) de belirttiği gibi, Hz. İbrahim, burada istidlal makamındadır; bu makamda kavmi ile karşılıklı tartışma hâlindedir; onların putlara ve sırası ile en parlakları Güneş’e, Ay’a ve Zühre gibi hareket hâlindeki yıldızlara tapmalarının batıl olduğunu açıklıyordu.[27] Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilâh olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, “Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.”[28] “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.” dedi.[29]

 Burada görüldüğü gibi empati insanları ikna etme yöntemi olarak da kullanılabilmektedir. Karşı tarafı önce kendi bakış açısıyla anlamak, sonra da ona göre verilecek tepkiyi belirlemek ve bu yolla ona yardımcı olmak gerekmektedir. Bu yardım bazen karşı tarafın yanlış noktada olduğunu belirtmek ve ikna etmek şeklinde de olabilmektedir. Çünkü empatinin temelinde karşı tarafa yardımcı olmak da vardır.

2. Kur’an-ı Kerim’de ikinci bir empati örneğini, bireylerin ana-babalarına karşı sergiledikleri davranışlarda görmekteyiz.

Yüce Allah, insanlara yalnız kendisine tapmalarını ve ana-babaya da iyi ve güzel davranmalarını, onlardan biri veya her ikisi evlâtları yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, onlara karşı “öf” bile dememelerini, onları azarlamamalarını, ikisine de hep tatlı söz söylemelerini emretmektedir.[30] Görüldüğü gibi burada ana-babaya karşı sözlü veya fiilî olarak sergilenecek olumsuz davranışların en alt düzeyi “‘öf’ bile dememek” olarak ifade edilmektedir. Âyete göre, evlât-ana-baba ilişkilerinde, özellikle yaşlı, bakıma muhtaç olanlara karşı bu kadar hassas davranılması gerekmektedir. Ancak insan psikolojisini en iyi bilen Yüce Allah, kişilerin, bu hassasiyetleri başarılı bir şekilde ortaya koyabilmeleri için empati yapmalarını önermektedir. Öncelikle onları acıyarak merhamet duygularını harekete geçirmelerini ve “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse sen de onları esirge!”[31] diyerek, kendisini onların yerine koyup onları anlamaya çalışmalarını, davranışlarını ona göre belirleyip sergilemelerini, bir gün kendilerinin de aynı konuma düşebileceklerini hiç unutmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu dönemde ana-babadan maddî olarak yararlanmak söz konusu olmadığı için erdemli duyguların harekete geçirilerek olumlu davranışların sergilenmesine katkı sağlanmalıdır. Bunun da en iyi yolu empati kurmaktır. “Şu an onlara ihtiyacım yok, aynı zamanda da güçlüyüm.” diyerek, onları ihmal etmek, bütün aşkın değerlerden yoksun olmak demektir. Basit bir empati ile ahlâkî ve aşkın değerler etkin hâle getirilebilir. Zaten birey, Allah’a ve ahirete inanıyor ve yaptıklarının hesabını verme inancı taşıyorsa, bu inanç, evlât konumunda olanların davranışlarına olumlu olarak yansıyacaktır. Ancak bu yansıma her zaman mümkün olmakla beraber, inanç gücünün derecesine göre davranışlara yansıması ve hassasiyetin tezahürü farklı olabilir. İşte bu noktada empati ile daha verimli bir sonuç almak mümkündür. Nitekim Allah Teala burada kişilerin iç duygularını da gözden geçirmelerini önermekte ve içlerindeki niyet, duygu ve düşüncelerini en iyi bilen Allah Teala olduğunu hatırlatmaktadır.[32] Zaten empati kurabilmek için duygusal bir iletişim kurmak vaz geçilmez bir unsurdur. Çünkü bu noktada başarılı olabilmek için önce onların duygularına nüfûz etmek, sonra da ona göre davranış belirlemek gerekir.

 3. Bireyin yetişmesinde sağlıklı bir iletişim kurmak son derece önemlidir. Meseleyi ‘yetim’ ve ‘öksüz’ler açısından ele alacak olursak, yetimi hem anlamak, hem de onunla sağlıklı bir iletişim kurabilmek için Allah Teala insanlara verdiği nimetleri, içinde bulundukları rahat ve huzurlu hayatı hatırlamalarını, geçmişteki yokluklarını ve geldikleri noktayı düşünerek empati kurmalarını ve buna bağlı olarak bir iç muhasebesiyle yetimlere karşı sorumluluklarını seve seve yerine getirmelerini istemektedir. Çünkü maddî getirisi olmayan, manevî eksenli eylemlere yönelmek her zaman kolay olmamaktadır. Onun için yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında insanlara, yetimlere şefkat göstermelerinin gereğine vurgu yaparken, kendisine yetimliğini ve yoksulluğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma ile yokluğu ve yetimliği yaşamış biri olarak yetim ve kimsesizleri en iyi kendisinin anlayabileceğine işaret etmektedir. Empati de ancak böyle kurulabilmektedir.

 “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? Öyleyse sakın yetîme kötü muamele etme; ve yine sakın bir şey isteyeni azarlama; Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!”[33]

 Unutmamak gerekir ki, yetimlik; yalnızlığın, güçsüzlüğün, yardıma muhtaçlığın ifadesidir. Yetime yapılacak her türlü yardım ve desteğin övgüye ve mükâfata layık görülmesi, dünyevî bir karşılık beklenmeden yapılıyor olmasındandır. Yetimin bakımını üstlenenin, yetimle bir akrabalığı yoksa, bu kişi, ilişkilerin daha düzenli ve sıcak yürümesinde büyük bir etken olan fıtrî bağdan yoksun demektir. Böyle bir pozisyonda, ilişkilerde, aklın güçlendirilip egemen kılınması kaçınılmazdır. Çünkü duygusal bağın yokluğunu akıl dolduracak, yaşanan zorluk ve sıkıntılar, fıtrî duygularla değil, manevî beklenti ve akıl gücüyle göğüslenecektir. Bu noktada empati iyi bir yardımcıdır. Hatta belki de en çok başvurulacak bir etmen olacaktır. Müslüman bir ailede, aile içi davranışların pozitif bir düzlemde yürümesi için şüphesiz birinci âmil imandır; ancak, iman sâiki her an aktif ve etkin olmayabilir. İmanın aktivitesi empati ile desteklendiğinde daha etkin bir işlev göreceği muhakkaktır.

 Yüce Allah’ın yetimlerle olan ilişkilerin empati zeminine oturtulmasını istediği bir âyet şöyledir: “Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar, çocuklarının hâli nice olur diye kaygı duyanlar, yetimlere haksızlık etmekten korksunlar, Allah’tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.”[34]

 Bu âyet son derece dikkat çekicidir. Yüce Allah yetimlere yapılan muamelenin aynı pozisyonda kendilerine veya kendi çocuklarına yapılmış olması durumunda nasıl bir vaziyet almış olacaklarını düşünerek hareket etmelerini istemektedir. Yüce Allah bununla da yetinmemekte; onlara Allah korkusunu da hatırlatmaktadır. Çünkü Allah korkusunun olmadığı bir yerde hiçbir şeyin garantisi olamaz. Davranışlarda hangi gücün egemen olacağını, neyin belirleyici rol oynayacağını kestirmek mümkün değildir.[35]

 4. Kur’an’da empati kurmamanın yanlış sonuçlarından da bahsedilir. İkili ve toplumsal ilişkilerde ikinci ve üçüncü şahıslara karşı son derece âdil ve objektif davranılması gerektiği İslam değerler sisteminde her hâl ü kârda vurgulanmıştır.[36] Kur’an’da, empati kurmaya, söz konusu adaletin sağlanmasına yardımcı olacak bir unsur olarak işaret edildiğini görmekteyiz. Empati kurmayanların düştükleri yanlış bir sonucu Kur’an bize ibretle anlatır ve onları şu şekilde kınar: “İnsanlardan bazıları, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline!”[37]

Burada empati eksikliğine açıkça işaret edilerek kendileri söz konusu olduklarında farklı, başkaları söz konusu olduklarında farklı davranmanın ve sonuçta meydana gelen haksızlığın çirkinliğini belirtmekte, olaya bir de karşıdan bakabilselerdi daha farklı davranabileceklerine işaret etmektedir.

 Kur’an, aşkın değerlerin empatik düşünme ve davranış belirlemeye olan katkısına da, “Bunlar büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?”[38] ifadesiyle dile getirmektedir.

 DİPNOTLAR

[1] Bu yazı, yazarın, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, X/2, Sivas 2006, s. 23-53. te yayınlanan  “İdeal Bir Davranış Biçimi Olarak ‘Empati’ Ve Hadislerde ‘Empati’ Örnekleri” adlı makalesinden alınmıştır.

 * Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. 

 [16] En’am, 6/74.
[17] En’am, 6/74.
[18] Zemahşerî, Ebû Kâsım Cârullah, el-Keşşâf an Hakâıkı Ğavâmidi’t-Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, th., Muhammed Abdüsselâm Şâhîn, Beyrut 1423/2003, II, 38, (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye).
[19] En’am, 6/75.
[20] En’am, 6/76.
[21] En’am, 6/76.
[22] En’am, 6/76.
[23] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[24] En’am, 6/77.
[25] En’am, 6/78.
[26] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[27] Ä°bn Kesîr, Ä°mâdüddîn Ebû’l-Fidâ Ä°smail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân’i’l-azîm, I-IV, Kâhire 1400/1980, II, 151, (Mektebetu Dâri’t-turâs).
[28] En’am, 6/78.
[29] En’am, 6/79.
[30] İsrâ, 17/23.
[31] İsrâ, 17/24.
[32] İsrâ, 17/25.
[33] Duhâ, 93/5-11.
[34] Nisâ, 4/9.
[35] Bunun en canlı kanıtını, Observer Gazetesinin AİDS ilaçlarının yetim çocuklar üzerinde denenmesi ve onlara insan muamelesinin reva görülmemesi ile ilgili verdiği haberde görmekteyiz. [Observer: AİDS ilacı yetim çocuklarda denendi: http://www.martiyazilim.com.tr/marti.php?yol=haberler/vaycanina/2004_2/observeraidsilaciyetimcocuklardadenendi.htm] (4. 12. 2006). Ayrıca, ‘Urla Barbaros Çocuk Köyü’nde olup bitenler hakkında basına yansıyan çocuklara yönelik kötü muamele ile ilgili haberleri de unutmamak gerekir. [http://www.sabah.com.tr/2006/09/18/gun127.html]
[36] “Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır.” Mâide, 5/8. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” En’am, 6/152. Ayrıca bk. Al-i İmrân, 3/18, 75.
[37] Mutaffifîn, 83/1-3.
[38] Mutaffifîn, 83/4.

