Kategoriler
Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Misyonerlik mi? Dinler Arası Diyalog mu?

miss

1- GiriÅŸ

Değerli okuyucular! Bu yazımız da, misyonerlik hakkın da kısmen bilinen konulara değinmekle birlikte, genel de gözden kaçan, çok fark edilemeyen ve misyonerliğin bilinmeyen yönlerini kısaca ele almaya çalışacağız.

İnsanların, kendi inandıkları doğruları duyurmaları, bunları paylaşmaları elbette ki normal bir davranıştır. Ancak, bu doğruların duyurulmasında takip edilen metodoloji, bu doğruların anlatılmasın da asıl hedeflenen şeylerin ne olduğu, doğrunun ifadesi kadar önemlidir. İncil yazarlarından Pavlus’un İncil de geçen şu sözü bizim düşüncelerimizi destekler mahiyettedir:

1.Se.2: 3 Çağrımız yalana ya da kirli bir amaca dayanmıyor; bunun hileli bir yönü de yoktur.

Ama aynı Pavlus’un, kendi yaptığı çalışmalar da, bu ahlaki davranışı sergilediğini görmüyor ve söyleyemiyoruz. Çünkü Pavlus başka bir İncil ayetin de insanları nasıl hile ile kendisine çektiğini şöyle ifade etmektedir:

2.Ko.12: 16 Öyle olsun, ben size yük olmadım. Ama kurnaz biri olduğumdan sizi hileyle elde etmişim!

Her iki İncil ayetine baktığımız da, ilk ayet gayet ilkeli ve ahlaki gibi görünürken, ikinci İncil ayetin de karşımıza çıkan uygulama, birbiriyle tamamen zıttır. İlk İncil ayetin de, Pavlus yaptığı duyuru ve misyonerliğin, yalana dayanmadığı, kirli bir amacının olmadığını ve hileli bir yönünün bulunmadığını söylerken, ikinci İncil ayetin de bunun tam tersini uygulayıp, insanları hile ile kendisine nasıl bağladığını açıkça söylemektedir. Bu konu da örnek olarak verebileceğimiz, Pavlus’un misyonerlik çalışmaların da takip ettiği metodolojiyi anlatan başka bir İncil ayeti ise şöyledir:

1.Korintliler 9: 19 Ben özgürüm, kimsenin kölesi deÄŸilim. Ama daha çok kiÅŸi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. 20 Yahudiler’i kazanmak için Yahudiler’e Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. 21 Tanrı’nın Yasası’na sahip olmayan biri deÄŸilim, Mesih’in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa’ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa’ya sahip deÄŸilmiÅŸim gibi davrandım. 22 Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her ÅŸey oldum. 23 Bunların hepsini Müjde’de payım olsun diye, Müjde uÄŸruna yapıyorum.

Bu İncil ayetleri, İncil de bulunan çelişkilere bir örneklik teşkil etmesine rağmen, biz burada konunun dağılmaması için buna değinmiyor, misyonerlerin tıpkı Pavlus gibi, insanları Hristiyanlaştırmak için neleri yapabileceklerini anlatmaya çalışıyor ve buna gayret ediyoruz. 1.Korintlilerden verdiğimiz İncil ayetlerine bakıldığın da, insanları Hristiyanlaştırmak için Pavlus’un her türlü yolu meşru gördüğünü görmekteyiz. İşte bu metot, hem genel ahlak kurallarına, hem peygamberlerin Hz. Ademden (as) bu tarafa yaptıkları tebliğ çalışmalarına, hem de yine İncilin diğer ayetlerine aykırı ve terstir. Pavlus’un bu davranış ve tutumu dahi, onun aslında Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olmadığına delil teşkil etmektedir. Çünkü, ilk peygamber Hz. Adem’den bu tarafa, hiçbir peygamber tebliğini, Allah’ın insanlara olan mesajını, yalan ve hilelere dayandırmamış, insanları inandırmak için bu tür yollara baş vurmamıştır.

Yazımız da konumuzun Hristiyan misyonerliği olması nedeniyle, kaynaklarımız Hristiyan ve Yahudilere ait Kutsal metinlerle sınırlı olacaktır. Misyonerliğin kısa bir tanımını yaptıktan sonra, tarihi seyrini, hedeflerini, takip ettikleri metotları ve Dinler Arası Diyalogla olan bağlantısını ele alarak yazımızı sonlandıracağız.

2- Misyonerlik Nedir?

Latince missio teriminden gelmekte olan “misyon”, sözlük anlamı itibarıyla görev, yetki, bundan türetilmiÅŸ olan misyoner terimi ise “görevli olan kiÅŸi” anlamlarına gelmektedir. Ancak Hıristiyan geleneÄŸinde misyoner ifadesi, bir kavram olarak, resmi kilise teÅŸkilatı ya da herhangi bir Hıristiyan cemaat tarafından Hıristiyan mesajını ve dinini yaymak amacıyla özel olarak yetiÅŸtirilen ve bu çerçevede özellikle Hıristiyanlık dışı toplumlarda görevlendirilen kiÅŸi anlamına gelmektedir. Böylesi kiÅŸilerin oluÅŸturduÄŸu harekete ise misyonerlik adı verilmektedir.[1] Genel tanımı böyle olan Hristiyan misyonerliÄŸi, günümüz de artık tamamen farklı bir ivme kazanmış, dininden uzaklaÅŸmış ve uzaklaÅŸmakta olan Hristiyan toplumunun asli kimliÄŸine geri dönüşü için çalışmalar yapmakta, ayrıca Hristiyan olmayan baÅŸta Müslüman olan toplumların HristiyanlaÅŸtırılmasına çalışılmaktadır.

Bu çalışmaların içerisin de yer alan herkes misyoner konumundadır. Ancak, İncil de geçen bazı pasajlardan dolayı [2], bütün Hristiyanlar kendilerini birer potansiyel misyoner olarak görmektedirler. Yani, bir Hristiyan misyonerlik yaparak inancının gereklerini yerine getirmiş olmaktadır. Bir Hristiyan’ın misyonerlik çalışmalarından vazgeçmesi ise, imkansızdır. İnancına aykırıdır…

Tekraren günümüz misyonerliğini tarif edecek, yorumlayacak olursak, misyonerlik dininden uzaklaşmış ve uzaklaşmakta olan Hristiyan toplumlarını asli kimliklerine geri döndürmek için çalışmalar yapmak, ayrıca Hristiyan olmayan ve başta Müslüman olan toplumların Hristiyanlaştırılmasına yönelik çalışmalar yapmaktır.

3- Misyonerliğin Tarihçesi?

3.1- Hz. İsa Dönemi

Hristiyan misyonerliğinin tarihçesi Meryemoğlu İsa’ya kadar (as) götürülse de, Meryemoğlu İsa (as) günümüz misyonerlerinin yaptıkları gibi bir çalışma yapmamış, böyle bir görev icra etmemiş, Yahudi olmayan milletlere tebliğde bulunmamıştır. İncil de geçen bir ayette Meryemoğlu İsa (as) şöyle demektedir:

Mat.15: 24 Ä°sa, “Ben yalnız Ä°srail halkının kaybolmuÅŸ koyunlarına gönderildim” diye yanıtladı.

Bu İncil ayetinden de açıkça anlaşılmaktadır ki, Meryemoğlu İsa (as) kendisinin yalnızca İsrailoğullarının ıslahı için gönderildiğini, tebligatının İsrailoğlulları ile sınırlı olduğunu söylemektedir. Yine Meryemoğlu İsa’nın (as) kendi yaşamın da en yakın öğrencileri olan 12 Havarisini de bu anlam da görevlendirip, şöyle söylediğini görmekteyiz:

Matta 10:5 İsa Onikileri şu buyrukla halkın arasına gönderdi: «Diğer uluslara ait yerlere gitmeyin. Samiriyelilere ait kentlerin de hiçbirine uğramayın. 6-Bunun yerine, İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidin.

Bu ve bundan önce ki İncil metinlerine baktığımız da, anlam ve yetki olarak ayniyet ve paralellik görülmektedir. Yani, yalnızca İsrail halkına yönelik bir duyuru ve çalışmadan söz edilmektedir. Ama İncilin Meryemoğlu İsa (as) ile ilgili pasajlarına baktığımız da, çarmıh olayının gerçekleşmesinden sonraki bölümlerin de olay aniden değişmekte, öğrenciler birden bire bütün milletleri Hristiyanlaştırmak için görevlendirilmektedirler.

İncilin, en çelişkili, en tutarsız olan bölümleri ise, Meryemoğlu İsa nın (as) yakalanıp, çarmıha gerilişi, ölümden dirilişi ve göğe alınışını anlatan bölümleridir. İncil yazarlarının bu bölümlerde ki anlatımlarını yan yana getirdiğiniz de, birbiriyle zıt o kadar çok metin karşımıza çıkmaktadır ki, bu konu başlı başına bir çalışma gerektirmektedir. Biz yine de, ilgili bölümden, bu bağlamda size bir örnek vermenin doğru olacağı kanaatindeyiz.

İncil de, Meryemoğlu İsa’nın (as) yakalanması şöyle olmuştur. Matta ve Markosa göre Yahuda, Meryemoğlu İsa’yı (as) öperek ele vermiştir. Lukaya göre öpmeye teşebbüs etmiştir. Yuhanna’ya göre ise bunların hiçbirisi olmamıştır. Yuhanna’ya göre İsa Mesih mertçe ortaya çıkıp “İsa Mesih benim” demiştir. Kalabalığı şaşırtmış ve bu sözü ikinci defa tekrar etmiştir. Bunu duyan kalabalıklar yerlere yıkılmışlardır.[3]

Sizlerin de gördüğü gibi, İncilin bu bölümlerin de İncil yazarları adeta birbirlerinden farklı ifadeler de bulunmaktadır. Bu anlatım farklılıklarından biz şunu anlamaktayız:

a) İncil yazarları bu olayların görgü şahidi değillerdir.

b) Bu olaylar gerçekte hiç olmamıştır.

c) İncil Allah kelamı değildir.

Bu ihtimallerin hepsinin doğru olduğunu söylemekte de bir sakınca yoktur. Çünkü bu İncil yazarlarından Luka ve Markos Meryemoğlu İsa’yı (as) hiç görmemişlerdir. Yuhanna İncilinin yazarı ise Havari Yuhanna olduğu zannedilmektedir. Yani kesin bir bilgi yoktur. Matta ya gelince, yine Matta İncilinin yazarının Havari Matta olduğu şüphelidir. Hal böyle olunca, bu metinler Allah kelamı olmaktan çok uzak, insan sözlerinin derlendiği ve ravileri meçhul kitaplar haline gelmektedir. Ancak bizim konumuz Hristiyan misyonerliği olmasından dolayı, biz çalışmamıza bu metinleri esas almaktayız.

3.2- Havariler Dönemi

Tekrar konumuza dönecek olursak, İncilin ilk metinlerin de Meryemoğlu İsa (as) hem kendisinin hem de havarilerinin görev alanını İsrail halkı ile sınırlı tutarken, göğe alınmasına doğru bu görev alanı değişikliğe uğramakta ve bütün dünya uluslarını Hristiyanlaştırma misyonuna dönüştürülmektedir. Bu konuda ki İncil pasajları ise şöyledir:

Matta 28:19 Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiÅŸtirin. Onları Baba, OÄŸul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.

Markos 16: 15-Ä°sa onlara şöyle buyurdu: «Dünyanın her yanına gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa duyurun.

Bu konuyla ilgili ilk verdiğimiz ayetlerle, bu iki ayet birbirlerine tamamen zıttır. Ayetlerin konusu aynı, muhatapları aynı ama çalışma alanları birbirlerine tamamen zıttır.

Meryemoğlu İsa’nın (as) göğe alınmasından sonra, havarilerin uzun bir süre Kudüs ve civarından ayrılmadıklarını görmekteyiz. Eğer Meryemoğlu İsa (as) göğe alınmadan, öğrencilerine bütün ulusları kapsayan bir görev vermiş olsaydı, havarilerin tamamı Kudüs’ü ve civarını terk eder, başka ülkelere giderlerdi. Ancak günümüz İncil metinlerine baktığımız da, havarilerin hiçte böyle davranmadıklarını, uzun bir süre Kudüs ve civarında yaşadıklarını görmekteyiz. Hatta Hristiyanlık tarihinde ki ilk konsil olarak anılan havariler konsilinin kudüste toplantı yaptığını, Pavlus ve Barnabasın da bu konsile katıldığını mevcut İncilin Elçilerin İşleri 15. Bölümünden görmekteyiz. Madem Meryemoğlu İsa (as) havarileri diğer uluslara misyonerlik yapmaları için görevlendirdi, öyleyse neden havariler uzun bir süre bu emri yerine getirmedi? Ayrıca, biraz sonra vereceğimiz İncil ayetlerine baktığımız da, Pavlusun diğer milletlere yapılacak misyonerlik çalışmaları için kendisi görevlendirilirken, İsrailoğulları için Petrusun görevli olduğunu görmekteyiz. Bu durumda, bütün elçilerin az önce verdiğimiz İncil ayetlerin de olduğu gibi elçi atandıkları olayı gerçek değildir. Bu durum da Meryemoğlu İsa (as) elçilere diğer uluslara gitmelerine yönelik bir emir vermiş olamaz. Gerçekten böyle bir emir olsaydı canları pahasına olsa da elçiler bu görevi yerine getirirler di. Elçiler böyle bir çalışma yapmadıkları gibi, uzun bir süre Kudüs ve civarında yaşamaya devem etmişler, muhtemelen üzerlerinde ki baskıların daha da artmasından dolayı, ilerleyen yıllarda başka ülkelere gitmişlerdir. Havarilerin o bölgelere neden ve nasıl gittiklerine dair İncil’den bilgiler elde edemiyoruz. Çünkü İncil bu konuda en fazla, havari olmadığı halde, kendisini görevlendirilmiş olarak sunan Pavlusun çalışmalarını esas almaktadır. Bu nedenle, misyonerlik çalışmalarında, havarilerden çok, Pavlusun metotları ve uygulamaları göz önüne çıkmaktadır.

3.3- Pavlus Dönemi

Pavlus, havarilerin İsrail halkının elçisi olduğunu, kendisinin ise, İsrail halkından olmayanlara elçi atandığını ifade ederek, kendi görev alanını kendisi oluşturmaktadır. Bununla ilgili Pavlusun sözleri İncil metinlerin de şöyle geçer:

Galatyalılar.2:7 Tam tersine, Müjde’yi sünnetlilere bildirme iÅŸi nasıl Petrus’a verildiyse, sünnetsizlere bildirme iÅŸinin de bana verildiÄŸini gördüler. 8 Çünkü sünnetlilere elçilik etmesi için Petrus’ta etkin olan Tanrı, öteki uluslara elçilik etmem için bende de etkin oldu.

Bu ayetlerden görüldüğü gibi, İsrail oğullarından olmayan ulusların Hristiyan olmaları işi yalnızca Pavlusa verilmiş gözüküyor. Ama daha önceki ayetler de 12 elçinin, havarinin tamamı bu konuda görevlendirilmişti. Birisi burada şöyle bir şey söylerse; Evet o zaman Meryemoğlu İsa (as) ilk önce havarileri görevlendirdi ama daha sonra düşüncesini değiştirip havarileri İsrailoğullarına, Pavlusu diğer uluslara elçi atadı… Bu görüş ve düşünce Kutsal Kitaba tamamen aykırıdır. Çünkü Kutsal Kitapta iki yerde şöyle söylenmektedir:

Say.23: 19 Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?

1.Sa.15: 29 “Ä°srail’in yüce Tanrısı yalan söylemez, düşüncesini de deÄŸiÅŸtirmez. Çünkü O insan deÄŸil ki, düşüncesini deÄŸiÅŸtirsin.”

Sizlerin de gördüğü gibi fikir ve düşüncesini değiştirme olayının olması Hristiyan kaynaklarına göre imkânsızdır. Peki, bu diğer ulusları Hristiyanlaştırma olayı nereden çıkıyor? Onu yazımızın ilerleyen kısımların da açıklayacağız.

Pavlus tarihte, hem Hristiyanlığa baştan aşağı şeklini veren bir yorumcu, hem bir İncil yazarı ve hem de en önemli misyonerdir. Yaşamının ilk dönemlerin de imanlı Hristiyanlara olmadık işkence ve zulümleri yapmış, daha sonra bir yolculuk sırasında çölde mucizevi bir şekil de iman ettiğini söyleyerek, Hristiyan topluluğunda ileri ve saygın bir yere gelmiştir. Günümüz misyonerlik anlayışı tamamen Pavlusun ürünüdür. Avrupa milletlerinin bugünkü anlamda Hristiyanlaşmasın da tek başına çalışmalar yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. Ömrünün tamamını, yolculuk ve seyahatlerle geçirmiş, Avrupa ve kısmen Anadolu topraklarında kendi anlayışının hakimiyeti için çaba sarfetmiş ve bunda da başarılı olmuştur.

3.4- Haçlı Seferleri Dönemi

Pavlus sonrası hristiyanlaşan Roma imparatorluğundan sonra, misyonerlik çalışmaları yavaşlamış, neredeyse durma noktasına gelmiştir. İslamiyetin yayılıp genişlemesi, Hristiyan coğrafyasında etkisini hissettirmesiyle birlikte, Hristiyanlık için tehlike oluşturan bu yeni din, tarihteki Haçlı Seferleri ile önce yok edilmeye çalışılmıştır. Bu haçlı seferleri bizzat Papalar tarafından organize edilip, Hristiyan din adamları kanalıyla desteklenerek “Bunu Tanrı İstiyor” sloganıyla ilan edilmiştir. Haçlı seferleri boyunca, haçlı ordularının işgal ettikleri topraklarda yaptıkları katliamlar ve vahşet bugün Hristiyan Avrupa halkları tarafından da kabul ve itiraf edilmektedir.

