Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Anlamada Yeni Bir Yaklaşım-1

Kur’an-ı Kerim’in önemi ve deÄŸeri tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Bu hususta selef-i sâlihîn ve büyük alimlerimiz tarafından pek çok eser te’lif edilmiÅŸ, Kur’an-ı Kerim’in faziletini anlatan ciltlerce kitap yazılmıştır.

Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma (KAB) çalışmalarına bir katkı olması amacıyla  Kur’an okumalarım çerçevesinde Kur’an’ı anlamada yeni bir yaklaşım olarak faydalı olacağını düşündüğüm bazı şeyleri yazılı olarak siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim. İşte bu yazımda sizlere Kur’an’ı dıştan, sonraki yazı(ları)mda da içten tanıtmaya çalışacağım.

Çünkü Kur’an’ın içini tanımadan önce onu dıştan genel olarak tanımamız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi, toplanması, yazısı, görünüşü ve diÄŸer yönleriyle ilgili bu bilgileri bilmek oldukça önemlidir.

Elimizde bulunan bu kitap Kur’an :

Son vahiy dini İslam’ın kutsal kitabı; yalnız Araplara değil, yeryüzündeki tüm insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir “Kılavuz”dur.

Kur’an, Allah tarafından değişik vahiy şekilleriyle Peygamberimiz’e indirilen, Fatiha’dan başlayıp Nâs suresinin sonuna kadar 114 sure  ve 6236 ayet olarak  İmam Mushaf’ın iki kapağı arasında yazılan, tevatürle (kendilerinin yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından) nakledilen; okunması, yüzüne bakılması ibadet olan ve tilavetiyle ibadet edilen; geçmişin ve geleceğin bütün ilimleri içinde olan, kendisine has bir çok özellikler taşıyan ve benzerinin yapılması konusunda bugüne kadar herkesi aciz bırakan bundan sonrada da bırakacak olan; peygamberi, cinleri ve bütün insanları muhatap alan Arapça mucizevî ayetler bütünü; Allah’ın ses ve harflerden bağımsız olarak zâtı ile kâim olan nefsî kelamıdır ve manalardan ibarettir.[1]

Kur’an “okunan kitap” demektir. Yazılı olan şeye “kitap” denildiği gibi, okunan ilâhî vahye de “Kur’an” denilmiştir. Kur’an kelimesi 68 kadar ayette bizzat geçmektedir.

Kur’an,  daha önce  Allah tarafından elçilerine gönderilmiş sahifelerden ve Tevrat, Zebur ve İncil’den sonra onların asıllarını da içine alan ve o asılları tasdik eden ilâhî vahyin bozulmamış en son ve sonsuz ışığı ve halkasıdır. [2]

Kur’an’ın, Kur’an-ı Kerim, Mushaf, Nûr, Hüdâ, Furkan, Zikir, Hakîm ve Kitap en meşhur isimleri olmakla beraber kendi ayetlerinde ve hadislerde geçen isim ve sıfatları alimlerin tespitine göre 100 civarındadır.

Lafzen ve manen Allah Teala’nın HAK kelamıdır. İnanıyoruz ki bir benzeri yazılamamıştır ve kıyamete kadar da yazılamayacaktır. [3]

Kur’an önce, Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği bir şekilde Lehvh-i Mahfuz’a, oradan dünya semasındaki Beytü’l-İzzet’e, oradan da Cebrail vasıtası ile veya değişik vahiy yollarıyla Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’e indirilmiştir.[4]

Vahiy, başkalarının da görebildiği, hissedebildiği, insanın duyularını zorlayan şiddetli bir olaydır.

Peygamberlere vahyin geliş şekilleri; uykuda rüya ile, perde arkasından, perdesiz, melek ile ve kalbine ilham edilmesiyledir.

