Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ın Konusu ve İniş Gayesi

Kur’an’da bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu, Kur’an’da geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve insanlık için gereklidir. Kur’an’ın işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulardır; onun önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir. Burada bir kaç örnek verecek olursak, Kıyamet ve Ahiret hallerine yönelik ayetler, Kur’an’ın beşte birini oluşturur ki, bu Ahiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin tevhid mücadelesini anlatan ayetler, Kur’an’ın neredeyse yarısına tekabül eder.[1] Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücadelelerinden alacağımız pek çok şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamız gerekiğini ortaya koymaktadır.[2] Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’an’daki hiçbir konuyu göz ardı etmeden, Yüce Allah’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve bize vereceği pek çok ders vardır. Yeter ki iniş gayesine uygun olarak ve doğru olarak anlaşılsın.

Eğer insanlık Kur’an’dan yararlanma isteğinde samimi ise Kur’an’in değindiği tüm konuları doğru bir şekilde anlamak ve gereğini yerine getirmek zorundadır.

Sözgelimi insanlık, içerisinde yüzdüğü boşluk, bunalım, stres ve buhrandan kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın ruh sağlığını düzenleyen esaslarına başvurmalıdır.

Tüm bireyleriyle huzurlu, güçlü ve dinamik bir aile ve toplum özlemi çekiyorsa; Kur’an’ın herkes için belirlediği hak ve görevleri titizlikle gözetmelidir.

Terörden kurtulma isteğinde samimi ise; barışı esas alan Kur’an prensiplerine sarılmak borcundadır.

Yalan, sahtekarlık, güvensizlik, tembellik gibi ahlakı yozlaşmalardan sızlanıyorsa; Kur’an’ın doğruluk, dürüstlük, güven, çalışkanlık ve üretkenlik gibi evrensel ahlak yasalarına yönelmelidir.

Kötülerden ve kötülüklerden kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın hedeflediği herkese karşı iyi ve herkese faydalı olan insan tipini yetiştirmek zorundadır.

Sosyal, siyasal ve ekonomik alanlardaki ölçüsüzlüklerden bîzâr ise; Kur’an’ın her alan için ısrarla önerdiği ölçülü, adaletli ve dengeli olma prensibine işlerlik kazandırmalıdır.

Bozulan ekolojik denge ve çevre kirliliğinden kurtulmak istiyorsa; evreni Allah’ın emaneti olarak değerlendiren Kur’an ayetlerine kulak vermelidir.

Fiziksel hastalıklardan kurtulmak ve hatta onlara hiç yakalanmamak istiyorsa; Kur’an’ın öngördüğü temizlik başta olmak üzere, sağlığa zararlı yiyecek, içecek ve davranışlarla ilgili hükümlerin gereğini yapmalıdır.

Vicdanî bir kontrol mekanizmasını çalıştırarak, bireyin her zaman ve her şartta güzel, yararlı bir insan olmasını istiyorsa; Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu Allah ve Ahiret inancını sürekli gündemde ve zinde tutmak zorundadır.

Tarih boyunca insanların içerisine düştükleri sapıklık ve yanlışlara tekrar düşmek istemiyorsa; Kur’an kıssalarını ve peygamberlerin tevhid mücadelelerini ibretle ve dikkatle okumalıdır.

***

Allah Teala, yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilâhî hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkansızlığına delalet etmektedir.

İnsan aklı, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir. Bu yüzden o ilâhî öğretilerin nasıl anlaşılıp uygulanacağını gösteren peygamberlere ihtiyaç olduğundan insanlık tarihi boyunca sayılarını Allah’ın bildiği kadar peygamber gönderildi ve Hz. Adem’den sonra da kulların Yüce Yaratıcı ile irtibatları sürdü.

İlâhî hayat programının son halkası ve geçerliliği kıyamete kadar sürecek olan Kur’an ile insanlığın Rabb ile olan irtibatı yenilendi ve pekişti. Son vahiy, ilâhî hayat programının ilk muhatabı ve tam uygulayıcısı peygamberimizde onu hayatında uygulayarak bütün insanlığa örnek oldu. Üstün zekâsı, soyunun asıl oluşu, alemlere rahmet olarak gönderilişi, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibarı dahi peygamberi de Kur’an’a uymaktan müstağnî kılmadı. Diğer bütün insanlar gibi o da Kur’an’a uymakla yükümlü tutuldu.

Kur’an’ın inişindeki temel amaçları üç madde de özetleyebiliriz:

1. Hz. Peygamberin nübüvvetini teyit eden bir mucize olması için,

2. İnsan ve cin topluluğuna hidayet vesilesi olması için,

3. Tilaveti ile ibadet (teabbud) edilmesi için indirilmiştir.

Sayılan bu temel gayelerin gerçekleşmesi elbette Kur’an’ın anlaşılmasına bağlıdır. O’nun hidayet rehberi olabilmesi, mucize olduğunun anlaşılabilmesi, O’nunla gerektiği gibi ibadet edilebilmesi için, O’nu doğru bir biçimde anlamak kaçınılmazdır.[3]

12. Muharrem 1432


[1] – Yazar burada deÄŸiÅŸik konuların Kur’an’da geçme oranlarını vermektedir. Ayrıca, Kur’an’in muhtevası konusunda deÄŸiÅŸik bakış acıları ile farklı degerlednirmelerin de yapılabileceÄŸini de ifade etmektedir.

[2] – Burada, Nureddin CoÅŸan Hocaefendi’nin, Bizim durumumuzu anlamak için Kur’an-ı Kerim’de Hz. Ä°brahim ve Hz. Musa ile ilgili bölümleri okuyunuz.” sözünü hatırlamamız gerekir.

[3] – Bu yazı, Ali Akpınar’ın, “Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı?” adlı kitabının 48-54. sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ömrümüzden Bir Yıl Daha Geçti…

Bu yazını yazılması çok önceleri planlandığı halde ancak bugüne nasip oldu. Sudan yaratılan her canlıya belirli bir ömür takdir edilmiş olup, takdir edilen süre bitince her canlı bu geçici dünyadaki hayatını noktalıyor. Dünyaya gelen her canlının ömrünün en uzun olduğu zaman doğduğu, yani ilk nefes almaya başladığı zamandır. İlk nefesten sonra canlı ne kadar yaşayacak olsa da ömründen ilk eksilme başlamış, ne zaman biteceğini bilmediği sona doğru yol almaya koyulmuştur.

Dünyadaki her şey yaratıcısı tarafından bir ölçüye göre yaratılmıştır. İçinde yaşadığımız gün gecesiyle birlikte 24 saattir. Ömrümüzü bu ölçüye göre hesaplıyoruz. Dünya yaratılalıdan bu yana bu 24 saatlik günlerden ne kadar gelip geçti, sahibi bilir. Bizim ömrümüzdende bu 24 saatten ne kadar kaldı, onu da yine sahibi bilir.

Bu 24 saatler içerisinde Rabbimiz bazı yerlere ve zamanlara özel durumlar vermiş, bizlerin hayatımızın farkına vararak yaşamamızda adeta bu zamanlar birer köşetaşı vazifesi görmektedir.

Hergün doğan ve batan güneş aynı gibi olsa da aynı değil. Güneşin doğup battığı her gün bizim için planlanmış beş özel vakit var ki, sevgili sevdiğini huzuruna çağırıyor. Hangi sevgili sevdiğine günde beş defa randevu verir? Hele birde bu günlerin gecelerindeki çağrıya kulak verebiliyorsak işte esas hayatın değeri öyle başlıyor anlaşılmaya.

Alıştığımız ve aynı zannettiğimiz bu günlerden 7 tanesi geçinde buna da hafta diyoruz. Bu hafta içindeki bir günde yine öyle bir randevu zamanı var ki, melekler bu randevuya gelenleri defterlerine kaydediyorlar. Bu davete icabet edenlerin gelecek hafta aynı güne kadar ve üç günde fazlasıyla günahları affediliyor. Bu büyük davete üç defa üstüste gelmemiş birisinin de kalbi mühürleniyor. Ayrıca bir hafta içinde Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak için ayrı bir öneme sahip.

