MİSYONERLİK FAALİYETLERİ ve GENÇLERİMİZ

misyoner 10MİSYONERLİK FAALİYETLERİ  ve GENÇLERİMİZ

Prof. Dr. Hayati HÖKELEKLİ
U. Ü. İlahiyat Fakültesi

Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, yeryüzündeki bütün toplumlar , farklı kültür ve inançlar birbirine son derece yaklaştırmış gözüküyor. Ülkeler arasındaki sınırlar neredeyse ortadan kalktı ve her din ve toplumdan insanların birbirleriyle kolayca ilişki ve iletişim kurabilecekleri yeni bir küresel ortam oluştu. Küreselleşme olgusu, ekonomik olduğu kadar dinî ve ahlâkî yönden de çoğulculuğun toplumların hayatında kendisini kuvvetle hissettirdiği bir duruma yol açtı. Rekabet ve yarışma, güç, hakimiyet ve üstünlük mücadelesi yalnızca ekonomik ve siyasi alanda kendisini göstermiyor.

Dünyamızın maddî ürünler ve siyasal düzenler kadar din, ahlâk, ideoloji, yaşam biçimi.gibi düşünce ve değer tarzlarının da açıkça sergilendiği, pazarlandığı bir uluslar arası açık pazar haline geldiğini söyleyebiliriz. Bilimsel yöntemlerle geliştirilen günümüzdeki reklam, propaganda. gibi etkileyici iletişim teknikleri , hipnoz, beyin yıkama gibi bilinç dışı telkin ve ikna tarzları hayatın her alanında yaygın şekilde kullanılmaktadır. Psikolojik savaş taktikleri ve toplum mühendisliği uygulamaları da aynı sürecin bir parças durumundadır.

Evrensel iddialı ideolojilerin başarısızlığı ve çöküşüyle birlikte, son otuz yıl içerisinde evrensel iddialı dinlerin etkinliğinin ve genişleme alanlarının arttığını görüyoruz. Bir başka deyişle, ideolojilerin bıraktığı boşluğu artık dinler, dinî inanç ve değerler doldurmaya başlamıştır. Bu anlamda bazı dinler dışçevreyi kendi iç çevresi haline getirmek, yani daha önce kendi bağlıları olmayan yeni insan gruplarını kendi inananları içerisine katmak için ciddi bir çaba içerisine girmiş gözükmektedir. Geleneksel misyoner teşkilatı bulunan dinler, günün şartlarına göre yeni yöntem ve taktikler geliştirerek çalışmalarına hız vermiş bulunmaktadırlar. Dünyanın yeniden Kutsal’a dönüşü yaşadığı şu son zamanlarda, maneviyat ve değerler açlığı içerisinde bocalayan insanlara dinî mesajlar daha kolay ulaşabilmekte, daha fazla ilgi ve cazibe konusu oluşturabilmektedir.

Son iki yüzyıldır Batı kültürünün bütün dünyada yayılmasıyla, buna bağlı olarak Hristiyan misyonunun yayılması bir canlanma işareti olsa da bu, kültürün yayılmasıyla birlikte kültür bağımlı bir dinin yayılması olarak yorumlanabilir. Dinler arası yarışın bundan böyle yüzyıllarca süreceği beklenmelidir. Din alanındaki bu var olma ve üstünlük kurma mücadelesinin entelektüel boyutlarda değil dinler arası etkileşimin sebep olacağı semereler kriteri ile nihai olarak çözüleceğini ön görenler vardır. Bu bakış açısına göre; insanlar bu geniş dünya toplumunda yaşama problemleriyle baş edebilmeye çalıştıkça hangi dinin kendilerine daha çok yardım edeceğine bakarlar. Bu gibi yardımda bulunma sürecinde bütün dinler belli bir ölçüde kendilerini yeniden düzenlemek zorunda kalacaklardır. Büyük bir ihtimalle de kendini yeni bir şekilde düzenleyen dinler başarılı olacaktır. Entelektüel ve pratik uzantıları olan ferdi din değiştirmelerde temel faktörün, bireyin kendisini bağlamak istediği dinî topluluğun hayatında görmüş olduğu ürünlere hayran kalmasıdır.. Kısacası, “dinler-arası” bir durumda dinler ve dinî hareketler daima semereleri ile değerlendirilir.[1]

 

Bu anlayış çerçevesinde misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan yöntemlerin ana hareket noktasının, insanların psikolojik ve sosyal ihtiyaç, beklenti ve sorunlarının birinci planda göz önünde bulundurulması ve dinî mesajın bu yolla etkili şekilde verilmesi olduğu görülmektedir. Buna göre; potansiyel üyeleri, sempatizanları etkilemek ve kendi saflarına çekmek için bireysel ve toplumsal ilişkilerde etkili olan aşk, sevgi, dostluk, aile sorunları, ilgi, kabul görme, ekonomik yardım ve destek, mükâfat, ceza, günah, kurtuluş vb. duygu yüklü söylemler ön plânda kullanılmaktadır.