Kur’an-ı Kerim, miladi 610 tarihinden Efendimiz’in vefat ettiÄŸi 632 tarihine kadar;  13 yılı Mekke 10 yılı Medine’de olmak üzere toplam 23 yılı (22 sene, 2 ay, 22 gün) kapsayan bir zaman süreci içinde oluÅŸmuÅŸ bir konuÅŸmanın tümünden ibarettir.  Bu zaman içinde ayet ayet, sure sure inmeye devam etmiÅŸtir.[5]

Kur’an’ın –müslüman müelliflerce sayılan- kelimelerinin sayısı 77.934 tür.

Kur’an, Allah’ın bu dünyaya söylediği sözdür. Lafzen Arapça[6] inmiş ve hep Arap alfabesi ile Kureyş lehçesi[7] üzerine yazılmış ve okunmuştur.[8]

Kur’an ayetleri hiçbir sebebe bağlı olmaksızın doğrudan Allah tarafından indirildiği gibi, özel sebeplere bağlantılı olarakta nazil olmuştur. Her ayetin mutlaka bilinen bir iniş sebebi olmayabilir, iniş sebebi bizzat ayetin kendisidir.

Peygamberimizin vefatından sonra Ebû Bekir radiyallahu anh zamanında sayfalarda ve hafızalardaki Kur’an belirlenmiş şartlara riayet edilerek Mushaf haline, toplu olarak yazılı kitap haline getirildi. Son nazil olan ayetten sonra Peygamberimiz en kuvvetli rivayete göre dokuz gece yaşamıştır. Tabidir ki, bu kadar müddet içinde surelerin ve ayetlerinin kitap halinde  tertibine peygamberimiz hayatta iken imkan bulunamazdı.

Kur’an yazısı ilk başta noktasız ve harekesizdi. Onun harflerinin ilk noktalanması ve harekelenmesi Emevi halifesi Abdülmelik b Mervan (ö. 65/684) zamanında Ebu’l Esved Ed-Düeli (69/688) tarafından yapıldı.

Kur’an yazısı harflerin aldığı şekle, noktalama usulüne ve kullanılış tarzına göre değişik isimler alır. Başlıca yazı tipleri: Ma’kılî, kûfî, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, terkî ve rik’a’dır. Son altı hatt çeşidine İslam hatt geleneğine göre “aklâm-ı sitte-altı kalem” denilir ki, diğer yazı çeşitleri bunlardan türetilmiştir.

***

Kur’an-ı Kerim 114 suredir. Sure, ayetlerden oluÅŸan, her birinin özel ismi olan Kur’an-ı Kerim bölümlerinin adıdır.[9]

Sureler ve ayetler Mekkî (Mekke’de inen) ve Medenî (Medine’de inen) olarak isimlendirilir. Surelerin bazıları tam olarak Mekke’de ya da Medine’de inmiştir. 12 surede ihtilaf olmakla beraber günümüzde yaygın olan görüşe göre surelerin 86’sı Mekkî, 28’i Medenî’dir. Bazı Mekkî surelerde Medenî ayetler, Medenî surelerde de Mekkî ayetler bulunur.[10]

Mekkî sureler ve ayetler kısa cümleli ve vurguludur, iman ağırlıklıdır, müşriklerin inançlarını, bazı adet ve ahlaki yapılarını tenkide tabi tutar, heyacan dolu ayetlerdir.

Medenî sureler ve ayetler ise ehl-i kitap ve münafıklardan bahseder, uzundur ve hüküm bildirir;  sade bir dil taşır, beşerî, siyâsî, ictimâî, ticârî ahkâmı bildiren, emir ve hüküm ayetleri ağırlık taşır.

Sureler uzunluklarına göre es-seb’u’t-tıvâl (2-9. sureler), el-mi’ûn (ayetleri 100’den fazla olanlar, 10-35. sureler), el-mesânî (ayetleri 100’den aşağı olanlar, 36-49. sureler.) ve el-mufassal (50-114. sureler) şeklinde de sınıflandırılır.

***

Kur’an Fatiha suresi ile başlar Nâs suresi ile biter.

Kur’an surelerinin sıralamasını, ayetlerinin hangi sureye ve hangi sıraya konulacağını, yerlerinin belirlenmesini  -genel kabule göre- Peygamberimiz bildirmiştir. Osman radiyallahu anh zamanında toplanan Mushaf’ın tertibi üzerinde ashabın ittifak etmesi, surelerin ve ayetlerin tertibinin vahye dayalı olduğunun delilidir.