3.5- Orta Çağ Dönemi

Haçlı seferleri ile istenilen sonuç alınamayınca ve askeri metotla başarılı olunamayınca, İslam coğrafyasına yönelik, Müslümanları inançlarından koparmak için, günümüz misyonerliğinin temellerini oluşturan çalışmalara başlanmıştır. Yaklaşık 250 yıl boyunca, batıda özel kurulan merkezler de arapça olan İslami eserler Latinceye çevrilmiş, Müslümanlar üzerinde etkili olacak yöntemlerin belirlenebilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Bu yıllar da yapılan bu çalışmalar, Avrupa da aydınlanma ve Rönesans hareketlerinin fitilini ateşlemiştir.

3.6- Yeni Çağ, Sömürgecilik ve Diyalog Dönemi

MS 1600 lü yıllardan itibaren, batılı misyoner teşkilatları, İslam ülkelerine yönelik ciddi misyonerlik faaliyetleri yürütmüş ancak istenilen hedeflere ulaşılamamıştır. Bu dönemler de yapılan misyonerlik çalışmalarında, Müslümanların Hristiyanlaştırılması esas alınmıştır. MS 1800 ler den sonra yapılan misyonerlik çalışmalarında ise, Müslümanların Hristiyanlaştırılmasından önce, kendi inançlarından soğutulması, şüpheye düşürülmesi, kültürel olarak batıya yakınlaştırılması esas alınarak, daha ileriki safhalar da bu kitlelerin Hristiyanlaştırılması düşünülmüştür. MS 1900 ler den sonra ki süreç ise, misyonerlik faaliyetlerinde yeni bir dönemi, Dinler Arası Diyalog çalışmalarını başlatmıştır. Bu konuyu yazımızın ilerleyen bölümlerin de ayrıca ele alacağız.

Yazımız da buraya kadar, kısa olarak misyonerliği ve misyonerliğin tarihi sürecini ele aldık. Zaman zaman farklı konulara temas etmiş olsak da, ana konudan fazla uzaklaşmamaya, konuyu dağıtmamaya ve uzatmamaya azami gayreti gösterdik. Şimdi konumuza yeni bir başlıkla devam edelim.

4- Misyonerlerin Hedefleri?

Misyonerlerin hedeflerini birkaç noktadan farklı bir şekil de ele almak doğru bir davranış olacaktır. Pavlusa kadar ki yapılan çalışmalar, İsrailoğullarının hak olan dine dönüşlerini sağlamaya yönelik masumane ve gerekli çalışmalardır. Pavlusun misyonerlik çalışması ise en önemli olan şekli ortaya koymaktadır.

4.1- BaÅŸka Milletleri YahudileÅŸtirmek

Pavlusun yaptığı misyonerlik çalışmaları aslında başka ulusları Hristiyanlaştırmak değil, hristiyanlaştırma adı altında, Yahudileştirmedir. Evet, bu çok önemli bir tespittir. Herkes, misyonerliğin insanları Hristiyanlaştırmak olduğunu düşünür ama aslında bu böyle değildir. Bu konuda ki en büyük ve fark edilemeyen gerçek, milletlerin Yahudileştirilmesi hedefidir. Yahudilik tebliğci bir din değildir. İnsanlar ise, sonradan Yahudi olamaz. Yani Yahudi olabilmek için doğuştan Yahudi bir aileden dünyaya gelmek gerekmektedir. Pavlus Hristiyanlığında ise, insanlar iman ederek ruhsal bir dönüşüm yaşar ve bedensel Yahudi olamayan kitleler, ruhsallık adı altında ruhsal yahudiye dönüştürülür.

Yahudiler, Kutsal Kitaba göre Allahın seçilmiş halkı, milletidir. Bir kişi Hristiyan olunca, ruhsal anlamda bu seçilmiş milletten olur. Böylece, Yahudilerin yaptığı tüm zulüm ve cefalar bu milletlerce sessizce izlenir. Allahın seçilmiş bu halkına, ruhsal dönüşüm yaşayarak Yahudileşmiş Hristiyanların söz söylemesi mümkün değildir. Bugün bütün bir batı dünyasının İsrail zulmüne neden sessiz kaldığını umarım daha iyi anlıyorsunuzdur.

4.2- İslamı Yokedecek Silahlı Unsurlara Yardımcı Olmak

Haçlı seferleriyle başlayan misyonerlik çalışmalarının gayesi ise, İslamı yok etmektir. Zaman zaman batılı ülkelerce İslam ülkelerine yapılan silahlı saldırıların arkasında ki asıl gerçek te budur. Siyasi ve diğer sebepler, bu gerçeğin perdelenmesine, hedefin gizlenmesine yaramaktadır. Batılı devletlerin istila etmek istedikleri bölgelere ilk önce misyonerler gider, orada bazı çalışmalar yapar, daha sonra silahlı güçler o bölgeleri istila eder. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında misyonerlik faaliyetlerinde bulunan bütün kuruluşlar, vatana ihanetten kapatılmıştır. Mustafa Aykul tarafından hazırlanan “Osmanlı Devletinin Yıkılmasında Misyonerlik Faaliyetlerinin Etkileri” isimli Yüksek Lisans Tezin de bu konuyla ilgili detaylı bilgi ve belgelere ulaşabilirsiniz.

4.3- Müslümanları Dinlerinden Uzaklaştırmak

Müslümanları direkt olarak Hristiyan yapmakta başarısız olan misyoner teşkilatları, bunun yerine Müslümanları dinlerinden uzaklaştıracak çalışmalar içerisine girmişlerdir. Bir Müslümanın, inancında şüpheye düşmesi onların hedefleri arasındadır. Bu hedeflerine ulaşabilmek için, zaman zaman bazı bozuk mezheplere ait görüşleri gündeme getirirler. Bunu yaparken de, Müslüman din adamlarını dahi kullanmayı başarmaktadırlar. Bu kullanılış bilinçli olmasa da, misyonerlerin hedeflerine hizmet etmesi yeterlidir. Örneğin, bundan 15 yıl kadar önce ramazan ayı geldiğin de, teravih namazının kaç rekat olduğu tartışılırken, artık kaç rekat olduğu değil, varlığı sorgulanmaya başlanmıştır. Umarım bu örnek sizlere bir fikir vermektedir.

4.4- Müslüman Din Adamlarını Toplum Önünde İtibarsızlaştırmak

Misyonerler, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için, dinin öğreticisi ve bir nevi koruyucusu durumunda olan din adamlarını toplum önünde itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Batıl ve bozuk fikirli sözde din adamlarını destekler, dinin hakikatini anlatan din adamlarını ise çeşitli entrikalarla toplum önünde itibarsızlaştırmaya, alay konusu etmeye çalışırlar. Bu amaçla, birçok Yeşilçam filmin de Müslüman din adamları sürekli kötülenen bir imaja konu olurken, batılı sinema filmlerin de Hristiyan din adamları daima saygın bir kişilik olarak lanse edilir. Bir dönem ülkemiz de magazin programı sunuculuğuna kadar işi götüren sözde din adamı dahi üretilmiştir. Kimileri ise, açık seçik bayanlarla programlar yapmakta, şarkılı türkülü, diskolu eğlenceli paylaşımlarla İslami bir yaşam modeli ortaya sunduklarını iddia etmektedirler. Bu tiplerin hangi hedefin figüranları olduğunu umarım anlıyorsunuzdur.

4.5- İslami İlimleri ve Kaynakları İtibarsızlaştırmak

Misyonerlerin bir hedefi de, Müslümanları İslami ilimlerden koparmak, bu ilim dallarına yönelik kaynakların sağlıksız olduğu intibaını oluşturmaktır. Bu bağlamda misyonerler ilk önce Tasavvuf, Kelam, Fıkıh ve kısmen Tefsir ilminde ki Dirayet ve İşaret ekollerini hedef almış, bu ilim dalları hakkında Müslümanlarda şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Bununla birlikte bu ilim dallarının kaynaklarına da tenkitler yöneltmişler ve bu hedeflerin de büyük oranda başarı sağlamışlardır. Çünkü bu saydığımız ilim dallarının büyük kısmı, din adamlarının yorumlarını, kanaatlerini içermektedir. Toplum önünde itibarsızlaştırılan din adamlarının görüşleri de kabul edilirliğini yitirmiştir.

İşin bundan sonraki aşaması ise, Hz Muhammed’in (sav) sünnetine ve hadisi şeriflere saldırıp, bu kaynağın da toplum önünde itibarsızlaşmasını, Müslümanlar gözünde şüpheli hale getirilmesini hedeflemişlerdir. Bunun için de, öncelikle tabiin ve sahabelere dil uzatmışlar, sahabelerin güvenilirliğini zedeleyerek, onlardan gelen bilgilerin doğruluğunu sarsmaya çalışmışlardır. Onlardan gelen bilgiler güvenilirliğini yitirince, sünnet ve hadisi şeriflerin doğruluğu tamamen devre dışı kalmış olacak ve sıra Kur’an-ı Kerime gelecektir.

Misyonerlerin gerek İslami ilimlerin, gerek sünnet ve hadislerin güvenilirliğinde şüphe oluşturmak istemelerinin ana nedeni, Kur’an-ı Kerim hakkında ihtilaflar ortaya çıkarmaktır. Bu ihtilafların oluşabilmesi için, Kur’an-ı Kerimin herkesçe yoruma açık olması gerekmektedir. Hadisi Şerifler, Kur’an-ı Kerim’in anlam bakımında korunmasında en etkili kaynaktır. Hadisi Şeriflerin olduğu bir yerde, üçüncü şahısların yorumları anlamsız ve değersiz kalır.

4.6- Kendilerine Karşı Oluşmuş Olan Olumsuz İmajı Değiştirmek

Kenya Cumhurbaşkanı Jemo Kenyatta (D.1894 Ö.1978) bu olumsuz imajı ifade sadedinde şunu söylemektedir “Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu.” Tarih boyunca misyoner teşkilatları sömürgecilerle işbirliği yapmış, dünya kaynaklarının sömürülmesi için gerekli zemini oluşturmuşlardır. Jemo Kenyatta nın sözleri bu konuyu güzel bir şekil de açıklamaktadır. Hristiyanlığı yayan Avrupa ve daha sonra Hristiyanlaşmış diğer ülkelere baktığımız da, hiçbir doğal kaynağı olmamasına rağmen genel olarak Avrupa ülkelerinin zengin, doğal kaynaklara sahip olmalarına karşın sömürülmüş olan diğer Hristiyan ülkelerinin fakir olduğunu görmekteyiz. İşte bu durum misyoner teşkilatlarının imajını olumsuz bir şekil de etkilemiştir. Bu imaj bozukluğunu gidermek için, Dinler Arası Diyalog çalışmaları başlatılmış, kendilerine yeni hareket alanları açarken, yapacakları çalışmaların zararsız görülmesi sağlanmıştır.

Bugün ülkemizde bu çalışmaların bir parçası olan grup veya grupların misyonerlikle ilgili düşüncelerine baktığınız da, böyle bir tehdit algılamalarının olmadığını açıkça göreceksiniz. Sizce, bu bir misyoner için yeterli değil midir?

4.7- Bütün Dünyayı Hristiyanlaştırmak

Hristiyan Katolik dünyasının 264. Papası 2. Jean Paul, 1999 Noel’inde verdiği mesajda “Birinci bin yılda Avrupa Hristiyanlaştırıldı! İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı! Üçüncü bin yılda Asya’yı Hristiyanlaştıralım! ” demişti… ve Vatikan “Asya’nın Hristiyanlaştırılmasında Türkiye merkezdir.” görüşünü açıklamıştı.

Dinler Arası Diyalog çalışmalarını en hızlı bir şekil de icra eden papa, asıl niyetini yukarıda ki sözleri ile gayet açık bir şekil de ortaya koymuştur. Vatikan ve misyoner teşkilatları açısından, bu yeni hedefe ulaşmakta ki en önemli adım Türkiye’nin elde edilmesidir. Türkiye Cumhuriyetinin topraklarının bir kısmı, onlar için “vaat edilmiş topraklar” dan ve İncilin yazıldığı bölgelerden oluşmaktadır. Müslüman Türk Milleti şu anda, Hristiyanlar için kutsal olan bu toprakların üzerinde yaşamaktadır. Bir Müslüman için Mekke ve Medine ne ise, bir Hristiyan için Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgeleri aynı öneme sahiptir. O nedenle, bu ülke de yapılan diyalog çalışmalarının sonucu papanın ortaya koyduğu hedefe, bu adıma hizmet etmektedir. Bu büyük vebali, bu çalışmalara katılanların artık görmesi gerekmektedir. Bu konuya ileri de değineceğimiz için burada daha fazla konuyu uzatmamak için ilgili maddeye nokta koyuyoruz.

4.8- Kültürel Değişim

Müslümanları dinlerinden uzaklaştırıp, Hristiyanlığa yaklaştırmak için, onları İslam kültür ve medeniyetinden uzaklaştırıp, batı kültürüne, batı yaşam biçimine entegre etmeye çalışmaktır. Müslümanları Hristiyanlar gibi inandıramayan misyonerler, Hristiyanlar gibi yaşatarak, Müslümanlara Hristiyanlığı benimsetmektedirler. Buda, bir toplumun hristiyanlaşmasını kolaylaştırmaktadır.

5- Misyonerliğin Metodları?

Misyonerler, yukarıda kısmen anlatmaya çalıştığımız hedeflerine ulaşabilmek için, her yola başvurmuşlardır. Hiç akıllara gelmeyecek, “hadi canım sende” dedirtecek hilelere müracaat etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Çünkü Pavlus kendi yaşamında insanları Hristiyanlaştırmak için her şeyi yaptığını söylemiştir. Bununla ilgili İncil ayeti yukarıda ki bölümler de verilmiştir.

İçerisinde bulunduğumuz yıllar da ağırlıklı olarak, yazılı ve görsel yayınları, internet üzerinden misyonerlik faaliyetlerini sıklıkla kullanmaktadırlar. Bunların içerisinde ise en fazla, internet misyonerliği ön plana çıkmıştır. İnternet üzerinden kişilerle temasa geçmek hem daha kolay, hem daha zahmetsiz, hem daha güvenli, hem de insanların kendilerine daha rahat açılmalarını sağlamaktadır.

Bu başlık altında birçok alt madde sıralanabilir. Ancak, günümüz şartlarını göz önüne aldığımız da, en önemlisi, en dikkat çekicisi ve en çok kullanılanı internet üzerinden yapılan çalışmalardır. Bu konunun belki müstakil olarak ele alınması gerekmektedir. Hasan Yel tarafından hazırlanan “İnternet Ortamında Misyonerlik Faaliyetleri ve Sanal Kiliselerin Çalışma Yöntemleri” isimli yüksek lisans tezin de konu detaylıca ele alınmış ve önemli bilgiler verilmiştir.

6- Misyonerlik ve Dinler Arası Diyalogçuluk?

Bu konu, Müslümanlar açısından ayrıca bir öneme sahiptir. Daha önce yukarıda da belirttiğimiz gibi, Dinler Arası Diyalog çalışmaları, Türkiye de ki misyonerlik çalışmalarını perdelemekten başka bir şey değildir. Bu çalışmaya destek veren Müslüman grupların niyetleri ne kadar iyi amaçlı olursa olsun, bu çalışmanın muhatabı durumunda olan diğer tarafın niyetinin iyi olmadığı malumun ilanı sayılabilir.

Başlangıcından bu zaman kadar gelinen noktaya bakılırsa, bu çalışmaya destek veren Müslüman grupların, diyalog çalışmaları öncesi misyonerlik faaliyetlerine bakışları ile şuan ki bakışlarını karşılaştırmamız yeterli olacaktır.

Yaklaşık 20 yıl önce o Müslüman gruplar misyonerliği bir tehlike ve tehdit olarak görürken, bugün bunu tehlike olarak görmemekte ve kendilerince bir takım savunma mekanizmaları gerçekleştirmektedirler.

Müslüman gruplar tarafından başlangıcında semavi dinlerin aynı kaynaktan geldiği ekseninde yürütülen bu faaliyetler artık semavi dinlerin kardeşliğine getirilmiştir. Bu bakış açısı dahi, gelinen durumun vehametini ortaya koymak açısından yeterlidir. Hümanist bir yaklaşımı ön plana çıkartarak kardeşlik havası estirilmeye çalışılmakta, Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri meşru görülmektedir. Kuzuların arasına kurtlar alınmakta ve kurtların parçalayıcı ve vahşi yönleri unutulmaktadır. Birgün sabah olduğunda, kuzuların katledildiği görüldüğün de, işin hakikati daha iyi anlaşılacaktır.

Bugün bu çalışmaların içerisin de yer alan Müslüman grupların elinde ki yazılı ve görsel medya kanalların da, misyonerlik faaliyetleriyle ilgili tek bir haberin yapıldığını göremezsiniz. Ev kiliseleriyle ilgili bir tek haber göremezsiniz. Din değiştiren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili bir tek haber göremezsiniz. Neden acaba?

Farklı inançlara sahip insanların aynı coğrafya da bir arada yaşamaları farklı bir şey, Farklı dinlerin aynı coğrafya da bir arada yaşamaları farklı şeylerdir. Müslümanların hakim olduğu bölgeler de, farklı inançlara sahip insanların aynı coğrafya da yaşamaları sağlanmışken, Hristiyanların hakim oldukları bölgeler de Müslümanların yaşam ve inanç hakları kısıtlanmıştır. Yaklaşık 600 yıl Müslümanların hakimiyetinde kalan İspanya, Hristiyanların egemenliğine geçtikten yaklaşık 70-80 yıl sonra tamamen Hristiyanlaştırılmıştır.

Dinler Arası Diyalog çalışmalarında aktif olarak görev alan Müslümanları buradan ikaz ediyor, üzerlerine örtülen bu gaflet bulutlarından sıyrılıp, biran önce hakikati görmelerini ümit ediyoruz.

Sonuç

Sonuç olarak, misyonerlik Pavlusun dünya milletlerini Ruhsal Yahudileştirme projesi olarak doğmuştur. Şimdiler de ise, özellikle Müslümanları hedefine alarak bu hedefe ulaşmak için Türkiye’yi kültürel olarak işgal etmeye çalışan, bu kötü emellerini Dinler Arası Diyalog çalışmaları ile gizleyen, karanlık bir oda, dipsiz bir kuyu, gaflete düşmüş Müslüman figüranların olduğu çok yönlü bir oluşumdur.