Özellikle gençlerin duygu ve düşüncelerini etkileyici nitelikte sıkça baş vurulan taktikler arasında sevgi, ilgi ve iltifat dolu sözler; iş bulma, maddî yardımda bulunma gibi vaadlerin yanısıra, bireyin çaresizlik, yalnızlık, kimsesizlik, korku,suçluluk ve günahkarlık duygusuna atıflar yapma da yer almaktadır. Şüphesiz ki, psiko-sosyal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik yaklaşımların iknâ edici gücü, diğer başka taktiklerden çok daha güçlü olabilmektedir. Bunun çok iyi farkında olan Hristiyan misyonerlerin genelde kendilerine hedef kitle olarak sığınmacılar, göçmenler, sürgün ya da hapis hayatı yaşayanlar gibi kendi vatanından, kültüründen ve ailesinden uzak düşen kimseleri; deprem, salgın hastalık, savaş gibi tabiî âfetler içerisinde âciz kalıp bocalayan kimseleri; yaşadıkları yörelerde kendilerini etnik ve kültürel olarak azınlık durumunda hissedenleri; dinî ve millî hassasiyetleri zayıf olan kimseleri ve tarihsel olarak Hristiyan bir kökene sahip olduğu düşünülen kimseleri[2] seçtikleri bilinen bir husustur.

Misyonerlerin Hedefi Olarak Gençler

Misyonerlerin hedef kitlesi içerisinde gençlerin özel bir yeri vardır. Çünkü gençler iknâ ve etkiye en açık, değişime en yatkın bir grup olarak bilinir.[3] Tarikat veya cemaat üyelerinin, kendi gruplarına katılmalarına ikna ederek onların hizmetinden yararlanmaya çalışmalar için ilk olarak ergenleri ve genç yetişkinleri hedef aldıkları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden lise ve üniversite öğrencileri misyonerlerin en çok ilgilendikleri ve etkili olduklar bir kesimdir. Nitekim Türk Protestanları lideri İhsan Özbek e göre son on yıldır Hristiyanlığı seçenlerin sayısı iki bin kişi civarındadır ve bunların yarısı üniversite öğrencisi yarısıda lise mezunu kimselerdir.[4] Samsun da Katolik Kilisesinin misyon faaliyetleri sonucunda Hristiyan olan 30 un üzerinde cemaat mensubunun büyük çoğunluğunun gençlerden oluştuğu tesbit edilmiştir. Bu gençlerin bir kısmı Anadolu Liseleri ve bir kısmı da Özel okullarda öğrenimlerini sürdürmektedirler. Hristiyanlaştırma faaliyetlerinin Samsun ve Trabzon daki Üniversitelerle, Anadolu Liseleri ve Özel Liseler üzerinde yoğunlaşmış olduğunun gözlendiği belirtilmektedir.[5] Özellikle Batı kültürü ile doğrudan ve yakın temas içerisinde olan yabancı dille eğitim veren kolej tipi okullar ve bölümlerle yabancı dil kurslarının misyonerlerin daha rahat çalışma imkânı buldukları yerler olduğu söylenebilir.[6]

Sevgi ve özgürlük başta olmak üzere, tatmin edici bir hayat felsefesine, dünyadaki ve içinde yaşadığı toplumdaki yerini, rolünü ve görevinin sınırlarını tam olarak gösterecek, ilişkilerini düzene sokacak bir “kimlik” kavramına olan ihtiyac genç insanı arayışa yöneltmektedir. Bu dönemde anlam ve amaç duygusu ile kendini gerçekleştirme ihtiyacı yoğun olarak hissedilmektedir. Bu dönemde cinsel güdülerin de son derece aktif duruma geldiği göz önünde bulundurulacak olursa, ergenin durumundaki hassasiyet daha iyi anlaşılır.

Gençlerin dış etkilere ve değişime açık olmalarının temelinde de genelde bu eğilimler yatmaktadır. Çağdaş kültürel ve toplumsal gelişmeler karşısında sürekli değişen toplum düzeni içinde farklı rol beklentileri ve bu değişime paralel biçimde zorlanan gençler, ruhsal bir gerilim ortamında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Kendi yaşı gereği değer yargıları hızla değişen gencin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin de hızla değişmesi karşısında bunalıp bocalaması kaçınılmazdır. Tüm bu olgular ergenlik döneminin sıklıkla gerilim ve fırtına dönemi olarak adlandırılmasına yol açmıştır. Bu durumun iki farklı yönde gelişmelere yol açtığını görüyoruz. Gençler, ya hiçbir yüce değere ilgi duymayan, ideal ve amaçtan yoksun, günübirlik uğraşılar ve maddî zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaşan kişiler haline gelmekte ya da bir takım dinî ve ideolojik gruplara katılarak “kimlik yitimi” noktasına varan bir bağlanmaya girmektedirler.