Kur’an-ı Kerim sûrelerden, sûreler de ayetlerden meydana gelir.

Sure başlarındaki besmeleler -Fatiha hariç- sureden bir ayet sayılmaz.

Kur’an okumak isteyen kişi Eûzü[11] ve Besmele ile başlar. Yalnız Tevbe suresinin başından okuyan kişi besmele çekmez. Diğer bütün surelerin evvelinde besmele çekilir.

Kur’an’ın en uzun suresi 2/Bakara (286 ayet), en kısa suresi 108/Kevser’dir (3 ayet).

İlk inen sure Fatiha Mekke’de, son inen sure 110/Nasr suresi de yine Mekke’de (Veda Haccında) inmiştir. Nasr suresi Mekke’de inmesine rağmen hicretten sonra nazil olduğu için Medenî’dir.

Her surenin en az bir veya birden fazla ismi vardır.[12]

Kur’an surelerinden 29 tanesi Hurufu Mukatta’a ile başlar.[13]

Kur’an B (ب) harfi ile başlar S (س) harfi ile biter (بَسْ BES= Farsça’da YETER anlamına gelir).

Kur’an’da 114 besmele vardır. Besmele’nin 113 tanesi sure başlarında, biri ise Neml suresinin içindedir.[14]

Berae (9/Tevbe) suresinin başında besmele bulunmamaktadır ve başında besmele olmayan tek suredir.

Kur’an 6236 ayettir. Ayet,  surelerin bir mana veya bir hüküm ifade eden her bir  bölümüne verilen isim.  Veya,  surelerin harf veya kelime gruplarına verilen isim.[15]

Ä°lk inen ayetler 96/Alak suresinin ilk 5 ayetidir.[16]

En uzun ayeti Müdâyene-borçlanma (2/282) ayetidir, bir sayfadır.

Bu ayetlerin bir kısmı muhkem, kuvvetli, mânâsı hemen âşikâr anlaşılabilen, kendisinden hüküm çıkarılabilen ayetlerdir. Bir kısmı da insanların hepsinin anlayamayacağı esrarlı, rumuzlu, müteşabih ayetlerdir.[17] Bu yüzden Kur’an’dan herkes anlar ama Kur’an’ı herkes anlayamaz.  Eğer Allah kelamının gerçek güzelliği, harflerinin kisvesine bürünmemiş olsaydı, Kur’an’ı dinlemek için arş ve arz yerinde duramazlardı. İnsan bu kelamın büyüklüğünü, yaratılışındaki anlayış derecesine göre kavrar ve herkes, Allah’ın bir hikmeti olarak, ondan kendisine taksim olunan bir anlayış miktarınca nasibini alır.

Kur’an’ın ana gayesi, Kur’an’ın kendi ifadesiyle, yeryüzünün halifesi; kısmen kendisine idare yetkisi verilmiş bu dünyanın vekili olarak sınırlı yöneticisi olan insana  iki cepheli –dünya ve ahiret- ışık tutmaktan ibarettir.

Kur’an’ın temel konuları tevhid, risalet ve ahirettir.

Bu ana gaye ve temel konuların anlatılması için bir çok peygamber ve elçi gönderilmiş, Kur’an  bunlardan sadece 25 peygamberin ismini zikreder.

Kur’an’da 88 yerde “Ey iman edenler!” hitabı vardır. Allah lafzı  2697 sayısı ile Kur’an’da en çok geçen lazfızdır. İlah, Allâhümme lafızları ve Allah’ın diğer isimleri bu sayıdan hariçtir.

Kur’an, 7 tanesi mütevatir (Kırâat-i Seb’a) 3 tanesi meşhur yolla olmak üzere 10 değişik kırâat (Kıraat-i Aşere) ve onların ravilerinin farklı rivayetleri ile okunur.[18] Kıraat imamlarının ittifak ettikleri şeylere muhalefet etmek haramdır.