Ecdadımızın büyük fedakarlıklarla bizlere emanet ettiği bu cennet vatanı, bu hak dini, bizden sonraki nesillere muhafazasını sağlayarak aktarmak boynumuzun borcu, geleceğimizin teminatıdır.

Dipnotlar:

[1] Şinasi GÜNDÜZ, Mahmut AYDIN, Misyonerlik, Kaktüs Yayınları, Ağustos 2004, İst. s.13.

[2] Matta 28:19 Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiÅŸtirin. Onları Baba, OÄŸul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.

       Markos 16: 15-Ä°sa onlara şöyle buyurdu: «Dünyanın her yanına gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa duyurun.

       Yuhanna 20:21 İsa yine onlara, «Size esenlik olsun!» dedi. «Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum.»

[3] Matta 26:47,48,49,50,51

      Markos 14:43,44,45,46,47

      Luka 22:47,48,49,50

      Yuhanna 18:3,4,5,6,7,8

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Teolojik Çalışmalar

Hristiyanlıkta Sünnet

hristiyanlikta-sunnetBu çalışmamızda “Hristiyanlıkta Sünnet” konusunu ele alacağız. Bu çalışmayı yapmamızın nedeni, Kutsal Kitabın bir bütün olduğunu söyleyen Hristiyanların, aslında bu bütünlüğü reddeden tutum ve davranışlarıdır. Onların bu tutum ve davranışlarının arkasındaysa Pavlusun öğretileri yatmaktadır.

Hristiyanlar Tevrat, Zebur ve Peygamber Yazılarının Tanrısal söz ve gerçekler olduğunu söylerken, bunların geçersizliğini iddia ederler. Acaba bunu yapmakla gerçekten doğru bir davranış, yaklaşım ve tutum sergilemiş olabilirler mi? İşte bu yaklaşım ve anlayış tarzının oluşturduğu teolojik problemlere bu yazımız da cevap arayacağız. Yine konumuz itibariyle, kaynaklarımız Tevrat, Zebur, Peygamber Yazıları ve İncili oluşturan kitaplarla sınırlı olacaktır.

Bu çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır:

1- Sünnetin Kutsal Kitaptaki tarihi ve sünnet çeşitleri,

2- Meryemoğlu İsa’nın (as) sünnet hakkındaki görüşleri, ,

3- Pavlusun sünnet hakkındaki görüşleri,

4- Pavlusun sünnet anlayışının Tevrat ve Peygamber Yazılarına arzı.

1. Bölüm Sünnetin Kutsal Kitaptaki Tarihi ve Sünnet Çeşitleri

Kutsal Kitabı incelediğimizde, sünnet kavramına ilk kez Hz İbrahim (as) zamanında rastlamaktayız. Hz. İbrahim’e emredilen sünnetin yasal bir buyruk, Allah’ın emri olduğunu görmekteyiz[1]. Bu tarihten önce sünnetin olmadığını söyleyemeyiz, ama sünnet bu tarihten sonra kurallaşmış gözükmektedir. Nedenine gelince, Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnetin nasıl yapılacağı Hz İbrahim’e (as) tarif edilmemiştir. Buda o zaman sünnetin nasıl yapıldığının bilindiğine işaret eder. Ancak söylediğimiz gibi, Kutsal Kitaba göre erkeklerin sünnet edilmesinin kurallaşması olayı Hz İbrahim’e yapılan emirle başlamaktadır.

Hz İbrahim (as) sünnet emrini alır almaz, bu konuda hiçbir gevşeklik ve tereddüt göstermeden hem kendisini, hem oğlu Hz İsmail’i ve kendisiyle beraber bulunan topluluktaki bütün erkeklerin sünnet edilmesi işlemini gerçekleştirir[2]. Burada, sünnet edilecek çocuklarla ilgili bir süre sınırlaması getirildiği gibi, sünnetin sonsuza kadar devam edeceği de yine yasaya bağlanmıştır. Doğumun sekizinci gününde olan erkek çocuklarının sünnet edileceği emredilmiş [3], bu yasanın sonsuza kadar süreceği de bildirilmiştir. Sünnet ve yaşıyla ilgili emrin, Hz Musa’ya (as) verilen buyrukların içerisinde de bulunuyor olması, bu yasanın sonsuza kadar süreceğinin bir başka delilidir [4]. Yine başka bir delili ise, İsrailoğulları çölde geçirdikleri kırk yıllık zaman diliminde doğan çocuklarını sünnet ettirmemiş ve Allah’ın Yeşu’ya emretmesi üzerine, Yeşu çöldeyken doğan ve sünnetsiz olan bütün erkekleri sünnet ettirmiştir [5].

Bu emirler gereği Meryemoğlu Hz İsa’da (as) doğumundan sonra sünnet ettirilmiştir. Sünnet emrinin uygulanması Hristiyanlar arasında Pavlusun farklı bir çıkış yapmasına kadar böylece devam etmiştir. Konumuz gereği Pavlusun bu çıkışını ayrı bir başlık halinde ele alacağız.

Kutsal Kitapta, Hz İbrahim’e (as) emredilen sünnet yalnızca bedensel olmasına rağmen, daha sonraki Peygamber Yazılarında bedensel sünnetin dışında Yürek, gönül, kalp sünnetinden de bahsedildiğini görmekteyiz [6]. Bu zamana kadar yalnızca bedensel sünnetten bahsedilmiş olması, kalbi sünnetin daha sonra ifade edilir olmasının mutlaka bir nedeni vardır. Tevrat’ta geçen ifadelere baktığımız da, Hz İbrahim’in (as) ve soyuyla Allah’ın bir antlaşma yaptığını, bu antlaşmayı sonsuza kadar devam ettireceğini, sünnetin de bu antlaşmanın işareti olduğunu görmekteyiz. Bu fiziki belirtinin, insan ruhunda ve kalbindeki belirtisi ise mutlaka imandır. Hz İbrahim (as) gibi bir iman abidesinin kalbinin de, bedeninin de sünnetli olduğunu söylememizde bir sakınca yoktur. Muhtemelen, Yeremya ve Hezekiel döneminde, İsrailoğullarında meydana gelen yozlaşma, şekilselcilik, iki yüzlülük, sünneti bir gelenek haline getirmiş, sünnetin kalbi boyutu ihmal edilmiş ve Allah’ta bedensel sünnetin yanında, kalbin de Allah’la yapılan antlaşmanın belirtileri olan imanla dolu olması gerektiği gerçeğini israiloğullarına hatırlatmıştır. Yani bu dönemler de İsrailoğulları, Allah’la yaptıkları antlaşmanın bedensel işaretini sünnet olarak gerçekleştiriyor ve taşıyorlar, ama kalpleri Allah’la yaptıkları antlaşmanın belirtileri ile dolu değil ve yaşamlarına bu antlaşmanın belirtilerini hakim kılmıyorlardı.

1.1 Sünnet Yasasına Uymayan Hz Musayı Allah Öldürmek İstiyor

Yine Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnet yasasına uymayanların Allah tarafından cezalandırıldıklarını, uyarıldıklarını görmekteyiz. Örneğin, oğlunu sünnet yaptırmayan Hz. Musa (as) gibi bir peygamberi cezalandırmak, öldürmek için Allah bir konaklama yerinde onun karşısına çıkar. Bu durumu gören Hz Musa’nın (as) eşi Sippora onu bu cezadan kurtarabilmek için, keskin bir taşla çocuğu sünnet edip sünnet derisinde ki kanı Hz Musa’nın (as) ayağına dokundurmuş ve bunu gören Allah Hz Musa’yı bağışlamıştır [7]. Kutsal Kitaba göre Allah, bedensel ve kalbi sünneti birlikte gerçekleştirmeyenleri yine cezalandırmakla tehdit etmiştir [8].

2. Bölüm  Meryemoğlu İsa’nın (as) Sünnet Hakkındaki Görüşleri

Kutsal Kitapta sonsuza kadar devam edecek olduğu bildirilen sünnetin, önemsizliği, kaldırıldığına dair, Meryemoğlu İsa’nın (as) bir uygulamasının olup olmadığına baktığımız da, böyle bir şeye rastlamamaktayız. Ancak İncil’de, Meryemoğlu İsa’nın (as) Kutsal Yasanın bütününe olan yaklaşımının ne olduğuna dair karşımıza aşağıda ki İncil ayetleri çıkmaktadır:

Mat.5: 17 “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiÄŸimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya deÄŸil, tamamlamaya geldim. 18 Size doÄŸrusunu söyleyeyim, yer ve gök ortadan kalkmadan, her ÅŸey gerçekleÅŸmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak. 19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiÄŸner ve baÅŸkalarına öyle öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve baÅŸkalarına öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde büyük sayılacak.

Şimdi bu İncil ayetlerine baktığımız da, Meryemoğlu İsa’nın (as) bırakın sünnet emrini kaldırmayı, Yasayı bir bütün olarak önemsediğini, bu yasayı yerine getirip başkalarına öğretenlerin ise ödüllendirileceğini söylediğini görmekteyiz. Yani, Meryemoğlu İsa (as) asla Kutsal Yasayı kaldırmamış, yasaklamamış aksine, Kutsal Yasanın uygulanmasını teşvik etmiştir. Buraya kadar anlattıklarımız asla bizim kişisel yorumumuz değil, Kutsal Kitabın kendi öğretilerinin derlenmesidir.

3. Bölüm Pavlusun Sünnet Hakkındaki Görüşleri

Yazımızın buraya kadar olan bölümünde, Hz İbrahim’den (as) Hristiyanlığın ilk yıllarına kadar ki olan süreçte, sünnetin anlamı, uygulaması ve türlerini açıkladık. Şimdi ise, Pavlusun sünnet hakkındaki görüşlerini sizlerle paylaşacağız. Pavlus ağırlıklı olarak, sünnet geleneğinin olmadığı bir coğrafyada ve kültürde faaliyette bulunmuş, insanlara kendi sunduğu öğretinin önünde sünnetin engel teşkil ettiğini görünce, sünneti tamamen reddetmemekle birlikte, kalbi sünnetin üzerinde durup, sünnet olmanın şart olmadığı görüşünü dile getirmiştir. Şimdi aşağıda vereceğimiz İncil ayetlerinde, Pavlusun bu görüşlerini hep birlikte okuyacağız:

Rom.2: 25 Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz. 26 Bu nedenle, sünnetsizler Yasa’nın buyruklarına uyarsa, sünnetli sayılmayacak mı? 27 Sen Kutsal Yazılar’a ve sünnete sahip olduÄŸun halde Yasa’yı çiÄŸnersen, bedence sünnetli olmayan ama Yasa’ya uyan kiÅŸi seni yargılamayacak mı? 28 Çünkü ne dıştan Yahudi olan gerçek Yahudi’dir, ne de görünüşte, bedensel olan sünnet gerçek sünnettir. 30 Çünkü sünnetlileri imanları sayesinde, sünnetsizleri de aynı imanla aklayacak olan Tanrı tektir.

Rom.4: 9 Bu mutluluk yalnız sünnetliler için mi, yoksa aynı zamanda sünnetsizler için midir? Diyoruz ki, “Ä°brahim, imanı sayesinde aklanmış sayıldı.” 10 Hangi durumda aklanmış sayıldı? Sünnet olduktan sonra mı, sünnetsizken mi? Sünnetliyken deÄŸil, sünnetsizken… 11 Ä°brahim daha sünnetsizken imanla aklandığının kanıtı olarak sünnet iÅŸaretini aldı. Öyle ki, sünnetsiz oldukları halde iman edenlerin hepsinin babası olsun, böylece onlar da aklanmış sayılsın. 12 Böylelikle atamız Ä°brahim, yalnız sünnetli olmakla kalmayan, ama kendisi sünnetsizken sahip olduÄŸu imanın izinden yürüyen sünnetlilerin de babası oldu.

1.Ko.7: 18 Biri sünnetliyken mi çağrıldı, sünnetsiz olmasın. Bir başkası sünnetsizken mi çağrıldı, sünnet olmasın.

Gal.5: 2 Bakın, ben Pavlus size diyorum ki, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz. 6 Mesih Ä°sa’da ne sünnetliliÄŸin ne de sünnetsizliÄŸin yararı vardır; yararlı olan, sevgiyle etkisini gösteren imandır.

Gal.5: 11 Bana gelince, kardeÅŸler, eÄŸer hâlâ sünneti savunuyor olsaydım, bugüne dek baskı görür müydüm? Öyle olsaydı, çarmıh engeli ortadan kalkardı. 12 Bedende gösteriÅŸe önem verenler, yalnız Mesih’in çarmıhı uÄŸruna zulüm görmemek için sizi sünnet olmaya zorluyorlar.

Flp.3: 2 Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının!

Flp.3: 3 Çünkü gerçek sünnetliler Tanrı’nın Ruhu aracılığıyla tapınan, Mesih Ä°sa’yla övünen, insansal özelliklere güvenmeyen bizleriz.

Sizlerin de okuduğu gibi, Pavlus Kutsal Yasada yer alan ve devamlı bir yasa olarak ortaya konan sünnetin yalnızca kalbi boyutu üzerinde durmuş, fiziki sünnetin olmayabileceği kararına varmıştır. Pavlusun görüşleri üzerine burada yorum yapmayacağız. Çünkü, Pavlusun bu konuda ki görüş ve düşünceleri hakkında yazımızın dördüncü bölümünde bilimsel tenkit metotlarını kullanarak gerekli açıklamaları yapacağız.

4 Pavlusun Sünnet Anlayışının Tevrat ve Peygamber Yazılarına Arzı

Bilimsel tenkit metotlarından iç ve dış tenkit şekillerine göre, Pavlusun sünnet konusunda ki görüşlerini ele almaya çalışacağız. Pavlusun görüşlerini ilk önce iç tenkit metodu ile ele alıp, kendi görüşlerini kendi yazılarıyla değerlendirip, daha sonra dış tenkit yöntemiyle, Pavlusun görüşlerini diğer kutsal yazılarla karşılaştıracağız.

Şimdi, aşağıya vereceğimiz İncil ayetlerinden Pavlusun görüşlerini karşılaştırmaya çalışalım:

Gal.5:6 Mesih Ä°sa’da ne sünnetliliÄŸin ne de sünnetsizliÄŸin yararı vardır; yararlı olan, sevgiyle etkisini gösteren imandır.

Rom.2: 25 Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz.

Şimdi bu iki ayete baktığımızda, Romalılar 2:25 te Pavlus sünnetli olupta bir kişi yasaya karşı gelirse, sünnetin anlamını yitireceğini vurgulayıp, Kutsal Yasaya bağlı kalınması, Allah’ın Peygamberler aracılığıyla bildirdiği buyruklara uyulması durumunda sünnetin faydalı olduğunu söylemektedir. Ama aynı Pavlus, Galatyalılar 5:6 da sünnetli olmanın veya olmamanın faydasının bulunmadığını belirtmektedir. Bu iki metin kendi arasında uyuşmamakta ve birçok teolojik sorunu beraberinde getirmektedir.

Sizlerin de okuduğu gibi, Allah Hz İbrahim’den (as) itibaren sünneti emretmiş ve bunun sonsuza kadar kalıcı olduğunu bildirmiştir. Bu kalıcı antlaşma ve yasaya, Pavlusa kadar gelen bütün peygamberler uymuş, bu uygulamanın terkedilmesi durumun da, nelerin olduğunu yazımızın önceki bölümlerinde görmüştük. Allah’ın kalıcı olarak kesinleştirdiği bir buyruğu, yasayı ne Pavlus nede bir başkası asla değiştiremez. Eğer birisi kalkıp, bunu değiştirenin Pavlus olmadığını Allah olduğunu söyleyecek olursa, bu kişiye aşağıdaki ayetleri okumasını tavsiye ederiz:

1.Sa.15: 29 “Ä°srail’in yüce Tanrısı yalan söylemez, düşüncesini de deÄŸiÅŸtirmez. Çünkü O insan deÄŸil ki, düşüncesini deÄŸiÅŸtirsin.”

Say.23: 19 Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?

Sizlerin de gördüğü gibi, Allah’ın düşüncesini deÄŸiÅŸtirmeyeceÄŸi bu ayetlerle sabitken, MeryemoÄŸlu Ä°sa (as) ise herÅŸey gerçekleÅŸmeden, Kutsal Yasanın geçersiz sayılmayacağını, kendisinin de Kutsal Yasayı geçersiz kılmaya deÄŸil, onu tamamlamaya geldiÄŸini beyanla, Kutsal Yasaya uyup uymamanın hükmünü şöyle açıklamaktadır “Matta 5:19 Bu nedenle, bu buyrukların en küçüğünden birini kim çiÄŸner ve baÅŸkalarına öyle öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve baÅŸkalarına öğretirse, Göklerin EgemenliÄŸi’nde büyük sayılacak.” Bu Ä°ncil ayetini okuyup ta, Pavlusun Kutsal Yasada açıkça emredilmiÅŸ sünnet buyruÄŸunu çiÄŸnediÄŸini söylemekten baÅŸka ne yapabiliriz? Sünnet öğretisini deÄŸiÅŸtirdiÄŸini, çarpıttığını söylemekten baÅŸka ne yapabiliriz? HerÅŸey o kadar açık ve netki, Pavlus bu öğretisiyle kendisine kadar gelen Allah’ın buyruÄŸunu hiçe saymış, yasayı açıkça çiÄŸnemiÅŸtir.

Pavlus başka bir görüşünde şöyle demektedir:

1.Ko.7: 18 Biri sünnetliyken mi çağrıldı, sünnetsiz olmasın. Bir başkası sünnetsizken mi çağrıldı, sünnet olmasın.

Öncelikle o dönem itibariyle, bu ayette Pavlusun sünnetli olanlara yaptığı çağrı tamamen yersiz ve boştur. Sünnet olmuş birisi nasıl olurda sünnet öncesi fiziki durumuna kavuşsun. İmkansız olan bu durumu Allah neden insanlara vaaz eylesin. Ayetin ikinci kısmı ise, tamamen Kutsal Yasayı hiçe saymaktır. Hz İbrahim’den (as) Pavlusa kadarki süreçte gelen peygamberleri yalanlamak, buyrukları hiçe saymaktır. Bu konuda bir çok ayet delil getirilebilir ama ben sizin dikkatini çekeceğini umduğum birkaç ayeti buraya yazacağım:

Yar.17: 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaÅŸmanın koÅŸulu ÅŸudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.

Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.

Yar.17: 24 İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.

Yar.17: 27 Ä°brahim’in evindeki bütün erkekler -evinde doÄŸanlar ve yabancılardan satın alınanlar- onunla birlikte sünnet oldu.

Lev.12: 3 Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.

Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıları tapınağıma aldınız, bana yiyecek olarak yağ, kan sunmakla tapınağımı kirlettiniz. Böylece iğrenç uygulamalarınızla antlaşmamı bozdunuz.

Hez.44: 9 Egemen RAB şöyle diyor: Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden, İsrail halkı arasında yaşayan yabancılardan hiçbiri tapınağıma girmeyecek.

Bu ayetlere baktığımızda, Pavlus bu ayetlerin bütününü yok saymış, Allah’a açıkça karşı gelmiştir. Öncelikle, Kutsal Kitaba baktığımızda, sünnet emri geldiğinde Hz İbrahim (as) ve beraberindekiler sünnetli değillerdi. Allah onlara, bundan sonra doğacak çocukların sünnet edilmesini değil, hayatta olan ama sünnetsiz olan her erkeğin sünnet edilmesini emretmiştir. Ama Pavlusa göre Hz İbrahim ve beraberindeki erkeklerin öyleyse sünnet olmalarına gerek yoktu. Bu yasa yeni doğacak çocuklara uygulanabilirdi.

Asıl önemli nokta, Pavlusa göre yukarıdaki ayette söylediğini esas alırsak, sünnetsizken iman eden birisinin sünnet olmamasını söylemektedir. Ama Peygamber Yazılarında Hezekiel 44:9 ayette Allah diyor ki “Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden, İsrail halkı arasında yaşayan yabancılardan hiçbiri tapınağıma girmeyecek”… Bu ayette Allah bedeni ve kalbi sünnet olmamışların tapınağa girmesini yasaklarken, Pavlus hala sünnet olmayın diyebiliyor. Yada Hezekiel 44:7 ayette Allah yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıların mabede girmesini, mabedi kirletmek ve antlaşmayı bozmak olduğunu söylerken, Pavlus sünnet olmayın diyebiliyor veya kalbi sünneti önemli görüp bedensel sünneti gereksiz görüyor. Oysaki, Hezekiel den verdiğimiz örnekte, kalbi ve bedeni sünnet bir arada söylenmiştir.

Eğer, Pavlusun iddia ettiği gibi kalbi sünnet yeterli olsaydı, İsrailoğulları çölde doğan çocuklarını sünnet ettirmemişlerdi ve bu çocukların sünnet ettirilmelerini Allah Yeşu ya emretmişti. Halbuki Yeşu nun sünnet ettiği erkeklerin hepsi kalbi sünnet sahibiydiler, ama buna rağmen Allah Yeşu’ya Yeşu.5: 2,3,4,5,6,7,8,9 ayetlerde sünnetsiz İsrailoğullarını sünnet etmesini emretmiştir.

Gördüğünüz gibi Pavlus bu söylemiyle hem Kutsal Kitabı, hemde buyruklarını reddetmekle Allah’ı hiçe saymıştır.

Başka bir sözünde Pavlus şöyle demektedir:

Flp.3: 2 Kötülük yapan o adamlardan, o köpeklerden sakının; o sünnet bağnazlarından sakının!

Bu cümleler hakkında söylenebilecek çok fazla bir şey kalmamıştır. Bu tür cümle kuramlarıyla ilgili Meryemoğlu İsa (as) İncil de şöyle demektedir:

Matta 5: 22 Ama ben size diyorum ki, kardeÅŸine öfkelenen herkes yargılanacaktır. Kim kardeÅŸine aÅŸağılayıcı bir söz söylerse, Yüksek Kurul’da yargılanacaktır. Kim kardeÅŸine ahmak derse, cehennem ateÅŸini hak edecektir.

Biz şimdi bu İncil ayetine baktığımızda, Pavlusun yargılanıp Cehennem ateşini hak edeceğinden başka bir söz söylememiz mümkün değildir. Bu yazımızı okuyan Hristiyanların bir karar vermeleri gerekiyor; İmanınız Pavlusa mı? Yoksa Allah’a mı?

Sonuç olarak yazımızı toparlayacak olursak, Pavlus sünnet hakkındaki düşünce ve eylemleri ile, çok açık bir şekil de Allah’a, Kutsal Yasaya, Meryemoğlu İsa’ya (as) karşı gelmiş, Allah’ın azabını hiçe saymıştır. Oğlunu sünnet ettirmediği için Musa (as) gibi büyük bir peygamberi öldürmek isteyen Allah, insanları sünnetten sakındıran, caydıran Pavlusa ne yapar bunu düşünmek lazım gerekmez mi?

Dip Notlar:

[1] Yar.17: 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaÅŸmanın koÅŸulu ÅŸudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.

[2] Yar.17: 23 Ä°brahim evindeki bütün erkekleri -oÄŸlu Ä°smail’i, evinde doÄŸanların, satın aldığı uÅŸakların hepsini- Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi o gün sünnet ettirdi. 24 Ä°brahim sünnet olduÄŸunda doksan dokuz yaşındaydı. 25 OÄŸlu Ä°smail on üç yaşında sünnet oldu. 26 Ä°brahim, oÄŸlu Ä°smail’le aynı gün sünnet edildi. 27 Ä°brahim’in evindeki bütün erkekler -evinde doÄŸanlar ve yabancılardan satın alınanlar- onunla birlikte sünnet oldu.

[3] Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.

Yar.21: 4 Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi oÄŸlu Ä°shak’ı sekiz günlükken sünnet etti.

[4] Yar.17: 12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu. Yar.17: 13 Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak.

Yar.21: 4 Tanrı’nın kendisine buyurduÄŸu gibi oÄŸlu Ä°shak’ı sekiz günlükken sünnet etti.

Lev.12: 3 Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.

[5] YeÅŸu.5: 2 Bu arada RAB, YeÅŸu’ya şöyle seslendi: “Kendine taÅŸtan bıçaklar yap ve Ä°srailliler’i eskisi gibi sünnet et.” 3 Böylece YeÅŸu taÅŸtan yaptığı bıçaklarla Ä°srailliler’i Givat-Haaralot’ta sünnet etti. 5 Mısır’dan çıkan erkeklerin hepsi sünnetliydi. Ama Mısır’dan çıktıktan sonra yolda, çölde doÄŸan erkeklerin hiçbiri sünnet olmamıştı. 7 RAB onların yerine çocuklarını yaÅŸattı. Sünnetsiz olan bu çocukları YeÅŸu sünnet etti. Çünkü yolda sünnet olmamışlardı. 8 Bütün erkekler sünnet edildikten sonra yaraları iyileÅŸinceye dek ordugahta kaldılar.

[6] Yer.9:26 … bütün Ä°srail halkı da yürekte sünnetsizdir.”

Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet …

Hez.44: 9 Egemen RAB şöyle diyor: Yüreği ve bedeni sünnet edilmemişlerden…

[7] Çık.4: 24 RAB yolda, bir konaklama yerinde Musa’yla karşılaÅŸtı, onu öldürmek istedi. 25 O anda Sippora keskin bir taÅŸ alıp oÄŸlunu sünnet etti, derisini Musa’nın ayaklarına dokundurdu. «Gerçekten sen bana kanlı güveysin» dedi. 26 Böylece RAB Musa’yı esirgedi. Sippora Musa’ya sünnetten ötürü «Kanlı güveysin» demiÅŸti.

[8] Hez.44: 7 Yüreği ve bedeni sünnet edilmemiş yabancıları tapınağıma aldınız, bana yiyecek olarak yağ, kan sunmakla tapınağımı kirlettiniz. Böylece iğrenç uygulamalarınızla antlaşmamı bozdunuz.

Yer.9: 25 “Yalnız bedence sünnetli olanları cezalandıracağım günler geliyor” diyor RAB. 26 “Mısır’ı, Yahuda’yı, Edom’u, Ammon’u, Moav’ı, çölde yaÅŸayan ve zülüflerini kesenlerin hepsini cezalandıracağım. Çünkü bütün bu uluslar gerçekte sünnetsiz, bütün Ä°srail halkı da yürekte sünnetsizdir.”

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Papanın Yanılmazlığı Sorunu!…

papaHıristiyan dünyasının büyük bir kitlesini oluşturan Katolik Kilisesi’ne ait olan papanın yanılmazlığı meselesi, gerek Katolik Kilisesi içinde, gerekse diğer Hıristiyan kiliseleri içerisinde tartışmalı konulardan biridir. Tartışmanın temelindeki sorun ise, yanılmazlığın kiliseye ait olduğuna inanılan ‘‘yanlışa düşmeme” veya ‘‘bozulmamışlık” mı, yoksa papanın bireysel yanılmazlığı olarak mı anlaşılması gerektiğidir. Katolik literatüründe, yanılmazlığın kutsal metinlerdeki kaynakları olarak bazı pasajlar verilmektedir. Fakat atıf yapılan metinlerle söz konusu doktrin arasında bir bağlantı kurmak oldukça güç görünmekle birlikte, yanılmazlıkla ilgili dayanak kabul edilen kişi olan Petrus’la ilgili de, İncillerde çelişkili ifadelere rastlanmaktadır.

İlgili pdf dosyasına aşağıda ki başlığa tıklayarak ulaşabilir siniz.

Papa’nın yanılmazlığı sorunu ve Hans Küng’ün Yanılmazlık Doktrinini eleÅŸtirisi

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Papalık Kurumunun Ortaya Çıkışı, Tarihsel Gelişimi ve Bugünkü Durumu

papalık kurumuPapalık tarihî süreç içerisinde ortaya çıkmış ve şekillenmiş bir kurumdur. Roma Kilisesi, Batı Roma’nın yıkılmasının ardından, beliren otorite boşluğunun avantajından da faydalanarak, bölgede önemli bir unsur haline gelmiştir.

8. yüzyılda, toprak sahibi olmasıyla dünyevî bir hakimiyet alanına kavuşmuş ve Ortaçağ boyunca bir devlet-kilise olarak Avrupa siyasetinde önemli bir rol oynamıştır.

Rönesans, Protestan Reformu ve Aydınlanma dönemlerinde çeşitli badireler atlatan bu kurum, 1929 yılından beri Vatikan Devleti olarak varlığını sürdürmektedir.

Papanın başında bulunduğu Vatikan günümüzde hem bir devlettir, hem de bir milyarı aşkın katoliğin dinî merkezidir. Bununla birlikte o, ciddi eleştirilere muhataptır.

Bu eleştiriler Papalığın geleneksel yapısı ve politikalarında ısrar etmesine odaklanmaktadır.

İlgili tez çalışmasını indirmek için BURAYA TIKLAYIN.

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Hıristiyanlıkta Havarilik ve Havarilerin Yasaklı İncilleri

havarilerMevcut Ä°ncil’in çok büyük bir kısmının Havariler tarafından deÄŸil de, Havari olmayan ve Havarilere aidiyeti şüpheli -Matta ve Yuhanna Ä°ncilleri gibi- olup, kimliÄŸi belirsiz kiÅŸilerin yazıtlarından oluÅŸması çok dikkat çekicidir. Havarilere atfedilen Ä°nciller ise kilise tarafından apokrif, geçersiz sayılmıştır.

Havariler, Kanonik İnciller’e göre, İsa tarafından bizzat seçilmiş on iki kişiden oluşan yardımcı grubu ifade eder. İsa’nın misyon yılları süresince kendisiyle birlikte bulunmuş ve İsa’dan sonra da Hıristiyanlığın yayılması için çalışmışlardır. Havarilerin isimleri; Petrus adını verdiği Simun, onun kardeşi Andreas, Yakup, Yuhanna, Filipus, Bartalmay, Matta, Tomas, Alfay oğlu Yakup, Yurtsever diye tanınan Simun, Yakup oğlu Yahuda ve sonradan İsa’yı ele veren Yahuda İskariyot şeklindedir. Yahuda İskariyort’un, İsa’ya ihanetinden sonra onun yerine havariler tarafından Matiya seçilmiştir.

Hıristiyanlığın yayılmasında, kendisini havarilerden biri olarak kabul eden Pavlus’un etkisi büyük olmuştur. Havariler dönemi, Hıristiyanlığın temel şekillenme dönemini oluşturmaktadır. Bu dönemde Filistin, Anadolu ve Avrupa’nın birçok yerleşim bölgesinde cemaatler oluşmuş ve kiliseler kurulmuştur. Pavlus, bir havari olmamasına rağmen, yaptığı misyonerlik faaliyetleriyle, on iki havariyi gölgede bırakmış bir şahsiyettir. Hıristiyan teolojisinin, hukukunun, ahlakının, kilise ve kurumlarının şekillenmesinde onun etkileri vardır.

İlgili pdf dosyasını aşağıdaki başlığı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Hıristiyanlık`ta Havarilik ve Havarilerin İncilleri

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

Kutsal Kitap Eleştirisi (Doğuşu, Gelişimi ve Metotları)

kutsal kitap eleÅŸtirisi

Kitab-ı Mukaddes, asırlar boyunca Yahudilerin ve Hıristiyanların dini ve sosyal yaşantılarının oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir. Milyonlarca insan Kutsal Kitap‟ı Yüce bir Varlık tarafından gönderilmiş, ilâhi bir kutsal eser olarak görür. Bu eserde anlatılan her bir olayın doğruluğuna, güvenirliğine ve hakikiliğine iman eder. Kutsal Kitap‟ın bu tartışılamaz, sorgulanamaz ve hiçbir şekilde reddedilemez üstünlüğü uzun asırlar boyunca devam etmiştir.

Peki, Kutsal Kitap, hakikati gerçekten güvenilir bir şekilde yansıtıyor mu? Kutsal Kitap beyanları edebi ve tarihsel olarak otantik mi? Objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde Kutsal Kitap tüm hatalardan berî mi?

Bu tür bir sorgulama aslında bir takım araştırmacılar tarafından, farklı zaman ve mekânlarda çeşitli şekillerde gündeme getirilmişti. Bu incelemeler her ne kadar bilimsellikten uzak değerlendirmeler olsalar da ileriki asırlarda yapılacak profesyonel araştırmalara yol göstermeleri bakımından oldukça değerli olarak kabul edilmelidirler.

Özellikle XIV. yüzyıldan itibaren Batı‟da, akıl ve bilim ışığında rasyonel düşünmenin artması Kutsal Kitap‟ı da etkilemiş ve O‟nu araştırma konusu haline getirmiştir. Daha önceki yüzyıllarda hiçbir şekilde sorgulanmadan doğruluğu kabul edilen Kutsal Kitap verilerine şüpheyle yaklaşılmış, doğruluk ve güvenirlik dereceleri araştırılmıştır. Akla ve bilimsel verilere uygun olmayan beyanlar eleştirilmiş, bunların kutsal olarak görülen bir eserde bulunmalarının mümkün olmadığı yüksek sesle dile getirilmiştir. Tabii olarak bu şekilde ön plana çıkmanın da bir bedeli olmuştur. Bazı araştırmacılar bu bedeli farklı şekillerde ödemek zorunda kalmışlardır.

İşte, modern şekliyle Batı dünyasında ortaya çıkan, Kutsal Kitap‟ı her yönüyle araştıran ve Kutsal Kitap‟ın hakikiliğini bilimsel ölçüler çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışan Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisi bilim dalı araştırmamızın temel konusu olmuştur. Tez bir giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde tarih boyunca Kitab-ı Mukaddes‟e yönelik yapılan eleştirel faaliyetler, ikinci ve üçüncü bölümlerde Kitâb-ı Mukaddes Eleştirisinin kullandığı metotlar, son bölümde de Kitab-ı Mukaddes Eleştirisinin sonuçları üzerinde durulmuştur.

Bu çalışmanın pdf dosyasına ulaşmak için, aşağıdaki başlığı tıklayınız.

KUTSAL KİTAP ELEŞTİRİSİ (Doğuşu, Gelişimi ve Metotları) PDF Dosyası için TIKLAYIN 

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Kutsal Kitap Saklanan Gerçekler Türkçe

DÖRT Ä°NCÄ°L – Farklılıkları ve ÇeliÅŸkileri

Dört İncil, Yazılması Muhtevası Derlenmesi, Farklılıkları Çelişkileri

“Hristiyan Batı dünyasında on asırdan beri İslâmiyet ve İslâmî ilimlerle ilgili yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bilhassa XVII. yüzyıldan itibaren hızını arttırarak yürütülmekte olan bu çalışmalar, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler ve Hz. Muhammed’in hayatı üzerinde yoğunlaştırılarak sürdürülmektedir.

Batıda yapılan bu çalışmalar genellikle üniversitelerde öğretim elemanları tarafından yürütülmekte, araştırmacılara başta dil öğrenimi olmak üzere kaynakların temin edilmesi vb. hususlarda her türlü imkân devlet eli ile sağlanmaktadır.

Batıda İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan bu çalışmalar, Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde pekçok kimse tarafından takdir ve hayranlıkla karşılanmakta, bu çalışmaların İslâmî ilimlere büyük çapta katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. Acaba, yapılan bu çalışmalar sadece ilim uğruna mı yapılmaktadır? Yoksa bunun arkasında başka gayeler mi vardır?

Şimdiye kadar Sovyetler Birliği başta olmak üzere bazı devletler tarafından yürütülmekte olan Türkoloji çalışmaları hakkında, başlangıçta aynı şekilde iyi niyetli değerlendirmeler yapılmışken, son zamanlarda bu çalışmaların sadece ilim aşkına yapılmadığı, bunların arkasında siyasî ve ekonomik bazı hesapların yattığı konusunda şüpheler uyanmıştır.

Tıpkı bunun gibi, Hristiyan batı dünyasında İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışma ve araştırmalarin arkasında, dinî, siyasî ve ekonomik bir takım hesapların bulunabileceği konusunda en azından şüphe etmek gerekir.

