Misyonerlik ve Osmanlı İmparatorluğu

misyoner 2OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKILMASINDA MİSYONERLİK  FAALİYETLERİNİN ETKİLERİ ( 1839 – 1923 )

Mustafa AKYUL/YÜKSEK LİSANS TEZİ, Ankara- 2007, S. 96-100

XVI. yüzyıldan itibaren Katolik misyonerler vasıtasıyla Osmanlı topraklarında görülmeye başlayan misyonerlik faaliyetleri, XIX. yüzyılda, Protestan misyonerlerin de faaliyetlerine başlamasıyla birlikte had safhaya ulaşmıştır.

Değişik etnik köken ve dini inanca sahip unsurların bir arada yaşadığı, geniş topraklara sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Zira, azınlıklara tanınan geniş haklar ve yabancılara verilen kapitülasyonlar misyonerlerin faaliyetlerini kolaylaştıran faktörlerdi. Jeopolitik konum itibariyle de dünyanın önemli bir bölgesinde yer almasından dolayı Osmanlı toprakları en fazla göz dikilen yerler arasındaydı. Osmanlının; tarihî, siyasî, ekonomik ve kültürel zenginliklerinden yararlanmak, dolayısıyla bu toprakları ele geçirmek isteyen Batılı büyük devletler, misyonerlik faaliyetlerine büyük destekler vererek onlardan yararlanmaya çalışmışlardır.

Misyonerler, çalışmalarında gayelerine ulaşabilmek için her türlü vasıtaya başvurmayı meşrû görürler. Bir teşkilat hangi bölgede çalışma yapacaksa, misyonerliği o bölgeye göre yetiştirilmiş elemanlar yürütür. Misyonerler gerektiğinde, her kılık ve renge girerler. Bu açıdan misyonerlik faaliyetlerinin sürdürüldüğü ülkenin sırlarını en ince detaylarına varıncaya kadar incelemek için, öğretmen, doktor, mühendis vb. görevlerde çalışırlar. Misyonerlerin kullanmış olduğu yöntemler, muhataba ve çevre şartlarına göre değişen bir yapıya sahiptir.

XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın başları misyonerlik faaliyetlerinin en yoğun ve en parlak dönemidir. Bunun nedeni kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ve misyonerlerin de bu durumdan yararlanmasıdır. İşte bu yüzdendir ki Osmanlı topraklarındaki misyonerlik faaliyetlerini incelenirken olayın dinî yönü kadar siyasî, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Misyonerlik; dîni bir kurum olarak tanımlansa da, çok uzun zamandan beri sömürgeciliğin uygulama alanlarından biri olarak algılanmıştır. Kuruluşundan itibaren Katolik ve Protestan misyoner örgütleri hiçbir dönemde sadece dinî amaçlı müesseseler olmamıştır. Dinlerini ve mezheplerini yaymaya ve kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin gerilemesine paralel olarak XIX. yüzyıldan itibaren sömürgeci Batılı büyük devletlerin emperyalist politikalarına hizmet eder hale gelmiştir. Bu yönü ile Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren misyonerler, Batılı ülkelerin Osmanlı ile olan “Şark Meselesi”ni halletmelerinde araç olarak kullanılmışlardır.

Temelini, Osmanlı’yı yıkarak mirasını paylaşmak zihniyetinin oluşturduğu “şark meselesi”nde batılıların takip ettikleri politikalardan birisi de içerdeki Hıristiyan azınlıkları Osmanlı Devleti’nden koparmaktı. Bunun için en fazla misyonerlik faaliyetlerinden yararlanıldı. XIX. yüzyıla gelindiğinde sömürgeciliğin de gelişmesiyle Osmanlı toprakları Batılı ülkelerin çıkar mücadelelerine sahne oldu. Bu dönemde Anadolu, Boğazlar, Ortadoğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, batılı devletlerin göz diktikleri bir alandı. Bundan dolayı bölge daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen çıkar mücadelelerine sahne oluyordu. Bölgedeki nüfuzunu arttırmak isteyen ülkeler, misyonerlik faaliyetleri ile kendilerine yandaş gruplar oluşturmak istiyorlardı.

Değişik tarihlerde Osmanlı ülkesine gelen misyonerler yaptıkları çalışmalar sonrasında Müslüman ve Yahudiler arasında fazla etkili olamadıklarını anlayınca bütün mesâilerini ülkedeki Hıristiyan azınlıklar üzerinde yoğunlaştırdılar. Onları bir yandan kendi mezheplerine kazandırmaya çalışırlarken diğer yandan da verdikleri eğitimle, millî duygularını uyandırarak Osmanlı’dan koparmak için uğraştılar. Başlangıçta Rum, Ermeni ve Yahudiler üzerinde oynanan oyunlar daha sonra Bulgar, Arap, Kürt ve Nasturi gibi diğer unsurlara yönelik olarak devam etti.

