Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

YaÅŸama Bilinci

Yeryüzüne geldiğimiz andan itibaren belirli zaman ve mekanlarda yaşamaya, bize takdir edilen ömrü tamamlamaya devam ediyor, sayılı nefeslerimizi bitirmeye gayret ediyoruz. Ne kadar  yaşarsa yasasın, insan ömrünün en uzun olduğu zaman doğduğu zamandır. Doğduğu zamandan itibaren ömür kısalmaya başlar ve son saniye gelmeden ve son rızkını yemeden de ömür denilen şey bitmez.

Esas hayat ve yaşanacak yer ahiret olduğu için dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, mal ve evlatla öğünmeden başka bir şey değildir. Ahiret hayatı ebedi ve daha hayırlıdır. İnsan için ömür denilen şeyin dört önemli durağı vardır. Bunlar sırasıyla anne karnı, dünya, kabir ve ahirette cennet veya cehennem.

YaÅŸadığımız dünyada bazı zaman ve mekanlar diÄŸer zaman ve mekanlara göre daha deÄŸerlidir. En deÄŸerlisinden baÅŸlayarak sayarsak, Mekke’deki Mescid-i haram, Medine’deki Mescid-i Nebî, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ ve diÄŸer yeryüzü mescitleri… Zaman olarak sayılacak olursa, kandil geceleri ve gündüzleri, Cuma geceleri ve gündüzleri, bayram geceleri ve gündüzleri, Zilhicce ayının ilk 10 günü vb. zamanlar sayılabilir. Asır olarak düşünürsek, asr-ı saadet en deÄŸerli zamanlardan biriydi. Daha sonra 4 büyük halife zamanı ve biraz daha sonrası…

İnsan zaman içinde belirli mekanlarda ömrünü sürdürürken zaman zaman yaratılış gayesinin dışına çıkabiliyor, kendisinden istenen gerekli davranışları yapamayabiliyor, ihmal ediyor, unutuyor veya nefsine, şeytana ve kötü arkadaşlarına uyup kasten terkedebiliyor. Bu şekilde davranan insan hatalarının farkına varıp tevbe ederse, şirk koşmadıkça rabbi olan Allah onu affeder. Şirke düşmüsse tevbe edip iman ederse onu da affeder. Tevbe ve af kapısı kıyamete kadar açıktır ama, Firavun gibi son nefese bırakılırsa fayda vermez.

Belirli zamanlarda değişik formlarda yapılması gereken ibadetlerimiz bizi istikamet üzere tutar ve her daim yaratılış gayemizi, kul olduğumuzu hatırlatır bize ve bizi sürekli gafletten uzak zinde tutmayı amaçlar.

Her insanın yöneldiği bir kıblesi, benimsediği bir hayat tazrı vardır. Müslüman insanın kıblesi günde beş vakit yöneldiği Kabedir. Bu yönünü kontrol edecek pusulası Kur’an’dır. Bu kontrolü sürekli yapmasını hatırlatan şeyler de namaz, oruç, hacc, kurban, zekat, sadaka, zikir vd. ibadetlerdir. Bütün bu ibadet çeşitlerini değişik formlarda yapmaktan maksat, Yaradanımızı her daim hatırlamak, bu hatırlamayı yaparken değişik nimetleri hatırlamak ve takvaya erişmek, yani Allah’a saygılı bir şekilde hayatımızı yaşamaya alışmaktır.

Bize takdir edilen ömrün ne kadar olduğunu ve ne zaman biteceğini bilemiyoruz. Bir saat ömrü olan bir bebek, doğduktan sonra bu bir saati harcamaya başlar ve son saniye gelince de son nefesini vererek ahiret alemindeki yerine, cennete geri döner. 90 sene ömrü olan bir kişi de yine doğar doğmaz bu ömrünü haracamaya başlar ve son saniye gelince o da bir saat yaşayan cocuk gibi son sefesini verir ve ahiret alemindeki yerine, dünyadaki yaşayış tarzına ve seçtiği yola göre cennete veya cehenneme giden yola girer. Kabir alemindeki zaman tamamlanıp sûra üflenince de esas yerine gitmek üzere mahşer meydanında toplanırlar.

Son pişmanlık fayda vermeyeceğinden, buradaki geçici hayatımızı bize sununlan hayat tarzını benimseyerek geçirmemiz gerekir. Bu hayat tarzını bize sunan Kur’an, dolayısıyla Kur’an’ı  bize gönderen Yaradanımız Allah’tır. O eksiksiz ve içinde hiç şüphe olmayan kitabın ilk ve tam ugyugulayıcısı ise Peygamber Efendimiz’dir.  Peygamberimizin bu hayat tarzı onun yolundan giden alimler tarafından takip edilmiş ve sürekli güncellenmiş, hep gündemde tutulmuştur.

Kullarını kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah, onlara bunu nasıl yapacaklarını öğreten kitaplar, gösteren peygamberler göndermiştir. Her peygamber kendi döneminde vazifesini tamamlamış ve rabbine dönmüştür.

Bu peygamberler silsilesinin sonuncusu da son peygamber, son elçi ve son rasül Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Son kitap da, ona gönderilen ve onun hayat tarzı olarak benimsediği, tebliğ ettiği İnsan Kullanım Kılavuzu Kur’an’dır. Devir de Devr-i Muhammedî, Muhammed aleyhisselamın devridir, onun tebliğinin geçerli olduğu, olması gereken devirdir. Allah yanında tek geçerli din de, onun  son olarak tebliğ ettiği, diğer peygamberlerin tebliğlerinin asıllarını da içinde bulunduran İslam’dır. İnsanların uydurdukları veya geçmiş peygamberlere gönderildikten sonra bozulmuş dinler Allah yanında geçerli ve makbul  değildir.