Ergenlerin stresle sonuçlanan belirsizlik ve korkularla dolu yaşantısı, yeni bir sığınak arama anlamında, her şeye gücü yeten bir bağlanma figürüne yönelmek için iyi bir sebep olabilir. Bunun yanında ergenlik, ilk bağlanma figürleriyle diğer bağlanma figürleri arasında önemli bir geçiş dönemidir. Bu bağlamda bir kısım gençler, ilk bağlanma figürleri olan aileleriyle olan bağlarını koparmalar sebebiyle kendi iç dünyalarında yalnızlık gibi bazı psikolojik durumlar yaşayabilir. Böyle zamanlarda birçok ergen, bir bağlanma figürü olarak Allah’a veya onun yerini tutabilecek karizmatik bir dinî lidere bağlanıp ondan yardım talebinde bulunabilir. [7] Bu bakımdan ergenlik bir çok din psikoloğuna göre, dinî değişim ve dönüşümler için en uygun dönemdir. Nitekim yapılan araştırmalar, din değiştirmelerin önemli bir bölümünün ergenlik ya da gençlik yıllarına rastladığını ortaya koymaktadır.[8]

Ergenlikte geleneksel dinî inançlar sorgulanmakta, akli temeller yanında duygusal tatmin noktalar araştırılmakta, kişinin kendisini içinde bulduğu toplumun dinî kimliği ve manevî değerleri askıya alınmakta ya da reddedilebilmektedir. Buna karşılık, toplumun sunduğundan farklı yeni ve daha tatmin edici olduğu varsayılan bir kimlik benimsenebilmektedir. Bu açıdan din değiştirmenin, bu dönemdeki kimlik karmaşasına bir cevap teşkil ettiğini ileri sürenler bulunmaktadır.[9]

Bu gerçeğin çok iyi farkında olan misyonerler sevgi odaklı bir söylemin beraberinde gençlere yaklaşırken, onlara özgürlük ve değer vermek suretiyle sempatilerini kazanmaya ve ilgilerini çekmeye çalışmaktadırlar. Onlara devamlı güler yüzlü davranmakta, muhatabın kişiliğine, görünümüne ve kıyafetine sürekli iltifat etmektedirler. Onlara önemli ve değerli olduğunu hissettirecek, önemli yeni kararlar verebilecek ve tercihlerde bulunabilecek güç ve potansiyele sahip oldukları telkin edilerek, onların din değiştirmesini kolaylaştıracak bir sosyal etkileşim sürecine yönlendirmektedirler.[10]

Nitekim yakın zamanlarda, Hristiyan olan bir grup gencimizle yapılan bir röportajda bu hususların öne çıktığı çok açık olarak görülmektedir. Bir gencin ifadeleri arasında şunlar yer almaktadır: İncil de diyor ki, Tanr sevgidir . Aradığım şey sevgiydi. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak . Aradığım ey özgürlüktü. Sizin adımlarınız, sizin çabanız, sizin ibâdetiniz sizi kurtarmayacak Siz kendi çabanızla bize ulaşamayacaksınız; benim lütfumla ben size ulaşıyorum . Benim aradığım şeyler bunlardı.

Bir başka genç bir vesileyle bir gün kiliseye gitmiş ve ona Türk Hristiyanlar Türkçe dua etmişler, İsa seni seviyor demişler. O bu davranıştan son derece duygulanmış ve etkilenmiş. Üniversite son sınıf öğrencisi bir genç, tesadüfen sokakta tanıdığı gitar çalıp şarkı söyleyen bir misyoner grubun kendisi için dua etmek istediklerini söylediklerinde bunu reddetmemiş ve sonuçta bu davranış tan son derece etkilenmiş.İlk kez birisi benim için yüksek sesle dua ediyordu diye belirten bu genç, bir süre sonra Hristiyan olmaya karar vermiş . İmam Hatip Lisesini birincilikle bitirdiğini belirten bir genç kızımız da aradığı sevgiyi Hristiyanlıkta bulduğunu dile getiriyor. Ona göre Hristiyanlık şartsız sevgiyi, lütufa dayalı kurtuluşu talim ve telkin ettiği için, kendisinin dinini değiştirmesinde başlıca etken olmuştur. Bu gençlerin hepsi de kiliseye gittiklerinde büyük sevgi ve ilgi gördüklerini ve bundan da son derece etkilendiklerini ifade etmektedirler.[11] Bütün bu örnekler genç insanın önemsenmeye, ilgiye, bağımsız bir kişilik olarak tanınmaya, kabul edilmeye ve değer verilmeye duyduğu derin özlemi çok açık olarak dile getirmektedir.