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Müminlerin Salat ü Selam Duaları

“Dua (ve ibadeti)niz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” 25/Furkan, 77

Mahmud Salih- 09.09.1430/30.08.2009

Bir önceki yazımızda müminlere salat ve selam getirmeyi emreden ayetten bahsetmiştik. Bu yazımızda da müminlerin salat ü selamlarının  ne anlamlara geldiğinden bahsedeceğiz.

 Nasıl  zikir; Allah’ı her an anmak, kul ile Rabbi arasında kesintisiz iletişim kurmak, Rabbini kesintisiz hatırlamak, O’nu hatırında tutmak, hiç unutmamak, hatırlama halinin devamlılığını kazanmak ve Allah’ın istediği hal üzere olmak ise, salat ü selam da; ümmeti ile peygamberleri arasındaki kesintisiz iletişim aracıdır.

Rabbimiz Allah Teala, “ve selâmün ale’l mürselin=وسلام علي المرسلين, “gönderilen bütün peygamberlere selam olsun” (37/Saffat, 181).” buyurarak, seçerek gönderdiği bütün resüllerine selam vermeyi, onların adı anılınca aleyhisselam=عليه السلام, “O’na selam olsun”, demeyi bize de öğretmiştir. Peygamberimiz dahil, herhangi bir peygamberin adını duyunca, okuyunca veya kendimiz söyleyince ona selam verilmesi Rabbimiz Allah’ın bize öğrettiği bir edebdir. Kısaltılmış olarak yazmak gerekirse (as.) şeklinde yazılır. Bu ifadenin peygamberlerden başkası için kullanılması uygun değildir. Allah Teala’nın diğer peygamberlere selam ettiğini yukardaki ayetten öğrendiğimiz gibi, salat ettiğini de Salli-Barik dualarından öğreniyoruz.

 Yine Rabbimiz Allah Teala’nın Mirac gecesinde peygamberimizi, “esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh=السلام عليك ايها النبي ورحمة الله و بركاته,” şeklinde selamlaması, ümmet olarak bize Rahmet Peygamberi sallallahu aleyhi vesellem’i nasıl selamlayacağımızı öğretti.

Selam kelimesinin de iki anlamı vardır:

1) Her tür hata, kusur ve eksiklikten uzak olmak

2) Barış içinde olmak ve başkasına karşı çıkmaktan sakınmak.

Ayette geçen “selâm” kelimesi, eksikliklerden ve her türlü musibetlerden korunmuÅŸ olmayı Allah’tan niyaz etme anlamını taşır. Hazreti Peygamber’e selam vermek, müminlerin birbirine verdiÄŸi gibi kabr-i ÅŸerifini ziyaret ettiÄŸimizde O’na selam vermek, ayrıca zaman zaman ve özellikle ismi anıldığında manevi ÅŸahsiyetini selamlamaktır. Salat, selam manasını ihtiva ediyorsa da, selamda insanların O’na itaat etmeleri ve O’nun ÅŸeriatını yaÅŸamalarını dilemek gibi özel manalar vardır.

Müminlerin Nebi üzerine salat etmeleri ve selam vermelerini Allah Teala ayetle emredince (33/56) Ashabı Kiram radıyallahu anhum sordular:

Ya Resülallah, nasıl selam vereceğimizi biliyoruz ama, sana nasıl salat getireceğiz? Bu soru üzerine peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem  namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz salavat dualarını okumamızı onlara ve bütün ümmete bir rahmet vesilesi olarak öğretmiştir. Böylece Rabbimizle Habibi arasında Mirac’ta geçen konuşma (Tahiyyat) ile Salli-Barik olarak bilinen salavat dualarını bazı namazların ilk ve bütün namazların son oturuşlarında okuyoruz.

Allah Peygamberine, “Elbette Rabbin (nimetlerini) verecek, sen de hoşnut olacaksın (93/5).”  buyurdu ve O’na: “Rabbinin seni övülmüş bir makama(Makâmen Mahmûden) gönder(ip orada oturt)ması muhakkaktır. (17/79)” müjdesini vermesi biz ümmetleri için ne büyük bir nimettir. Çünkü ‘Makâmı Mahmûd’ Peygamberimiz için şefaat makamıdır.  Bu makam O’nun  önce bütün insanlara umumî; sonra da kendi ümmetine hususi surette şefaat edeceği makamdır.  Şefaat ise, ya hesabı kolaylaştırıp kulun affını veya derecesinin yükselmesini sağlamaktır.  Bizler de ümmet olarak yine O’nun öğretilerinden ezandan sonra yaptığımız duamızda, Allah Teala’dan Resûlümüze, her lisanın övgü ve yüceltmesine layık, o makamda olanı ilk yaratılan insandan son yaratılacak olana kadar herkesin övdüğü ve yücelttiği Makâmı Mahmûd’u; cennette çok üstün bir makam olan Vesîle’yi ve Fazîlet’i vermesini istiyoruz.

Allah Teala bütün peygambelerine salat ve selam etmiÅŸtir. Peygamberimize de ayrıca salat ve selam’da bulunmuÅŸ, bu sebeble meleklerde salatta bulunurken, müminlerin bu nimetten mahrum kalmaları düşünülemez. Çünkü Allah kendisine teslimiyette bulunan müminlere de salat-maÄŸfiret– (2/157)  ediyor. Ayrıca Allah ve melekler de müminlere salat (33/43) ederler. Böylece müminlere düşen de, imanlarını ve Allah’a baÄŸlılıklarını artırıp (33/22) Resüllerine salat ve selam ederek(33/56), O’na tam bir teslimiyetle teslim olduklarını arzedip ÅŸefaatına nail olmaya çalışmak düşer.  Ayrıca Ä°slam bilginleri, Peygamberimizin doÄŸum (mevlid) gününü kutlamaya bu (33/56) ayeti delil getirirler.

İşte burada salat, Allah’tan kuluna rahmet etmesi ve onun şanını yüceltmesi, meleklerden dua ve istiğfar, yani, peygamberin şanını yüceltmeleri(33/56)  ve müminlere bağış dilemeleri(40/7-9), müminlerden de dua, yani, Peygamber’e salat ve selam getirmeleri anlamına geliyorsa, müminlerin bu duaları (salavatları) ne anlamdadır. Müminler bu dualarını yapınca ne demiş oluyorlar?

Ahzab 56. Ayeti hakkında Mevdudi şu açıklamayı yapar:

“Bu ayette Müslümanlara iki şey emredilmektedir:

1) Sallü aleyhi,

2) Ve Sellimû teslîma.

Salât kelimesi alâ (علي) eki ile kullanıldığında üç anlama gelir:

1) Birisine yönelmek, bir kimseye sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek

2) Bir kimseyi yüceltmek

3) Bir kimse için dua etmek.

Elbette bu kelime Allah için kullanıldığında üçüncü anlama gelmesi mümkün deÄŸildir, çünkü Allah’ın bir kimse için dua etmesi anlamsızdır. Allah için sadece ilk iki anlamda kullanılabilir. Fakat bu kelime melekler için olsun, insanlar için olsun Allah’ın kulları için kullanıldığında her üç anlama da gelebilir. Sevgi, övgü ve dua anlamlarının üçünü de ihtiva eder. O halde müminlere “Sallü aleyhi” emrinin verilmesi ÅŸu anlama gelir: “Ona baÄŸlanın, onu yüceltin, övün ve onun için dua edin.”

BaÅŸka bir ifadeyle “sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” demenin manası: “Ey Allah’ın Rasûlü Muhammed vasıtasıyla doÄŸru yola ulaÅŸanlar, onun gerçek deÄŸerini takdir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz cahiliye karanlıklarında kaybolmuÅŸtunuz, size bilgi ışığını ulaÅŸtırdı. Ahlaken çökmüştünüz, sizi ahlakın yüceliklerine ulaÅŸtırdı da bugün çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahÅŸete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaÅŸtırdı. Kâfirler, size bu nimetleri verdi diye ona düşman oldular, yoksa ÅŸahsen o hiçbirine zarar vermemiÅŸtir. Bu nedenle, ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona bu insanların düşmanlık ve kinlerine eÅŸit veya ondan daha fazla sevgi beslemelisiniz; onların suçlama ve aÅŸağılamalarından daha ateÅŸli bir ÅŸekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız; onların kötülük isteklerine karşılık siz daha içten bir ÅŸekilde onun iyiliÄŸini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: “Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize sayısız nimet ve lütuflarda bulunmuÅŸsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaÅŸtır ve ahirette de sana en yakın olma ÅŸerefini bahÅŸet.” demektir.

Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, kendisine müminleri nasıl dua (salat) edekceklerini, kendisine bu konuda soran sahabiye dolayısıyla bize öğrettiği Salli-Barik dualarında (salavat) şöyle demiş oluyoruz:

* Allahım! Efendimiz İbrahim ve ehli beytine rahmet ettiğin gibi Efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ve ehli beytine de rahmet et. Şüphesiz Sen çok methedilen ve şanı çok yüce olansın.

* Allahım! Efendimiz İbrahim ve ehli beytini mübarek kıldığın gibi Efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ve ehli beytini de mübarek kıl. Şüphesiz Sen çok methedilen ve şanı çok yüce olansın.

Bu salavatların değişik lafızlı rivayetleri olsa da bütün bu salavatlar aynı anlama sahiptirler. Bunlarla ilgili birkaç nokta çok iyi anlaşılmalıdır diyor Mevdudi:

Birincisi, bütün bunlarda Hazreti Peygamber (sa.) Müslümanlara, kendisine, selam ve salat göndermenin en iyi yolunun Allah’a: “Allahım Muhammed’e salat et.” diye dua etmek istediÄŸini söylemektedir. Bunu tam anlamıyla kavrayamayan bazı cahil kimseler hemen “Ne kadar garib? Allah bize Rasûlüne salat etmemizi emrediyor, fakat biz buna karşılık Allah’tan ona salat etmesini istiyoruz.”

