Hayatı Farkında Olarak Yaşamak…

Rabbimiz Allah her şeyi yerli yerince ve zamanı gelince yarattıktan sonra en son olarak da insanı kuru bir çamurdan annesiz ve babasız olarak yarattı. İnsan yaratılmadan önce üzerine uzun bir zaman gelip geçti. O vakitlerde insan, henüz anılan bir şey değildi. Buna rağmen insan, önceden hiçbir şey değilken kendisini hakikaten Allah’ın yarattığını düşünmesi gerekmez mi?

İnsan beden olarak yaratılmadan önce ruhlar aleminde Yaratıcımız her ruha “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sordu, ruhlarda “evet rabbimizsin” diye karşılık verdiler. İlk insan Adem aleyhisselam kuru bir çamurdan, şekil verilebilen bir balçıktan yaratıltıktan sonra da, – mucize olarak babasız doğan İsa aleyhisselam hariç- insan nesli bir erkek ile bir dişiden üreyerek çoğalmaya devam etti, ediyor. Artık insan, neden yaratıldığına ibretle bir baksın! O, bel kemiğinin alt ucu ile kaburgalar arasındaki bölgeden çıkarak, fışkırıp dökülen bir sudan yaratıldı. Şüphesiz ki yaratıcımız Allah, bu şekilde yaratılan insanı öldürdükten sonra dünyadaki hali gibi  yeniden diriltip hayat vermeye kâdirdir.

Şüphesiz Yaratıcımız Allah yeryüzünde olan şeyleri, onun üzerinde ziynet/süs yaptı. Böylece insanların hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu denemek istedi.  Allah elbette o yeryüzündekileri bir gün kupkuru bir toprak haline getirecek. Kuruyan yer ve bitkilerin yeniden canlanmasının büyüklüğünün yanında, Ashâb-ı Kehf’in 300 küsür sene sonra diriltilmesinin ehemmiyeti küçük kalır.

İnsanlar şayet öldükten sonra dirilmekten şüphe etmekte iseler ilk yaratılışlarını hatırlamalılar. Şunu kesinlikle bilmeliyiz ki Yaratıcımız, bizi ilk önce karışmış çeşitli renk topraktan, insan olarak yarattıktan sonra sırasıyla bir nutfeden, sonra bir alakadan (Rahim duvarına çengel gibi asılıp beslenen döllenmiş yumurta, yani zigottur), sonra küçük bir et parçası haline gelerek gelişip büyüyen bir mudgadan (et halinde 2-2,5 cm civarında küçük bir parça) yarattı ki, bize ne olduğumuzu ve kendi kudretini açıklamak için. Yaratcımız rahimlerde olanlardan dilediğini, belirtilmiş bir vakte kadar durduruyor, sonra onu bir bebek halinde çıkarıyor. Derken olgunluğa erişmemiz için bizi büyütüyor. İçimizden kimi erken öldürülüyor, kimi de daha önce bazı şeyleri bilirken sonra artık çocuk gibi hiçbir şey bilmez hâle gelmesi için erzel-i ömr’e, ömrün en kötü devrine itiliyor. Yeri de görürüz ki kupkurudur; fakat yaratıcımız Allah ona su indirdiği zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nice nebat bitirir.

Evet, insanın tekrar dirilmesi ile hergün yaşadığımız yeryüzünün canlanması aynı şeyler. Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi ancak Allah’tan ister. O, her gün, her an, hikmetine uygun bir iştedir.

Bu şekilde zayıf bir sudan ve korunmaya muhtaç bir şekilde yaratılan insanı, Yaratıcımız Rabbimiz, sayısını bilmediğimiz görünen ve görünmeyen varlıkları arasında hakikaten en güzel biçimde yarattı. Sonra bazılarının isyanı, vahiy yolundan sapması, hep kötü şeyleri düşünüp yapması yüzünden aşağıların aşağısına çevirip indirdi, hayvanlar derecesine, belki de daha aşağı derecelere…

Çünkü Allah, insana muhakeme ve irade gücü ve yeteneği vermiştir. Kulağını, gözünü, gönlünü, aklını vahiyden koparıp heva ve hevesine bağlayan insan, Allah’a olan nankörlüğü, O’nu inkârı, ilâhî hükümleri tanımaması ve hareketlerindeki isyanı sebebiyle Allah katında hayvanlardan da aşağı olmayı ve cehennemin en alt tabakasına gitmeyi hak etmiştir.

Bu yüzden insanlar yaratılış gayelerine uygun olarak Allah’ın emirlerine uygun yaşayıp ve herkes yarın için önden ne yapıp gönderdiğine bakmalı. Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınmalı. Allah’ı unuttuklarından dolayı, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmamaya çalışmalı.