Günlerden, gecelerden, haftalardan oluşan aylar var ki, onların sayısı dünya yaratılalıdan beri hep 12 dir. Bu 12 ayın içinden 4 tanesi, Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem Haram Aylar olarak bilinir. Bunlardan  Muharrem ve Recep Ayı Allah’ın aylarındandır. Bütün yaratılmışlar Allah’ın olduğu halde bu iki aya böyle denmesinin mutlaka hikmetleri vardır. Şaban ayı Peygamberimizin ayı, Ramazan da 11 ayın sultanı ve ümmetin ayı olarak bilinir.

Muharrem ayının içinde bir başka önemli zaman dilimi var ki, Aşûre olarak bilinir. Bu ayın 9,10 ve 11. günlerinde veya bu üç günden ikisinde tutulan oruçlar sevap açısından yüksek oruçlar.

Diğer 2 haram ay ise hac ayları olarak bilinen aylardır. Onları da bu sene için geride bıraktık. Bu aylar içinde Arefe gibi mübarek bir gün var, hacıların hac ibadetlerinin bir parçası olarak Arafat dağında durdukları mübarek zaman. Kurban bayramı günleri ve Kurban ibadeti de yine bu günler içinde yerlerini almaktadır.

Recep ayı içindeki Regaib ve Mirac geceleri, Şaban ayı içindeki Berat gecesi, Ramazan içindeki Kur’an’ın da indirildiği ve bin aydan hayırlı olan Kadir gecesi, değerlendirildiği zaman bol sevap kazanacağımız geceler  ve o gecelerin kendilerinden sonra gelen gündüzleri yine bizlere lütfedilmiş kıymetli vakitlerdir.

Aynı zaman diliminde yaşamamıza rağmen bulunduğum yere ve vakte göre kazandığımız sevaplarda farklılıklar arzeder. Kabe’de namaz kılmak 100 bin sevapken, Mescid-i Nebi’de kılmak 10 bin sevap kazandırır. Ramazan’da yapılan nafile bir ibadete farz sevabı verilir. İşrak vaktine kadar zamanını sabah namazını cemaatle kıldığı yerde değerlendiren kişiye tam bir hac ve umre sevabı verilir. Sınırlarda nöbet bekleyen göze cehennem ateşi dokunmaz. Kadir Gecesini ihya eden bin ay ibadet etmiş sevabı alır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ayrıca duanın kabul olacağı bir çok özel zamanlarda mevcuttur.

Doğduğumuz zaman en uzun olan ömrümüzün ne zaman biteceğini bilmediğimiz gibi, bu kainatın sonu demek olan kıyametin de ne zaman kopacağını bilmiyoruz. Kıyametin kopacağını bildiren Sur’u üflemekle görevli melek İsrafil aleyhisselam’ın sur ağzında her an üfleyecekmiş gibi beklediği haber veriliyor. Dolayısıyla ölümde, kıyamette her an gelebilir, hayatımız her an sonlanabilir. Bu nedenle, bize emanet olarak ve hangimiz daha iyi kulluk yapacak diye verilen bu dünya zamanı dilimini sonunda pişman olmayacak şekilde nasıl geçireceğimize, nasıl geçirmemiz gerektiğine çok önem vermeliyiz.

İşte ömrümüzden bir yıl daha geçti. Gelecek yıla erişip erişmeyeceğimiz de belli değil. Öyleyse içinde bulunduğumuz şu gümüzü, şu anımızın kıymetini bilelim. Sonunda pişman olmayacak şekilde hayatımızı yaşayarak Rabbimiz bizden razı olarak, biz de O’ndan razı olarak hayatımızı tamamlayalım.

Hepinize hayırlar ve afiyetlerle dolu, “Allah’ın rızasını, O’nun dininin yardımcıları olarak kazanmak için, yeni bir dönemin habercisi olan 1 Muharrem’in sevgi ve barış iklimine vesile olmasını diler, Hicri 1432. Yılınızı tebrik ederim.”

Mahmud Salih

01.01.1432

www.idealyol.com

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ey OÄŸul, Babana Ä°taat Et!…

Eskiden beri hep düşünmüşümdür; niçin Lokman suresinde Lokman aleyhisselam oğluna nasihat eder de, kızına etmez. Veya Gazali, Osman Gazi ve diğer büyükler de evlatlarına, yani oğullarına vasiyet bırakır. Yakub aleyhisselam da vefatından önce çocuklarına nasihat eder ve İslam üzere yaşamaları gerektiğini onlara hatırlatır.

Erkek evladın babaya, dolayısıyla Allah’a ilk isyan Adem aleyhisselam’ın iki oğlundan bedbaht olanı, Kabil ile başladı. Bu isyan Nuh aleyhisselam’ın oğlu ile devam etti. Lut aleyhisselam’ın kızları olduğu halde onlara herhangi bir nasihatini bilmiyoruz. Kızları itaatkar olmalarına karşın, Nuh aleyhisselam’ın hanımı ise kadir kıymet bilmeyenler arasında yer aldı ve helak oldu.

Yakub aleyhisselam’ın oğlanları da babalarına karşı gerekli saygıyı göstermeyen ve ona karşı yalan uyduranlar arasındaydılar. Ayrıca üvey kardeşleri Yusuf’a da babalarına verdikleri sözü tutmayarak ihanet ettiler. Ama Allah o isyankar oğulları sonunda ihanet ettikleri kardeşlerine muhtaç kıldı da, o salih ve muhsin kardeş onlara karşılaştıklarında, “bugün ayıplama yok” dedi.

Bunlara mukabil Şuayb aleyhisselam’ın kızları itaatkar ve ihtiyacı olan babaları için çobanlık yapıyorlar, koyunları otlatıyorlar ve onları sularlarken iffet ve namuslarından dolayı sonraya kalıyorlar.

Allah’ın lütfu ki, her iki ihtiyaç sahibini birbiri ile buluşturuyor; Musa aleyhisselam’a bir yurt ve bir peygamber kızı eş lütfederken, bu itaatkar kızlardan birine da peygamber bir koca ve  babasına peygamber bir damat lütfetti. Salih ve saliha olanlara rabbimiz ne büyük ikramlarda bulunuyor.

Zaten kocasına itaat eden Hacer validemize de, onun kıymetli oğluna su aramak için gidip geldiği Safa ile Merve arasında sa’y yapmayı kıyamete kadar ümmeti Muhammed’e ibadetlerinin bir parçası olarak onun sabrının ve itaatinin karşılığı olarak sundu. Babasına teslim olan İsmail aleyhisselam hatırasına da taşlanan şeytanlar ve kesilen kurban da ayrı bir lütuf değil mi?

Cahiliye de hiç kıymeti olmayan kızlar ar vesilesi, sahip olunan erkekler güç ifadesi olurken, Ä°slam bu insanlara yeni bir hayat, yeni bir dünya ve sonsuz mutluluk sundu; hem de sahip oldukları ve hiç deÄŸeri olmayan ÅŸeylerle karıştırdıkları  deÄŸerlerin farkını gözleri önüne kendi anlayacakları dilden kendi içlerinde birisi vasıtası ile sunarak…

Tarihi ilk insana dayanan kurban ibadetini ihya ve icra etme zamanı yaklaşırken, Yaradanımıza hakiki bir kul olmak, son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimize gerçek ümmet olmak, zamanımızda ümmetin emanet edildiği hakiki alimleri ve emirleri tanıyarak onlara samimi itaat etmek, şeytan ve nefsimizi  ve sahte tanrıları gerçek düşman bilip onlarla yılmadan mücadele etmek, babalarımıza ve annelerimize isyankar olmayan bir evlat olmak, çocuklarımıza sabırlı anne-babalık yapmak vazifelerimizi hakkıyla ne kadar yerine getirebiliyor olduğumuzu tekrar gözden geçirmenin de zamanı olduğunu düşünüyorum.

Ya Rabbi! Beni de İbrahim aleyhisselam gibi “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” (2/131) diyenlerden eyle.