Fakat aslında Hz. Peygamber (sa.) Müslümanlara şöyle talimat vermiÅŸtir: “Siz isteseniz de bana salat ve selam göndermekte tam adil olamazsınız. Bu nedenle sadece Allah’a bana salat etmesi için dua edin.” Müslümanlar tabii ki Hazreti Peygamber’in (sa.) derecesini yükseltemez, sadece Allah yükseltebilir, Müslümanlar kendilerine verdiÄŸi nimet ve ihsanları Hazreti Peygamber’e (sa.) tam anlamıyla ödeyemezler, bunlardan ötürü sadece Allah onu mükafatlandırabilir, Allah Müslümanlara yardım ve desteÄŸini göndermedikçe onlar Hazreti Peygamber’in adını yüceltme ve dini hakim kılma iÅŸinde bir baÅŸarı kazanamazlar. Öyle ki, Hazreti Peygamber’in (sa.) sevgisi kalplerimize ancak Allah’ın yardımı ile yerleÅŸebilir, aksi takdirde ÅŸeytan bizi çeÅŸitli şüphe ve aldatmalarla ondan çevirir. Allah bizi böyle bir durumdan korusun. O halde Hazreti Peygamber’e (sa.) hakkıyla salat ve selam göndermenin tek yolu, Allah’a, ona salat etmesi için dua etmektir. Allahümme salli alâ Muhammedin diyen bir kimse aslında Allah karşısında kendi acizliÄŸini kabul ediyor ve: “Allah’ım ben Rasûlüne gerektiÄŸi gibi salat gönderemem. Bu yüzden sana yalvarıyorum, benim yerime Sen ona salat et ve bu hususta benden dilediÄŸin hizmeti al.

Ä°kincisi, Hazreti Peygamber (sa.) bu duayı sadece kendisine hasretmemiÅŸ, ashabını, hanımlarını ve soyundan gelenleri de buna dahil etmiÅŸtir. Hanımları ve soyundan gelenlerle ne kastedildiÄŸi bellidir. Âl kelimesi ise sadece Hazreti Peygamber’in ev halkını deÄŸil, onu takip eden ve onun sünnetine uyan herkesi içine alır. Sözlük anlamı olarak ehl ile âl kelimeleri arasında belirli bir fark vardır. Bir kimsenin âl-i dendiÄŸinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaÅŸları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Bir kimsenin ehli dendiÄŸinde ise, dostu ya da yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları anlaşılır. O halde Muhammed’in (sa.) yolunda olmayan kimseler, onun ev halkından, akrabalarından bile olsalar Âl-i Muhammed’den deÄŸildir. Bunun tam tersine onun yolundan gidenler, onunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da Âl-i Muhammed’dendirler. Fakat Hazreti Peygamber’e (sa.) hem kanbağı ile baÄŸlı olan, hem onun yolundan giden ev halkı, Âl-i Muhammed denmeye daha layıktır.

Üçüncüsü, Hazreti Peygamber (sa.) tarafından öğretilen tüm bu salavat’larda, ona Hazreti Ä°brahim ve onun Âl’ine indirilen salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah’a dua edilmektedir. Bazı kimseler bunu anlayamamışlardır. Alimler bu konuyu farklı ÅŸekillerde yorumlamışlardır, fakat hiçbirisi cazip deÄŸildir. Bize göre bunun anlamı ÅŸudur (gerçeÄŸi sadece Allah bilir): Allah, Hazreti Ä°brahim’e (as.) yeryüzünde baÅŸka hiç kimseye ihsan etmediÄŸi bir nimet vermiÅŸtir:

PeygamberliÄŸi, vahyi ve Kitab’ı hidayet kaynağı olarak kabul eden bütün insanlar, Müslüman, Yahudi, yahutta Hıristiyan olsun Hazreti Ä°brahim’in (a.s) önderliÄŸini kabul etmiÅŸtir. O halde Hazreti Peygamber’in (sa.) söylemek istediÄŸi ÅŸudur: “Allah’ım, Hz. Ä°brahim’i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün inananların sığınağı yap ki, risalete inanan hiç kimse benim peygamberliÄŸime inanma nimetinden mahrum olmasın.

Diğer bir ifade ile, Efendimize salat ü selam getirince Rabbimize şöyle dua etmiş oluyoruz:

“Ya Rabbi! Peygamberimizin nâmını, şânını hem dünya hem de ahirette yüce kıl. Onun getirdiği İslam Dini’ni bütün cihana yay ve bu dini dünya durdukça yaşat. Ona ahirette ümmetine şefaat etme hakkı ver ve kendine sayısız sevap ihsan eyle!”

Gelecek yazımızda da salavat çeşitlerinden ve manalarından bahsetmek istiyoruz.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ عَلَي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَي آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ مَنْ تَبِعَهُ بِاِحْسَانٍ أَجْمَعِينَ.

Allahümme salli ve sellim ve barik alâ seyyidinâ

Muhammedin ve alâ  âlihi ve sahbihî ve men tebi’aû bi ihsânin ecmaîn.

Rabbimiz bu yazımızı Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem için getirilmiş milyonlarca salat yerine koysun. Amin.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ey OÄŸul, Babana Ä°taat Et!…

Eskiden beri hep düşünmüşümdür; niçin Lokman suresinde Lokman aleyhisselam oğluna nasihat eder de, kızına etmez. Veya Gazali, Osman Gazi ve diğer büyükler de evlatlarına, yani oğullarına vasiyet bırakır. Yakub aleyhisselam da vefatından önce çocuklarına nasihat eder ve İslam üzere yaşamaları gerektiğini onlara hatırlatır.

Erkek evladın babaya, dolayısıyla Allah’a ilk isyan Adem aleyhisselam’ın iki oğlundan bedbaht olanı, Kabil ile başladı. Bu isyan Nuh aleyhisselam’ın oğlu ile devam etti. Lut aleyhisselam’ın kızları olduğu halde onlara herhangi bir nasihatini bilmiyoruz. Kızları itaatkar olmalarına karşın, Nuh aleyhisselam’ın hanımı ise kadir kıymet bilmeyenler arasında yer aldı ve helak oldu.

Yakub aleyhisselam’ın oğlanları da babalarına karşı gerekli saygıyı göstermeyen ve ona karşı yalan uyduranlar arasındaydılar. Ayrıca üvey kardeşleri Yusuf’a da babalarına verdikleri sözü tutmayarak ihanet ettiler. Ama Allah o isyankar oğulları sonunda ihanet ettikleri kardeşlerine muhtaç kıldı da, o salih ve muhsin kardeş onlara karşılaştıklarında, “bugün ayıplama yok” dedi.

Bunlara mukabil Şuayb aleyhisselam’ın kızları itaatkar ve ihtiyacı olan babaları için çobanlık yapıyorlar, koyunları otlatıyorlar ve onları sularlarken iffet ve namuslarından dolayı sonraya kalıyorlar.

Allah’ın lütfu ki, her iki ihtiyaç sahibini birbiri ile buluşturuyor; Musa aleyhisselam’a bir yurt ve bir peygamber kızı eş lütfederken, bu itaatkar kızlardan birine da peygamber bir koca ve  babasına peygamber bir damat lütfetti. Salih ve saliha olanlara rabbimiz ne büyük ikramlarda bulunuyor.

Zaten kocasına itaat eden Hacer validemize de, onun kıymetli oğluna su aramak için gidip geldiği Safa ile Merve arasında sa’y yapmayı kıyamete kadar ümmeti Muhammed’e ibadetlerinin bir parçası olarak onun sabrının ve itaatinin karşılığı olarak sundu. Babasına teslim olan İsmail aleyhisselam hatırasına da taşlanan şeytanlar ve kesilen kurban da ayrı bir lütuf değil mi?

Cahiliye de hiç kıymeti olmayan kızlar ar vesilesi, sahip olunan erkekler güç ifadesi olurken, Ä°slam bu insanlara yeni bir hayat, yeni bir dünya ve sonsuz mutluluk sundu; hem de sahip oldukları ve hiç deÄŸeri olmayan ÅŸeylerle karıştırdıkları  deÄŸerlerin farkını gözleri önüne kendi anlayacakları dilden kendi içlerinde birisi vasıtası ile sunarak…

Tarihi ilk insana dayanan kurban ibadetini ihya ve icra etme zamanı yaklaşırken, Yaradanımıza hakiki bir kul olmak, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimize gerçek ümmet olmak, zamanımızda ümmetin emanet edildiği hakiki alimleri ve emirleri tanıyarak onlara samimi itaat etmek, şeytan ve nefsimizi  ve sahte tanrıları gerçek düşman bilip onlarla yılmadan mücadele etmek, babalarımıza ve annelerimize isyankar olmayan bir evlat olmak, çocuklarımıza sabırlı anne-babalık yapmak vazifelerimizi hakkıyla ne kadar yerine getirebiliyor olduğumuzu tekrar gözden geçirmenin de zamanı olduğunu düşünüyorum.

Ya Rabbi! Beni de İbrahim aleyhisselam gibi “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” (2/131) diyenlerden eyle.

Ya Rabbi! Ben de Lokman aleyhisselam gibi (31/13) oğluma diyorum ki:  “Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü O’na ortak koşmak büyük bir zulümdür.”  “Allah’a, anne ve babana şükret, dönüş ancak Allah’adır” (31/14).  “Ey yavrucuğum! Şüphesiz ki yaptığın iyilik ve kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olsa, hem de bir kaya içinde veya göklerde, yahut yer içinde bile olsa, Allah onu getirir ve karşılığını verir” (31/16). “Ey Oğulcuğum! Namazı dosdoğru/gereğine uygun olarak kıl, iyiliği emret, kötülüğü engelle. Bu esnada başına gelecek musibetlere sabret. Çünkü bunlar Allah’ın emrettiği kesinlikle ve kararlılıkla yapılacak işlerdir” (31/17). “Yürüyüşünde ölçülü ve kibirsiz ol, konuşurken sesini de alçak tut. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir” (31/19).  