Batılı devletlerin, bugün kaynamakta olan Orta Doğu ve Basra Körfezine göstermekte oldukları aşırı alâka ve hassasiyet, yüzyıllardan beri yapılagelmekte olan bu çalışmaların sadece ilim aşkına yapılmadığını, Avrupalıların bu çalışmalar sayesinde İslâm dünyasını tanıyıp kontrol altında tutmaya çalıştıklarını ortaya koymaktadır.

Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına önce göz yuman ve işgale zemin hazırlayan batılı devletler, bu işgali bahane ederek daha sonra buraya kalıcı bir şekilde yerleşmişler ve kendilerine bu bölgede önemli üsler temin etmişlerdir.

Körfez krizi dolayısı ile İslâm ülkelerinin ikiye ayrılmaları, hatta Arap devletlerinin birbirleri ile savaşa tutuşmaları ve ABD’nin bir Arap ülkesi olan Irak tarafından işgal edilmiş olan diğer bir Arap ülkesi Kuveyt’i kurtarma ve Irak tehdidi altındaki Suudi Arabistan’ı koruma pozisyonuna girmesi, yıllardan beri Batının bu bölgede uygulamış olduğu stratejilerin bir sonucu olup bu stratejiler, bahsettiğimiz çalışmalar sayesinde tesbit edilmişlerdir.

Batıda yapılmakta olan İslâmiyet ile ilgili çalışmaların büyük bir kısmının, bu dinde bir takım kusur ve eksiklikler bulmaya yönelik olduğunu da görüyoruz. İlim adına yapıldığı iddia edilen bu çalışmaların, İslâmiyeti üstün yönleri ile tanıtma veya İslâmiyet’ten insanları uzaklaştırma gayesi gütmemesi gerekirken, hemen hemen hiçbir çalışmada bu prensibe riayet edilmemiştir.

Hristiyan dünyasında İslâmiyet ile ilgili yoğun bir araştırma faaliyeti olmasına karşılık, İslâm dünyasında Hristiyanlıkla ilgili çok az çalışma yapılmaktadır. XIX ve XX. Yüzyıllarda Türkiye’de bu din ile ilgili olarak hemen hemen ciddî hiçbir çalışmanın yapılmadığıni söylersek mübalağa etmiş olmayız.

Dört milyona yakın Müslüman Türkün Hristiyan Avrupa’da çalışıp, hergün Hristiyan kültürü ile yüzyüze geldiklerini biliyoruz. Bu insanlara tarafsız bir şekilde Hristiyanlığm ne olduğunu öğretmeyip, bu konuda onları misyoner propagandalarından etkilenebilecek şekilde bilgisiz bırakıyoruz.

Ayrıca Avrupa birliğine girmeye çalıştığımız şu günlerde, girdiğimiz takdirde şimdikinden çok daha fazla haşir neşir olacağımız insanların kafa yapıları, inançları ve kültürleri hakkında hiçbir bilgimiz olmadan, bu insanları tanımadan, bunlarla birleşmek ne derece doğru olur? Dış yüzü ile çok medenî görünen Hristiyan Avrupalı, iç âleminde acaba nasıl bir insandır? Avrupalı, dinî konularda aynı medenî görünümünü ortaya koyar mı?

Farklı inançlara sahip iki topluluğun birbirine karışması esnasında âhenk ve uyum sağlanabilir mi? Daha açık bir ifade ile şu soruyu sormalıyız: En azından, cami ile kilise yan yana yaşayabilecek mi? Yoksa biri kapanıp öbürüne iltihak mı edecek? Eğer böyle olacaksa Batı, kilisesini kapatır mı? Veya biz camimizi kapatabilir miyiz?

Her gün daha fazla temas kurduğumuz, ilerde bu temasımızı daha da arttırmayı hedeflediğimiz ve milyonlarca insanımızın aralarında yaşadığı Batı âleminin dini olan Hristiyanlığın ne olduğunu öğrenmek bizim için gerekli hale gelmiştir. Bu bilgileri, misyoner propagandistlerden, Hristiyanlığı öven propaganda broşürlerinden veya mektuplardan öğrenmek yerine, tarafsız ve ciddî olarak yapılmış araştırmalardan almak lazımdır.

Batı’da İslâmiyet ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda ilk sırayı nasıl Kur’an-ı Kerim alıyorsa, İslâm dünyasında Hristiyanlıkla ilgili olarak yapılacak çalışmalarda ilk sırayı, Hristiyanların kutsal kitabı “Kitâb-ı Mukaddes” almalıdır.

Biz, gelişen dünya olaylarının da tesiri ile, devamlı temas halinde olduğumuz Batı dünyasının kültürünün temel taşı olan Kitâb-ı Mukaddesi, ilmî usûllerle ele alıp tarafsız bir şekilde (Batılı araştırmacıların Kur’an-ı Kerimi araştırdıkları gibi) araştırmayı düşündük.

Bu kitap, gerçekten kutsal olma niteliklerine sahip mi? Batı insanının karakterinin oluşmasında bu kitabın bir rolü var mı? Bu kitabın içinde gerçekten neler vardır? Bunları bilmek bizim en tabiî hakkımızdır.

İki ayrı kitap şeklinde planladığımız bu çalışmamızın birinci kısmında, önce Kitâb-ı Mukaddes hakkında genel bilgiler vereceğiz, sonra bu kitabın en mühim kısmını teşkil eden İncilleri ele alıp inceleyeceğiz. İnciller, ne zaman, kimler tarafından, nasıl yazıldılar ve toplandılar? Bu kitapların içinde neler var, muhtevalaları nedir? Son günlerde hemen hemen herkesin eline geçen misyoner propaganda mektuplarında denildiği gibi bu İnciller, gerçekten insanlara bir  kurtuluş ve müjde sunuyorlar mı? Yoksa bunlarda bir takım eksiklikler, tenakuzlar, akla ve mantığa aykırı hükümler var mı? Bu araştırmamızda bütün bu soruların cevaplarını vermeye çalışacağız. İkinci kitapta ise, Kitâb-ı Mukaddesin bir kısmını teşkil eden ve Yahudilerin yanısıra Hristiyanlar tarafından da kabul edilip benimsenen Tevratı ele alıp inceleyeceğiz.

Şimdiye kadar bu konuda Türkiye’de müstakil, ciddî bir çalışma yapılmamış olmasına karşılık, diğer bazı İslâm ülkelerinde konuya eğilen ve bu mevzuda eser yazan araştırmacılar görmekteyiz. Biz, araştırmamızın Türkiye’de bu noktadaki boşluğu dolduracağını ümid ediyoruz. Ancak, yeni yetişmekte olan araştırmacıların bu mevzuda daha derin araştırmalar yapmalarını, Kitâb-ı Mukaddesin orjinal dili olan Yunanca ve İbranîceyi öğrenerek daha detaylı incelemeler yapmalarını da diliyoruz.”

Yukarıda “önsöz”ünü aktardığımız, Prof. Dr. Åžaban KUZGUN tarafından büyük bir titizlikle hazırlanan bu önemli  serin PDF dosyasına ulaÅŸmak için, aÅŸağıdaki baÅŸlığa tıklayınız.

DÖRT İNCİL (Yazılması Muhtevası Derlenmesi) Farklılıkları ve Çelişkileri PDF Dosyası için TIKLAYIN

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe Teolojik Çalışmalar

Tevrat ve Ä°ncilin Ä°tikat Açısından Kur’an’a Arzı

kutsal kitaplarİlgili pdf dosyasına ulaşmak için, aşağıda ki başlığa tıklayınız.

Tevrat ve Ä°ncilin Ä°tikat Açısından Kur’an’a Arzı

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe

MÃœSLÃœMANLIK VE HRISTÄ°YANLIK


MÃœSLÃœMANLIK ve HRISTÄ°YANLIK vs.

m esad cosan - muslumanlik ve hristiyanlikBugün hristiyanlık (ya da baÅŸka bir din) Ä°slâm’la boy ölçüşebilir mi? Hâyır, aslâ! Dünyada mevcut tüm diÄŸer dinlerin, müslümanlıkla kıyaslanabilecek veya yarışabilecek sâfîlik ve mükemmeliÄŸi var mıdır? Hâyır, yoktur! Sizler de her gün gazetelerde görüyor okuyorsunuz: Her dinden ve ülkeden nice insan Ä°slâm’a geliyor; hem de en aydın, en kaliteli kiÅŸiler, araÅŸtırıcılar, yazarlar, filozoflar, profesörler… Tarih boyunca da bu böyle olagelmiÅŸtir. DeÄŸil sadece bîtaraf vicdanlı, hür düşünceli insanlar, hattâ Ä°slâm’dan gayri dinlerin din adamları, papazlar, hahamlar, rahipler dahi müslüman olup durmaktadır. Çünkü Ä°slâm, Allah’ın (C.C.) râzı olduÄŸu hak yoldur; kitabının bir âyeti bile deÄŸiÅŸmemiÅŸtir, Peygamberinin hayatı güneÅŸ gibi meydandadır; inanç ve ahkâmı, en ileri ve üstün, en gerçek ve doÄŸru, en tabiî ve uyumlu, en ilmî ve mâkbul, en güvenli ve saÄŸlam, en sevimli ve olumlu, en erdemli ve faydalı, en çaÄŸdaÅŸ ve modern… olan dindir.

Bunu cümle âlem, hele hele hristiyan misyoner teÅŸkilatlârı çok iyi bilir, Kur’an-ı Kerim’imizin tabiriyle “çocuklarını bilir gibi bilir.” Onun için Ä°slâm’la doÄŸrudan doÄŸruya, dobra dobra karşılaÅŸmaktan dikkatle kaçınır, dini konularda karşılıklı fikrî münazaralardan çekinir, bilimsel tenkide yanaÅŸmaz, gerçeklerin anlaşılmasından korkarlar.

Korkunca ne yaparlar? O muazzam malî gücüyle, geniÅŸ imkân ve kadrolarıyla sinsî ve sessiz çalışır; iÅŸi taasuba, haçlı zihniyetine, dinî folklöre, bâtıl hurafe ÅŸenliklerine, noel baba hediyelerine, çam aÄŸacı süslemelerine, altınlı yaldızlı, debdebeli, tantanalı, ÅŸa’ÅŸa’alı, göz kamÅŸtırıcı âyinlere, bedava tıbbî bakım ve ilâç dağıtımına, ÅŸifalı (!) ayazma sularına, aziz ve azîze (!) lerin gördüğü uydurma rüyalara, korolara, orkestralara, oratoryolara, filim ve romanlara, hâsılı binbir reklam ve propaganda cambazlığına döker, para dağıtır, maaÅŸ baÄŸlar, rüşvet verir.

Bunlara kapılıp aldanan birkaç zavallının kilise korosu önlüğü ile çekilmiÅŸ resimlerini gazetelerde yayınlattırır, “ÅŸu kadar müslüman çocuÄŸu vaftiz oldu, hristiyanlığa girdi” diye yazdırtır; bazı yönü belli yandaÅŸ yayın araçlarında, “müslümanlarla hristiyanlara filanca kilisede âyine birlikte iÅŸtirak ettiler, hattâ gelen müslümanlardan, asıl hristiyanlara yer bile kalmadı” diye resimler, haberler bastırır, kıs kıs, keh keh güler. Mü’min ve mücahid ecdadımızın emaneti kendi öz yurdumuzda ne günlere kaldık, ne hallere düştük, daha neler göreceÄŸiz!?

Maalesef, devletimizin yıllardır süren yanlış kültür ve eÄŸitim politikası, iç ve dış politikamızın ters hedef ve yönü; bazı devlet görevlilerinin garip tutumu; TRT’deki alenî hristiyanlık reklam ve propagandası; maksatlı ve tarafgir filimler, kitaplar, konferanslar, tiyatro eserleri; matbuat âlemine hâkim gedikli dinsiz ve densizlerin, katıksız gayr-i müslimlerin, ermenilerin, dönmelerin cüretkâr gayret ve faaliyetleri, kanunlarımızdaki yasak ve kısıtlamalar… vs., müslümanların elleri ve kollarının baÄŸlanmasına, dinlerini öğrenme, öğretme ve yayma çabalarına köstek olunmasına; buna mukabil Ä°slâm düşmanlarının olanca teÅŸvik ve serbestlikle çalışmasına sebep olmuÅŸtur ve olmaktadır.

Artık tek tük olaylardan ibret almalı, işaret ve emaralerden sonuçları görmeli, perşembenin gelişini çarşambadan sezip anlamalıyız.

Millet ve devletçe herkes gözünü iyice açmalı, gaflet ve dalaleti (ve hattâ hıyaneti) bırakmalıdır. İslâm bizim herşeyimizdir, onu yitirdiğimiz zaman herşeyimizi hâsılı dünyamızı da ahiretimizi, hürriyetimizi de yitirmiş, mahvetmiş oluruz.

Çevrenizde dönen dolapları, üstümüzde oynanan oyunları görmeli, ezelî ve tarihi düşmanlara karşı müteyakkız olmalı, maskeli düşmanların maskelerini düşürmeli, dinimize sımsıkı sarılmalı, onu korumak için var gücümüzle çalışmalıyız.

Prof. Dr. M. Es’ad COÅžAN
Başmakaleler-1 (İslam Dergisi Başmakaleleri) 
Server İletişim Yayınları, s.147

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

Bir Misyonerlik Yalanı…

misyoner 12
Prof. Dr. Mehmet AYDIN
S. Ü. İlahiyat Fakültesi

Öncelikle ve özellikle Müslümanlar ilgilendiren bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Misyonerler Hristiyanlığı kolay bir din olarak gösteriyorlar. Aslında Hristiyanlık da Ä°slâmiyetin yasakladığı hemen hemen her ÅŸeyi yasaklamıştır. Hz. Ä°sanın son yemekteki ÅŸaraba “iÅŸte benim kanım” diyerek ÅŸarabı orada referans vermesinin dışında hırsızlık, zina, adam öldürmek, ahlâksızlık haramdır.

Bunlar Hristiyanlığı insanlara kolay diye anlatıyorlar. Halbuki Hristiyanlık gerçekten zor bir dindir ve Hristiyanlığı kabul etmek büyük bir sorumluluğu beraberinde getiren, kişiye ciddî sorumluluklar yükleyen bir dindir.

Ä°ncil de şöyle bir cümle var: EÄŸer bir gözünüz harama baktı ise o gözünüzü çıkarıp atın. Çünkü, cehennemde ebedî yanmaktansa bir gözün eksikliÄŸi daha iyidir… diyor. Kur ân- Kerim ne diyor: Ey mü min erkekler ve mü mine kadınlar! Gözlerinizi haramdan sakının… diyor.

Peki, hangi din kolay. İslâmiyet mi kolay, Hristiyanlık mı kolay? Peki bunlar neden Hristiyanlığı kolay gösteriyorlar? Diyorlar ki: Hz. İsa ya inanırsanız, geleceğiniz garanti altına alınmıştır. Hz. İsa Mesih tir; İsa Mesih e inan artık geleceğini kurtarmıştır diyerek propaganda yapıyorlar. Aslında Hristiyanlıkta böyle bir şey yok; yalan söylüyorlar.

Burada bir nokta çok önemli: Türkiye deki Ä°slâm anlayışımızda bir revizyon yapmamız gerekiyor. Bizde bir halk Ä°slâmı , bir de kitâbî Ä°slâm var. Halkın bildiÄŸi Ä°slâm toleranssız, her ÅŸeyi mahkum eden, Ä°slâmdan korkutan, her ÅŸeyi yasaklayan bir anlayış . Böyle bir anlayış gençlerimizi ürkütüyor. Bu çok önemli bir strateji, çok mühim bir unsur. Esasen bu düşünce Ä°slâmın özüne ters bir durum. Gençleri Ä°slâmdan korkutmamamız gerekiyor. Ä°slâm ümit dinidir, tolerans dinidir. Cenâb-ı Hak Kur ân-ı Kerim de “Ben ÅŸirkin dışında bütün günahları affederim” demiyor mu?

 

Şirki de belki isterse affeder. Bu kadar toleranslı bir dini, insanlara ümitsizlik verecek tarzda takdim etmek, melek gibi insanlardan meydana gelen bir toplum ideali için insanları korkutmak bana göre İslâm inanışında ifrata gitmek demektir. Halbuki İslâm bizden böyle bir şey istemiyor.

Bizim gençlerimizi misyonerlik gibi yabancı inanç ve kültürlerden koruyabilmemiz için, müsamahalı bir İslâm anlayışını ve İslâmın istediği bir anlayışı insanlara sunmamız gerekiyor. Allah, gafurdur, rahimdir, affedicidir, tövbeleri kabul edicidir. Allahın Rasûlü Tövbe eden, anasından doğduğu gün gibi temizdir buyuruyor. Bu dinin mensuplarının gençlerimizi korkutarak, onlar ürküterek Hristiyanların kucağına atmaması gerekir. Bu son derece önemli bir taktik ve stratejidir diye düşünüyorum.

 

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Saklanan Gerçekler Türkçe

Mühim Bir Uyarı!…


Mukayeseli Dinler Tarihinin Önemi

m esad cosan - mukayeseli dinler tarihiAllah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doÄŸru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller beÅŸir ve nezirler göndere gelmiÅŸtir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemiÅŸler, yani “Ä°slâm”ı öğretmiÅŸlerdir. Nefis ve ÅŸeytanın, gaflet ve cehaletin sebebiyle o ilahi gerçekler unutulmuÅŸ, ya da tahrif edilmiÅŸse de Allah mesajını tazelemiÅŸtir.

Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yeniler, geliştirir, şaşırma ve sapmaları gösterir, düzeltir. Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.

Eski çaÄŸlarda OrtadoÄŸu bölgesinde genellikle gelen yeni bir peygambere uyulduÄŸunu tarihten biliyoruz. Fakat Yahudiler maalesef Hz. Ä°sa aleyhisselama tabi olmadılar, Ä°ncil’i kabul etmediler. Ayrı kalmakta inat ve ısrar ettiler.


Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam gelince
, hem yahudiliğin, hem de hristiyanlığın hükmü kalkmış, devri sona ermişti. Yer yüzündeki herkesin bu ahir zaman peygamberine itiba etmesi gerekiyordu. Allah bunu eski kavimlere de, kendi kitaplarında emretmişti. Onlar bunu iyi biliyor ve o peygamberin zuhurunu bekliyorlardı.