Türkiye’de Kur’an Asım kıraatinin Hafs rivayeti ile okunur.[19]

Kur’an’ı Kerim’de 14 secde ayeti vardır.[20] Bunun dışında bazı ayetler konularına göre de isimlendirilirler. Mesela, Ayete’l-Kürsi gibi…

Tecvid, Kur’an’ı güzel okuma kaidelerini öğreten bir ilimdir. Şer’î ilimler içerisinde tecvid ilmi kadar hocaya ihtiyaç hissettiren başka bir ilim yoktur.

Hakiki manada yapılan Kur’an okumasında dil, akıl ve kalb ortak olarak vazife görür: Dilin görevi, tertil ile harflere hakkını vererek okumak; aklın vazifesi, manaların tefsirini yapmak; kalbin görevi ise okunanın etkisi altında kalmak ve kendisine çeki düzen vermektir. Binaenaleyh dil ile okunur, akıl ile terceme edilir, kalb ise ders alır.

Alimlerimiz, dinimizi öğrenmek veya Kur’an okumak ve dinlemek maksadıyla toplantılar yapılmasını ve bu toplantılara güzel sesli okuyucuların kıraatları ile son verilmesini güzel ve hoş bulmuşlardır.

***

Elimizde bulunan ve yaygın olarak kullanılan Kur’an baskısı, 600 sayfa, 30 cüz, 120 hizbdir. Her cüz 20, her hizb 5 sayfadır.[21] Ramazan ayında teravihlerde  ve mukabelelerde hergün en az bir cüz okunarak bir ayda hatim yapılır.

Cüz, hizb ve secde ayetlerinin işaretleri sayfaların kenarlarında süslü olarak gösterilir.[22]

Sure baÅŸlarındaki süslü bölümlerde surenin adı, ayet sayısı, Mekkî veya Medenî oluÅŸu yazılıdır. Bu çerçeve içindeki bu isimler Kur’an-ı Kerim’den deÄŸildir, sonradan eklenen bu kısımlar Kur’an-ı Kerim’in o bölümünün bilinmesi içindir.[23]

Ayetlerler içinde ve arasında 10  değişik durak işareti kullanılmıştır.[24] Bunlardan ‘AYN (عين) durağı 550 civarındadır. [25]

Namazlarda ancak Kur’an’ın Arapça aslı okunur.

Ne kadar güzel bir şekilde terceme edilirse edilsin, hiçbir terceme/meal Kur’an’ın Arapça aslının yerini tutamaz. Meal Kur’an olmadığı için abdestsiz okunabilir, ancak mealde Kur’an ayetleri varsa sayfadaki o bölüme zaruret halleri dışında dokunulmaz.

Kur’an’ı başka bir dilde ifade etmek olan meal çalışması çok kere birden fazla mana ifade eden bir kelimede ve/veya gramatik yönden çeşitli tahlillere açık bir ibarede saklı bulunan anlamlardan birini seçme ya da muhtemel anlamlardan tercihe şayan olanını belirleme işidir.

Seslendirilmiş (vahy-i metlüv), okunur hale getirilmiş vahyin adı olan Kur’an-ı Kerimin –metnin ifade ettiği bütün manalarını aktararak- başka bir dile tercemesi imkansızdır. Dolayısıyla Kur’an ile ilgili fıkhî hükümler, terceme için geçerli olmaz ve en önemlisi, terceme, hüküm çıkarma bakımından hukuki bir kaynak niteliğini taşımaz.

Kur’an, Arapça bilmeyen yabancı topluluklar tarafından anlaşılması için İslam’ın ilk yıllarından itibaren değişik dillere tercemesi yapılmış, daha sonra geniş açıklaması olan tefsirler yazılmış; gerek terceme ve gerekse tefsir çalışmaları devam etmektedir. Kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an’ın ilk tercemesinin Farsça ve Berber dillerinde olduğu nakledilir.[26]

Acil hallerde Allah’ın mesajını anlayıp gereğince hareket etmek gayesiyle  Kur’an’a yaraşan saygı ve hürmet içinde Kur’an’a abdestsiz dokunulabilir, ezbere okunabilir ise de, sevab, fazilet ve takvaya en yakın olanı abdestli okumaktır. Gusül abdesti alması gereken kadın ve erkek ezbere veya yüzünden okuyamaz, dokunamaz. Gayri müslümler bu konunun  dışındadır.