Ya Rabbi! Ben de Lokman aleyhisselam gibi (31/13) oğluma diyorum ki:  “Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü O’na ortak koşmak büyük bir zulümdür.”  “Allah’a, anne ve babana şükret, dönüş ancak Allah’adır” (31/14).  “Ey yavrucuğum! Şüphesiz ki yaptığın iyilik ve kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olsa, hem de bir kaya içinde veya göklerde, yahut yer içinde bile olsa, Allah onu getirir ve karşılığını verir” (31/16). “Ey Oğulcuğum! Namazı dosdoğru/gereğine uygun olarak kıl, iyiliği emret, kötülüğü engelle. Bu esnada başına gelecek musibetlere sabret. Çünkü bunlar Allah’ın emrettiği kesinlikle ve kararlılıkla yapılacak işlerdir” (31/17). “Yürüyüşünde ölçülü ve kibirsiz ol, konuşurken sesini de alçak tut. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir” (31/19).  

 Ya Rabbi! Beni, ehlimi ve bütün sevdiklerimi emrine uygun yaşayanlardan eyle. Babanın çocuğuna fayda veremeyeceği, çocuğun da babasına fayda veremeyeceği bir günde benim dostum Sen ol. Şüphesiz ki Senin vaadin gerçektir. Dünya hayatında beni aldananlardan eyleme. Çok aldatıcı şeytan ve dostlarının da bizi Senin engin affın ile aldatmasına, günahlara daldırmasına ve ibadetten alıkoymasına fırsat verme Ya Rabbi, fırsat verme!..

Ya Rabbi! Eğer anne-babamdan biri veya her ikisi benim yanımda ihtiyarlığa erişirlerse, onlara “öf” bile dememe, onları azarlamama fırsat verme ve onlara çok nazik ve tatlı söz söylememe fırsat ver Allahım (17/23). “Ey Rabbim! Onlar küçükken beni acıyıp yetiştirdikleri gibi sen de şimdi onlara acı ve esirge” (17/24).

Ya Rabbi! Sen insana, anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettin. Her anne çocuğunu karnında zahmetle taşıdı ve onu zahmetle doğurdu. Allahım, ben de; Ebu Bekir radıyallahu anh gibi: “Yâ Rabbi! Gerek bana, gerek anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi, razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et ve beni muvaffak kıl. Neslimi de benim için ıslah et, onları iyi insanlar yap. Şüphesiz ben, tevbe edip sana yöneldim ve hakikat ben, sana teslim olanlardanım.” (46/15) diyorum. Dualarımı kabul buyur Allahım.

 “Benim namazım, hac, umre, diğer ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (6/162).

Duamın sonu: “Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn”; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” (10/10).

Mahmud Salih- 30 Zi’l-ka’de 1430 Salı/17 Kasım 2009

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

En Güzel Etiket/Kariyer: “Râdıyeten Merdıyye”

‘Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak’ O’na kavuşmak

 “Rabbin seni seviyor mu?

Sen O’nu ne kadar seviyorsun?

Ne kadar andığına bak!

Ne kadar okuduÄŸuna bak!

Ne kadar anladığına bak!…”

 ‘Bizi ve geleceğimizi düşünerek’ hizmet veren www.zinde.info  sitesinde yayınlanan “Hayat ve Hizmet Anlaşımız” adlı dosyanın ilk maddesi: Her Zaman, Her Yerde Ve Her Şeyde Önce Allah Rızası.

Maddenin açıklaması şöyle devam eder: “Hayatımızın ve buna paralel olarak hizmetimizin hedefini anlamlı, açık, net, doğru bir şekilde tanımlayabilmek ve çok sağlam bir zemine oturtabilmek için ‘’Allah’ın Rızası’nı kazanmak’’ kavramını ayrıntılı ve ana kaynaklara dayanarak tefekkür etmeliyiz. Sadece bu geçici dünya hayatında değil, sonsuz ahiret hayatında da bize özlenen bir huzur, hoşnutluk ve mutluluk hali sağlayacak olan bir hayat ve hizmet anlayışına ihtiyacımız var. Bunun için Allah’ın rızasını kazanmayı; her zaman, her yerde ve her şeyde ön şart olarak değerlendirme şuur ve hassasiyetini geliştirmeliyiz.”[1]

Geçen hafta Cuma hutbesinde imam çok önemli bir konuya temas etti: Dünya hayatının geçiciliÄŸi, ahiretin ebediliÄŸi… Üç nefeslik dünya hayatında “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî= Ya Rabbi hayatta benim isteÄŸim, arzum sadece Sensin ve ben sadece ve sadece Senin rızanı kazanmak istiyorum” hedefine odaklanmamız ve bu hedefi hiç unutmamak için yakamızda bir rozet=gülcük olarak taşımamız; “hiç ölmeyecekmiÅŸ gibi dünya için, yarın ölecekmiÅŸ gibi ahiret için” çalışmamız gerekirken bunun tam aksine, biz gafil insanların geçici dünya hayatı için ebedi imiÅŸ gibi çalıştığımızı, ebedi ahiret hayatı için ise geçici imiÅŸ gibi, yarın ölmeyecekmiÅŸ gibi çalıştığımızı, kısa ömrümüzü ve sayılı nefeslerimizi tükettiÄŸimizi akılda kalacak misallerle anlattı. Allah Teala imam arkadaşımızdan da, bizden de, sizden ve bütün sevdiklerimizden de razı olsun, biz de Allah’tan razı olalım.

Allah bizden nasıl razı olacak, biz O’ndan nasıl razı olacağız? İşte en büyük ve hayati konu bu; en güzel etiket/kariyer de “râdıyeten merdıyye” = Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak[2] O’na kavuşmak.

Sahabe efendilerimizin mesleklerini pek bilmeyiz. Ama onların hepsinin ortak mesleklerini hepimiz biliriz: “Allah’ın rızasını kazanmak için İslam’ı yaşamak ve tebliğ etmek.” Bu yüzden dünyanın her tarafında kabirleri var. Çok azının kabri Medine’dedir.

Onların isimleri anıldığı zaman hep “radıyallahu anh[3] =Allah ondan/onlardan razı oldu/olsun” deriz. Çünkü Allah celle celâlüh İslâm’a hizmette öne geçen Muhacirler ve Ensâr’dan razı olduğunu, onların da O’ndan razı olduklarını bize haber verir. [4] Bu karşılıklı razı oluşun sonucu olarak da Allah, onlara alt tarafından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırladığını ifade eder. Bu ise hepimizin özlediği ve sonuç olarak arzu ettiğimiz en büyük kurtuluş, mutluluk ve saadettir; And cennetlerine misafir olmaktır.[5]

Hudeybiye’de ağacın altında Peygambere biat ederlerken de, Allah o Muhacirler ve Ensar’dan razı olmuştu.[6] Allah Teala, iyilikte Muhacirler ve Ensar’a uyanlardan, onların yaptıklarını yapanlardan da razı olduğunu/olacağını haber verdi.[7] Hiç şüphesiz, iman edip de sâlih amel işleyenler, yaratılanların en iyileridir. Allah onlardan da, yani iman edip, imanının gereği olan salih/kabule uygun amel işleyenlerden de razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlar/olmalıdırlar. Bu mükâfat ise, Rabbine itaatle içi ürpererek saygı gösteren kimselere mahsustur. Kıyamet günü,  doğru söyleyenlerin, doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür.[8] Allah Teala bunlardan da razı olmuş, bu doğrularda O’ndan razı olmuşlardır.

Allah’ın rızasıyla huzura eren, Rabbini hoşnut etmiş ve Rabbi tarafından da hoşnut edilmiş olarak Rabbine dönen, Allah’ın iyi kullarının içine katılmak ve cennete girmek için çağrılan mutmain bir nefis[9] durumuna erişmek için çalışmak, insanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu aşamaya gelmesi için insanın, nefsiyle mücadelesinde nefsinin hayvanî yönüyle, Emmâre olan kötülüğe, günaha teşvik eden yönü ve Levvâme yani günahlarından pişmanlık duyup kendini kınayan fakat tam vazgeçemeyen yönleriyle mücadele edip onlardan kurtulması lazımdır.[10]

Allah’ın razı olduğu, dolayıyla kendilerininde Allah’tan razı olduğu kimseler  Hizbullah= Allah taraftarlarıdırlar. Ve Allah taraftarları, kurtuluş ve saadete erenlerdendir. Onlar Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman ederler, Allah’a ve Resûlü’ne ve onların emirlerine muhalefet/düşmanlık eden kimselerle dostluk etmezler, onları sevip saymazlar. İsterse onlar; babaları, oğulları, kardeşleri veya sülaleleri olsunlar.[11] Allah taraftarları ya da Allah tarafında olanlar demek; Allah ve Resûlü’ne muhalefet edenlerin, yani şeytan, kâfir, müşrik ve tâğûtların taraftarlığını kabul etmeyen ve Allah’ın buyruklarını esas alıp ona göre yaşayışlarını düzenleyen demektir.