Özellikle toplumsal ilgi ve kabul görme gençleri rahatlatmakta ve dış etkilere kolayca açık duruma getirebilmektedir. Yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu misyonerlik faaliyetlerinde, cemaatçi yapı gereği üyelere şefkatli bir yaklaşım sergilenmekte, yaşadıkları acı ve sıkıntılar paylalmakta, böylece yatıştırıcı etkiler oluşturulmaktadır. Gençleri Hristiyanlaştırmada başvurulan en etkili yolların başında yeniden sosyalleştirme süreci gelmektedir.

Muhatabına, zeki ve uyanık biri olduğunu, hiç kimsenin kendisine zorla bir şey yaptırmasının mümkün olmadığını ifade ettikten sonra, seni davet edeceğim toplantıya bu akşam mı, yarın akşam mı gelmek istersin? diyerek karşısındakini ciddiye aldığını, önemsediğini hissettirir ve özgür tercihte bulunmas için seçenek sunarlar. Böylece potansiyel üye, grup tarafından düzenlenen sosyal etkileşim ortamına çekilmiş olur. Belli aralıklarla düzenlenen seminerlerde ve sohbet toplantılarında muhataplarına öncelikle içlerinde bir şeyler yapma ve yaratmada çok önemli potansiyele sahip oldukları, ancak bunun belli bir eğitim sürecinde açığa çıkarılaca fikri aşılanır. Böylece özgüven kazanan birey için yeniden sosyalleşme süreci başlamış olur.

Bu uygulama, güçlü bir reklam ve propaganda yoluyla yapılabildiği gibi, adaylar çoğu zaman bir kilise veya eğitim merkezi ya da kırsal bir dinlenme alanında kampa almak, orada yoğun bir eğitime tabi tutmak, grubun ideolojisini benimsetmek ve grubun diğer üyeleriyle kaynaştrmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. [12] Böylece yeni üyenin grubu benimsemesine yönelik araçsal ve grubun ideolojisini ve âdabını benimsetmeye yönelik ahlâkî bir bağlılık oluşturulmaya çalışılır.

Sonuçta potansiyel üyeler düşünce, inanç, tutum ve davranışları değiştirmek yerine yenilerini aşılamak amacıyla yoğun bir eğitim programına alınarak yeniden sosyalleşme ve sosyal etkileşim sürecine tabi tutulur. Belli yöntemlerin sistemli bir şekilde kullanılması sonucunda, bireylerin bir takım özelliklerini kaybetmiş oldukları, onların yerine yeni kimlik kazandıkları görülür.

Bir gencin toplumun yerleşik kültüründeki dinî kimliği reddederek bir başka dini seçmesi, kendi süreklilik ve bütünlüğünden vazgeçmesi demektir ki bu oldukça ciddi bir durumdur. Böyle bir değişimin ancak çok özel şartlarda olabileceğini kabul etmek gerekir. Genel anlamda olaya baktığımızda, gençlerin içinde yetiştiği toplumsal sistemin sembollerini, temel değerlerini ve bu değerlerin kendisiyle başkaları arasında oluşan ifade şekillerini öğrenmesi, kısacası sosyalleşmesi yetersiz ya da başarısız olduğu zaman, yabancı inanç ve kültürlerin etkilerine kolayca açık duruma gelmesi kaçınılmaz olur.

Özellikle kişilik gelişimlerinin ilk dönemlerinde normal ve yeterli bir sosyalleşme sürecinden geçmeyen kimseler, toplumundan ayrı ve farklı yönde kendi dünya görüşlerini oluşturabilir ve sonuçta kendi toplumlarının ölçü ve değerlerine zıt bir davranış içerisine girebilirler. Bu bakımdan, ailesinden ciddi bir dinî bilgi ve eğitim almayan, okulda aldığı din eğitiminden memnun ve tatmin olmayan, kafaları karışmış gençlerin din değiştirme ihtimallerinin yüksek olduğu söylenebilir.[13]

Çocuğun kişiliğinin ve değerler dünyasının şekillenmesinde ailenin yeri ve önemi tartışmasız bir gerçektir. Güven, rahatlık ve ruhsal tatmin kaynağı olarak işlevlerini tam yerine getiren bir aile ortam içerisinde gelişimlerini sürdüren çocuk ve gençlerin dinî yönden de istikrarlı bir yön izlemeleri beklenebilir. Buna karşılık boşanma, ölüm, intihar teşebbüsü, geçimsizlik, şiddet ve aşırı baskı, sevgi ve ilgisizlik gibi mutsuz bir aile ortamında büyüyen ve ailelerine yabancılaşmış, ilgi ve psikolojik destekten yoksun kalmış, ilişkileri gerilimli çocuk ve gençlerin dinî gelişimlerinin de bu durumdan olumsuz yönde etkilendiği bir gerçektir. Ailede yaşanan huzursuzluklar ana-babaya, çevreye ya da bütün bir topluma yönelik isyan ve tepkiye yol açabilmekte, bu da din değiştirmeyi kolaylaştıran bir etken haline gelmektedir. Çalkantılı bir çocukluk ve ergenlik, duygusal yönden sorunların aşılamaması durumunda, dinî ibadetleri yerine getirmeye, ailesinin dindarlığına veya baskısına tepki olarak din değiştiren gençler olduğu görülmektedir.[14]