 Ya Rabbi! Beni, ehlimi ve bütün sevdiklerimi emrine uygun yaşayanlardan eyle. Babanın çocuğuna fayda veremeyeceği, çocuğun da babasına fayda veremeyeceği bir günde benim dostum Sen ol. Şüphesiz ki Senin vaadin gerçektir. Dünya hayatında beni aldananlardan eyleme. Çok aldatıcı şeytan ve dostlarının da bizi Senin engin affın ile aldatmasına, günahlara daldırmasına ve ibadetten alıkoymasına fırsat verme Ya Rabbi, fırsat verme!..

Ya Rabbi! Eğer anne-babamdan biri veya her ikisi benim yanımda ihtiyarlığa erişirlerse, onlara “öf” bile dememe, onları azarlamama fırsat verme ve onlara çok nazik ve tatlı söz söylememe fırsat ver Allahım (17/23). “Ey Rabbim! Onlar küçükken beni acıyıp yetiştirdikleri gibi sen de şimdi onlara acı ve esirge” (17/24).

Ya Rabbi! Sen insana, anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettin. Her anne çocuğunu karnında zahmetle taşıdı ve onu zahmetle doğurdu. Allahım, ben de; Ebu Bekir radıyallahu anh gibi: “Yâ Rabbi! Gerek bana, gerek anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi, razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et ve beni muvaffak kıl. Neslimi de benim için ıslah et, onları iyi insanlar yap. Şüphesiz ben, tevbe edip sana yöneldim ve hakikat ben, sana teslim olanlardanım.” (46/15) diyorum. Dualarımı kabul buyur Allahım.

 “Benim namazım, hac, umre, diğer ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (6/162).

Duamın sonu: “Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn”; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” (10/10).

Mahmud Salih- 30 Zi’l-ka’de 1430 Salı/17 Kasım 2009

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

En Güzel Etiket/Kariyer: “Râdıyeten Merdıyye”

‘Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak’ O’na kavuşmak

 “Rabbin seni seviyor mu?

Sen O’nu ne kadar seviyorsun?

Ne kadar andığına bak!

Ne kadar okuduÄŸuna bak!

Ne kadar anladığına bak!…”

 ‘Bizi ve geleceğimizi düşünerek’ hizmet veren www.zinde.info  sitesinde yayınlanan “Hayat ve Hizmet Anlaşımız” adlı dosyanın ilk maddesi: Her Zaman, Her Yerde Ve Her Şeyde Önce Allah Rızası.

Maddenin açıklaması şöyle devam eder: “Hayatımızın ve buna paralel olarak hizmetimizin hedefini anlamlı, açık, net, doğru bir şekilde tanımlayabilmek ve çok sağlam bir zemine oturtabilmek için ‘’Allah’ın Rızası’nı kazanmak’’ kavramını ayrıntılı ve ana kaynaklara dayanarak tefekkür etmeliyiz. Sadece bu geçici dünya hayatında değil, sonsuz ahiret hayatında da bize özlenen bir huzur, hoşnutluk ve mutluluk hali sağlayacak olan bir hayat ve hizmet anlayışına ihtiyacımız var. Bunun için Allah’ın rızasını kazanmayı; her zaman, her yerde ve her şeyde ön şart olarak değerlendirme şuur ve hassasiyetini geliştirmeliyiz.”[1]

Geçen hafta Cuma hutbesinde imam çok önemli bir konuya temas etti: Dünya hayatının geçiciliÄŸi, ahiretin ebediliÄŸi… Üç nefeslik dünya hayatında “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî= Ya Rabbi hayatta benim isteÄŸim, arzum sadece Sensin ve ben sadece ve sadece Senin rızanı kazanmak istiyorum” hedefine odaklanmamız ve bu hedefi hiç unutmamak için yakamızda bir rozet=gülcük olarak taşımamız; “hiç ölmeyecekmiÅŸ gibi dünya için, yarın ölecekmiÅŸ gibi ahiret için” çalışmamız gerekirken bunun tam aksine, biz gafil insanların geçici dünya hayatı için ebedi imiÅŸ gibi çalıştığımızı, ebedi ahiret hayatı için ise geçici imiÅŸ gibi, yarın ölmeyecekmiÅŸ gibi çalıştığımızı, kısa ömrümüzü ve sayılı nefeslerimizi tükettiÄŸimizi akılda kalacak misallerle anlattı. Allah Teala imam arkadaşımızdan da, bizden de, sizden ve bütün sevdiklerimizden de razı olsun, biz de Allah’tan razı olalım.

Allah bizden nasıl razı olacak, biz O’ndan nasıl razı olacağız? İşte en büyük ve hayati konu bu; en güzel etiket/kariyer de “râdıyeten merdıyye” = Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak[2] O’na kavuşmak.

Sahabe efendilerimizin mesleklerini pek bilmeyiz. Ama onların hepsinin ortak mesleklerini hepimiz biliriz: “Allah’ın rızasını kazanmak için İslam’ı yaşamak ve tebliğ etmek.” Bu yüzden dünyanın her tarafında kabirleri var. Çok azının kabri Medine’dedir.

Onların isimleri anıldığı zaman hep “radıyallahu anh[3] =Allah ondan/onlardan razı oldu/olsun” deriz. Çünkü Allah celle celâlüh İslâm’a hizmette öne geçen Muhacirler ve Ensâr’dan razı olduğunu, onların da O’ndan razı olduklarını bize haber verir. [4] Bu karşılıklı razı oluşun sonucu olarak da Allah, onlara alt tarafından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırladığını ifade eder. Bu ise hepimizin özlediği ve sonuç olarak arzu ettiğimiz en büyük kurtuluş, mutluluk ve saadettir; And cennetlerine misafir olmaktır.[5]

Hudeybiye’de ağacın altında Peygambere biat ederlerken de, Allah o Muhacirler ve Ensar’dan razı olmuştu.[6] Allah Teala, iyilikte Muhacirler ve Ensar’a uyanlardan, onların yaptıklarını yapanlardan da razı olduğunu/olacağını haber verdi.[7] Hiç şüphesiz, iman edip de sâlih amel işleyenler, yaratılanların en iyileridir. Allah onlardan da, yani iman edip, imanının gereği olan salih/kabule uygun amel işleyenlerden de razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlar/olmalıdırlar. Bu mükâfat ise, Rabbine itaatle içi ürpererek saygı gösteren kimselere mahsustur. Kıyamet günü,  doğru söyleyenlerin, doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür.[8] Allah Teala bunlardan da razı olmuş, bu doğrularda O’ndan razı olmuşlardır.

Allah’ın rızasıyla huzura eren, Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak Rabbine dönen, Allah’ın iyi kullarının içine katılmak ve cennete girmek için çağrılan mutmain bir nefis[9] durumuna erişmek için çalışmak, insanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu aşamaya gelmesi için insanın, nefsiyle mücadelesinde nefsinin hayvanî yönüyle, Emmâre olan kötülüğe, günaha teşvik eden yönü ve Levvâme yani günahlarından pişmanlık duyup kendini kınayan fakat tam vazgeçemeyen yönleriyle mücadele edip onlardan kurtulması lazımdır.[10]

Allah’ın razı olduğu, dolayıyla kendilerininde Allah’tan razı olduğu kimseler  Hizbullah= Allah taraftarlarıdırlar. Ve Allah taraftarları, kurtuluş ve saadete erenlerdendir. Onlar Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman ederler, Allah’a ve Resûlü’ne ve onların emirlerine muhalefet/düşmanlık eden kimselerle dostluk etmezler, onları sevip saymazlar. İsterse onlar; babaları, oğulları, kardeşleri veya sülaleleri olsunlar.[11] Allah taraftarları ya da Allah tarafında olanlar demek; Allah ve Resûlü’ne muhalefet edenlerin, yani şeytan, kâfir, müşrik ve tâğûtların taraftarlığını kabul etmeyen ve Allah’ın buyruklarını esas alıp ona göre yaşayışlarını düzenleyen demektir.

Allah, “Ä°man edip de sâlih/sevaplı iÅŸler yapanların günahlarını elbette örtecek ve mutlaka onlara yaptıklarının daha güzeliyle karşılık verecektir.”[12] Öyleyse “Ey insanlar! Rabbinizin emrine uygun yaÅŸayın, babanın çocuÄŸuna fayda veremeyeceÄŸi, çocuÄŸun da babasına fayda veremeyeceÄŸi bir günden korkun! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı, sizi asla aldatmasın. O çok aldatıcı ÅŸeytan ve dostları da sizi Allah’ın affına güvendirmekle sakın aldatmasın, günâha daldırmasın ve ibâdetten alıkoymasın!.”[13] Allah, “Ey nefislerine karşı günah iÅŸleyip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah ÅŸirk koÅŸan ve inkâr edenler dışında, dilediÄŸi kimseler için bütün günahları bağışlar.” buyurur.[14]

‘Günahlarla kararmış, katılaşmış kalpleri tevbe ettirerek, yanlış yollardan “U” dönüşü yaptırarak Hakk’a çağıran’ bir Allah dostu, yukarda zikredilen ayetleri okuduktan ve  son ayeti de hatırlattıktan sonra bizlere şu uyarıda bulunur:  ‘Biz de bu ayeti kerimenin mealine sığınarak, şu ana kadar işlediğimiz kusurlarımızdan, günahlarımızdan bir daha işlememek üzere Allah nezdinde tövbe ediyoruz inşallah, dönüyoruz ve bu ayetin muhatabı olan insanlardan olmak istiyoruz, Allah’ın günahlarımızı bağışlamasını istiyoruz. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir ama O’nun merhametini istismar ederek veya O’nun merhametine güvenerek hata işlemeye, gaflet içerisinde yaşamaya devam etmek ancak ahmakların yapacağı bir davranış şeklidir. Kendimizi de böyle davranışlardan men ediyoruz, alıkoyuyoruz. İnşallah bugünden sonra, Allah’ın sevdiği işlerle uğraşarak, sevdiği kulları arasına girmeyi Allah’tan niyaz ediyoruz.’[15] Çünkü Allah, geçmişte yapılmış hataların en kötüsünü bile örtecek ve o hatasından tevbe edip dönenlerin mükafatlarını, yapmış olduklarının en güzeliyle verecektir.[16]

Yazımızı yine bu Allah dostunun şu çağrısı ve duası ile bitirelim: “Böylece netice olarak, sizleri; Allah’ı sevmeye davet ediyorum.