Allah, “Ä°man edip de sâlih/sevaplı iÅŸler yapanların günahlarını elbette örtecek ve mutlaka onlara yaptıklarının daha güzeliyle karşılık verecektir.”[12] Öyleyse “Ey insanlar! Rabbinizin emrine uygun yaÅŸayın, babanın çocuÄŸuna fayda veremeyeceÄŸi, çocuÄŸun da babasına fayda veremeyeceÄŸi bir günden korkun! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı, sizi asla aldatmasın. O çok aldatıcı ÅŸeytan ve dostları da sizi Allah’ın affına güvendirmekle sakın aldatmasın, günâha daldırmasın ve ibâdetten alıkoymasın!.”[13] Allah, “Ey nefislerine karşı günah iÅŸleyip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah ÅŸirk koÅŸan ve inkâr edenler dışında, dilediÄŸi kimseler için bütün günahları bağışlar.” buyurur.[14]

‘Günahlarla kararmış, katılaşmış kalpleri tevbe ettirerek, yanlış yollardan “U” dönüşü yaptırarak Hakk’a çağıran’ bir Allah dostu, yukarda zikredilen ayetleri okuduktan ve  son ayeti de hatırlattıktan sonra bizlere şu uyarıda bulunur:  ‘Biz de bu ayeti kerimenin mealine sığınarak, şu ana kadar işlediğimiz kusurlarımızdan, günahlarımızdan bir daha işlememek üzere Allah nezdinde tövbe ediyoruz inşallah, dönüyoruz ve bu ayetin muhatabı olan insanlardan olmak istiyoruz, Allah’ın günahlarımızı bağışlamasını istiyoruz. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir ama O’nun merhametini istismar ederek veya O’nun merhametine güvenerek hata işlemeye, gaflet içerisinde yaşamaya devam etmek ancak ahmakların yapacağı bir davranış şeklidir. Kendimizi de böyle davranışlardan men ediyoruz, alıkoyuyoruz. İnşallah bugünden sonra, Allah’ın sevdiği işlerle uğraşarak, sevdiği kulları arasına girmeyi Allah’tan niyaz ediyoruz.’[15] Çünkü Allah, geçmişte yapılmış hataların en kötüsünü bile örtecek ve o hatasından tevbe edip dönenlerin mükafatlarını, yapmış olduklarının en güzeliyle verecektir.[16]

Yazımızı yine bu Allah dostunun şu çağrısı ve duası ile bitirelim: “Böylece netice olarak, sizleri; Allah’ı sevmeye davet ediyorum.

Ya Rabbi! Yolumuzu aç! Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et. Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru. Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir. Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.”[17]

 

Mahmud Z. Ãœnal

19/10/2009

 


[1] www.zinde.info, eriÅŸim 10.10.09.

[2] 89/Fecr, 27-30.

[3] Arapça gramerine göre bir erkek sahabe için anhu, iki sahabe için –kadın erkek farketmez- anhuma, bir kadın sahabe için anha, ikiden fazla sahabenin adı zikredilince ise anhum denir. Saygı, hürmet ve dua ifadesi olarak peygamberler için “aleyhisselam(as.)”, peygamberimiz için “sallallahu aleyhi vesellem(sas.)”, sahabeler için “radıyallahu anh(ra.)”, evliyaullah için de “kuddise sırruh veya kaddesallah sırrahu(ks.)” ifadeleri kullanılır.

[4] 9/Tevbe, 100.

[5] 98/Beyyine, 7-8; 5/Maide, 119.

[6] 48/Fetih, 18.

[7] 9/Tevbe, 100.

[8] 98/Beyyine, 7-8; 5/Maide, 119.

[9] 89/Fecr, 27-30.

[10] Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Meali, 89/Fecr, 27-30. ayetlerin açıklaması.

[11] 58/Mücadele, 22.

[12] 29/Ankebut, 7.

[13] 31/Lokmân, 33; 35/Fâtır, 5.

[14] 39/Zümer, 53.

[15] http://www.iskenderpasa.com/MNC/13Safer1427.asp, eriÅŸim 18.10.09.

[16] 39/Zümer, 35.

[17] http://www.iskenderpasa.com/ozel/yad2003/anma.2003.asp, eriÅŸim 18.10.09.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Hayatı Farkında Olarak YaÅŸamak…

Rabbimiz Allah her şeyi yerli yerince ve zamanı gelince yarattıktan sonra en son olarak da insanı kuru bir çamurdan annesiz ve babasız olarak yarattı. İnsan yaratılmadan önce üzerine uzun bir zaman gelip geçti. O vakitlerde insan, henüz anılan bir şey değildi. Buna rağmen insan, önceden hiçbir şey değilken kendisini hakikaten Allah’ın yarattığını düşünmesi gerekmez mi?

Ä°nsan beden olarak yaratılmadan önce ruhlar aleminde Yaratıcımız her ruha “Ben sizin rabbiniz deÄŸil miyim?” diye sordu, ruhlarda “evet rabbimizsin” diye karşılık verdiler. Ä°lk insan Adem aleyhisselam kuru bir çamurdan, ÅŸekil verilebilen bir balçıktan yaratıltıktan sonra da, – mucize olarak babasız doÄŸan Ä°sa aleyhisselam hariç- insan nesli bir erkek ile bir diÅŸiden üreyerek çoÄŸalmaya devam etti, ediyor. Artık insan, neden yaratıldığına ibretle bir baksın! O, bel kemiÄŸinin alt ucu ile kaburgalar arasındaki bölgeden çıkarak, fışkırıp dökülen bir sudan yaratıldı. Şüphesiz ki yaratıcımız Allah, bu ÅŸekilde yaratılan insanı öldürdükten sonra dünyadaki hali gibi  yeniden diriltip hayat vermeye kâdirdir.

Şüphesiz Yaratıcımız Allah yeryüzünde olan şeyleri, onun üzerinde ziynet/süs yaptı. Böylece insanların hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu denemek istedi.  Allah elbette o yeryüzündekileri bir gün kupkuru bir toprak haline getirecek. Kuruyan yer ve bitkilerin yeniden canlanmasının büyüklüğünün yanında, Ashâb-ı Kehf’in 300 küsür sene sonra diriltilmesinin ehemmiyeti küçük kalır.

İnsanlar şayet öldükten sonra dirilmekten şüphe etmekte iseler ilk yaratılışlarını hatırlamalılar. Şunu kesinlikle bilmeliyiz ki Yaratıcımız, bizi ilk önce karışmış çeşitli renk topraktan, insan olarak yarattıktan sonra sırasıyla bir nutfeden, sonra bir alakadan (Rahim duvarına çengel gibi asılıp beslenen döllenmiş yumurta, yani zigottur), sonra küçük bir et parçası haline gelerek gelişip büyüyen bir mudgadan (et halinde 2-2,5 cm civarında küçük bir parça) yarattı ki, bize ne olduğumuzu ve kendi kudretini açıklamak için. Yaratcımız rahimlerde olanlardan dilediğini, belirtilmiş bir vakte kadar durduruyor, sonra onu bir bebek halinde çıkarıyor. Derken olgunluğa erişmemiz için bizi büyütüyor. İçimizden kimi erken öldürülüyor, kimi de daha önce bazı şeyleri bilirken sonra artık çocuk gibi hiçbir şey bilmez hâle gelmesi için erzel-i ömr’e, ömrün en kötü devrine itiliyor. Yeri de görürüz ki kupkurudur; fakat yaratıcımız Allah ona su indirdiği zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nice nebat bitirir.