Ä°slâm dini gelince eski müdekik rahipler, vicdanlı hahamlar, papazlar, samimi yahudiler, hassas rabbani alimleri medh eder, örnek gösterir. Nasıl övmesin ki onlar imanlarının gereÄŸi olan en doÄŸru iÅŸi yapmışlardı. Çünkü Ä°slâm dini onların ve tüm insanları Allah’ın birliÄŸini kabule davet ediyor; ÅŸirki ve  teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını öğütlüyor; sevgiyi, kardeÅŸliÄŸi, ÅŸefkati, adaleti, iyiliÄŸi, hayrı emrediyor; küfrü , zulmü, din istismarını, riyayı, menfaatperstliÄŸi, haksızlığı, ahlaksızlığı, kötülüğü yasaklıyordu. ÇaÄŸrısı ilâhi idi, doÄŸruydu, haklıydı, güzeldi, doyurucu, yapıcı, birleÅŸtirici ve geliÅŸtirici idi. Ama o eski din mensuplarının bir çoklarına dünya sevgisi, menfaat duygusu, makam hırsı hakim oldu; kin ve haset duygularıyla hareket ettiler; Ä°slâm’a ÅŸiddet ve inatla karşı çıktılar, dünyayı fesada verdiler, haçlı seferlerini düzenlediler, canlar yaktılar, kanlar döktüler, bâtıl mücadelelerini günümüze kadar sürdürdüler. Allah adına, Allah’ın razı olduÄŸu son hak dine düşmanlık ettiler, en büyük haksızlığı yaptılar ve yapmaÄŸa devam ediyorlar, çok kere perde arkasından ve çirkin metodlarla.

Neden? Çünkü: Bugün yeryüzündeki hiç bir din, İslâmla doğrudan fikir münakaşasına girecek sağlamlıkta ve caserette değildir. Bu yüzden işlerini daima dolaylı yollar ve entrikalarla yürütmeğe, taraflarının taassuplarını körüklemekle ayakta durmağa çalışırlar.

O halde biz müslümanlar, karşılık olarak, tüm diÄŸer dinleri iyi incelemeli, onların bozuk ve bâtıl inançlarını ortaya koymalı, Ä°slâm’ın güzelliklerini mukayeseli olarak onlara anlatmaya üstün gayret göstermeli, onları kendi hatalı hallerine bırakmamalıyız. Bu usul peygamber ve sahabe yoludur ve bizim en önde gelen görevimiz olmalıdır.

Son Selman Rüşdî olayları gösteriyor ki onlar buna şiddetle muhtaçtır.

Bu olay çok net olarak gösteriyor ki, diÄŸer dinlerin yöneticileri Ä°slâm’ın 20. yüzyıldaki geliÅŸmesini görüyor ve korkuyor; Ä°slâm’ı karalamak için sinsi ve zecri tedbir almak ihtiyacını duyuyor. Demek ki Ä°slâm onların aleyhine geliÅŸmekte ve yayılmakta. Gerçekten de onların ülkelerinden yazarlar, profesörler, mütefekkirler, araÅŸtırıcılar, filozoflar müslüman oluyor. Birçok kimse kiliseden kaydını sildiriyor; Ä°ngiltere’de Ä°sveç’te, Amerika’da halkın çoÄŸunluÄŸu hristiyanlıktan kopmuÅŸ durumda.


Bu oluşum ve gelişmeyi bilimsel olarak desteklemek, beslemek şarttır
. Onun için tüm müslüman aydınları diÄŸer dinleri yakından incelemeÄŸe, tüm islâmi yayın yöneticilerini, onların yanlışlarını yayınlarında periyodik olarak dile getirmeÄŸe davet ediyorum: Müslümanlar, ayrıca her yerde dinler tarihi enstitüleri kurmalı; ihtida eden, müslüman olanların neden müslüman olduklarını incelemeli; fikirlerini, hayatlarını kaydetmeli; gayrimüslimleri Ä°slâm’a davet çalışmalarını ve metodlarını geliÅŸtirmeli, kitaplar, broşürler neÅŸretmeli, irÅŸat ve tebliÄŸ heyetleri teÅŸkil etmeli, bu konudaki tüm diÄŸer çalışmaları canla baÅŸla desteklemelidir.

Bizim metodumuz açık ve aydınlık olmalıdır, onlar gibi çirkef değil!

Prof. Dr. M. Es’ad COÅžAN
BaÅŸmakaleler-3 (Ä°im ve Sanat Dergisi BaÅŸmakaleleri)
Server İletişim Yayınları, s.66

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

TebliÄŸde Sevgi

misyoner 11

Tebliğde Sevgi ve Özgürlüğün Önemi

Prof. Dr. Mahmut ÇAMDİBİ
M. Ü. İlahiyat Fakültesi

“Misyonerlik faaliyetleri ve gençliÄŸimiz” isimli tebliÄŸinde sayın Hökelekli, günümüz dünyasında gençlerin misyonerlik faaliyetlerinde niçin hedef kitle olduÄŸunu ihatalı bir biçimde ortaya koyduktan sonra gençlik dönemindeki “kimlik karmaÅŸası” na dikkatimizi çekiyor ki bu kavram, gençlerin eÄŸitiminde çok önemlidir.

Tebliğ de sevgi ve özgürlüğün önemi belirtilmiş, -çocukların ve gençlerin hayatında çok önemli olduğu halde- aile ve eğitim çevrelerinde yeterince verilmediği için bu kavramların yeniden müessir bir şekilde kazandırılmasının ehemmiyeti vurgulanmıştır.

Çağımızda dînî inanç ve değerlerin yeni bir anlam kazanması ve dünyanın yeniden kutsala dönüşü yaşaması, doğru anlatıldığı zaman manevîyat ve dînî inançların, gençler ve bütün insanlarca dikkat çekici hale geldiğini görüyoruz. Bu gelişmelere zıt istikamette, günümüzde dîni inanç ve vecibeler üzerinde şüpheler uyandıracak tarzda yersiz tartışmalarla, çok açık dînî gerçekler hakkında tereddütler uyandırılmaktadır. Doğru anlaşılmamış dînî inançların özellikle gençlerin zihin ve duygularında bocalamalara sebep verdiği görülmektedir.

Çocuklar ve gençler, gördükleri akran ve yetişkin modellerine uyarlar; bu bakımdan onlara model oluşturan ebeveyn, öğretmenler ve yakınlarında bulunanlar nasıl bir model olduklarına dikkat etmelidirler. Çocuklar ve gençler, yakınlarındaki fıtrata uymayan ve kendilerini anlamayan yetişkinlerle özdeşleşmezler. Çocukların ve gençlerin özellikle bağlılık, sevgi ve özgürlük ihtiyaçlarına cevap vermeyen yetişkinleri benimsemezler. Gençlerde özgürlük ihtiyacı daha da artar. Gençler yakınlarına hem bağlı olmak ister hem de özgürlüğünü kullanmak. Bu iki ihtiyacın denge içinde karşılanması çok zordur. İşte burada çocuklar ve gençleri eğitmekle sorumlu olanların bu dengeyi sağlamaları gerekir. Yakınlara sevginin din eğitiminde özel bir yeri vardır.

Yakınlara Sevgi

Allah Teâlâ, yakınlara sevgi konusunda öyle buyuruyor: Allah, inanıp yararlı işler işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! de ki: Ben sizden buna karşı  yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem. Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini arttırırız. Muhakkak ki Allah, bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.[16]

Rasûlullah (s.a.v.) insan sevgisi ile iman arasındaki alâkayı öyle belirtiyor: Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız..[17]

İnsan sevgisine ve ondan da Allah sevgisine ulaşmak, insanın sıfatları yönündedir. Sevilen ve seven arasında zâhirî güzelliğe ve bir menfaate dayanmadan, sadece rûhî uygunluğa bağlı olan sevgiler gerçek sevgidir. İnsanın sıfatları itibâriyle Rabbine yakınlığı sevgiye sebep olur. Bu sıfatlar Ulûhiyet sıfatlarından olan, ilim, iyilik(birr), ihsan, lütuf, hayır dokundurmak, halka merhamet etmek, onlara nasihat etmek, onları hakka irşâd etmek ve bâtıldan men etmek gibi sıfatlardır.[18]

Sevgi, vermektir; almak değil. İnsanları menfaatsiz sevmek ve iyilik yapmak yüksek, manevî bir derecedir. Bu dereceye ulaşmadan insan sevgisine ulaşılamaz. Bunun göstergesi menfaat çatışmalarında, makam, mevki ve maddî güçlerin elde edilmesinden sonra insanlara karşı tavır ve sevgisi değişmiyorsa insânî sevginin gelişmekte olduğu söylenebilir. İnsânî sevgi, ilâhî sevgiye ibâdetler ve zikir yoluyla ve bunların refâkatinde dönüşebilir. İnsânî sevgi olmadan ve gelişmeden sâdece ibâdet yoluyla ilâhî sevgiye ulaşılacağını söylemek mümkün değildir.

Sevgi, sevenle sevilen arasındaki özel alakadır; seveni sevilene bağlayan bir nisbettir. Sevgi, sevenin bizzat kendisidir. Bizzat özüdür.[19]


Sevgi, insanın şahsiyetinin özünde gerçekleşen, özel bir ilgi ve alakadır.
Bu alâka, seven ve sevileni birbirine bağlar. Seven, sevdiğini her vesileyle anar ve onunla şahsiyetinin bütün yönleriyle bağ kurar; kalbi ona bağlıdır.

Sevgi ince davranış, anlayış, af ve ilgilenmeyi gerektirir. Bu hususla ilgili bir âyetin meali öyledir: Allahın rahmetinden dolayı ey Muhammed! Sen onlara karşı yumuÅŸak davrandın. EÄŸer kaba ve katı olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara maÄŸfiret dile, iÅŸ hakkında onlara danış; fakat karar verdin mi artık Allah’a tevekkül et, güven; doÄŸrusu Allah tevekkül edenleri sever. [20]

Allah Teâlâ, iman, sevgi ve amel-i sâlih arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: İnanıp yararlı işler işleyenler (amel-i sâlih), muhakkak Rahmân onlar için bir meveddet (sevgi) verecektir (gönüllere sevdirecektir).[21]

Eğitimde Bütünlük

Dinî hayat, iman, sevgi ve tefekkürle şahsiyetimizin bütünlüğünden ortaya çıkan yüksek duygulardır.

Din eÄŸitimi, ÅŸahsiyet terbiyesi ile çok geniÅŸ ölçüde ilgilidir. GeliÅŸimi , iman ve prensiplerin ışığında iyi terbiye edilmiÅŸ ÅŸahsiyetler, hak ölçülerini derinden kavradığından çevresinden gelen dış etkilere karşı bu ilkeleri tanıyarak davranışlarını ayarlarlar. Åžahsiyet terbiyesi, doÄŸruluk, adalet ve merhametin, Allah’a baÄŸlılık ve mahlukata ÅŸefkatin derinden kavranacağı uygun terbiye ilkeleriyle oluÅŸması mümkündür. Bu prensiplerin ruha derinden yerleÅŸmesi, çocukluk yıllarından itibaren ÅŸahsiyet bütünlüğü içersinde uygun terbiye teknikleriyle saÄŸlanır. Rûhî hayatımız ve ÅŸahsiyetimiz, maksatlıdır ve unsurlara bölünmesi mümkün olmayan bir bütünlük halindedir. Ruhî olgular ve olaylar bütünlük içinde araÅŸtırmak gerekir.

Rûhî hayatımızın maksadı, maddî manevî güçlerimizin bir bütünlük içinde dengeye ulaÅŸmasıdır. Bu güçler, tefekkür, sevgi, sezgi, idrak ve duygu güçleridir. Bu güçler, ÅŸahsiyette yüksek ve derin tabakalarda hürriyet ve itidalle yüksek tefekkür ve amelle (aksiyon) bütünlüğe ulaÅŸmakta böylece fert kendi güçlerini kendi çabasıyla harekete geçirip kendi olmakta, kendini aÅŸarak da muhabbet, merhamet ve huÅŸu’a ulaÅŸmaktadır. Kendi olan ve kendini aÅŸabilen ÅŸahsiyetli kiÅŸi, hak ölçülerini tanıyarak, tefekkürde geliÅŸmesi ile doÄŸruluk ve denge içinde doÄŸru iÅŸler yapacaktır. Yüksek ÅŸahsiyetli, imanlı insanın ibadeti riyadan, çalışması da ihtirastan ve ifsattan uzak olacak, elde ettiÄŸi imkânları hayır iÅŸlerde kullanarak insanlarla ülfet içinde yaÅŸayacak ve bütün mahlukata karşı ÅŸefkat ve merhamet içinde olacaktır.

Tam bir bütünlük olmadan şahsiyetin yükseltilmesi mümkün görülmemektedir. Sosyal psikolojideki tetkikler göstermiştir ki, yüksek derecede organize olmuş felsefî-dinî hisler, bu hislere sahip fertleri müsbet istikâmete götüren birer ego standardıdır. Buna mukabil daha az organize olmuş felsefî-dînî hisler ise benin korunmasına yarayan bir müdafaa vazifesi görürler.[22]

Ä°letiÅŸim

Din eğitiminde yeteneklerin geliştirilmesi, doğruluk, adalet ve merhamet gibi ilkelerin şahsiyette derinden kavranmasında çocuklar ve gençlerin yetişkinler ile iletişimi özel bir önem kazanmaktadır. İletişim, insanların sizi tanımasına ve karşılıklı anlayış oluşturmasına izin vermektir. İletişim karşılıklı gelişen bir süreç olduğundan insanlarla samimi olarak fikirlerinizi ve duygularınızı paylaşmanız gerekir. Ancak iki birim birbirleriyle müşterek algılama ve anlama zemini içinde değillerse iletişim kuramazlar.

İletişim, iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alış-verişidir.[23] Mesaj, bir kişi veya grubun bilgi, beceri ve tutumlarda değişiklikler yapmak gayesiyle düzenlenen uyaranlar organizasyonudur. Mesajda mesaj gönderenle alanlar arasında iki tarafında mesaja yüklediği anlamlar vardır; bu anlamlar iletişimde önemlidir. Mesajların iletişime katılanlarca doğru alınabilmesi ve o andaki aktüel ihtiyaçların bilinmesi önemlidir. Bütün bu hususlar, şahsiyet bütünlüğü içinde alınmakta ve verilmektedir.

Öğretin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin; sizden biri kızdığı  zaman sussun. [24]

Dip Not:
16 eÅŸ – şûrâ, 42/23.
17 Müslim.
18 Gazâlî, a.g.e, IV / 298.
19 Muhyiddin Ibn Arabî, İlâhî Aşk, İstanbul, 1992, 63.
20 Âl-i İmran, 3/139.
21 Meryem, 19/96.
22 Krech D., Crutchfield R. S., Sosyal Psikoloji, trc., Erol Güngör, İstanbul, 1970, s.,198.
23 Doğan Cüceloğlu, Yeniden İnsan İnsana, İstanbul, 1999, s., 68.
24 Buharî, Edebu l-Müfred.

Kategoriler
Akademik Çalışmalar Misyonerlik Saklanan Gerçekler Türkçe

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ ve GENÇLERİMİZ

misyoner 10MİSYONERLİK FAALİYETLERİ  ve GENÇLERİMİZ

Prof. Dr. Hayati HÖKELEKLİ
U. Ü. İlahiyat Fakültesi

Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler, yeryüzündeki bütün toplumlar , farklı kültür ve inançlar birbirine son derece yaklaştırmış gözüküyor. Ülkeler arasındaki sınırlar neredeyse ortadan kalktı ve her din ve toplumdan insanların birbirleriyle kolayca ilişki ve iletişim kurabilecekleri yeni bir küresel ortam oluştu. Küreselleşme olgusu, ekonomik olduğu kadar dinî ve ahlâkî yönden de çoğulculuğun toplumların hayatında kendisini kuvvetle hissettirdiği bir duruma yol açtı. Rekabet ve yarışma, güç, hakimiyet ve üstünlük mücadelesi yalnızca ekonomik ve siyasi alanda kendisini göstermiyor.

Dünyamızın maddî ürünler ve siyasal düzenler kadar din, ahlâk, ideoloji, yaşam biçimi.gibi düşünce ve değer tarzlarının da açıkça sergilendiği, pazarlandığı bir uluslar arası açık pazar haline geldiğini söyleyebiliriz. Bilimsel yöntemlerle geliştirilen günümüzdeki reklam, propaganda. gibi etkileyici iletişim teknikleri , hipnoz, beyin yıkama gibi bilinç dışı telkin ve ikna tarzları hayatın her alanında yaygın şekilde kullanılmaktadır. Psikolojik savaş taktikleri ve toplum mühendisliği uygulamaları da aynı sürecin bir parças durumundadır.

Evrensel iddialı ideolojilerin baÅŸarısızlığı ve çöküşüyle birlikte, son otuz yıl içerisinde evrensel iddialı dinlerin etkinliÄŸinin ve geniÅŸleme alanlarının arttığını görüyoruz. Bir baÅŸka deyiÅŸle, ideolojilerin bıraktığı boÅŸluÄŸu artık dinler, dinî inanç ve deÄŸerler doldurmaya baÅŸlamıştır. Bu anlamda bazı dinler dışçevreyi kendi iç çevresi haline getirmek, yani daha önce kendi baÄŸlıları olmayan yeni insan gruplarını kendi inananları içerisine katmak için ciddi bir çaba içerisine girmiÅŸ gözükmektedir. Geleneksel misyoner teÅŸkilatı bulunan dinler, günün ÅŸartlarına göre yeni yöntem ve taktikler geliÅŸtirerek çalışmalarına hız vermiÅŸ bulunmaktadırlar. Dünyanın yeniden Kutsal’a dönüşü yaÅŸadığı ÅŸu son zamanlarda, maneviyat ve deÄŸerler açlığı içerisinde bocalayan insanlara dinî mesajlar daha kolay ulaÅŸabilmekte, daha fazla ilgi ve cazibe konusu oluÅŸturabilmektedir.