***

Kurân, İslam hukukunun ilk ve değişmez kaynağıdır.

İçinde yer alan hükümler, emir ve yasaklar insanların gücü yeteceği ölçüdedir.

Dünyada en çok okunan ve en çok ezberlenen kitaptır. Mukaddes kitaplarını ezberleyebilme kabiliyeti, Allah tarafından Muhammed ümmetine verilmiş en şerefli bir lütuf ve mazhariyettir. Kur’an’ı ezberlemek ve öğretmek farz-ı kifayedir. Kur’an’dan mümkün olduğu kadar fazla miktarın ezberlenmesi, samimi her müslümanın arzulayacağı bir şeydir.

Kur’an Allah ve Resülünün bizlere emanetidir.

Allah’ın bizlere en muazzam lütfu, ikramı ve çok büyük bir nimetidir.

Kur’an hem insanları ve hem de cinleri muhatap alır.

Kur’an her seviyedeki insana anlayacağı şekilde ve seviyede hitap eder.

İçinde geçmişin ve geleğin bütün ilimlerini barındırır.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir zenginliktir, onu elde edene fakirlik yoktur.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an ÅŸefaati kabul buyrulan bir ÅŸefaatçidir.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir ucu Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yed-i kudretinde, elinde; bir ucu da bizim elimizde olan bir iptir.

Ä°nanıyoruz ki sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz,

Ä°nanıyoruz ki Kur’an inanan insana açılır ve kolaylaÅŸtırılır.

Kur’an-ı Kerim’i anlamanın, Kur’an-ı Kerim ehli olmanın, Kur’an-ı Kerim’in mânâlarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmek, tanımak, kendisini sevmek ve sünnetine riâyet etmekle mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’in yüzüne bakmak bile sevaptır. Yâni insan okuma bilmese bile, bu Allah’ın kelâmıdır diye yüzüne baksa, sevap kazanır.[27] Sahabe-i kiram çoÄŸu yüzünden Kur’an okurlar ve Mushaf’a bakmaksızın evlerinden çıkmayı doÄŸru bulmazlardı.

Kur’an-ı Kerim’i okumak zikirdir ve çok sevaplıdır, bir harfine en az on sevap verilir.

Kur’an-ı Kerim’in başından okunup sonunda bitirilmesine, yâni 114 sûreyi okuyup, Fâtiha’dan baÅŸlayıp Kul eûzü birabbin-nâs‘de bitirmeye hatim denilir. Hatim mühür demek. Yani bir ÅŸeyi tamamlayıp, sonra onu baÄŸlamak, mühürlemek mânâsına gelir.[28]

Daha fazla okuma imkanına sahip olmayanlar için, senede iki defa Kur’an’ın aslını hatmetmek lazımdır.

Kur’an-ı Kerim Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne göklerden ve yerden ve göklerdeki, yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her ÅŸeyden daha sevimli ve daha sevgili bir varlıktır.[29].

Kur’an-ı Kerim alışılmış manada bir kitap üslubundan ziyade, kendisinde hitabet üslubu hakim olan örneksiz ve ulaşılmaz bir edebiyat ve belaÄŸat ÅŸah-eseridir.

Kur’an-ı Kerim’in anlatım üslubunun akışı baÅŸtan sonuna kadar aynîlik göstermez. Konular deÄŸiÅŸtikçe anlatım tarzının akışı da kıvrımlar gösteren bir çizgi üzerinde sürüp gider ve renk renk, birbirinden güzel ahenklerin birleÅŸmesinden insan ruhunu okÅŸayan bir ses musikisi meydana getirir.