Evet, insanın tekrar dirilmesi ile hergün yaşadığımız yeryüzünün canlanması aynı şeyler. Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi ancak Allah’tan ister. O, her gün, her an, hikmetine uygun bir iştedir.

Bu ÅŸekilde zayıf bir sudan ve korunmaya muhtaç bir ÅŸekilde yaratılan insanı, Yaratıcımız Rabbimiz, sayısını bilmediÄŸimiz görünen ve görünmeyen varlıkları arasında hakikaten en güzel biçimde yarattı. Sonra bazılarının isyanı, vahiy yolundan sapması, hep kötü ÅŸeyleri düşünüp yapması yüzünden aÅŸağıların aÅŸağısına çevirip indirdi, hayvanlar derecesine, belki de daha aÅŸağı derecelere…

Çünkü Allah, insana muhakeme ve irade gücü ve yeteneği vermiştir. Kulağını, gözünü, gönlünü, aklını vahiyden koparıp heva ve hevesine bağlayan insan, Allah’a olan nankörlüğü, O’nu inkârı, ilâhî hükümleri tanımaması ve hareketlerindeki isyanı sebebiyle Allah katında hayvanlardan da aşağı olmayı ve cehennemin en alt tabakasına gitmeyi hak etmiştir.

Bu yüzden insanlar yaratılış gayelerine uygun olarak Allah’ın emirlerine uygun yaşayıp ve herkes yarın için önden ne yapıp gönderdiğine bakmalı. Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınmalı. Allah’ı unuttuklarından dolayı, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmamaya çalışmalı.

Yüce Allah’ı unutanlar, O’nun emir ve yasaklarını yaşantısına karıştırmayanlar, kalpleriyle akılları arasındaki bağlar kopmuş çarpık kimselerdir. Zaten Allah’a yabancılaşanlar, O’nunla irtibatını kesenler, nefislerinin ve teknolojinin esiri olup Allah’dan başka şeylere taparcasına bağlanacaklar ve onlardan zevk alıp günah deryasında devam edeceklerdir. Bunun yanında yüce Allah’ın onlara kendilerini unutturması da çok vahimdir. Çünkü kendini unutan insan ve toplum hayvânî duygulara yönelecek, böylece cehenneme götürecek şeyleri cazip görecek, öz benliğini, şahsiyetini, mânevî değerlerini unutup kendine yabancılaşacaktır. Böyle bir fert veya toplum; artık yoldan çıkmış, mânen intihar etmiş, zillet ve esarete dûçâr olmuş, rûhen köleleşmiş veya yok olmaya mahkum olmuş demektir. İşte yüce Allah bu iki tehlikeye karşı uyarmaktadır.

Rabbimiz Allah kulları sapıtmasın diye onlara ilk insandan itibaren peygamberler ve kitaplar göndermiş, en son kitap ise hayat kullanım kılavuzumuz Kur’an’dır. Eğer Allah bu Kur’an’ı bir dağa indirseydi, elbette o dağı, Allah’ın korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdük. Rabbimiz bu misalleri biz aklı başında olan insanlara düşünsünler diye veriyor. Bu misalden de anlaşıldığına göre, insan da Kur’an karşısında en az dağların hali gibi olmalı; boyun eğmeli, ufalıp teslim olmalıdır. Olmuyorsa, dağlardan daha sert ve katı demektir.

Doğrusu Yaratıcımız Allah emaneti, emir ve yasakları göklere, yere ve dağlara arz ve teklif etti de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve onun getireceği sorumluluktan korktular da onu insan yüklendi. Eğer bunun gereğini yapmaktan kaçınırsa cidden o çok zalim, çok cahil demektir. Eğer insan, ilâhî teklifi unutur, nefsine uyar ve aklını putlaştırarak işlerini Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda değil de kendi heva ve hevesine göre yapmaya başlarsa, hem cahil hem de zalim olur.

Allah’ın emirlerini gereksiz gören ve insanları hidayetten uzaklaştıran önderlerle, hayatı için bir tehlike olmadığı halde onların peşinden gidenler, hesap gününde birbirine düşman olacaktır. Kim de Allah’a ve Rasûl’e can-ı gönülden itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaklardır. Onlar ne güzel arkadaştırlar.

İnsanı bu güzel arkadaşlardan ve yaratıcısı olan Allah’a itaat etmekten alıkoyan, ayıran en tehlikeli varlıklar sahte tanrılardır. En tehlikeli sahte tanrı nefsimizdir. İçimizde barındırır, elimizle besler, büyütürüz. Tanrı gibi her dediğini, emrettiğini yaparız. Dost gibi, bizden gibi gözükür ama münafıktır ve şeytanla, kötülüklerle işbirlikçidir. Kontrol altında tutulmazsa, bize ihanet eder. Kaybı kesin ve ebedi olan dünya oyununda sahte yansıma, cazibe ve güzelliklerle aldatarak zamanımızı öldürür.

Allah yolundan alıkoyan diğer tüm yapı ve otoriteler de sahte tanrılardandır. Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti, yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.

Onun için Sevgili Okuyucular;

Biz farkında bile değilken ansızın bize azap gelip çatmadan önce, Rabbimizden bize indirilenin en güzeline, Kur’ân’a uyalım. Günahlarla kararmış, katılaşmış kalplerimizi  tevbe ederek, yanlış yollardan “U” dönüşü yaparak Hakk’a dönelim.  Çünkü Allah, bizim geçmişte yapmış olduklarımızın en kötüsünü bile örtecek ve bize mükafatlarımızı, yapmış olduklarımızın en güzeliyle verecektir.

Gönüllerimize, gerçek sevginin tadının tattırılması ve “Ey Allah’ın rızasıyla huzura eren nefis! Rabbini hoÅŸnut etmiÅŸ ve sen de Rabbin tarafından hoÅŸnut edilmiÅŸ olarak Rabbine dön. Haydi iyi kullarımın içine katıl ve cennetime gir!” hitabına muhatap olmak dileÄŸiyle…

Bu duruma erişmek için çalışmak, insanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu aşamaya gelmesi için insanın, nefsiyle mücadelesinde nefsinin hayvanî yönüyle, Emmâre olan kötülüğe, günaha teşvik eden yönü ve Levvâme yani günahlarından pişmanlık duyup kendini kınayan fakat tam vazgeçemeyen yönleriyle mücadele edip onlardan kurtulması lazımdır.[1]

Mahmud Z. Ãœnal-28.06.2010

 


[1] Bu yazı, Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali ve  www.iskenderpasa.com sitesinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Türkiye’de Japonya Yılı

2010 yılı “Türkiye’de Japonya Yılı olarak” olarak ilan edildiÄŸini sanırım çoÄŸumuz bilmiyoruz. Ä°yi niyetli pek çok proje gibi bu projede izlediÄŸim kadarıyla amacına tam olarak ulaÅŸamayacak gibi gözüküyor.

 Japonya denildiÄŸi zaman pek çoÄŸumuzun aklına saÄŸlamlığından ve kalitesinden şüphe duymadığımız elektronik ürünler ve otomobiller geldiÄŸini çok iyi biliyorum. Bunun dışında maalesef Japonya ve Japonları diÄŸer “çekik gözlü” (Kore, Çin vs) insanlardan ayırt edecek baÅŸkaca bir bilgiye sahip olmadığımızı üzülerek söylüyorum.

 Japonlar ülkelerine “Nihon” ya da “Nippon” demektedirler. Nihon (Nippon) güneÅŸin doÄŸduÄŸu ülke anlamına gelmektedir ve bayrakları da bunu simgelemektedir. Ada ülkesinde yaÅŸamın anakaradan (Asya’dan) daha sonra baÅŸladığı sanılmaktadır. Japonların menÅŸei kesin olarak bilinmemekle beraber Asya’dan göç eden farklı uluslardan köken almış oldukları düşünülmektedir.  