Son iki yüzyıldır Batı kültürünün bütün dünyada yayılmasıyla, buna baÄŸlı olarak Hristiyan misyonunun yayılması bir canlanma iÅŸareti olsa da bu, kültürün yayılmasıyla birlikte kültür bağımlı bir dinin yayılması olarak yorumlanabilir. Dinler arası yarışın bundan böyle yüzyıllarca süreceÄŸi beklenmelidir. Din alanındaki bu var olma ve üstünlük kurma mücadelesinin entelektüel boyutlarda deÄŸil dinler arası etkileÅŸimin sebep olacağı semereler kriteri ile nihai olarak çözüleceÄŸini ön görenler vardır. Bu bakış açısına göre; insanlar bu geniÅŸ dünya toplumunda yaÅŸama problemleriyle baÅŸ edebilmeye çalıştıkça hangi dinin kendilerine daha çok yardım edeceÄŸine bakarlar. Bu gibi yardımda bulunma sürecinde bütün dinler belli bir ölçüde kendilerini yeniden düzenlemek zorunda kalacaklardır. Büyük bir ihtimalle de kendini yeni bir ÅŸekilde düzenleyen dinler baÅŸarılı olacaktır. Entelektüel ve pratik uzantıları olan ferdi din deÄŸiÅŸtirmelerde temel faktörün, bireyin kendisini baÄŸlamak istediÄŸi dinî topluluÄŸun hayatında görmüş olduÄŸu ürünlere hayran kalmasıdır.. Kısacası, “dinler-arası” bir durumda dinler ve dinî hareketler daima semereleri ile deÄŸerlendirilir.[1]

 

Bu anlayış çerçevesinde misyonerlik faaliyetlerinde kullanılan yöntemlerin ana hareket noktasının, insanların psikolojik ve sosyal ihtiyaç, beklenti ve sorunlarının birinci planda göz önünde bulundurulması ve dinî mesajın bu yolla etkili şekilde verilmesi olduğu görülmektedir. Buna göre; potansiyel üyeleri, sempatizanları etkilemek ve kendi saflarına çekmek için bireysel ve toplumsal ilişkilerde etkili olan aşk, sevgi, dostluk, aile sorunları, ilgi, kabul görme, ekonomik yardım ve destek, mükâfat, ceza, günah, kurtuluş vb. duygu yüklü söylemler ön plânda kullanılmaktadır.

Özellikle gençlerin duygu ve düşüncelerini etkileyici nitelikte sıkça baş vurulan taktikler arasında sevgi, ilgi ve iltifat dolu sözler; iş bulma, maddî yardımda bulunma gibi vaadlerin yanısıra, bireyin çaresizlik, yalnızlık, kimsesizlik, korku,suçluluk ve günahkarlık duygusuna atıflar yapma da yer almaktadır. Şüphesiz ki, psiko-sosyal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik yaklaşımların iknâ edici gücü, diğer başka taktiklerden çok daha güçlü olabilmektedir. Bunun çok iyi farkında olan Hristiyan misyonerlerin genelde kendilerine hedef kitle olarak sığınmacılar, göçmenler, sürgün ya da hapis hayatı yaşayanlar gibi kendi vatanından, kültüründen ve ailesinden uzak düşen kimseleri; deprem, salgın hastalık, savaş gibi tabiî âfetler içerisinde âciz kalıp bocalayan kimseleri; yaşadıkları yörelerde kendilerini etnik ve kültürel olarak azınlık durumunda hissedenleri; dinî ve millî hassasiyetleri zayıf olan kimseleri ve tarihsel olarak Hristiyan bir kökene sahip olduğu düşünülen kimseleri[2] seçtikleri bilinen bir husustur.

Misyonerlerin Hedefi Olarak Gençler

Misyonerlerin hedef kitlesi içerisinde gençlerin özel bir yeri vardır. Çünkü gençler iknâ ve etkiye en açık, değişime en yatkın bir grup olarak bilinir.[3] Tarikat veya cemaat üyelerinin, kendi gruplarına katılmalarına ikna ederek onların hizmetinden yararlanmaya çalışmalar için ilk olarak ergenleri ve genç yetişkinleri hedef aldıkları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden lise ve üniversite öğrencileri misyonerlerin en çok ilgilendikleri ve etkili olduklar bir kesimdir. Nitekim Türk Protestanları lideri İhsan Özbek e göre son on yıldır Hristiyanlığı seçenlerin sayısı iki bin kişi civarındadır ve bunların yarısı üniversite öğrencisi yarısıda lise mezunu kimselerdir.[4] Samsun da Katolik Kilisesinin misyon faaliyetleri sonucunda Hristiyan olan 30 un üzerinde cemaat mensubunun büyük çoğunluğunun gençlerden oluştuğu tesbit edilmiştir. Bu gençlerin bir kısmı Anadolu Liseleri ve bir kısmı da Özel okullarda öğrenimlerini sürdürmektedirler. Hristiyanlaştırma faaliyetlerinin Samsun ve Trabzon daki Üniversitelerle, Anadolu Liseleri ve Özel Liseler üzerinde yoğunlaşmış olduğunun gözlendiği belirtilmektedir.[5] Özellikle Batı kültürü ile doğrudan ve yakın temas içerisinde olan yabancı dille eğitim veren kolej tipi okullar ve bölümlerle yabancı dil kurslarının misyonerlerin daha rahat çalışma imkânı buldukları yerler olduğu söylenebilir.[6]

Sevgi ve özgürlük baÅŸta olmak üzere, tatmin edici bir hayat felsefesine, dünyadaki ve içinde yaÅŸadığı toplumdaki yerini, rolünü ve görevinin sınırlarını tam olarak gösterecek, iliÅŸkilerini düzene sokacak bir “kimlik” kavramına olan ihtiyac genç insanı arayışa yöneltmektedir. Bu dönemde anlam ve amaç duygusu ile kendini gerçekleÅŸtirme ihtiyacı yoÄŸun olarak hissedilmektedir. Bu dönemde cinsel güdülerin de son derece aktif duruma geldiÄŸi göz önünde bulundurulacak olursa, ergenin durumundaki hassasiyet daha iyi anlaşılır.

Gençlerin dış etkilere ve deÄŸiÅŸime açık olmalarının temelinde de genelde bu eÄŸilimler yatmaktadır. ÇaÄŸdaÅŸ kültürel ve toplumsal geliÅŸmeler karşısında sürekli deÄŸiÅŸen toplum düzeni içinde farklı rol beklentileri ve bu deÄŸiÅŸime paralel biçimde zorlanan gençler, ruhsal bir gerilim ortamında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Kendi yaşı gereÄŸi deÄŸer yargıları hızla deÄŸiÅŸen gencin, içinde yaÅŸadığı toplumun deÄŸerlerinin de hızla deÄŸiÅŸmesi karşısında bunalıp bocalaması kaçınılmazdır. Tüm bu olgular ergenlik döneminin sıklıkla gerilim ve fırtına dönemi olarak adlandırılmasına yol açmıştır. Bu durumun iki farklı yönde geliÅŸmelere yol açtığını görüyoruz. Gençler, ya hiçbir yüce deÄŸere ilgi duymayan, ideal ve amaçtan yoksun, günübirlik uÄŸraşılar ve maddî zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaÅŸan kiÅŸiler haline gelmekte ya da bir takım dinî ve ideolojik gruplara katılarak “kimlik yitimi” noktasına varan bir baÄŸlanmaya girmektedirler.

Ergenlerin stresle sonuçlanan belirsizlik ve korkularla dolu yaÅŸantısı, yeni bir sığınak arama anlamında, her ÅŸeye gücü yeten bir baÄŸlanma figürüne yönelmek için iyi bir sebep olabilir. Bunun yanında ergenlik, ilk baÄŸlanma figürleriyle diÄŸer baÄŸlanma figürleri arasında önemli bir geçiÅŸ dönemidir. Bu baÄŸlamda bir kısım gençler, ilk baÄŸlanma figürleri olan aileleriyle olan baÄŸlarını koparmalar sebebiyle kendi iç dünyalarında yalnızlık gibi bazı psikolojik durumlar yaÅŸayabilir. Böyle zamanlarda birçok ergen, bir baÄŸlanma figürü olarak Allah’a veya onun yerini tutabilecek karizmatik bir dinî lidere baÄŸlanıp ondan yardım talebinde bulunabilir. [7] Bu bakımdan ergenlik bir çok din psikoloÄŸuna göre, dinî deÄŸiÅŸim ve dönüşümler için en uygun dönemdir. Nitekim yapılan araÅŸtırmalar, din deÄŸiÅŸtirmelerin önemli bir bölümünün ergenlik ya da gençlik yıllarına rastladığını ortaya koymaktadır.[8]

Ergenlikte geleneksel dinî inançlar sorgulanmakta, akli temeller yanında duygusal tatmin noktalar araştırılmakta, kişinin kendisini içinde bulduğu toplumun dinî kimliği ve manevî değerleri askıya alınmakta ya da reddedilebilmektedir. Buna karşılık, toplumun sunduğundan farklı yeni ve daha tatmin edici olduğu varsayılan bir kimlik benimsenebilmektedir. Bu açıdan din değiştirmenin, bu dönemdeki kimlik karmaşasına bir cevap teşkil ettiğini ileri sürenler bulunmaktadır.[9]

Bu gerçeğin çok iyi farkında olan misyonerler sevgi odaklı bir söylemin beraberinde gençlere yaklaşırken, onlara özgürlük ve değer vermek suretiyle sempatilerini kazanmaya ve ilgilerini çekmeye çalışmaktadırlar. Onlara devamlı güler yüzlü davranmakta, muhatabın kişiliğine, görünümüne ve kıyafetine sürekli iltifat etmektedirler. Onlara önemli ve değerli olduğunu hissettirecek, önemli yeni kararlar verebilecek ve tercihlerde bulunabilecek güç ve potansiyele sahip oldukları telkin edilerek, onların din değiştirmesini kolaylaştıracak bir sosyal etkileşim sürecine yönlendirmektedirler.[10]

Nitekim yakın zamanlarda, Hristiyan olan bir grup gencimizle yapılan bir röportajda bu hususların öne çıktığı çok açık olarak görülmektedir. Bir gencin ifadeleri arasında şunlar yer almaktadır: İncil de diyor ki, Tanr sevgidir . Aradığım şey sevgiydi. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak . Aradığım ey özgürlüktü. Sizin adımlarınız, sizin çabanız, sizin ibâdetiniz sizi kurtarmayacak Siz kendi çabanızla bize ulaşamayacaksınız; benim lütfumla ben size ulaşıyorum . Benim aradığım şeyler bunlardı.

Bir başka genç bir vesileyle bir gün kiliseye gitmiş ve ona Türk Hristiyanlar Türkçe dua etmişler, İsa seni seviyor demişler. O bu davranıştan son derece duygulanmış ve etkilenmiş. Üniversite son sınıf öğrencisi bir genç, tesadüfen sokakta tanıdığı gitar çalıp şarkı söyleyen bir misyoner grubun kendisi için dua etmek istediklerini söylediklerinde bunu reddetmemiş ve sonuçta bu davranış tan son derece etkilenmiş.İlk kez birisi benim için yüksek sesle dua ediyordu diye belirten bu genç, bir süre sonra Hristiyan olmaya karar vermiş . İmam Hatip Lisesini birincilikle bitirdiğini belirten bir genç kızımız da aradığı sevgiyi Hristiyanlıkta bulduğunu dile getiriyor. Ona göre Hristiyanlık şartsız sevgiyi, lütufa dayalı kurtuluşu talim ve telkin ettiği için, kendisinin dinini değiştirmesinde başlıca etken olmuştur. Bu gençlerin hepsi de kiliseye gittiklerinde büyük sevgi ve ilgi gördüklerini ve bundan da son derece etkilendiklerini ifade etmektedirler.[11] Bütün bu örnekler genç insanın önemsenmeye, ilgiye, bağımsız bir kişilik olarak tanınmaya, kabul edilmeye ve değer verilmeye duyduğu derin özlemi çok açık olarak dile getirmektedir.

Özellikle toplumsal ilgi ve kabul görme gençleri rahatlatmakta ve dış etkilere kolayca açık duruma getirebilmektedir. Yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu misyonerlik faaliyetlerinde, cemaatçi yapı gereği üyelere şefkatli bir yaklaşım sergilenmekte, yaşadıkları acı ve sıkıntılar paylalmakta, böylece yatıştırıcı etkiler oluşturulmaktadır. Gençleri Hristiyanlaştırmada başvurulan en etkili yolların başında yeniden sosyalleştirme süreci gelmektedir.

Muhatabına, zeki ve uyanık biri olduğunu, hiç kimsenin kendisine zorla bir şey yaptırmasının mümkün olmadığını ifade ettikten sonra, seni davet edeceğim toplantıya bu akşam mı, yarın akşam mı gelmek istersin? diyerek karşısındakini ciddiye aldığını, önemsediğini hissettirir ve özgür tercihte bulunmas için seçenek sunarlar. Böylece potansiyel üye, grup tarafından düzenlenen sosyal etkileşim ortamına çekilmiş olur. Belli aralıklarla düzenlenen seminerlerde ve sohbet toplantılarında muhataplarına öncelikle içlerinde bir şeyler yapma ve yaratmada çok önemli potansiyele sahip oldukları, ancak bunun belli bir eğitim sürecinde açığa çıkarılaca fikri aşılanır. Böylece özgüven kazanan birey için yeniden sosyalleşme süreci başlamış olur.

Bu uygulama, güçlü bir reklam ve propaganda yoluyla yapılabildiği gibi, adaylar çoğu zaman bir kilise veya eğitim merkezi ya da kırsal bir dinlenme alanında kampa almak, orada yoğun bir eğitime tabi tutmak, grubun ideolojisini benimsetmek ve grubun diğer üyeleriyle kaynaştrmak suretiyle gerçekleştirilmektedir. [12] Böylece yeni üyenin grubu benimsemesine yönelik araçsal ve grubun ideolojisini ve âdabını benimsetmeye yönelik ahlâkî bir bağlılık oluşturulmaya çalışılır.

Sonuçta potansiyel üyeler düşünce, inanç, tutum ve davranışları değiştirmek yerine yenilerini aşılamak amacıyla yoğun bir eğitim programına alınarak yeniden sosyalleşme ve sosyal etkileşim sürecine tabi tutulur. Belli yöntemlerin sistemli bir şekilde kullanılması sonucunda, bireylerin bir takım özelliklerini kaybetmiş oldukları, onların yerine yeni kimlik kazandıkları görülür.

Bir gencin toplumun yerleşik kültüründeki dinî kimliği reddederek bir başka dini seçmesi, kendi süreklilik ve bütünlüğünden vazgeçmesi demektir ki bu oldukça ciddi bir durumdur. Böyle bir değişimin ancak çok özel şartlarda olabileceğini kabul etmek gerekir. Genel anlamda olaya baktığımızda, gençlerin içinde yetiştiği toplumsal sistemin sembollerini, temel değerlerini ve bu değerlerin kendisiyle başkaları arasında oluşan ifade şekillerini öğrenmesi, kısacası sosyalleşmesi yetersiz ya da başarısız olduğu zaman, yabancı inanç ve kültürlerin etkilerine kolayca açık duruma gelmesi kaçınılmaz olur.

Özellikle kişilik gelişimlerinin ilk dönemlerinde normal ve yeterli bir sosyalleşme sürecinden geçmeyen kimseler, toplumundan ayrı ve farklı yönde kendi dünya görüşlerini oluşturabilir ve sonuçta kendi toplumlarının ölçü ve değerlerine zıt bir davranış içerisine girebilirler. Bu bakımdan, ailesinden ciddi bir dinî bilgi ve eğitim almayan, okulda aldığı din eğitiminden memnun ve tatmin olmayan, kafaları karışmış gençlerin din değiştirme ihtimallerinin yüksek olduğu söylenebilir.[13]

Çocuğun kişiliğinin ve değerler dünyasının şekillenmesinde ailenin yeri ve önemi tartışmasız bir gerçektir. Güven, rahatlık ve ruhsal tatmin kaynağı olarak işlevlerini tam yerine getiren bir aile ortam içerisinde gelişimlerini sürdüren çocuk ve gençlerin dinî yönden de istikrarlı bir yön izlemeleri beklenebilir. Buna karşılık boşanma, ölüm, intihar teşebbüsü, geçimsizlik, şiddet ve aşırı baskı, sevgi ve ilgisizlik gibi mutsuz bir aile ortamında büyüyen ve ailelerine yabancılaşmış, ilgi ve psikolojik destekten yoksun kalmış, ilişkileri gerilimli çocuk ve gençlerin dinî gelişimlerinin de bu durumdan olumsuz yönde etkilendiği bir gerçektir. Ailede yaşanan huzursuzluklar ana-babaya, çevreye ya da bütün bir topluma yönelik isyan ve tepkiye yol açabilmekte, bu da din değiştirmeyi kolaylaştıran bir etken haline gelmektedir. Çalkantılı bir çocukluk ve ergenlik, duygusal yönden sorunların aşılamaması durumunda, dinî ibadetleri yerine getirmeye, ailesinin dindarlığına veya baskısına tepki olarak din değiştiren gençler olduğu görülmektedir.[14]

Bütün bu hususlardan biri ya da birkaçı bir araya geldiÄŸinde, gençler açısından riskli bir durumun oluÅŸması kaçınılmazdır. Şüphesiz ki herkeste bu geliÅŸmelerin din deÄŸiÅŸtirme ile sonuçlanması söz konusu deÄŸildir. Ancak, çocuk ve gençleri derinden sarsan bu olumsuz durumların, din deÄŸiÅŸtirme de dahil daha baÅŸka bireysel ve toplumsal bakımdan yıkıcı, bozucu, istenmeyen geliÅŸmelere yol açacağını belirtmeliyiz. Toplumumuz üzerinde dinî, ideolojik ya da ekonomik çeÅŸitli hesapları olan kesimlerin oyun ve tuzaklarına en kolay av olabilecek kimselerin, yaÅŸadıkları hayattan memnun olmayan sıkıntılı insanlar arasından çıkması sürpriz bir durum olmayacaktır. Çünkü, “bir insan n iÅŸlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile aÄŸrısa, bunun için dünyaya yeni bir düzen verilmesi gerekti ine inanır” .