Ya Rabbi! Yolumuzu aç! Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et. Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru. Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir. Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.”[17]

 

Mahmud Z. Ãœnal

19/10/2009

 


[1] www.zinde.info, eriÅŸim 10.10.09.

[2] 89/Fecr, 27-30.

[3] Arapça gramerine göre bir erkek sahabe için anhu, iki sahabe için –kadın erkek farketmez- anhuma, bir kadın sahabe için anha, ikiden fazla sahabenin adı zikredilince ise anhum denir. Saygı, hürmet ve dua ifadesi olarak peygamberler için “aleyhisselam(as.)”, peygamberimiz için “sallallahu aleyhi vesellem(sas.)”, sahabeler için “radıyallahu anh(ra.)”, evliyaullah için de “kuddise sırruh veya kaddesallah sırrahu(ks.)” ifadeleri kullanılır.

[4] 9/Tevbe, 100.

[5] 98/Beyyine, 7-8; 5/Maide, 119.

[6] 48/Fetih, 18.

[7] 9/Tevbe, 100.

[8] 98/Beyyine, 7-8; 5/Maide, 119.

[9] 89/Fecr, 27-30.

[10] Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Meali, 89/Fecr, 27-30. ayetlerin açıklaması.

[11] 58/Mücadele, 22.

[12] 29/Ankebut, 7.

[13] 31/Lokmân, 33; 35/Fâtır, 5.

[14] 39/Zümer, 53.

[15] http://www.iskenderpasa.com/MNC/13Safer1427.asp, eriÅŸim 18.10.09.

[16] 39/Zümer, 35.

[17] http://www.iskenderpasa.com/ozel/yad2003/anma.2003.asp, eriÅŸim 18.10.09.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim Işığında Ehl-i Kitap

İslam; ilk insan ve ilk peygamberle başlayarak binlerce yıllık bir süreçte son peygamber Hz.Muhammed(S)’in şahsında tüm insanlığa indirilen K.Kerim ile tamamlanan, tevhid esaslı bir dindir.
 
Yahudilik ve Hristiyanlık ise aslında birer İslam peygamberi olan Hz.Musa (as), Hz.Davut(as) ve Hz.İsa(as)’dan sonra gelen muharref kültürün öncüleri din adamlarının, kendilerine emanet olarak verilen, korumakla yükümlü oldukları (Bakara 63,93; Al-i İmran 187), İslam dininin esaslarını içeren (Bakara 83; Beyyine 4,5), Allah’ın indirdiği Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i menfaatleri istikametinde değiştirmeleri sonucunda oluşturdukları ve şirk temelinde yapılandırdıkları batıl dinlerdir. (Bakara 79,116; Maide 72,73; Tevbe 30,31)                              
 
Tevrat, Zebur ve İncil’in orjinal metinleri her ne kadar tahrifatçılar tarafından büyük ölçüde  değiştirilmişse de bu durum daha önce indirilmiş ilahi kitapların ortak mesajını içinde barındıran, kapsayıcı ve tasdikleyici nitelikte olan (Al-İmran 3; Bakara 89,91; Ahkaf 12,29,30; Fatır 31), Allah’ın indirmiş olduğu ve koruması altına aldığı son kitap Kur’an (Hicr 9) ile sona ermiştir.
 
Çünkü Kur’an, bu kitaplardaki ayetlerin bazen mesajlarını (Bakara 83), bazen de birebir orijinal metinlerini aktarmıştır (Fetih 29; Maide 32,44,45,46). Yani Tevrat, Zebur ve İncil’in hükümlerini ve ortak mesajlarını kaynağından öğrenmek isteyen kişi mutlaka Kur’an’ı okumalıdır.
 
Bunun yanında Kur’an, hangi gerekçelerle, hangi ayetlerin nasıl ve kimler tarafından değiştiriliğini de detaylı olarak ele alır (Al-i İmran 23,24,75,78; Nisa 46; Maide 13,14,18,70).
 
Daha sonra meydan okuma (Bakara 23,24; Enbiya 24) ve lanetleşme de  (Al-i İmran 61) dahil olmak üzere çeşitli tartışma metotlarını kullanarak ehl-i kitabın ortaya attığı tüm gerekçeleri delilleriyle birlikte çürütür.(Al-i İmran 65,66,67; Zuhruf 81;Enbiya 22)
 
K.Kerim; kitap ehlinin, gerçekleri bile bile nasıl çarpıttıklarını (Al-i İmran 78; Maide 60-65), Allah’a ve peygamberlerine nasıl iftira attıklarını (Maide 116-118; En’am 91; Tevbe 30,31; Hud 18,19; Saf 7), Allah’ın yetkilerini nasıl kendilerinde gördüklerini ve sözde yetkilerle insanların üzerinde nasıl dini,siyasi,sosyal ve ekonomik (Maide 62,63; Tevbe 31,34,35) hakimiyet kurduklarını tüm boyutlarıyla ortaya koyduktan sonra müslümanların nasıl bir tavır sergilemesi gerektiğini söyler.(Bakara 109; Al-i İmran 64; Maide 48-52,67,75; Ankebut 46, Ahkaf10)
 
 Apaçık gerçekler karşısında inat eden ve zorbalık yapanların psikolojik tahlilini (Al-i İmran 120; Yunus 36; Kasas 50) yaparak sadece dilleriyle söylediklerini değil kalplerinde sakladıkları asıl gerçekleri de gözler önüne serer (Al-i İmran 69,70,71,75,78; Nisa155; Bakara146; En’am 20). Böyle davrandıkları sürece dünyada ve ahirette başlarına ne tür felaketler geleceği de hatırlatılarak (Al-i İmran 112, Maide 64, Al-i İmran  22,77;Bakara 174,175) doğru davranmaya çağrılır.(Nisa 47,48,170,171,172; Bakara 41,42; Al-i İmran 64,98,99; Nisa 171,172; Maide75,76,77)
 
Ayrıca içlerinden,apaçık gerçekler karşısında kendini değiştirmeye meyilli olan, ayetlere teslim olan ve nihayet mü’min olma şerefine erişen bir grubun varlığıda belirtilerek aslında kendi aralarında da mutlak bir ittifakın olmadığı vurgulanır.
 
Kur’an aslında diğer ilahi kitapları ve peygamberleri reddetmek bir tarafa onlara imanı, mü’minlerin iman şartı olarak belirlemiş ve kendi bünyesinde koruyarak evrensel bir boyuta taşımıştır (Bakara 4; Al-i İmran 84).Bu nedenle Kur’an, sadece Hz.Muhammed(S)’den  bahsetmez. Başta Hz.Musa (as) ve Hz.İsa (as) ayrıntılı olmak üzere yirmiye yakın İsrailoğullarına gönderilen
peygamberi konu edinir, hayatlarını, mücadelelerini, mesajlarını mü’minlere aktararak örnek almalarını ister.(En’am 90) 
   
Dolayısıyla Kur’an’ı okuyan ve ona iman eden bir kişi daha önce indirilmiş ilahi kitapları da indirildiği şekliyle tanımış ve onlara iman etmiş olur. Kur’an, Yahudi ve hristiyanlara çağrı yaparak dürüst davranmaları gerektiğini (Maide 116-118), apaçık gerçekleri saklamamaları gerektiğini aksi takdirde kendilerini destekleyen kitaba ve peygambere inanmamaları neticesinde herhangi bir temel üzerinde olamayacaklarını açıkça söyler (Maide 68; Beyyine 4,5).
 
 Bu nedenle yahudi ve hristiyanların kendi kitaplarında ve inançlarında samimi olduklarının tek göstergesi Kur’an’a ve Resulullah (S)’a iman edip müslüman olmalarıdır (Bakara 41, 42;Hud 17; Saf 6; Maide 52,111; Cuma 5). Üstelik kendi kitapları ve peygamberleri  de zaten kendilerine böyle yapmalarını emretmektedir. (Tevrat, Tesniye 18:18-19.), (Tevrat, Tesniye 33:2), (Tevrat, Mezmurlar 45/1,17), (Tevrat, Haggay 2:7), (İncil, Yuhanna 16/7,13), (İncil, Yuhanna 14/16), (İncil , Yuhanna 14/30)
****
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

İletişimin Anlamı

 Sizce iletişimin anlamı nedir? Bunu anlatmak için çok söze gerek yok. İki güzel öykü size iletişimin gerçek anlamını anlatmak için keyifli birer seçim olacak diye düşünüyorum.

 Padişah ve yolunacak kaz

 Çok soğuk bir kış günü padişah, kıyafet değiştirerek gezmeye karar vermiş.

Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler.

Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış.

– Selamünaleyküm ey ihtiyar

– Aleykümselâm ey cihan padiÅŸahı…

PadiÅŸah sormuÅŸ.

– Altılarda ne yaptın?

– Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…

PadiÅŸah yine sormuÅŸ.

– Ellerin yok mu?

– Ellerim vardı. Lakin ellere yaradı…

Padişah gülmüş.

– Bir kaz göndersem yolar mısın?

– Hem de cıyaklatmadan…

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş.

– Ne konuÅŸtuÄŸumuzu anladın mı?

– Hayır padiÅŸahım…

PadiÅŸah sinirlenmiÅŸ.

– Bu akÅŸama kadar ne konuÅŸtuÄŸumuzu anlamazsan kelleni alırım.

Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor ve hemen sorularını sormaya başlamış.

– Ne konuÅŸtunuz siz padiÅŸahla?

Adam, baş veziri söyle bir süzmüş.

– Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.

Baş vezir, yüz altın vermiş.

– Sen padiÅŸahı, cihan padiÅŸahı diye selamladın. Nereden anladın padiÅŸah olduÄŸunu?

– Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padiÅŸahtan baÅŸkası giyemezdi.

Vezir kafasını kaşımış.

– Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?

Adam, bu soruya cevap vermek için bir yüz altın daha almış.

– PadiÅŸah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz deÄŸil, altı ay da kış da çalışmazsak, yemek bulamıyoruz, dedim.

Vezir bir soru daha sormuÅŸ…

– Ellerin yok mu?

Adam bir yüz altın daha almış.

– Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, dedim.

– Vezir yine kafasını sallamış.

РBir de kaz g̦nderirsem dedi, o ne demek?