 Efsanevi Japon tarihine göre ilk Japon Ä°mparatoru Jinmu Tenno, M.Ö. 660 yılında tahta geçerek devletin ilk idare sistemini kurmuÅŸ ve o tarihten bu güne kadar imparatorluk hep aynı ailede kalmıştır. Japon inancına göre imparatorun nesli “GüneÅŸ Tanrıçası”na dayanmaktadır. Bazı Japon tapınakları M.Ö. 6. yüzyıla ait olsa da Japon tarihinin ilk yazılı belgesi, M.S. 6.yüzyıla dayanmaktadır. 16. yüzyıla kadar ülke olarak dönemin ÅŸartları ve coÄŸrafi konumu sebebiyle yakın Asya dışında dünya ile neredeyse hiç iliÅŸkisi olmamıştır.

 Kapılarını dış dünyaya 200 yıl kapatan ülke

 Bu yazımımda Japonların Dünya ile münasebetleri üzerinde durmayacağım. Uzun yüzyıllar dış dünyaya kapalı olarak yaÅŸayan Japonların ilk kez 1542 de Portekiz’e ait bir geminin fırtınayla tesadüfen sürüklendiÄŸi Japonya sahillerinde Japon/Avrupa ilk teması olarak kayda geçtiÄŸini ifade edeyim.

 Bu karşılaÅŸmadan kısa bir süre sonra her yeni coÄŸrafya gibi Japonya’da hızlı bir misyonerlik hareketi ve HıristiyanlaÅŸtırma çalışmasının baÅŸladığını ilk önceleri iyi karşılanan Avrupalıların dinlerine karşı takındıkları tutum ve servet, toprak sahibi olma gayretlerinin tepki almaya baÅŸladığını nihayet 1587 yılında Ä°mparator BaÅŸvekili Hideyoski tarafından “bütün papazlar 20 gün içinde ülkeyi terk edecekler” emrini yayınladığını; daha sonrasında misyonerlerin ticari gemilerle sızmaya devam etmesi üzerine 1624 de tüm Avrupalıların Japon topraklarına ayak basmalarının yasaklanmasına yol açtığını biliyoruz.

Bununla da kalmamış Japonların Japonya dışına çıkması, Japonya dışındaki Japonların da ülkeye dönüşü yasaklanmıştır. Akabinde halktan Hıristiyan olanlara karşıda ciddi tedbirler ve hatta idamlar uygulanarak bir mücadele verildiğini biliyoruz.

 Tüm bu ilginç gelişmeler sonrası alınan önlemlerle belki de eşi görülmemiş bir şekilde tüm bir ülke iki yüzyıl boyunca kepenkleri kapatmış oldu

 Burada Japonların dış dünya aile ilişkilerine daha fazla girmeden bir nokta koymak istiyorum.

 Japonya Sultan Abdülhamid’in gündeminde…

 Biz Osmanlı Japon münasebetleri mevzusuna gelelim.

 İlk iliÅŸkilerin baÅŸlangıcı 19. yüzyılın son çeyreÄŸine rastlar. Gerek Japonya’nın genel olarak dünyaya açılma ilkesi gereÄŸi Asya devletleri ile iyi iliÅŸkiler kurma isteÄŸi gerekse Rusya’ya karşı ortak düşman paydası gibi faktörler iletiÅŸimin baÅŸlamasına yol açtı. Sultan Abdülhamid Han da Ä°slam BirliÄŸi siyaseti gereÄŸi doÄŸu âlemi ile iyi iliÅŸkiler kurmak istiyordu. Sultan Abdülhamid Han siyasi hatıratında “Rusya asırlardan beri iki devletin de düşmanı olduÄŸuna göre, Japonya ile akdedeceÄŸimiz ittifakların temin edeceÄŸi faydaları ciddi olarak mütalaa etmek icab eder.” diyordu.

 İlk resmi temas 1871 yılında Japon DışiÅŸleri Bakanlığı kâtibi Fukuchi Genichiro’nun temsilci olarak Ä°stanbul’a gelmesidir. 7 yıl sonra Seiki gemisi Avrupa gezisi çerçevesinde Haliçe demirlemiÅŸtir. Abdülhamid Han tarafından gemi kaptanı ve üç subaya Yıldız Sarayı’nda madalya verilmiÅŸtir. 1881 yılında imparatorun akrabalarından Prens Kato Hito’nun gayri resmi ziyareti ve yine Abdülhamid Han tarafından resmi protokolle karşılanması iliÅŸkileri kuvvetlendirmiÅŸtir.

 1887 yılı ekim ayında Japon Ä°mparatoru Meiji Mikado’nun amcası olan Prens Komatsu Akihito eÅŸi ile Ä°stanbul’a geldi. Sultan Abdülhamid prens ve beraberindekileri Dolmabahçe Sarayı’nda misafir etmiÅŸti. Prens Komatsu padiÅŸahla görüşmesi sırasında Japon Ä°mparatorunun en büyük niÅŸanı olan “Chrysanthemum”u Sultan’a takdim etti. Sultan ise o zamana kadar hiçbir yabancı devletin niÅŸanını kabul etmediÄŸi halde, onu zevkle kabul etmiÅŸtir.

 Bu kadar gel-git den sonra elbette mukabele etmemek olmazdı. Yalnız Abdülhamid Han’ın hatıratında belirttiÄŸi gibi bu yakınlaÅŸmanın baÅŸta Rusya olmak üzere bölgedeki diÄŸer güçleri ürkütmemek gerekiyordu. Hem bu sebeple hem de Abdülhamid Han’ın UzakdoÄŸu üzerinde uygulamaya çalıştığı Pan – Ä°slamizm siyaseti sebebiyle geniÅŸ kapsamlı bir misyon belirlendi. Bahriye Miralayı Osman Bey komutasındaki “ErtuÄŸrul Fırkateyni” bu önemli göreve atandı. Böylece hem Prens Komatsu’nun ziyaretine iade ile Japonya ile muhabbetin artırılması hem de geminin geçeceÄŸi rotadaki ülkelerde müslüman halka Halife-i Müslimin’in mesajının ulaÅŸtırılması hedeflenmiÅŸtir. 

 ErtuÄŸrul Gemisi’nin Japon sularında hazin sonu…

 Böylece ErtuÄŸrul gemisi 14 Temmuz 1889’da 56 subay, 591 er ve bazı sivil teknisyenler olmak üzere 655 kiÅŸilik bir heyet Ä°stanbul’dan törenle uÄŸurlanmıştır. Yol boyunca uÄŸradığı Ä°slam ülkelerinde gemi, yerli müslüman halk tarafından büyük ilgi ve sevgiyle karşılanmıştır. Ä°lk defa Türk Bayrağı dalgalanan bir gemiyi görmek, ayrıca Türk askerlerinin 100 – 150 kiÅŸilik gruplar halinde kent camilerine dağılarak halkla birlikte cuma namazları kılmaları, müslüman halk arasında Sultanın heyetine karşı büyük bir tezahürata sebep oluyordu. Halife’nin elçilerine saygı göstermek için Bombay’da her gün binlerce kiÅŸi ÅŸehir ve civarındaki kasabalardan gelerek Sultanın gemisini ziyaret ediyordu. O zamanlar Hindistan’ın Ä°ngiliz sömürgesi durumunda olduÄŸu hatırlanacak olursa bu ziyaretlerin önemi daha iyi anlaşılır. 

 Gemi komutanı Osman PaÅŸa’nın Bahriye Nezareti’ne yazdığı ve Ä°stanbul gazetelerinde de yer alan mektubunda belirttiÄŸine göre olaylar beklenenin de üzerinde Saltanat ve Hilafet lehine geliÅŸmiÅŸtir. Mektupta “Limanlarda toplanan halkın Halife lehinde tezahürat yaptığı, gemiyi ziyaret ettikleri ve -bağımsız Ä°slam toprağı sayarak- gemide namaz kıldıkları” anlatılmaktadır. Yerli müslüman halkın Türk heyetine gösterdiÄŸi saygı ve sevgi, sömürge yöneticilerini endiÅŸelendirmiÅŸti.

 ErtuÄŸrul gemisinin seyahati yaklaşık bir yıl sürmüş ve gemi, 7 haziran 1890’da Japonya’nın Yokohama limanına varmıştır. 