Kur’an, dünyanın dinî, sosyal ve politik tarihini, bilebildiğimiz başka herhangi bir olaydan çok daha köklü bir şekilde etkilemiştir.

Kur’an, herşeyden önce inanca götüren en geçerli yol olarak akla önem verir ve insan varlığını ruhsal ve fiziksel (ve dolayısıyla sosyal) planda parçalara bölünmez bir bütün olarak görür.

***

Buraya kadar Kur’an’ın ne olduğunu anlattık. Biraz da ne olmadığını belirtmekte fayda vardır.

Kur’an sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, dahi insan peygamber sözü de deÄŸildir.

Kur’an ÅŸeytan, cin, kahin, sapık, ÅŸair ve deli sözü de deÄŸildir.

Kur’an bir rüya, hayal yahut hevasından konuÅŸan bir insan sözü de deÄŸildir.

Kur’an eskilerin masalları, günü geçmiÅŸ, miadını doldurmuÅŸ bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an bir ÅŸaka ve eÄŸlence sözü de deÄŸildir.

Kur’an ibadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an sadece mezarlıklarda ölülere okunan bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an büyü, sihir ve fal yapma için okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an kendisiyle olaÄŸanüstü bir takım olayların gerçekleÅŸtirildiÄŸi bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an, bir tarih, hukuk, astronomi, matematik, fizik, müzik vs. kitabı da değildir.

***

Kur’an, kulların dosdoÄŸru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı yaÅŸamak ve sonuçta ahiret mutluluÄŸunu kazanmak için gerekli tüm temel prensipleri ihtiva eden HAKK, YÃœCE, NÛR, ŞİFA olan bir HÄ°DAYET REHBERÄ°, yolunu kaybetmiÅŸ “tüm insanlara, Amerikalı’ya, Çinli’ye, Japon’a, Afrikalı’ya, Rus’a, Ä°ngiliz’e, Türk’e, önceki kullanım kılavuzlarını tahrif ederek kendi nesillerine ihanet edenlere, kılavuzları getiren elçilere kasd edip öldürenlerin torunlarına, kendisini arayan kaybolmuÅŸlara, Allah’ın hidayet dilediklerine bir ‘Kullanım Kılavuzu’ dur.”

“Muhakkak ki bize Rabbimiz’den bir delil olarak mucizelerle Muhammed  sallallahu aleyhi vesellem geldi ve bize apaçık bir nur olarak Kur’an indi. Gerçekten, bu Kur’an, insanları en doÄŸru yola iletir ve yararlı iÅŸler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduÄŸunu müjdeler.”[30]  

Her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek ÅŸekilde okur ve okuduklarımız doÄŸrultusunda yaÅŸar isek, Allah celle celalüh, bizlere, dünya ve âhiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceÄŸimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Gönüllerimizde, gerçek sevginin tadının tattırılması dileÄŸiyle…

Mahmud Salih

13 Rebiul Evvel 1431/27.02. 2010

www.idealyol.com

 Kaynaklar:

Akpınar, Ali, Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı, 3. bs., Konya 2007.

Birışık, Abdülhamit, “Kur’an” maddesi, DİA, XXVI/383-388. Ankara 2002.

Coşan, Mahmud Esad, 29.09.’98  Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/F45B6017-81E8-436B-8C27-A694E4F13A4E.aspx ,

Coşan, Mahmud Esad, 06.10.’98 Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/BFAE0190-2614-4549-9F40-A8780A1D3DE0.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 04.02.’03YAD Konuşması, http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 31.10.’01 Berat Kandili Tebriği, http://www.iskenderpasa.com/632DA4F0-669A-4238-AE1D-27D5D7F05BA0.aspx

Döndüren, Hamdi, Yengin, Naci, “Kur’an” maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi, III/405-411.

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı: meal-tefsir, I-III, İst. 1999.

Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 4. bs., Server İletişim, İstanbul 2007.

Görgün, Tahsin, “Kur’an: Mahiyeti” maddesi, DİA, XXVI/388-389. Ankara 2002.