Bütün bu hususlardan biri ya da birkaçı bir araya geldiğinde, gençler açısından riskli bir durumun oluşması kaçınılmazdır. Şüphesiz ki herkeste bu gelişmelerin din değiştirme ile sonuçlanması söz konusu değildir. Ancak, çocuk ve gençleri derinden sarsan bu olumsuz durumların, din değiştirme de dahil daha başka bireysel ve toplumsal bakımdan yıkıcı, bozucu, istenmeyen gelişmelere yol açacağını belirtmeliyiz. Toplumumuz üzerinde dinî, ideolojik ya da ekonomik çeşitli hesapları olan kesimlerin oyun ve tuzaklarına en kolay av olabilecek kimselerin, yaşadıkları hayattan memnun olmayan sıkıntılı insanlar arasından çıkması sürpriz bir durum olmayacaktır. Çünkü, “bir insan n işlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile ağrısa, bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi gerekti ine inanır” .

Dünya ile birlikte kendi konumunu da değiştirecek ve daha iyiye götürecek bir gelecek umudu vadeden bir söylem, dertli insan için kutsal bir dâva olarak değer kazanacaktır. Değersiz hayatına bir mânâ verebilecek amaçlara sıkı sıkıya sarılarak, kutsal bir amaca hizmet, insanın bir bakıma sıkıntıların ve kendi değersizliğini unutmasına ve kendini güçlü hissetmesine imkân verir. Bu açıdan gençlerin ilgisini çekmek isteyen bilinçli ve bilgili bir propagandacının ısrarla altını çizdiği konular, onların beklentilerine uygun düşmesi ölçüsünde, köklü bir değişime yol açan güçlü bir etki meydana getirebilmektedir.

Gençleri Misyonerlerin Propagandasından Nasıl Koruyabiliriz?

Misyonerlik faaliyetleri dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de sık sık karşılaşacağımız bir sorun olarak varlığını koruyacaktır. Önemli olan bu sorunun toplumumuzun ilgili kesimleri tarafından ciddiye alınması, konu hakkında yeterli ve doğru bilgiler üretilmesi, bunların sonuçlarının yeterince analiz edilip değerlendirildikten sonra uygun önlemlere başvurulmasıdır.

En büyük sıkıntı, bilimsel olarak konuyu ele alan çalışmaların azlığı ya da yetersizliğidir. Biz bu bildiriyi hazırlarken alanın çok boş bırakılmış olduğunu bizzat görme fırsatı bulduk. Ülkemizde bir kısım gençlerimizin neden Hristiyanlığı seçtiklerine dair ciddi bilimsel bir araştırmaya rastlayamadık. Kulaktan dolma bilgiler, savunma ya da aşağılayıp mahkum etmeye yönelik söylemlerle sorunun üstesinden gelinemeyeceği açık bir gerçektir.

Esasen bu konu yalnızca bilim adamlarını ilgilendirmekle sınırlı kalmayan, toplumumuzun güvenlik ve bütünlüğü başta olmak üzere, çocuk ve gençlerimizin eğitim-öğretim ve yetişmelerinden sorumlu bütün kişi ve kurumlar ilgilendiren bir geniş alanda varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden sistematik araştırmalar yanında, toplumun ilgili kesimlerinin ortak ve koordineli çalışmaları ile sorunun üstesinden daha iyi gelinebileceğini düşünüyorum. Bu genel mülâhazalardan sonra alınabilecek bazı önlemlerle ilgili görüş ve önerilerim şunlardır:

1. İnsan hayatında en etkili ve belirleyici kurum ailedir. Çocuğun kişiliği ve değerleri erken yaşlarda aile içerisinde şekillenmeye başlar ve burada kazanılan özellikler uzun yıllar varlığını ve etkinliğini sürdürür. Çocuğun kendi toplumunun dinî kimliğini kazanması, büyük ölçüde ailede aldığı dinî bilgilere, anne-baba ve yakınlarının dinî yaşantısıyla içten ilişki  kurması ve onlarla özdeşleşmesine bağlı bulunmaktadır. Anne-babadan yoksunluk, ilgi ve sevgi eksikliği, uygun ve yeterli bir din eğitimi verilememesi gibi durumlar sonucu çocuğun ruhsal ve manevî gelişimi büyük yaralar alabilmektedir.