 Temsilcilerimiz Japon halkı tarafından coÅŸkulu ve samimi bir hava içinde karşılanmıştı. Gemi komutanı ve bazı subaylar bizzat Ä°mparator tarafından kabul edilmiÅŸ, bu kabul sırasında Osman PaÅŸa beraberinde getirdiÄŸi Sultan Ä°kinci Abdülhamid’in mektubunu ve Osmanlı Ä°mparatorluÄŸu’nun en büyük niÅŸanını, ayrıca PadiÅŸah’ın gönderdiÄŸi kıymetli hediyelerle, padiÅŸahın ve Türk milletinin dostluk hislerini Japon Ä°mparatoru’na takdim etmiÅŸti.

 ErtuÄŸrul heyeti Japonya’da üç ay kalarak ziyaretini tamamladıktan sonra Ä°stanbul’dan gelen emir gereÄŸince 15 eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuÄŸuna çıkmıştır. Ertesi gün daha Japon sularından ayrılamadan ÅŸiddetli bir tayfuna yakalanan gemi, kayalara çarparak batmış ve yalnızca 69 kiÅŸi kurtarılabilmiÅŸti.

 Kazaya çok üzülen Ä°mparator Meiji, saray doktorlarını kaza mahalline göndererek kurtarılan denizcilerin tedavi ettirilmesini saÄŸlamış ve daha sonra gazilerimizi iki Japon savaÅŸ gemisiyle Ä°stanbul’a yollamıştır.

 ErtuÄŸrul fırkateyninin Japonya’yı ziyareti, siyasi açıdan istenilen seviyede etki oluÅŸturamadıysa da her iki halkı üzüntüye boÄŸan ErtuÄŸrul faciası her iki halk arasında doÄŸrudan ve samimi baÄŸlar kurulmasına vesile olmuÅŸtur. Japon halkı ÅŸehit aileleri için yardım kampanyaları açarak bu üzüntülerini gidermeye çalışmışlardı. O zaman büyük Japon gazetelerinden “Yiji Shimbun” öncülüğünde açılan bir kampanyada toplanan paralar, ünlü gazeteci – yazar Sotara Noda ve YakındoÄŸu Ticaret Komitesi Åžefi Torajiro Yamada tarafından 1892 Ä°stanbul’a götürülmüştür. Bu Japon elçiler Sultan Abdülhamid Han tarafından huzura kabul edilerek Ä°stanbul’da kalıp Türk subaylarına Japonca öğretme konusunda ikna edilmiÅŸler ve uzun süre Ä°stanbul’da kalmışlardır. Yamada ve Noda Türkiye’de kaldıkları sırada mükemmel ÅŸekilde Türkçe öğrenmiÅŸler, Ä°slam dinini tanıyıp Müslüman olmuÅŸlardır.

 ErtuÄŸrul Firkateyni’nin ziyaretinin 120. Yıldönümü ve Türk-Japon iliÅŸkileri

 Türk-Japon iliÅŸkilerinin önemli bir dönüm noktası olan ErtuÄŸrul firkateyninin ziyareti ve trajik kazanın 120 yıldönümüne gelen 2010 yılı  “Türkiye’de Japonya yılı” olarak ilan edilmiÅŸtir.

 Amaç;

Japonya’nın güzelliklerini yakınlaÅŸtırmak,

Dostluğun çapını genişletmek,

İşbirliği geleceğe taşımak

Olarak belirlenmiÅŸtir.

 Yılın yarısının geçtiği şu günlerde bu çok anlamlı amaçlara ulaşmak için fazlaca çaba görmediğimi üzülerek ifade ediyorum.

 4 milyar dolar civarındaki Türk-Japon dış ticaretinin sadece yüzde 10 kadarına bile ulaÅŸmayan ihracatımızı oluÅŸturduÄŸu, Japonya’dan gelen turist sayısının 300 bin bile olmadığını düşünürsek iliÅŸkilerde alınacak yolun çok başında olduÄŸumuz anlaşılacaktır.

 Ünal SADE / Kamu Yönetimi Uzmanı

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Bir Bütün Olarak Yeniden Anlamaya Dair

Mahmud Salih

Daha önceki bir yazımızda  Hayat Klavuzu’muz Kur’an’ı Kerim ile ilk defa tanışan birisinin ihtiyaç duyacağı zahiri bilgileri en kısa şekilde aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımıda ise, Kur’an ile tanışmış ve onu Rabbinin insanlığa son sözü olarak algılamış, hayatını bu algılama çerçevesinde yeniden şekillendirmek isteyen; aklı, kalbi ve zevki selim olma yoluna girmiş Kur’an okuyucusu için alışılmışın dışından yeni bir bakış açısı sunmak istiyoruz. Yeni bir bakış açısı diyoruz, çünkü yazının sonuna geldiğiniz zaman, “Biz bugüne kadar hiç böyle düşünerek okumamıştık” diyeceğinizi daha şimdiden duyar gibiyim.

114 sure ve 6236 ayet kümesinden oluşan Klavuzumuz 23 sene gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik zamanlarda gerek bir sebebe bağlı olarak gerekse hiç bir sebebe bağlı olmaksızın Yaratıcımız Allah tarafından onun ilk ve tam uygulayıcısına değişik şekillerde vahyedilmiş, indirilmiş, sure ve ayetler Mekkî veya Medenî olarak adlandırılmıştır.

İlk başta sadece Arapları muhatab alan Kur’an’ın evrensel mesajları, zaman içerisinde Arapça bilmeyen milletlere de ulaşınca, Arapça bilmeyenlerin Kur’an’ı yanlış okumalarını önlemek için noktasız ve harekesiz olan kelimelere noktalar ve harekeler kondu. Aynı zamanda yine Arapça bilmeyenlerin ayetleri okurlarken mana bütünlüğünün korunması veya yanlış manalara sebep olacak durmaları ortadan kaldırmak için ayetlerin uygun yerlerine ve sonlarına değişik anlamlara gelen durak işaretleri konulması uygun bulundu.

İşte bu  işaretlerden birisi de AYN işaretidir. Bu işaretin iki anlama geldiği ilgili yerlerde ifade edilmektedir. Onlardan birincisi, Ayn işaretinin namazlardaki rükûya işaret etmesidir ki, eğer Kur’an okuyan namazda olur da rükû etmek isterse, onun için uygun olan bu işaretin olduğu yerde rükû etmesidir. Çünkü bu işaret, ilgili kıssanın veya konunun  tamamlandığının işaretidir. İkinci anlamı ise, iki AYN arasının bir “aşır” olduğunu gösterir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de  tercih edilmesi gereken, bu Ayn işaretlerinde kıraatin bitirilmesidir.

Yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, AYN durakları gerek namaz içinde gerek namaz dışında Kur’an okunduğu zaman bir kıssanın veya konunun bittiğini okuyana haber vermekte, böylece okuyan ve dinleyenler ne okuduklarını ve ne dinlediklerini anlamış olmaktadırlar. Bu incelikten haberdar olmayan hafızlar veya normal okuyucular –bilenleri tenzih ederiz- çoğu zaman sayfa başından başlarlar ve sayfa sonunda bitirirler. Halbuki anlamlar ve kıssalar sayfa başında başlayıp sayfa sonunda değil AYN durağında başlayıp yine bir sonraki AYN durağında biter.

Kur’an’ı bu gözle, yani mananın bir AYN durağında başlayıp diğer AYN durağında bittiğini düşünerek okursak, daha önceki okuduğumuz aynı ayetlerden yeni anlamlar anladığımızın farkına varacağız. Böylece Kur’an okuyuşlarımızdan ayrı bir zevk alacağız. Çünkü Kur’an’ı yeniden anlayacağız.

Bir çok insanın, özellikle Kur’an ile yeni tanışmış ve meal okumaya başlamış bir kişinin aklına gelen veya ilk başta anlayamadığı konu, Kur’an’ın ayet ve surelerinin konudan konuya geçtiği, dolayısyla da anlamak zorluğu olduğu  konusu olmaktadır.