Adam gülmüş.

– Onu da sen bul.

 

AteÅŸ dersi

Bir bilgenin ders halkasının müdavimlerinden biri, nice seneler sonra, halkayı terk etmişti. Haftalar aylar geçip adam ortalarda gözükmeyince, bilge kişi kendisini ziyarete karar verdi.

Mevsim kıştı, adam evde yalnızdı ve evin salonundaki büyük ocakta gürül gürül odun yanıyordu. Bilgenin kendisini niye ziyaret ettiğini tahmin eden adam, üşümüş olan bilgeyi ocağın başına davet etti, kendisi de bir şeyler ikram etmek için mutfağa yöneldi.

Ocağın yanı başına oturan bilge, gelen ikramı kabul etti, fakat adama hiçbir şey demedi. Sanki adam evde yokmuş, sanki kendi evinde tek başına oturuyormuş gibiydi.

Bütün dikkatini ocağa vermiş gözüküyordu. Bilge birkaç dakika sonra maşayı eline aldı, iyice köz haline gelmiş odunlardan birini ocağın bir kenarına koydu. Sonra minderine oturdu. Hala bir şey söylemiyordu.

Kenara konmuş olan közün ateşi yavaş yavaş azaldı, sonra söndü. Odada çıt çıkmıyordu. İlk baştaki selamlaşma hariç, bir kelime bile konuşulmuş değildi.

Bilge gitmeye hazırlanırken, sönmüş közü aldı ve yeniden ateşin ortasına koydu. Köz, ateşle ve yanan odunların ısısıyla çabucak parladı. Bilge ayrılmak için kapıya yöneldiğinde, ev sahibi:

– Ziyaretinizin sebebini anlıyorum. AteÅŸ dersiniz için de teÅŸekkür ederim. Bundan sonra sohbetlerinizi hiç aksatmayacağım.

Eftal ORHAN

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Medeniyetimizin Yitik Değerleri: İslam Bilim Teknolojileri Müzesi

 Endülüs, Ä°stanbul, BaÄŸdat, Kudüs, Åžam, Yemen… Gözü yaÅŸlı medeniyetimizin yitik bırakılmış huzmeleri. Yüreklerde tekrardan keÅŸfedilmeyi ve fethedilmeyi bekleyen, bizi “biz” yapan, bir madalyon gibi boynumuzda taşımamız gereken deÄŸerlerimiz…

Gülhane Parkı’nda Ä°slam Bilim Teknolojileri Müzesi açıldı. Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası’nda hizmet verecek olan Ä°stanbul Ä°slam, Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi için Ä°stanbul BüyükÅŸehir Belediyesi, Kültür Bakanlığı ve Prof. Dr. Fuat Sezgin ile ortak bir çalışma yaparak dünyanın ilk ‘Ä°slam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni Ä°stanbul’a kazandırdı. Törende konuÅŸan BaÅŸbakan ErdoÄŸan, “Burada sergilenen eserler medeniyet tarihi yazımında düşülen çok temel bir yanılgıyı düzeltme imkânı verecek” dedi.

“from imagination to reality, from drawing to material hayalden gerçeÄŸe, çizimden malzemeye”

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), TÜBİTAK, Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü ve Büyükşehir Belediyesi arasında imzalanan protokol çerçevesinde kurulan müzede, Frankfurt Üniversitesi Arap İslam Bilimleri Enstitüsü tarafından kaynaklardaki tarif ve resimlere, çok küçük bir kısmı da günümüze ulaşan orijinal cihazlara dayanarak hazırlanan, Müslümanların 8. ve 16. yüzyıllar arasında gerçekleştirdikleri alet ve cihazların örnekleri sergileniyor.

Evrenin ahengini anlamaya çalışan Ä°slam filozofları, yaptıkları aletlerle yıldızlarla iletiÅŸim kurmaya çabalamış, kâinatı okuyarak kâinatta var olan müthiÅŸ koroda insanın varoluÅŸunun hikmetini idrak etmeye çalışmışlar. Ä°bn Heysem  “Evren bütün deÄŸiÅŸimlerine raÄŸmen bir düzen ve bütün ayrıntılarına raÄŸmen bir ahenk içindedir” sözüyle anlamın kapısını aralamış. Evrendeki müthiÅŸ koro hakkında müzede Åžerif Muhiddin Targan‘ın ÅŸu sözü dikkat çekicidir: “Kâinatın bir lisanı vardır, o lisan musikidir.”

Klasik Osmanlı Türk mimarisinde dahi ve sivil bütün binalarda asırlardır kullanılan en küçük ölçü birimi “Târ-ı Ankebut” yani “Örümcek Ağı” ile yapılmış kuleler, Rasathaneler, Darüşşifalar, yapay mücevher imalatı için yapılmış fırınlar, Hekim ve Kimyacı Ebu Bekr Er Râzi‘nin “metalleri eritmek, ametalleri iÅŸlemek” amacıyla yaptığı fonksiyon hesapları, Ä°bn Heysem’in aksidental ışığın doÄŸrusal cereyan ettiÄŸini ispatlamak için kurduÄŸu deney düzenekleri… 

Kendi türünde ‘dünyada ilk’ olan “Ä°slam Bilim ve Teknoloji Müzesi”nde Müslüman bilginlerin kurdukları kimyasal düzenekler ile rasathane, hastane, üniversite gibi kurumsal eserler de görsel olarak yer alıyor. Ä°lk etapta 140 eserin sergileneceÄŸi ve zamanla bu eserlerin sayısının 800’ü bulacağı müzede, ayrıca “Bilimler Tarihi Kütüphanesi” de yer alıyor. 3 bina içerisinde 550 metrekare alanda faaliyet gösteren müze, Rönesans’ın Ä°slam kültür çevresinde 8. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar devam eden bilimsel çalışma ve baÅŸarılara dayandığını gözler önüne seriyor. Prof. Fuat Sezgin’in katkılarıyla oluÅŸturulan müzede astronomi, coÄŸrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve mekanik, savaÅŸ teknolojisi ve mimarlık dallarındaki eserler ve aletler yer alıyor.

Galaksilerde Seyahat Etmek…

Usturlaplardan denge ağırlıklı mancınıklara, Hekimlerin tıp alanında kullandığı aletlerden güneş sistemine, helezonlu pompadan deney düzeneklerine, gökkürelerden duvarlara işlenen medeniyet tablolarına kadar akustik bir ortamda, insan o ana gidip kendisini sinüs hesaplama aletinin yapımında buluyor, pergeller ile açı hesaplıyor sanki…

Gıyaseddin Cemşîd el Kaşâni Pi sayısının virgülden sonraki 12 basamağını Avrupalı matematikçilerden 200 yıl önce 1424 yılında hesaplamış, Ä°lk ve orta çağın en büyük seyyahı Ä°bn Battuta’nın, Rıhlet-ü Ä°bn Battuta adlı eserinden tasvirlerle müze gizemli bir ortama bürünmüş.

OkuduÄŸum Harita mühendisliÄŸi bölümünde Küresel Trigonometri dersinden elde edindiÄŸimiz bilgilerle gökküreler üzerinden “öyle bir çaÄŸda nasıl bu kadar ileri gitmiÅŸler?” sorusuna cevap arayıp tefekkür ediyoruz. Endülüslü âlimlerin astronomi dalındaki eserlerinin, yıldızların yüksekliklerini hesaplamak için yapılan usturlapların karanlık bir ortamda sarı ışıkla aydınlatılması, insanı modern dünyanın büyüsünden arındırıp “Aa biz neler yapmışız, nelere sahipmiÅŸiz, vay be…” dedirtiyor. Nobel ödüllü ünlü Fransız Fizikçi Pierre Curie “Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı. Atomu parçalayabildik, eÄŸer yakılan bir milyon kitabın yarısı elimize ulaÅŸmış olsaydı, bugün çoktan uzayda galaksiler arasında seyahat ediyor olacaktık” demiÅŸti. 

Bu Müzeyi Herkes Gezmeli…

Böyle bir müzenin daha çok tanıtılması gerekmez mi?… Yazarlarımızın en azından köşe yazılarına taşımalarıyla, gençlerin kendi deÄŸerlerini tanıması adına sesimize ses katarak medeniyetimizin yitik deÄŸerlerini tanıtma giriÅŸimlerini desteklemelerini bekliyoruz.

Müzeyi ve eserlerin tanıtımını konusunda tanıtıcı broşürlerin daha tanıtıcı ve ilgi çekici olması müzeye ilgiyi arttıracaktır.

Eserler hakkında gelenlerin “niçin, neden” gibi sorular karşısında daha açıklayıcı bilgilere, yer yer detay bilgilere yer verilmesi daha açıklayıcı olur kanaatindeyiz. Eserlerin hemen yanında bulunan plazma ekranlarda verilen bilgiler görsel ve açıklayıcı lakin bunun metinlere de yansıması çok daha hoÅŸ olacaktır

Müze yetkililerine de, gelenlerin sıcakta rahatsız olmamaları için önlem almalarını, özellikle üst kata bir klima koymalarını tavsiye ediyoruz.

Müzenin Kurucularından Fuat Sezgin Kimdir?

Hayatı: 24 Ekim 1924’te Bitlis’te doÄŸdu. 1943–1951 yılları arasında Ä°stanbul Ãœniversitesi Edebiyat Fakültesi Åžarkiyat Enstitüsü’nde Ä°slami Bilimler ve Orientalistik alanında öncü bir yere sahip olan Alman orientalist Hellmut Ritter’in (1892–1971) yanında öğrenim gördü. 1954’te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde Buhari’nin Kaynakları adlı doktora tezini tamamladı. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak Ä°slam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari’nin (810–870) bir araya getirdiÄŸi hadislerde biline geldiÄŸinin aksine sözlü kaynaklara deÄŸil Ä°slam’ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar geri giden yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı. Bu tez Avrupa merkezli orientalist çevrelerde hala tartışılmaktadır. 1954 yılında Ä°slam AraÅŸtırmaları Enstitüsü’nde doçent oldu. Burada Zeki Velidi Togan ile çalıştı.