Her şeyden önce toplumumuzda aile yapısının güçlendirilmesi ve çocuk yetiştirme ve gençlerle ilişkiler konusunda aile üyelerinin bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu da “Yetişkinler Eğitimi” ya da Ana-Baba Okulu ile mümkündür. Bunun yanında ailesiz, kimsesiz çocukların koruma altına alınması, yetiştirilip eğitilmesi hususuna büyük önem vermek gerekmektedir. Çeşitli kurumların bünyesinde barındırılan ailesiz çocukların millî ve dinî gelişimini güçlendirecek, içinde yaşadıkları toplumun kültür ve değerlerini yeterince içselleştirecek ve sosyalleşmelerini başarı ile tamamlamalarına imkân sağlayacak bir yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Sağlıklı bir aile ortamında çocuk sosyalleşmesini tam olarak gerçekleştirebilir. Ailesinin ve toplumunun değerlerini kolayca içselleştirebilir. Yabancı kültür, inanç ve ideolojiler karşısında dinî ve millî kimliğini koruyup, ona sahip çıkabilir. Bu yüzden, aile yapısı ve aile içi ilişkileri güçlendiren her önlem aynı zamanda gelecek nesillerin korunması ve güvence altı na alınmasının da teminatı durumundadır.

2. Ailede ve okulda verilen din eğitiminin sevgi ve anlayış temeline dayandırılması, baskı, zorlama ve korkudan uzak durulması büyük önem taşımaktadır. Çocuğun içten benimseyip katılmadığı , vicdanında olumlu bir iz bırakmayan ya da ruhsal ve manevî olarak onu tatmin etmeyen ilişki ve uygulamalar, bir süre sonra ana-babaya, büyüklere karşı tepki ve isyana dönüşebilmektedir. Bu tepki ve isyan daha sonra genelleşerek toplumun bütün değerlerine yönelik olumsuz bir tutum halini alabilmektedir. Hıristiyan olan gençlerin bir kısmında bu tepkisel durum açıkça görülebilmektedir.

Çocuk ve gençlere din anlatılırken haram/helal, günah/sevap, ceza/mükâfat.. gibi kavramların kalıplaşmış ifade tarzlar içerisinde değil, onların da kolayca anlayabileceği ve katılabileceği, dinî emir ve yasakların bireysel ve sosyal anlamlar çerçevesinde bir anlatım tarzına yer verilmelidir. Gençlerin henüz gelişimini ve olgunlaş masını tamamlamamış eksik bireyler oldukları göz önünde bulundurularak, dinî konulardaki eksik, hata, yanlış ya da ihmalleri hoş görü ile karşılanmalı, sertlik ve kırıcılıktan uzak durulmalıdır. Gençlere dinî ve millî değerleri sevdirici, yakınlaştırıcı duygu, anlam ve güzel örnekler içeren yeterli bir din eğitimi verilmelidir.

Gençlerin zihninde dinî inanç ve değerler ulaşılması , uygulanması zor ve imkânsız soyut idealler olarak değil, onların kendi sorunlarıyla başa çıkabilmelerine dayanak oluşturan, gündelik hayatın pratik zaruretlerinde işe yarayan, bunalım ve çatışma anlarında psikolojik destek sağlayan gerçek ve etkili bir değerler bütünü olarak yer tutmalıdır.

3. Camiye, cami bahçesi ya da avlusuna gelen çocuk ve gençlerle din görevlilerimiz özel olarak ilgilenmeli, onlara hoş görü, sempati ve sevecenlikle yaklaşmalı , onlar için hayır dua etmelidir. Cami ve çevresi çocuk ve gençlerin ilgisini çeken, hoşça vakit geçirmelerine imkân veren, bazı sosyal/dinî etkinliklere katılımlarını sağlayan bir anlayışla düzenlenmelidir. Bu bağlamda, camilerin yanı başında kütüphane, kültür ve sanat merkezi, spor alanları, çay ve kahvehane, bilgisayar odası, oyun salonu gibi unsurlara yer verilmesi, gençlerin daha güvenli bir sosyalleşmeden geçmelerine yardımcı olabilir.

4. Misyonerlerin (ve çoğu Batı medyasının ve onların yerli uzantılarının) sık sık dile getirdikleri slâm Dini ve Müslümanlarla ilgili asılsız iddia ve karalamalara karşı, her seviyede uygun cevaplar oluşturulmalı ve bunlar kamuoyunda etkili olacak tarzlarda sunulmalıdır.

Bilindiği gibi, İslâmın bir şiddet, terör, savaş ve korku dini olduğu, sevgi ve merhamete yer vermediği şeklindeki söylemler her vesile ile tekrarlanmakta ve Müslümanlar bu açıdan sorgulanıp, suçlanmaktadır. Ayrıca, İslâmın bilimsel gelişmelere ve sosyal refaha karşıduran bir din olduğu iddia edilmektedir. Kimi zaman da Hz. Peygamberin çok evliliği dile dolanmakta, bundan İslâm adına şehvet düşkünlüğü sonucu çıkarılmaktadır. Böylece İslâmın imajı çarpıtılıp bozulmakta, cazibesi yok edilmeye, itici ve sevimsiz bir duruma konulmaya çalışılmaktadır. Bu durum şüphesiz ki misyonerlerin kendi faaliyetleri açısından bulunmaz bir fırsat oluşturmaktadır. Kendi toplumunun inanç değerleri üzerinde estirilen bu yıkıcı ve olumsuz havadan bunalan ve zaten yeterli bir din eğitimi almamış, dinî sosyalleşmesi eksik kalmış gençleri hedef seçen misyonerler, bu ortamdan yararlanarak Hristiyanlık propagandasına hız vermektedirler.