Selam hidayete tabi olanlara…

Mahmud Z. Ãœnal

21/10/1433- 8/9/12

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Cennet ve Cehennem

Allahu Teâlâ hazretleri cenneti ilk yarattığı zaman Cebrail’e (aleyhisselâm) buyurdu ki:
“Git de onu gör, seyreyle!”
Cebrail (aleyhisselâm) gitti, ona baktı, sonra geldi ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki kim bunu duyarsa (gayretlenir, çalışır) muhakkak gelir, buraya girer.”
Bundan sonra Allah cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek şeylerle çepeçevre çevirdi: Sonra da;
“Yâ Cebrail! Git ona bir daha bak!” buyurdu.

O gitti, baktı sonra gelip dedi ki:

cennet-cehennem

“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki ona hiçbir kimse gelip giremeyecek!”
Aynı şekilde Allah cehennemi yaratınca, buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de ona bir bak!”
Cebrail gitti onu seyretti, sonra gelip dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki mümkün değil, bir kimse bunu duysun da buna girsin (korunur, asla girmez). Allah bundan sonra cehennemin etrafını nefsin çok arzu edeceği, çekici zevklerle donattı ve buyurdu ki:
“Yâ Cebrail! Git de cehenneme bir kere daha bak!”
(Cebrail gidip baktı, insanların nefislerine uyup, bu zevkli ama günahlı şeylere muhakkak kapılacaklarını sezdi) ve dedi ki:
“Yâ Rabbi! Senin izzetin hakkı için and olsun ki şimdi korktum ki bu cehenneme girmeyecek hiçbir kimse kalmaz! Hepsi içine düşer.”(1)
Cennet ve cehennem haktır, vardır ve gerçektir; âmennâ ve saddaknâ.

Cehennem öyle feci, öyle kötü, öyle berbat öyle müthiş bir azap yeridir ki oradaki zakkumdan bir damla bu dünyaya damlasa idi tüm insanların yaşamlarını zehir ederdi; cehennem şerarelerinden bir kıvılcım yeryüzüne düşseydi pis kokusu etrafı sarar ve tüm mağriple maşrık arasını yakar, yıkardı.

Cennet de öyle bir yerdir ki tariflere sığmaz, gözlerin hiç görmediği, kulakların hiç duymadığı, hiç hatır ve hayale gelmeyen güzellikler ve nimetler ile doludur.(2) Bir tırnak kadar cennet parçası getirilebilseydi gökleri ve yeri müzeyyen ederdi; Cennetin hoş kokusu beş yüz yıllık yoldan duyulur. Cennet hurilerinden biri, bir parmağını dünyaya gösterse güzel kokusunu her canlı hissederdi. Cennet hatunlarından biri dünya ehline yüzünü açsa, yeryüzü mis kokusu dolar, ayın ve güneşin ışığı solardı.

Cehennem ehline, cehennemde dünyadaki tüm çakıllar sayısında orada kalacağı bildirilse (uzun da olsa sınırlı bir zaman azap görecek, sonsuz kalmayacak diye) sevinirdi. Aynı şekilde cennettekilere de çakıl taşları sayısı kadar orada kalacakları söylense idi (sonunda zaman bitecek diye) mahzun olurlardı; fakat öyle değil, her iki taraf da orada sonsuz ve ebedî kalacaklar.

O halde bu zamane insanlarına ne oluyor? İnanmayanlar bir yana hele müslümanların bu gaflet ve rehaveti, rezalet ve dalaleti ne! Niçin cehennemden korkmaz, cenneti kazanmak için gayrete gelmezler! Neden nefsin heva ve heveslerine, kapris ve şehvetlerine uyarlar. Bunların arkasında cehennem olduğunu düşünmezler?
Mü’minler, niye, cenneti kazanmanın ter dökmeye, mihnet ve meşakkat çekmeye; ibadet ve taatlere sebat ile hak yoldaki çilelere sabır ve tahammül etmeye… bağlı olduğunu unutuverirler?

Değerli mü’minler! Gözünüzü açın, aklınızı başınıza toplayın!
Günahlarınıza hemen tevbe edin! Hak yola gelin! Dünyada, Allah’a kulluk ve taatten daha mutlu ve kutlu ve tatlı hiçbir şey yoktur. İki cihan saadeti imanda, her türlü tehlikelerden kurtuluş İslâm’dadır.

Allah’ın, âlemlere rahmet olarak gönderdiği o eşsiz peygamberi: Muhammed-i Mustafâ’ya tâbi olun; sizi zulümattan kurtaracak, nura kavuşturacak olan kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e sarılın ki cehennemden kurtulup cennete giresiniz.(3)
Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.

Çağrışır tellallar, inanmaz mısın?
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında.(4)


Prof. Dr. Mahmud Esad CoÅŸan (Rh.a.)
Kadın ve Aile Dergisi Başmakaleleri

———————
Dipnotlar 

1 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 21, hadis no: 4744; Tirmizî, “Sıfatü’l-cenneh”, 21, hadis no: 2560; Ahmed b. Hanbel, II, 354, hadis no: 72; İbni Hibbân, XVI, 406, hadis no: 7394.
2 Ebû Hüreyre’den (ra.) nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 8; “Tefsîru’l-Kur’ân”, 271; “Tevhîd”, 35; Müslim, “Cennet”, 2; Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 33, 56, hadis no: 3197, 3292; İbni Mâce, “Zühd”, 39, hadis no: 4328; Ahmed b. Hanbel, II, 257, 313, 418, 438, 466, 495, 506; Dârimî, “Rikâk”, 98, 105, hadis no: 2819, 2828; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XI, 159, hadis no: 6276.
3 21/Enbiyâ, 107.
4 Yûnus Emre Dîvânı, IV, 225.