27 Mayısçıların Kovduğu Fuat Sezgin

27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaÅŸtırılan ve 147’likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. 1965 yılında Frankfurt Ãœniversitesi’nde profesör oldu. Oradaki bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası Arap-Ä°slam kültür çevresinde tabii bilimler tarihi alanı olmuÅŸtur ve bu alanda 1965 yılında habilitasyon çalışmasını yapmıştır. Henüz Ä°stanbul’da iken baÅŸladığı 7./14. yüzyıldan itibaren geliÅŸen Arap-Ä°slam edebiyatı tarihi çalışmasına Almanya’da da devam ederek, orientalistik çalışmaları için kaynak eser haline gelmiÅŸ ve hala aşılamamış 13 ciltlik eserinin ilk cildini 1967 son cildini ise 2000 yılında yayınladı. Geschichte des arabischen Schrifttums Ä°slam’ın ilk döneminde uÄŸraşılmış, dini ve tarihi edebiyattan coÄŸrafya ve haritacılığa kadar bütün ana ve yan bilim dallarını konu edinmektedir. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın Ä°slami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kiÅŸidir. Bu ve baÅŸka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Ãœniversitesi’ne baÄŸlı Arap-Ä°slam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütmektedir.

Ödülleri: Kral Faysal Ödülü (1978), Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980), Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982), Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001), İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004).

Yayınları: 60 yılı aÅŸkın bir süredir bilim tarihi çalışmalarını yürütmekte olan Prof Dr. Fuat Sezgin’in baÅŸyapıtı olan Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) isimli 13 ciltlik eserinin iÅŸlediÄŸi konular ÅŸunlardır:

Cilt 1, Leiden 1967: Kuran bilimleri, hadis, tarih, fıkıh, kelam ve tasavvuf. (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 2, Leiden 1975: Edebiyat / Şiir (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 3, Leiden 1970: Tıp, Farmakoloji, Zooloji, Veterinerlik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 4, Leiden 1971: Simya, Kimya, Botanik, Ziraat (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 5, Leiden 1974: Matematik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 6, Leiden 1978: Astronomi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 7, Leiden 1979: Astroloji, Meteoroloji ve ilgili bilimler (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 8, Leiden 1982: Leksikografi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 9, Leiden 1984: Gramer (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)

Cilt 10, Frankfurt 2000: Ä°slam’da matematiksel coÄŸrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı

Cilt 11, Frankfurt 2000: Ä°slam’da matematiksel coÄŸrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı

Cilt 12, Frankfurt 2000: Ä°slam’da matematiksel coÄŸrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı, haritalar.

*Fuat Sezgin’in Ä°slam bilimler tarihinde eÅŸsiz bir yere sahip olan bir diÄŸer çalışması ise CoÄŸrafya, Avrupalı seyyahların Seyahatnameleri, Matematik ve Astronomi, Tıp, Felsefe, Müzik, Nümizmatik, Tarih yazımcılığı ve bilimler tasnifi ve diÄŸer konularda yazılmış orijinal eserlerin tıpkıbasımlarını ve bu konuda araÅŸtırmalar yapmış olan batılı bilim adamlarının çalışmalarının yeniden basımlarını içeren seriler halinde 1300 cilt civarındaki yayınları.
 
Yunus Emre Tozal
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

15 Tehlikeli Gıda Katkı Maddesi

Allerji, Astım, Beyin hasarı, Kanser Oluşturabilen Bu Şaibeli Katkı Maddelerine Gerçekten İhtiyacınız Var mı?
Bugün dünya üzerinde, koruma, renklendirme, kıvamlandırma, tat verme, tatlandırma ve daha birçok özellikler vermek amacı ile yapay gıdalara 3000 den daha fazla katkı maddesi ilave edilebilmektedir. Bu katkı maddelerinin hiçbiri de tüketiciye fayda sağlayacak maddeler değildir. Üstelik burada sadece 15 tanesi için açıklayacağımız gibi birçok zararlı sonuçları olabilen maddelerdir. Buna rağmen hepsi de yasal olarak kullanıma açık tutulmaktadır. Üreticilerimiz kullanmaya, tüketicilerimiz de tüketmeye sorumsuzca devam etmektedir.

 Siz tüketiciler, endüstri tesislerinde işlenmiş gıda maddeleri ile bu katkı maddelerine karşılık gelen bir riske doğru farkında olmadan koşuyor ve etiketlerini okuyup anlayıncaya kadar bir bilmece çözmedeki yorgunluğa denk bir yorgunluk yaşıyorsunuz.

 Şüphesiz büyük ölçüde taze gıda maddeleri yiyerek bu nahoş katkı maddelerinden uzak durmak en iyisidir. En azından yemeklerinizde bazı işlenmiş gıda maddelerinin içerdiği aşağıdaki katkı maddelerinden uzak durmanızda ve etiketlerine baktığınızda kafanızı çevirip şöyle geçip gitmenizde sağlığınız için yarar vardır.

 E310 Propyl Gallate

 Bu koruyucu, katı ve sıvı yağların bozulmasını önlemek için kullanılmaktadır. Bitkisel yağlarda, et ürünlerinde, dilimlenmiş patateslerde, hazır çorbalarda ve sakızlarda koruyucu katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Çoğunlukla BHA ve BHT katkı maddeleri ile birlikte kullanılır. Kansere sebep olabilir. Gastrit ve cilt tahrişine neden olabilir, kandaki hemoglobine zarar verdiği için bebek ve küçük çocuk gıdalarında izin verilmemiştir.

 E320 BHA ve E321 BHT

 Butillenmiş hidroksianisol(BHA) ve Butillenmiş hidroksitoluen(BHT) katı ve sıvı yağların bozulmasını, küflenmesini önlemek için kullanılmaktadır. Tahıl ve ürünlerinde, sakızlarda, bitkisel yağlarda, patates cipslerinde, tazeliğini muhafaza etmek için bazı paketlenmiş gıda maddelerinde kullanılmaktadır. Yapılan bazı çalışmalarda bu katkı maddesinin farelerde kansere sebep olduğu bildirilmiştir. Bebe mamalarında izin verilmemiştir, alerjik reaksiyon yapabilir, hiperaktiviteye, kanserojen, estrojen etkilere ve diğer olumsuzluklara sebep olabilir. Tükete geldiğiniz ürünlerin etiketinde bu katkı maddesinin kullanıldığı bilgisi varsa, bu katkı maddesini içermeyen bir başka marka ürünlere yönelmeniz sağlığınız için daha uygun olacaktır.

 E924 Potassium Bromate

 Bu katkı maddesi ekmek ve unlu gıdalarda hacım artırmak ve daha güzel ekmekiçi yapısı oluşturmak için kullanılmaktadır. Bromat hayvanlarda kansere sebep olmaktadır. Bromat ABD ve Japonya dışında bütün dünyada yasaklanmıştır.

 E621Monosodium glutamate (MSG)

 MSG, hazır çorbalar, salata sosları, sucuk, salam, sosisler, tütsülenmiş balık, patates cipsleri gibi pekçok paketlenmiş gıda maddelerinde lezzet artırıcı olarak kullanılmaktadır. Bir yazar ve sinir hastalıkları uzmanı olan Dr. Russell Blaylock’a göre; ani kalp ölümleri ile (özellikle sporcularda) ve MSG ve yapay tatlandırıcılar gibi katkı maddelerin sebep olduğu excitotoxic hasarlar arasında bir bağ bulunmaktadır. Excitotoxinler bir gurup heyecan artırıcı amino asitlerdir ki, bunlar hassas sinir hücrelerinin ölümüne sebep olabilir.

 Pekçok tüketici de MSG nin hastalık yapıcı etkisini bizzat yaşamışlardır. MSG içeren gıdaları yedikten sonra ortaya çıkan bu rahatsızlıklar, baş ağrısı, mide bulantısı ve kusmadır.Birçok üründe MSG kullanımı maalesef gizli yapılmakta etikette gösterilmemektedir. Eğer güvenli bir katkı maddesi ise üreticiler neden gizlerler?

 E951 Aspartame (Equal, NutraSweet)

 Bu yapay tatlandırıcılar diyet soda, diyet gıdalar ve düşük kalorili gıdalarda kullanılmaktadır. 1970 li yıllarda yapılan çalışmalarda farelerde beyin tümörüne sebep olduğu belirtilmiştir. 2005 de yapılan en son araştırmalar küçük dozlarda bile farelerde beyin tümörleri ile birlikte lenf ve kan kanseri meydana getirdiğini ortaya koymuştur.

 Aspartama duyarlı insanlar, tüketimden sonra başağrısından, baş dönmesinden ve hallusinasyondan ızdırap çekebilirler. Aspartama duyarlı olan kişilerde anjioödeme veya göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur.

 E950 Acesulfame-K

 Asesulfam-K normal şekerden 200 defa daha tatlı dır. Fırın ve pasta ürünlerinde, sakızlarda, jelatinli şekerlemelerde ve meşrubatlarda kullanılmaktadır. İki fare araştırmasında bu maddelerin kansere sebep oldukları ve diğer çalışmalarda ise bu katkı maddesinin güveliğinin bulunmadığı ispatlanmaktadır.

 Olestra

 Olestra, Olean markası ile, krakerlerde ve patates cipslerde katı yağ yerine kullanılmaktadır. Bu sentetik katı yağ vücut tarafından emilememektedir. Bu madde ishale, gevşer bağırsak, karın ağrıları, beden gücünün azalmasına ve gazlanmaya sebep olabilir.

 E250-E251 Sodium Nitrite (Sodium Nitrate)

 Sodyum nitrit veya sodyum nitrat sucuk, salam, sosislerde, hazır et yemeklerinde, tütsülenmiş balıklarda, tuzlanmış bifteklerde ve diğer işlenmiş etlerde koruyucu, renk verici ve lezzet verici olarak kullanılmaktadır. Bu katkı maddeleri, nitrosaminler denilen kanser oluşturucu kimyasalların oluşumuna yol açarlar. Bazı çalışmalar, tüketilen konserve etler ve nitrit ile insanlarda oluşan kanser arasında bir bağın olduğunu göstermiştir. Nitritler nefes daralması, baş dönmesi ve baş ağrısı ile sonuçlanabilecek rahatsızlıklara sebep olduğu bildirilmektedir. Bebek ve küçük çocukların gıdalarında kullanılması kesinlikle yasaktır.