İslâm imajını haksız ve asılsız olarak çarpıtmaya yönelik bu tür söylem ve iddialar boşa çıkaracak, İslâm Dini nin gerçek yüzünü gençlere ve toplumun tüm kesimlerine ikna edici tarzda anlatacak, gösterecek yayın ve programlara şiddetle ihtiyaç vardır. Camideki hutbe ve vaazlarda, okullarda Din kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve benzeri ders konular arasında, Hristiyanlık propagandasına cevap oluşturacak konulara yer verilmesi gerekir. Ayrıca konunun uzmanı bilim adamlarının lise ve üniversite öğrencilerine yönelik konuşma ve konferanslarıyla, gençlerimizi bu konular etrafında aydınlatmalar ve uyarmalarına ihtiyaç vardır.

5. Özellikle yabancı dille öğretim yapan lise ve üniversitelerimizde öğrenim gören, ya da yabancı dil öğretim programlarına devam eden gençlerimizin misyonerlik propagandasına daha çok muhatap oldukları dikkate alınarak, bu konuda onları uyarıcı, bilgilendirici, millî ve dinî bilinci güçlendirici çeşitli önlemlere başvurmak gerekli gözükmektedir. Esasen bu tür okullara devam eden ya da mezun olan gençlerin öncelikle kendi ana-baba ve öteki büyükleriyle ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşadıkları araştırmalarca ortaya konmuş bir gerçektir.[15] Başta kendi ailelerine, toplumumuzun millî ve dinî kültürüne ve kimliğine yabancılaşan bu gençlerimizin Hristiyan misyonerleri için kolay av olmasına şaşmamak gerekmektedir. Bu yüzden bu tür okulların ders programı ve konularının ciddi olarak gözden geçirilerek, yeni baştan düzenlenmesi büyük önem arz etmektedir.

6. İslâm toplumumuz insanlarının tamamına yakınının ortak kimliğidir. Her birey için sorun ortak kimlikle ben kimliği arasında gerekli bağların olup olmadığıdır. Bireyin dinî kimliği sadece bir etiket kimliğimi, yoksa onun benliğinin merkezinde yer alan, iç dünyasında etkili, kişisel dinî tecrübeye imkân veren bir derinliğe sahip midir? Toplumumuzda pek çok insan için İslâm, sadece toplumsal kimlik etiketi seviyesinde bir değişim yapar; yani grup üyeliğini gösterir.

Din ve dindarlar hakkındaki olumsuz düşünce ve değerlendirmeler, tartışma ve karalamalar, baskı ve kısıtlamalar gençler üzerinde kafa karıştırıcı ve dinî yönden gelişmeyi ve benlik katılımını engelleyici, tedirgin edici ve cesaret kırıcı bir etki meydana getirmektedir. Gençlerin toplumun dinî kimliğini bireysel anlamda sahiplenmeleri için sosyal destek ve teşviklere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden, kendi toplumunun dinî değrlerine ilgi ve sempati uyandıacak, bunları sahiplenmelerini sağlayacak olumlu bir İslâm anlayışı ve Müslüman imajının, toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasıyla üretilmesi, korunması ve sürdürülmesi gerekir.

7. Misyonerlik, basit ya da masum bir dinî davet ve tebliğ faaliyeti değildir. Onun asıl tehlikeli yanı, Batı sömürgeciliğinin bir ileri karakolu olarak görev yapmasıdır. Nitekim misyonerlik faaliyetleri, Doğu-Batı arasındaki güç dengesi 1789 Fransız htilâli ile başlayan ve I. Dünya Savaşı na kadar süren dönemde Batı lehine zirveye ulaşınca, sömürgeci hareketlerle birleşerek büyük güç ve etkinlik kazanmıştır. Bu yüzden bu faaliyetin din ve inanç hürriyeti bağlamında değerlendirilerek serbest bir şekilde yayılmasına imkân tanınması, toplumsal bütünlüğümüzün ve kimliğimizin açıkça risk altına atılması demek olur. Bu yüzden, misyonerlik faaliyetleri karşısında alınacak önlemlerin bir boyutu idari ve güvenlik açısından olmaya devam ettirilmelidir.