Osmanlı Devleti’nde, gayr-i Müslim azınlıkların milliyetçilik hareketlerinde Protestan misyonerlerin önemli tesirleri olmuştur. Gittikleri yerlerde bulunan azınlıkların dillerini öğrenmişler, evvela o dillerin gramerini tespit etmişler, o dillerde neşriyat yapmışlar, İncil’i onların dillerine çevirmişler, onların dillerinde ve İngilizce eğitim veren okullar açmışlar, okullarında o toplulukların liderlerini yetiştirmişler, o toplulukları dünyaya tanıtmışlardır. Bu topluluklar içerisinde Ermeniler ve Bulgarlar en önde gelenleri olarak göze çarpmaktadır.

XIX. yüzyılda patlak veren ve Osmanlı Devleti’nin dağılmasına yol açan ayaklanmalarda, misyonerlik faaliyetleri ile bu faaliyetlerin tabii bir sonucu olarak kurulan çeşitli seviyelerdeki okul ve kolejlerin payı büyük olmuştur. Diyebiliriz ki; misyonerlik faaliyetlerinin en önemli aracı, en etkili silahı “azınlık ve yabancı okulları”dır. Özellikle Amerika, İngiliz ve Fransız misyonerleri Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek fikrî yapıyı bilhassa okullar yoluyla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Misyonerler, bu okullardaki eğitim faaliyetleri ile azınlıklar üzerinde etkili olurlarken, yabancı okullara devam eden Müslüman Türk unsurları da dinlerinden uzaklaştırma, kültürlerinden koparma ve çoğunlukla Batı hayranı insanlar olarak yetiştirmede etkin rol oynamışlardır. Bu şekilde yabancı ve azınlık okulları, Batılı devletlerin sömürü emellerini gerçekleştirme yolunda kullandıkları en güçlü silah olmuş, bu okullar Osmanlı Devleti’ni yıkma sürecinde en etkili şekilde kullanılmışlardır.

1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile azınlıklara tanınan siyasi ve hukuki hakların genişletilmesinden yararlanan misyonerler, faaliyetlerini arttırmışlardır. Çeşitli dini teşkilatlar hem dinini yaymak hem de Osmanlı’daki gayr-i Müslim azınlıkları devlete karşı kullanmak için akın akın Türkiye’ye gelerek yüzlerce okul, hastane ve yetimhane açmışlardır.

Okulların yanı sıra; hastaneler, basın-yayın, misyoner faaliyetin diğer iki önemli alanıdır. XIX. asrın sonunda Osmanlı Devleti’nde 600 milyon sayfa baskı işi yapılmış olması azımsanacak bir faaliyet değildir. 1920 yılında, İstanbul’da yayınlanan 32 gazeteden sadece 6’sı Türkçe’dir. Diğerlerinin 2’si Arapça, 7’si Rumca, 9’u Ermenice, 7’si Fransızca ve 1 tanesi de Bulgarca’dır.

I. Dünya savaşı sonrasında Batılı sömürgeci devletler tarafından işgal edilmeye çalışılan Osmanlı toprakları ile misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgeler karşılaştırıldığında, bunların arasında tam bir paralellik görülmesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir husustur. Bu tabloyu tesadüfle açıklamamız mümkün değildir. Kanaatimizce bu durum; misyonerlerin yapmış oldukları plânlı ve sistematik çalışmalarının bir ürünüdür. Misyonerler, Osmanlı Devleti’nde yapmış oldukları uzun süreli çalışmalarla işgal güçlerine uygun ortamı ve alt yapıyı sağlamışlardır.

Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetlerine karşı özellikle II. Abdülhamid döneminde tedbir almaya çalışmıştır. Özellikle yabancı okullar ile ilgili düzenlemeler yapılmış, bu kurumların denetim altına alınması amaçlanmıştır. Ancak bu tedbirler, Batılı devletlerin tepkisi ve baskısı sebebiyle tam anlamıyla uygulanamamış ve istenilen neticeyi vermemiştir.

Sonuç olarak; Her din mensubunun kendi inancını ve düşüncesini başka insanlara anlatması ve anlattığı insanın da kendisi gibi inanmasını arzu etmesi doğal bir durumdur. Ancak Hıristiyan misyonerlerin, tarihî süreç içerisinde böyle masum bir anlayışla hareket etmedikleri âşikârdır. Misyonerlerin tek amacının Hıristiyanlığı yaymak olmadığı, misyonerliği ; Batılı devletler ve Amerika’nın siyasi ve ekonomik çıkarları için, en önemlisi de sömürgeciliğin bir aracı olarak kullandıkları ortadadır. XIX. yüzyılda ve XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı topraklarında misyonerlik adına yapılan faaliyetler ve ortaya çıkan sonuç, bu kanaatimizin doğru olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Elde etmiş olduğumuz veriler neticesinde diyebiliriz ki; misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına etki eden en önemli faktörlerden birisi olmuştur.