Yukarda bahsedilen AYN konseptinde okumaya başlasak bir, bazen iki AYN durağı arasında yer alan ayetlerde de farklı konulardan bahsediliyor gibi bir durum oluşuyor. Bunu nasıl izah edersiniz diye bir soru sorulursa, işte zaten bizim bu makaleyi yazma sebebimizde bu soruya cevap vermektir.

Kur’an-ı Kerim’de 556 tane AYN durağı vardır. Bu sayıya, küçük sureler de dahil edilmiş ve onlar da birer AYN olarak sayılmıştır.

Konunun anlaşılması açısından bir örnek verelim. Bakara Suresi 153163. ayetlerin yer aldığı AYN durağındaki mesaja bakalım.

Burada iman edenlere SABIR ve NAMAZ ile yardım istemeleri emredilir. Daha sonra sabrın en çok gösterilmesi gereken yerler sayılır: Savaş, korku, açlık, mal ve canlardan eksiltme. Ve sabredenlere müjde verildikten sonra AYN durağı bitmeden konu sanki değişmiş gibi SAFA ve MERVE’den bahseden 158. ayet gelir. Halbuki aslında konu değişmemiştir. Çünkü AYN durakları konunun bütünlüğü için konur. Öyleyse buradaki konu bütünlüğü nasıl sağlanıyor?

Tekrar hatırlarsak, bölüm sabır ve salat ile yardım istenmesinin emri ile başladı. Tarihte bu yardımı isteyenlerin başında da Hacer validemiz gelmektedir. Allah Teala burada Safa ve Merve’yi zikrederek sabredenlere Allah’ın nasıl yardım ettiğine örnek veriyor. Bu sabrın sonunda verilen mükafat aynı zamanda bizim hac ibadetimizin bir parçası oluyor. Dolayısıyla konu bütünlüğü bozulmuyor.

Kur’an’ın muhteviyatı/içine aldığı konular hakkında yazılan kitaplarda konu, 3 ile 100 arasında başlıklara ayrılmış.

Tek kelime ile ifade edecek olursak  “birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirilen” (39/23) Kur’ân’ın temel konusu TEVHÄ°D‘dir.  Bu cevabı üç kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları: Tevhid, Risalet ve Ahiret. Bu cevabı 7 kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları “seb’u’l-mesânî=tekrarlanan yedi” (15/87) olarak:

1.   Allah (Tevhid) x Sahte Tanrılar (Şirk)

2.   Peygamberler x Sahte Otoriteler

3.   Vahiy (Kitaplar) x Atalar Dini, Bozulmuş Dinler

4.   İnananlar x İnanmayanlar

5.   İtaat x İsyan

6.   Yardım x Ceza (Dünyada)

7.   Cennet x Cehennem (Ahirette)

Bu gözle Kur’an yeniden okunursa, her sayfada bunların hepsinden veya bir kaçından bahsedildiği görülecektir.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Cennet ve Cehennem

Allahu Teâlâ hazretleri cenneti ilk yarattığı zaman Cebrail’e (aleyhisselâm) buyurdu ki:
“Git de onu gör, seyreyle!”
Cebrail (aleyhisselâm) gitti, ona baktı, sonra geldi ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki kim bunu duyarsa (gayretlenir, çalışır) muhakkak gelir, buraya girer.”
Bundan sonra Allah cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek şeylerle çepeçevre çevirdi: Sonra da;
“Yâ Cebrail! Git ona bir daha bak!” buyurdu.

O gitti, baktı sonra gelip dedi ki:

cennet-cehennem

“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki ona hiçbir kimse gelip giremeyecek!”
Aynı şekilde Allah cehennemi yaratınca, buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de ona bir bak!”
Cebrail gitti onu seyretti, sonra gelip dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki mümkün değil, bir kimse bunu duysun da buna girsin (korunur, asla girmez). Allah bundan sonra cehennemin etrafını nefsin çok arzu edeceği, çekici zevklerle donattı ve buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de cehenneme bir kere daha bak!”
(Cebrail gidip baktı, insanların nefislerine uyup, bu zevkli ama günahlı şeylere muhakkak kapılacaklarını sezdi) ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki bu cehenneme girmeyecek hiçbir kimse kalmaz! Hepsi içine düşer.”(1)
Cennet ve cehennem haktır, vardır ve gerçektir; âmennâ ve saddaknâ.

Cehennem öyle feci, öyle kötü, öyle berbat öyle müthiş bir azap yeridir ki oradaki zakkumdan bir damla bu dünyaya damlasa idi tüm insanların yaşamlarını zehir ederdi; cehennem şerarelerinden bir kıvılcım yeryüzüne düşseydi pis kokusu etrafı sarar ve tüm mağriple maşrık arasını yakar, yıkardı.

Cennet de öyle bir yerdir ki tariflere sığmaz, gözlerin hiç görmediği, kulakların hiç duymadığı, hiç hatır ve hayale gelmeyen güzellikler ve nimetler ile doludur.(2) Bir tırnak kadar cennet parçası getirilebilseydi gökleri ve yeri müzeyyen ederdi; Cennetin hoş kokusu beş yüz yıllık yoldan duyulur. Cennet hurilerinden biri, bir parmağını dünyaya gösterse güzel kokusunu her canlı hissederdi. Cennet hatunlarından biri dünya ehline yüzünü açsa, yeryüzü mis kokusu dolar, ayın ve güneşin ışığı solardı.

Cehennem ehline, cehennemde dünyadaki tüm çakıllar sayısında orada kalacağı bildirilse (uzun da olsa sınırlı bir zaman azap görecek, sonsuz kalmayacak diye) sevinirdi. Aynı şekilde cennettekilere de çakıl taşları sayısı kadar orada kalacakları söylense idi (sonunda zaman bitecek diye) mahzun olurlardı; fakat öyle değil, her iki taraf da orada sonsuz ve ebedî kalacaklar.

O halde bu zamane insanlarına ne oluyor? İnanmayanlar bir yana hele müslümanların bu gaflet ve rehaveti, rezalet ve dalaleti ne! Niçin cehennemden korkmaz, cenneti kazanmak için gayrete gelmezler! Neden nefsin heva ve heveslerine, kapris ve şehvetlerine uyarlar. Bunların arkasında cehennem olduğunu düşünmezler?
Mü’minler, niye, cenneti kazanmanın ter dökmeye, mihnet ve meşakkat çekmeye; ibadet ve taatlere sebat ile hak yoldaki çilelere sabır ve tahammül etmeye… bağlı olduğunu unutuverirler?

Değerli mü’minler! Gözünüzü açın, aklınızı başınıza toplayın!
Günahlarınıza hemen tevbe edin! Hak yola gelin! Dünyada, Allah’a kulluk ve taatten daha mutlu ve kutlu ve tatlı hiçbir şey yoktur. İki cihan saadeti imanda, her türlü tehlikelerden kurtuluş İslâm’dadır.

Allah’ın, âlemlere rahmet olarak gönderdiği o eşsiz peygamberi: Muhammed-i Mustafâ’ya tâbi olun; sizi zulümattan kurtaracak, nura kavuşturacak olan kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e sarılın ki cehennemden kurtulup cennete giresiniz.(3)
Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.

Çağrışır tellallar, inanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.(4)


Prof. Dr. Mahmud Esad CoÅŸan (Rh.a.)
Kadın ve Aile Dergisi Başmakaleleri

———————
Dipnotlar 

1 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 21, hadis no: 4744; Tirmizî, “Sıfatü’l-cenneh”, 21, hadis no: 2560; Ahmed b. Hanbel, II, 354, hadis no: 72; İbni Hibbân, XVI, 406, hadis no: 7394.
2 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 8; “Tefsîru’l-Kur’ân”, 271; “Tevhîd”, 35; Müslim, “Cennet”, 2; Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 33, 56, hadis no: 3197, 3292; İbni Mâce, “Zühd”, 39, hadis no: 4328; Ahmed b. Hanbel, II, 257, 313, 418, 438, 466, 495, 506; Dârimî, “Rikâk”, 98, 105, hadis no: 2819, 2828; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XI, 159, hadis no: 6276.
3 21/Enbiyâ, 107.
4 Yûnus Emre Dîvânı, IV, 225.