Yüce Allah’ı unutanlar, O’nun emir ve yasaklarını yaşantısına karıştırmayanlar, kalpleriyle akılları arasındaki bağlar kopmuş çarpık kimselerdir. Zaten Allah’a yabancılaşanlar, O’nunla irtibatını kesenler, nefislerinin ve teknolojinin esiri olup Allah’dan başka şeylere taparcasına bağlanacaklar ve onlardan zevk alıp günah deryasında devam edeceklerdir. Bunun yanında yüce Allah’ın onlara kendilerini unutturması da çok vahimdir. Çünkü kendini unutan insan ve toplum hayvânî duygulara yönelecek, böylece cehenneme götürecek şeyleri cazip görecek, öz benliğini, şahsiyetini, mânevî değerlerini unutup kendine yabancılaşacaktır. Böyle bir fert veya toplum; artık yoldan çıkmış, mânen intihar etmiş, zillet ve esarete dûçâr olmuş, rûhen köleleşmiş veya yok olmaya mahkum olmuş demektir. İşte yüce Allah bu iki tehlikeye karşı uyarmaktadır.

Rabbimiz Allah kulları sapıtmasın diye onlara ilk insandan itibaren peygamberler ve kitaplar göndermiş, en son kitap ise hayat kullanım kılavuzumuz Kur’an’dır. Eğer Allah bu Kur’an’ı bir dağa indirseydi, elbette o dağı, Allah’ın korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdük. Rabbimiz bu misalleri biz aklı başında olan insanlara düşünsünler diye veriyor. Bu misalden de anlaşıldığına göre, insan da Kur’an karşısında en az dağların hali gibi olmalı; boyun eğmeli, ufalıp teslim olmalıdır. Olmuyorsa, dağlardan daha sert ve katı demektir.

Doğrusu Yaratıcımız Allah emaneti, emir ve yasakları göklere, yere ve dağlara arz ve teklif etti de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve onun getireceği sorumluluktan korktular da onu insan yüklendi. Eğer bunun gereğini yapmaktan kaçınırsa cidden o çok zalim, çok cahil demektir. Eğer insan, ilâhî teklifi unutur, nefsine uyar ve aklını putlaştırarak işlerini Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda değil de kendi heva ve hevesine göre yapmaya başlarsa, hem cahil hem de zalim olur.

Allah’ın emirlerini gereksiz gören ve insanları hidayetten uzaklaştıran önderlerle, hayatı için bir tehlike olmadığı halde onların peşinden gidenler, hesap gününde birbirine düşman olacaktır. Kim de Allah’a ve Rasûl’e can-ı gönülden itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaklardır. Onlar ne güzel arkadaştırlar.

İnsanı bu güzel arkadaşlardan ve yaratıcısı olan Allah’a itaat etmekten alıkoyan, ayıran en tehlikeli varlıklar sahte tanrılardır. En tehlikeli sahte tanrı nefsimizdir. İçimizde barındırır, elimizle besler, büyütürüz. Tanrı gibi her dediğini, emrettiğini yaparız. Dost gibi, bizden gibi gözükür ama münafıktır ve şeytanla, kötülüklerle işbirlikçidir. Kontrol altında tutulmazsa, bize ihanet eder. Kaybı kesin ve ebedi olan dünya oyununda sahte yansıma, cazibe ve güzelliklerle aldatarak zamanımızı öldürür.

Allah yolundan alıkoyan diğer tüm yapı ve otoriteler de sahte tanrılardandır. Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti, yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.

Onun için Sevgili Okuyucular;

Biz farkında bile değilken ansızın bize azap gelip çatmadan önce, Rabbimizden bize indirilenin en güzeline, Kur’ân’a uyalım. Günahlarla kararmış, katılaşmış kalplerimizi  tevbe ederek, yanlış yollardan “U” dönüşü yaparak Hakk’a dönelim.  Çünkü Allah, bizim geçmişte yapmış olduklarımızın en kötüsünü bile örtecek ve bize mükafatlarımızı, yapmış olduklarımızın en güzeliyle verecektir.

Gönüllerimize, gerçek sevginin tadının tattırılması ve “Ey Allah’ın rızasıyla huzura eren nefis! Rabbini hoşnut etmiş ve sen de Rabbin tarafından hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Haydi iyi kullarımın içine katıl ve cennetime gir!” hitabına muhatap olmak dileğiyle…

Bu duruma erişmek için çalışmak, insanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu aşamaya gelmesi için insanın, nefsiyle mücadelesinde nefsinin hayvanî yönüyle, Emmâre olan kötülüğe, günaha teşvik eden yönü ve Levvâme yani günahlarından pişmanlık duyup kendini kınayan fakat tam vazgeçemeyen yönleriyle mücadele edip onlardan kurtulması lazımdır.[1]

Mahmud Z. Ünal-28.06.2010

 


[1] Bu yazı, Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali ve  www.iskenderpasa.com sitesinden istifade edilerek hazırlanmıştır.