Dünya ile birlikte kendi konumunu da değiştirecek ve daha iyiye götürecek bir gelecek umudu vadeden bir söylem, dertli insan için kutsal bir dâva olarak değer kazanacaktır. Değersiz hayatına bir mânâ verebilecek amaçlara sıkı sıkıya sarılarak, kutsal bir amaca hizmet, insanın bir bakıma sıkıntıların ve kendi değersizliğini unutmasına ve kendini güçlü hissetmesine imkân verir. Bu açıdan gençlerin ilgisini çekmek isteyen bilinçli ve bilgili bir propagandacının ısrarla altını çizdiği konular, onların beklentilerine uygun düşmesi ölçüsünde, köklü bir değişime yol açan güçlü bir etki meydana getirebilmektedir.

Gençleri Misyonerlerin Propagandasından Nasıl Koruyabiliriz?

Misyonerlik faaliyetleri dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de sık sık karşılaşacağımız bir sorun olarak varlığını koruyacaktır. Önemli olan bu sorunun toplumumuzun ilgili kesimleri tarafından ciddiye alınması, konu hakkında yeterli ve doğru bilgiler üretilmesi, bunların sonuçlarının yeterince analiz edilip değerlendirildikten sonra uygun önlemlere başvurulmasıdır.

En büyük sıkıntı, bilimsel olarak konuyu ele alan çalışmaların azlığı ya da yetersizliğidir. Biz bu bildiriyi hazırlarken alanın çok boş bırakılmış olduğunu bizzat görme fırsatı bulduk. Ülkemizde bir kısım gençlerimizin neden Hristiyanlığı seçtiklerine dair ciddi bilimsel bir araştırmaya rastlayamadık. Kulaktan dolma bilgiler, savunma ya da aşağılayıp mahkum etmeye yönelik söylemlerle sorunun üstesinden gelinemeyeceği açık bir gerçektir.

Esasen bu konu yalnızca bilim adamlarını ilgilendirmekle sınırlı kalmayan, toplumumuzun güvenlik ve bütünlüğü başta olmak üzere, çocuk ve gençlerimizin eğitim-öğretim ve yetişmelerinden sorumlu bütün kişi ve kurumlar ilgilendiren bir geniş alanda varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden sistematik araştırmalar yanında, toplumun ilgili kesimlerinin ortak ve koordineli çalışmaları ile sorunun üstesinden daha iyi gelinebileceğini düşünüyorum. Bu genel mülâhazalardan sonra alınabilecek bazı önlemlerle ilgili görüş ve önerilerim şunlardır:

1. İnsan hayatında en etkili ve belirleyici kurum ailedir. Çocuğun kişiliği ve değerleri erken yaşlarda aile içerisinde şekillenmeye başlar ve burada kazanılan özellikler uzun yıllar varlığını ve etkinliğini sürdürür. Çocuğun kendi toplumunun dinî kimliğini kazanması, büyük ölçüde ailede aldığı dinî bilgilere, anne-baba ve yakınlarının dinî yaşantısıyla içten ilişki  kurması ve onlarla özdeşleşmesine bağlı bulunmaktadır. Anne-babadan yoksunluk, ilgi ve sevgi eksikliği, uygun ve yeterli bir din eğitimi verilememesi gibi durumlar sonucu çocuğun ruhsal ve manevî gelişimi büyük yaralar alabilmektedir.

Her ÅŸeyden önce toplumumuzda aile yapısının güçlendirilmesi ve çocuk yetiÅŸtirme ve gençlerle iliÅŸkiler konusunda aile üyelerinin bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu da “YetiÅŸkinler EÄŸitimi” ya da Ana-Baba Okulu ile mümkündür. Bunun yanında ailesiz, kimsesiz çocukların koruma altına alınması, yetiÅŸtirilip eÄŸitilmesi hususuna büyük önem vermek gerekmektedir. ÇeÅŸitli kurumların bünyesinde barındırılan ailesiz çocukların millî ve dinî geliÅŸimini güçlendirecek, içinde yaÅŸadıkları toplumun kültür ve deÄŸerlerini yeterince içselleÅŸtirecek ve sosyalleÅŸmelerini baÅŸarı ile tamamlamalarına imkân saÄŸlayacak bir yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Sağlıklı bir aile ortamında çocuk sosyalleşmesini tam olarak gerçekleştirebilir. Ailesinin ve toplumunun değerlerini kolayca içselleştirebilir. Yabancı kültür, inanç ve ideolojiler karşısında dinî ve millî kimliğini koruyup, ona sahip çıkabilir. Bu yüzden, aile yapısı ve aile içi ilişkileri güçlendiren her önlem aynı zamanda gelecek nesillerin korunması ve güvence altı na alınmasının da teminatı durumundadır.

2. Ailede ve okulda verilen din eğitiminin sevgi ve anlayış temeline dayandırılması, baskı, zorlama ve korkudan uzak durulması büyük önem taşımaktadır. Çocuğun içten benimseyip katılmadığı , vicdanında olumlu bir iz bırakmayan ya da ruhsal ve manevî olarak onu tatmin etmeyen ilişki ve uygulamalar, bir süre sonra ana-babaya, büyüklere karşı tepki ve isyana dönüşebilmektedir. Bu tepki ve isyan daha sonra genelleşerek toplumun bütün değerlerine yönelik olumsuz bir tutum halini alabilmektedir. Hıristiyan olan gençlerin bir kısmında bu tepkisel durum açıkça görülebilmektedir.

Çocuk ve gençlere din anlatılırken haram/helal, günah/sevap, ceza/mükâfat.. gibi kavramların kalıplaşmış ifade tarzlar içerisinde değil, onların da kolayca anlayabileceği ve katılabileceği, dinî emir ve yasakların bireysel ve sosyal anlamlar çerçevesinde bir anlatım tarzına yer verilmelidir. Gençlerin henüz gelişimini ve olgunlaş masını tamamlamamış eksik bireyler oldukları göz önünde bulundurularak, dinî konulardaki eksik, hata, yanlış ya da ihmalleri hoş görü ile karşılanmalı, sertlik ve kırıcılıktan uzak durulmalıdır. Gençlere dinî ve millî değerleri sevdirici, yakınlaştırıcı duygu, anlam ve güzel örnekler içeren yeterli bir din eğitimi verilmelidir.

Gençlerin zihninde dinî inanç ve değerler ulaşılması , uygulanması zor ve imkânsız soyut idealler olarak değil, onların kendi sorunlarıyla başa çıkabilmelerine dayanak oluşturan, gündelik hayatın pratik zaruretlerinde işe yarayan, bunalım ve çatışma anlarında psikolojik destek sağlayan gerçek ve etkili bir değerler bütünü olarak yer tutmalıdır.

3. Camiye, cami bahçesi ya da avlusuna gelen çocuk ve gençlerle din görevlilerimiz özel olarak ilgilenmeli, onlara hoş görü, sempati ve sevecenlikle yaklaşmalı , onlar için hayır dua etmelidir. Cami ve çevresi çocuk ve gençlerin ilgisini çeken, hoşça vakit geçirmelerine imkân veren, bazı sosyal/dinî etkinliklere katılımlarını sağlayan bir anlayışla düzenlenmelidir. Bu bağlamda, camilerin yanı başında kütüphane, kültür ve sanat merkezi, spor alanları, çay ve kahvehane, bilgisayar odası, oyun salonu gibi unsurlara yer verilmesi, gençlerin daha güvenli bir sosyalleşmeden geçmelerine yardımcı olabilir.

4. Misyonerlerin (ve çoğu Batı medyasının ve onların yerli uzantılarının) sık sık dile getirdikleri slâm Dini ve Müslümanlarla ilgili asılsız iddia ve karalamalara karşı, her seviyede uygun cevaplar oluşturulmalı ve bunlar kamuoyunda etkili olacak tarzlarda sunulmalıdır.

Bilindiği gibi, İslâmın bir şiddet, terör, savaş ve korku dini olduğu, sevgi ve merhamete yer vermediği şeklindeki söylemler her vesile ile tekrarlanmakta ve Müslümanlar bu açıdan sorgulanıp, suçlanmaktadır. Ayrıca, İslâmın bilimsel gelişmelere ve sosyal refaha karşıduran bir din olduğu iddia edilmektedir. Kimi zaman da Hz. Peygamberin çok evliliği dile dolanmakta, bundan İslâm adına şehvet düşkünlüğü sonucu çıkarılmaktadır. Böylece İslâmın imajı çarpıtılıp bozulmakta, cazibesi yok edilmeye, itici ve sevimsiz bir duruma konulmaya çalışılmaktadır. Bu durum şüphesiz ki misyonerlerin kendi faaliyetleri açısından bulunmaz bir fırsat oluşturmaktadır. Kendi toplumunun inanç değerleri üzerinde estirilen bu yıkıcı ve olumsuz havadan bunalan ve zaten yeterli bir din eğitimi almamış, dinî sosyalleşmesi eksik kalmış gençleri hedef seçen misyonerler, bu ortamdan yararlanarak Hristiyanlık propagandasına hız vermektedirler.

İslâm imajını haksız ve asılsız olarak çarpıtmaya yönelik bu tür söylem ve iddialar boşa çıkaracak, İslâm Dini nin gerçek yüzünü gençlere ve toplumun tüm kesimlerine ikna edici tarzda anlatacak, gösterecek yayın ve programlara şiddetle ihtiyaç vardır. Camideki hutbe ve vaazlarda, okullarda Din kültürü ve Ahlâk Bilgisi ve benzeri ders konular arasında, Hristiyanlık propagandasına cevap oluşturacak konulara yer verilmesi gerekir. Ayrıca konunun uzmanı bilim adamlarının lise ve üniversite öğrencilerine yönelik konuşma ve konferanslarıyla, gençlerimizi bu konular etrafında aydınlatmalar ve uyarmalarına ihtiyaç vardır.

5. Özellikle yabancı dille öğretim yapan lise ve üniversitelerimizde öğrenim gören, ya da yabancı dil öğretim programlarına devam eden gençlerimizin misyonerlik propagandasına daha çok muhatap oldukları dikkate alınarak, bu konuda onları uyarıcı, bilgilendirici, millî ve dinî bilinci güçlendirici çeşitli önlemlere başvurmak gerekli gözükmektedir. Esasen bu tür okullara devam eden ya da mezun olan gençlerin öncelikle kendi ana-baba ve öteki büyükleriyle ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşadıkları araştırmalarca ortaya konmuş bir gerçektir.[15] Başta kendi ailelerine, toplumumuzun millî ve dinî kültürüne ve kimliğine yabancılaşan bu gençlerimizin Hristiyan misyonerleri için kolay av olmasına şaşmamak gerekmektedir. Bu yüzden bu tür okulların ders programı ve konularının ciddi olarak gözden geçirilerek, yeni baştan düzenlenmesi büyük önem arz etmektedir.

6. İslâm toplumumuz insanlarının tamamına yakınının ortak kimliğidir. Her birey için sorun ortak kimlikle ben kimliği arasında gerekli bağların olup olmadığıdır. Bireyin dinî kimliği sadece bir etiket kimliğimi, yoksa onun benliğinin merkezinde yer alan, iç dünyasında etkili, kişisel dinî tecrübeye imkân veren bir derinliğe sahip midir? Toplumumuzda pek çok insan için İslâm, sadece toplumsal kimlik etiketi seviyesinde bir değişim yapar; yani grup üyeliğini gösterir.

Din ve dindarlar hakkındaki olumsuz düşünce ve değerlendirmeler, tartışma ve karalamalar, baskı ve kısıtlamalar gençler üzerinde kafa karıştırıcı ve dinî yönden gelişmeyi ve benlik katılımını engelleyici, tedirgin edici ve cesaret kırıcı bir etki meydana getirmektedir. Gençlerin toplumun dinî kimliğini bireysel anlamda sahiplenmeleri için sosyal destek ve teşviklere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden, kendi toplumunun dinî değrlerine ilgi ve sempati uyandıacak, bunları sahiplenmelerini sağlayacak olumlu bir İslâm anlayışı ve Müslüman imajının, toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasıyla üretilmesi, korunması ve sürdürülmesi gerekir.

7. Misyonerlik, basit ya da masum bir dinî davet ve tebliğ faaliyeti değildir. Onun asıl tehlikeli yanı, Batı sömürgeciliğinin bir ileri karakolu olarak görev yapmasıdır. Nitekim misyonerlik faaliyetleri, Doğu-Batı arasındaki güç dengesi 1789 Fransız htilâli ile başlayan ve I. Dünya Savaşı na kadar süren dönemde Batı lehine zirveye ulaşınca, sömürgeci hareketlerle birleşerek büyük güç ve etkinlik kazanmıştır. Bu yüzden bu faaliyetin din ve inanç hürriyeti bağlamında değerlendirilerek serbest bir şekilde yayılmasına imkân tanınması, toplumsal bütünlüğümüzün ve kimliğimizin açıkça risk altına atılması demek olur. Bu yüzden, misyonerlik faaliyetleri karşısında alınacak önlemlerin bir boyutu idari ve güvenlik açısından olmaya devam ettirilmelidir.

8. Bir kısım gençlerimizin Hristiyan misyonerlerinin propagandalarına kapılmalarının geri planında, Batı uygarlığı karşısında yaşanan bir tür aşağılık duygusu nun rol oynadığı bir gerçektir. Bu gençler tarafından Hristiyanlık, modern gelişmeleri gerçekleştiren bir dünya görüşünün temsilcisi, parçası ya da asli unsuru olarak algılanmaktadır. Böylece, bu gençler için Hristiyanlığı seçme, modern uygarlığın nimetlerine ulaşmanın bir yolu ve vasıtasına başvurma anlamına gelmektedir.

Bu durum, misyonerlik propagandalarını etkisiz kılmanın yolunun yalnızca dinî alanla sınırlı  olamayacağını, uygarlık yarışında ön saflarda yer almanın önemini ortaya koymaktadır. Her yönden kalkınmış ve gelişmiş, ekonomik yönden kendine yeterli, bilgi üretebilen ve ürettiği bu bilgilerle uyumlu olacak şekilde toplumsal düzenlemeler yapabilen; kendi millî ve kültürel değerlerine güvenen ve sahip çıkan bir toplum düzeyine yükselinceye kadar, mevcut çatlaklardan yabancı dış etkiler sızmaya ve bunlar karşısındaki başarısız savunmalarımızı sürdürülmeye devam edecek gözükmektedir.

9.Toplumumuz, üç asra yakın bir zamandır Batıdan gelen büyük bir kültür okunun etkisi altındadır. Başta dilimiz olmak üzere, geleneklerimiz, örf ve adetlerimiz, hayata bakışımız ve yaşama tarzımız büyük bir değişime ve bozulmaya uğramaktadır. Böylece, her bakımdan kendine yabancılaşan, kendi millî kimliğini yitiren, dıştan gelen etkiler karşısında savunmasız ve dirençsiz kalan bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Basın yayın ve iletişim vasıtaları tarafından sınırsızca propagandası yapılan ve her yönüyle her gün gözler önüne serilen tüketim kültürü ve haz ahlâkı en çok çocuklarımız ve gençlerimizi etkisi altına almaktadır.

Gençlerimiz için yaygın bir din değiştirme tehlikesi olmasa bile, büyük kentlerimizin belli semt ve merkezlerinde üretilen ve yayılan modern yaşam tarzının uç örneklerini benimsemiş  bulunanların topluma mesafeleri, dinini değiştirenlerden daha az değildir. Küreselleşmenin hız kazandığı şu son zamanlarda, bu yöndeki gelişmelerin toplumumuzda daha da yıkıcı sonuçlara yol açması beklenmelidir. Bütün bu gelişmeler karşısında toplumsal bütünlüğümüzün korunması ve sürdürülmesi için millî ve dinî değerlerimizin yeni baştan üretilip, günümüz şartlarında etkili olacak standartlara kavuşturulmas kaçınılmaz olmaktadır.

Dip Notlar:

1 W.Montgomery Watt, Dinlerde Hakikat ( çev.A.Vahap Ta tan-Ali Ku at) z Yay., İstanbul 2002, s. 209-210.

2 Şinasi Gündüz-Mahmut Aydı, Misyonerlik, Kaktüs Yay., İstanbul 2002, s. 46, 55, 108-109.

3 Bkz. Çiğdem Kâğıtçıbaşı , Yeni İnsan ve İnsanlar, 10.bas., Evrim Yay., İstanbul 1999, s.209.

4 Bkz. Serpil Zeynep Öz, Niçin ve Nasıl Din Değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler, Özgür ve Bilge Dergisi, 1, S. 5(2002) s. 27.

5 Gündüz-Aydın, Misyonerlik, s. 54, 55, 114.

6 Osman Cilacı, Hristiyanlık Propagandası ve Misyonerlik Faaliyetleri, Diyanet İşleri Bşk. Yay., Ankara 1990, s. 20.

7 Lee A.Kirkpatrick, An Attachment Theory Approch to the Psychology of Religion , The International Journal for the Psychology of Religion,1992, S. 2(1), s. 10.

8 Bkz.Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, 3.bas. ,Ankara 1998, s. 277, 294-296; Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar, SAM Yay, stanbul 1997, s. 44-46.

9 V.B.Gillespie, The Dynamics of Religious Conversion, Alabama 1991, s. 180-181; Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı , 2. bask , Ankara 1986, s. 103,106.

10 Bkz.Ronalth Enroth, Tarikatlar ve Yeni Dinler (çev. L. Kınran) İstanbul 1988, s. 146-147

11 Bkz.Serpil Zeynep Öz, Niçin ve nasıl din değiştiriyorlar? Hristiyan Türkler , Özgür ve Bilge Dergisi, İstanbul 2002, Sy. 5, s. 23-28.

12 Enroth, a.g.e., s. 147-148.

13 Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar?, s. 39-40.

14 M. Argyle-B. Beit Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London 1975, s. 59.

15 Bkz. Aysel Ekşi, Gençlerimiz ve Sorunlar , İstanbul 1982; a. mlf, Çocuk, Genç, Ana Babalar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s. 268.