 E220-E228 Sülfitler

 SO2, sülfitleyici maddeler (Sülfür dioksit, sodyum veya potasyumsülfit, bisülfit, metabisülfit) olarak da bilinirler. Gıda koruyucusu olarak ve fermente içeceklerin kaplarında kullanılırlar. Fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, deniz ürünleri, reçeller, jöleler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve ve suyu alınmış sebzeler, dondurulmuş patates ve çorba karışımlarında ve içeceklerde bulunurlar.

 Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncı düşmesi, başta yanma hissi, halsizlik, nabız hızlanması gibi bulgulara neden olur. Ayrıca sülfitler, bunlara duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilir.

 Bir çok restoranın salata barında yüksek düzeyde sülfit mevcuttur.

 E210-E219 Benzoatlar

 Benzoatlar, muz, kek, hububat, çikolata, soslar, katı ve sıvı yağlar, meyankökü, margarin, mayonez, süt tozu, patates tozu ve kuru maya gibi bazı gıdaların işlenmesi sırasında gıda koruyucusu olarak kullanılır. Fırın mamulleri, peynir, sakız, çeşni, dondurulmuş mandıra ürünleri, yumuşak şeker gibi gıda ürünlerinde, kozmetik ürünlerde, diş macunlarında eczacılıkta ağız yoluyla alınan bir çok ilaçta, öksürüğe karşı antiseptik ve mantara karşı merhem yapımında kullanılır. Astıma , sinirsel bozukluğa, ve çocuklarda hiperaktiviteye, kurdeşene neden olabilir ve astımı ağırlaştırabilir.

 Bu gurubun önemli bir kısmını parabenler oluşturur. Parabenler gıda, kozmetik ve ilaçlarda koruyucu olarak kullanılırlar. Metil, etil, propil, butil paraben ve sodyum benzoat bunlara örnektirler. Bu maddelere duyarlı kişilerde alındıklarında, ağır cilt bulguları veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.

 İngilterede yapılan son araştırmalarda ise parabenlerin kullanıldığı ürünleri tüketen ve göğüs kanserine yakalanmış insanların kanserli dokularında paraben kimyasallar bulunmuştur. Bu parabenlerin, parfüm, deodorant, krem, güneş yağları, çeşitli makyaz ürünleri ve diş macunu kullanımı ile cildin absorbe ederek vücuda girişinin sağlandığı anlaşılmıştır. Dokulara yerleşen parabenler östrojen hormonlarını artırarak dengeyi bozmakta ve kanser tümörleri oluşmaktadır.

 Bu bulgulardan sonra yukarıda ismi geçen ürünlerin paraben içeren çeşitlerinden şiddetle kaçınılması sağlığımızın bir gereği olmalıdır..

 Hydrogenated Vegetable Oil(Hidrojene edilmiş bitkisel yağ)

 Margarinler gıda katkı maddesi olmadığı halde burada zikretme ihtiyacı duyduk. Zira margarinler burda zikri geçen katkı maddelerinden de daha büyük tehlikeler arzetmektedir.

 Hidrojene edilmiş bitkisel yağları yapmak için kullanılan proses, kalp rahatsızlıklarını ve şeker hastalığını teşvik eden trans yağlarını husule getirmektedir. “The Institute of Medicine” tüketicilerin trans yağları mümkün mertebe çok küçük miktarlarda tüketmelerini önermektedir. Etiketlerinde margarin ve bitkisel katı yağları içeren krakerler, kuru pasta, bisküvi, pasta ürünleri, salata sosları, ekmek ve benzeri ürünleri tüketmekten kaçınmalısınız. Bunlar ekseriya ürünün raf ömrünü uzatmak, lezzetini sabit tutmak ve ucuza mal etmek için kullanılmaktadır.

 E102 Tartrazin

 Renklendirici; Kekler, ÅŸekerlemeler, konserve sebzeler, peynirler, sakızlar, sosis, dondurma, portakallı içecekler, salata sosları, mevsim salataları, tatlı, reçel, unlu gıdalar, çerez, konserve balık, hazır çorbalar, alkolsüz meÅŸrubatlar ve ketçap gibi bazı gıdalar tartrazin içerirler. Tartrazin duyarlı insanlarda kurdeÅŸen veya astım ataklarına neden olabilir. tiroid tümörü, kromozom hasarı, hiperaktivite ve aspirin duyarlılığı gibi rahatsızlıklara sebep olabilir;Norveç ve Avusturya’da yasaklandı.

 E133 Blue 1 ve Blue 2 (Brilliant blue FCF)

 Renklendirici; sentetik kömür katranından üretiliyor; mandıra ürünleri, tatlılar ve içeceklerde kullanılır; farelerde beyin tümörüne sebep olmuÅŸtur. Çocukların tüketmesi tavsiye edilmiyor, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç’te yasaklandı.

 E127 Red 3(Erythrosine)

 Renklendirici; kiraz ve viÅŸne, konserve sebze, muhallebi, tatlı, pasta,biskuvi ve çerezlerde kullanılır; ışığa karşı duyarlılığa ve troid hormonu seviyesini arttırıp hipertroidism’e neden olabilir; farelerde yapılan çalışmada troid kanserine neden olduÄŸu saptanmıştır; Avustralya, Amerika ve Norveç’te yasaklandı.

 E110 Yellow 6(Sunset Yellow, FCF, Orange Yellow S)

 Renklendirici; sentetiktir;unlu gıdalar, pasta, tatlı, çerez, dondurma, içecek ve konserve balık, hazır çorba ve bazı ÅŸurup cinsi ilaçların üretiminde kullanılır; yan etkileri kurdeÅŸen, rinit (burun akması), burun tıkanıklığı, alerji, hiperaktivite, böbrek tümörü, kromozom hasarı, karın aÄŸrısı, bulantı ve kusma, hazımsızlık ve iÅŸtahsızlıktır; Norveç’te yasaklandı.

 Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Parabens
Yeniden Gıda Raporu. Dr.Müh.H.K.BÜYÜKÖZER
http://www.chm.bris.ac.uk/webprojects2002/price/azo.htm
http://mst.dk/udgiv/publications/1999/87-7909-548-8/html/kap05_eng.htm
http://www.sixwise.com/newsletters/06/04/05/12_dangerous_food_additives_.htm

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Evlilikten Önce Bu 11 Noktaya Dikkat

Evlilikten önce düşünülmesi gereken 11 önemli nokta. Evlenecek gençlerin evlilik hayatlarında mutlu olmaları için şu noktalara dikkat etmeleri gerekir:

1. EvliliÄŸi aceleye getirmeyin

Evlilik, dizi filmlerdeki gibi pembe düş değildir. İki bilinmeyenli bir denklem gibidir. Bünyesinde birtakım problemler olacaktır. Evliliğe hazır olmadan evlenmeye kalkışmayın.
2. Deli gibi seviyorum
“Deli gibi sevmek” mutlu olmaya yetmez. Denklik de önemlidir. Sadece siz deÄŸil, aileniz de denk olmalı. Kültür seviyenizden dinî inançlarınıza kadar her ÅŸeyiniz. Birbirini “deli gibi severek” nikâh memurunun önüne koÅŸan nice gençler, denk olmadıkları için üç gün sonra soluÄŸu hakim karşısında almışlardır. Arabanızı da çok seversiniz ama benzin olmadan onu iterek ne kadar götürebilirsiniz?
3. Ailem beni anlamıyor
“Ailem beni anlamıyor” yerine onların da fikirlerine deÄŸer verin. Bütün anne-babalar, çocuklarının mutlu olmasını ister. Kesinlikle art niyet taşımazlar. EÄŸer itiraz ediyorlarsa mutlaka bir bildikleri vardır. “Çünkü gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti göremez.” (Gerçi çocuklarının iyiliÄŸini düşündüklerini sanarak kendi istedikleriyle evlendirmek isteyen aileler de vardır.)
4. Önce kendinizi tanıyın
Nasıl birisiniz? Sinirli, sakin, kıskanç, bunun gibi hangi huylarınız var? Evleneceğiniz aday nasıl olmalı ki, onunla anlaşabilesiniz? Önce kendinizi tanıyın.
5. Adayınızı iyi tanıyın
Kendinizi tanıdıktan sonra da adayınızı iyi tanıyın. Bunun için ailenizden yardım isteyin. Çünkü yıllarca flört ettikleri halde evlendikten sonra “seni tanıyamamışım” diyenlerin sayıları hayli kabarıktır.
6. Kendinizle barışık olun
Kendisiyle kavgalı olan, eşiyle de kavgalı olur. Şayet depresyondaysanız veya psikolojik başka bir rahatsızlığınız varsa tedavi olun. Tedavi olmadan asla evlenmeye yanaşmayın. Hem kendinizi hem de eşinizi bedbaht edersiniz.
7. Sakın yalan söylemeyin
Nikâh masasına kadar “evet”, ondan sonra “her ÅŸey bitti” mantığıyla hareket etmeyin. “Nasıl olsa ben ona dediÄŸimi yaptırırım.” veya “onu deÄŸiÅŸtiririm” düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Çünkü sonradan hiçbir ÅŸeyi deÄŸiÅŸtiremezsiniz.
8. Olgunlaşın
Evlilikte olgunluk çok önemlidir. Çocuk tabiatlı, en küçük şeyde küsen, alıngan, şımarık ve bir ailenin sıkıntısını göğüslemekten aciz insanlar, eşlerini mutlu edemedikleri gibi kendileri de mutlu olmazlar.
9. Maddiyata dikkat!
Aşırı derece maddiyata önem veren adaylardan uzak durun. Çünkü madde mutluluk değil, mutluluğa basamaktır.
10. Fazla beklentide olmayın
Evlilikten çok şey bekleyenler, mutsuz olurlar. Evlilik güzel şey! Fakat o güzelliğe ulaşmak emek ister, alın teri ve çaba ister. Bunu bilerek ve evlilikten olağanüstü mutluluk beklemeyerek evlenenler, daha çok mutlu olurlar.
11. Hayalperest olmayın
Realist davranın. Hayal ülkesinin bulutlarında gezenler, dünya gerçekleriyle yüzleşemezler. İlk gerçekle karşılaştıklarında kafalarını sert kayaya çarparlar.
AKRA – 03 OCAK 2009 CUMARTESÄ°