8. Bir kısım gençlerimizin Hristiyan misyonerlerinin propagandalarına kapılmalarının geri planında, Batı uygarlığı karşısında yaşanan bir tür aşağılık duygusu nun rol oynadığı bir gerçektir. Bu gençler tarafından Hristiyanlık, modern gelişmeleri gerçekleştiren bir dünya görüşünün temsilcisi, parçası ya da asli unsuru olarak algılanmaktadır. Böylece, bu gençler için Hristiyanlığı seçme, modern uygarlığın nimetlerine ulaşmanın bir yolu ve vasıtasına başvurma anlamına gelmektedir.

Bu durum, misyonerlik propagandalarını etkisiz kılmanın yolunun yalnızca dinî alanla sınırlı  olamayacağını, uygarlık yarışında ön saflarda yer almanın önemini ortaya koymaktadır. Her yönden kalkınmış ve gelişmiş, ekonomik yönden kendine yeterli, bilgi üretebilen ve ürettiği bu bilgilerle uyumlu olacak şekilde toplumsal düzenlemeler yapabilen; kendi millî ve kültürel değerlerine güvenen ve sahip çıkan bir toplum düzeyine yükselinceye kadar, mevcut çatlaklardan yabancı dış etkiler sızmaya ve bunlar karşısındaki başarısız savunmalarımızı sürdürülmeye devam edecek gözükmektedir.

9.Toplumumuz, üç asra yakın bir zamandır Batıdan gelen büyük bir kültür okunun etkisi altındadır. Başta dilimiz olmak üzere, geleneklerimiz, örf ve adetlerimiz, hayata bakışımız ve yaşama tarzımız büyük bir değişime ve bozulmaya uğramaktadır. Böylece, her bakımdan kendine yabancılaşan, kendi millî kimliğini yitiren, dıştan gelen etkiler karşısında savunmasız ve dirençsiz kalan bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Basın yayın ve iletişim vasıtaları tarafından sınırsızca propagandası yapılan ve her yönüyle her gün gözler önüne serilen tüketim kültürü ve haz ahlâkı en çok çocuklarımız ve gençlerimizi etkisi altına almaktadır.

Gençlerimiz için yaygın bir din değiştirme tehlikesi olmasa bile, büyük kentlerimizin belli semt ve merkezlerinde üretilen ve yayılan modern yaşam tarzının uç örneklerini benimsemiş  bulunanların topluma mesafeleri, dinini değiştirenlerden daha az değildir. Küreselleşmenin hız kazandığı şu son zamanlarda, bu yöndeki gelişmelerin toplumumuzda daha da yıkıcı sonuçlara yol açması beklenmelidir. Bütün bu gelişmeler karşısında toplumsal bütünlüğümüzün korunması ve sürdürülmesi için millî ve dinî değerlerimizin yeni baştan üretilip, günümüz şartlarında etkili olacak standartlara kavuşturulmas kaçınılmaz olmaktadır.

Dip Notlar:

1 W.Montgomery Watt, Dinlerde Hakikat ( çev.A.Vahap Ta tan-Ali Ku at) z Yay., İstanbul 2002, s. 209-210.

2 Şinasi Gündüz-Mahmut Aydı, Misyonerlik, Kaktüs Yay., İstanbul 2002, s. 46, 55, 108-109.

3 Bkz. Çiğdem Kâğıtçıbaşı , Yeni İnsan ve İnsanlar, 10.bas., Evrim Yay., İstanbul 1999, s.209.

4 Bkz. Serpil Zeynep Öz, Niçin ve Nasıl Din Değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler, Özgür ve Bilge Dergisi, 1, S. 5(2002) s. 27.

5 Gündüz-Aydın, Misyonerlik, s. 54, 55, 114.

6 Osman Cilacı, Hristiyanlık Propagandası ve Misyonerlik Faaliyetleri, Diyanet İşleri Bşk. Yay., Ankara 1990, s. 20.

7 Lee A.Kirkpatrick, An Attachment Theory Approch to the Psychology of Religion , The International Journal for the Psychology of Religion,1992, S. 2(1), s. 10.

8 Bkz.Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, 3.bas. ,Ankara 1998, s. 277, 294-296; Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar, SAM Yay, stanbul 1997, s. 44-46.

9 V.B.Gillespie, The Dynamics of Religious Conversion, Alabama 1991, s. 180-181; Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı , 2. bask , Ankara 1986, s. 103,106.

10 Bkz.Ronalth Enroth, Tarikatlar ve Yeni Dinler (çev. L. Kınran) İstanbul 1988, s. 146-147

11 Bkz.Serpil Zeynep Öz, Niçin ve nasıl din değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler , Özgür ve Bilge Dergisi, İstanbul 2002, Sy. 5, s. 23-28.

12 Enroth, a.g.e., s. 147-148.

13 Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar?, s. 39-40.

14 M. Argyle-B. Beit Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London 1975, s. 59.

15 Bkz. Aysel Ekşi, Gençlerimiz ve Sorunlar , İstanbul 1982; a. mlf, Çocuk, Genç, Ana Babalar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s. 268.