Havva, Said, el-Esas fi’t-Tefsir, (terc. M. Beşir Eryarsoy  vd.), c.I,  İst. 1989.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Nüzûlü ne Kırâati, Konya 1981.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri,  8.bs., İst. 2000.

Karlığa, Bekir, Kur’an-ı Kerim’e Giriş, İbn Kesir Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri Tercemesi, c.I, İst.1983.

Khalid, Mahmood Shaikh, A Study of The Qur’an & Its Teachings, IQRA, Chicago 1999.

Oral, Rıfat, Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma Klasörü, İrfander, Konya 2009.

Oral, Rıfat, Kur’an’la Buluşmak:mealler ve okuma yöntemleri , İrfander, Konya 2008.

Sadak, Bekir, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, İst. 2009.


[1]– Onda bizden önceki ümmetlerin halleri, kıssaları, hikâyeleri; bizden sonra dünyanın ve insanların başına geleceklerin, ahiretin, olacak olanların haberi vardır. Hangi dinin, inancın, dünyadaki hangi kavmin ne kusuru olduÄŸu, Allah katında makbul ve doÄŸru inancın nasıl olması gerektiÄŸi onda belirtilmiÅŸtir. O bakımdan insanlığın kurtarıcısıdır.

O, cennetin nasıl kazanılacağını, cehennemden nasıl kurtulunacağını kesin çizgilerle beyan eder. Allah-u Teâlâ Hazretleri, onu terkedenin kemiklerini kırar, belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayanı, bu küstahlığından dolayı dalâlete dûçâr eder. Ona sırt çevireni, cehenneme düşürür. Onu rehber edineni de, cennete götürür.

O, Allah’ın habl-i metîni, nûr-u mübîni, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Habl-i metîn, kuvvetli ipi demek. Yâni çukura düşmüş bir insanın sarılıp da ordan çıkartılmasına, kuyuya düşmüş bir insanın çıkartılmasına sebep olan kuvvetli bir ip gibi. Nûr-u mübîni, ortalığı aydınlatan nurudur. Zikr-i hakîmi, hikmet dolu zikridir. Ve sırât-ı müstakîmidir, yâni Kur’an yolu Allah’ın doÄŸru yoludur.

Kur’an-ı Kerim zenginliktir, hazinedir. Rehber ve kılavuzdur. Deva ve ÅŸifâdır. Åžefaati makbul bir ÅŸefaatçidir. O hidayet güneÅŸidir, kurtuluÅŸ vesilesidir. O baÅŸlara tâc, dertlilere ilâçtır. Gözlere nûr, gönüllere sürûrdur.

Onu öğrenen, öğreten, okuyup ahkâmını uygulayan kimseyi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elinden tutup, ona delil olup cennete sevkedecektir. Ä°slâm’ın korunması, imanın ve itikâdın sapıtmaması, fikirlerin darmadağın dağılmaması ondandır, onunladır, insanlar ona sarıldığı zamandır.

Onu bilen ileriye gider, maddeten ve mânen yüksek derecelere yükselir. Onu uygulayan Allah’ın rızasına erer, büyük mükâfatlar kazanır. Onunla hükmeden adâletle hükmetmiÅŸ olur. Ona sımsıkı sarılan fitnelerden korunur ve kurtulur. Onda derinleÅŸen, ulûm-u evvelîn ve âhîrîne kavuÅŸur.

[2]– Baskı hatalarını engellemek için, keyfî baskılar, ticârî baskılar yapılıp da Kur’an-ı Kerim’in ciddiyetine halel gelmesin diye, bozuk nüshalara yer vermemek için Kur’an-ı Kerimleri tedkik eden heyetler kurulmuÅŸtur. Bunlar çok titizlikle çalışarak en küçük bir iÅŸaret bozukluÄŸunu, hareke bozukluÄŸunu dahi hemen düzelttirirler, bastırtmazlar ve onu piyasaya sürdürmezler. Mühür vururlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’e saygıdan kaynaklanan bir titizliktir.

[3]– (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ = Ä°nnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ lehû lehâfizûn.-15/Hicr, 9-) Yâni kıyamete kadar Kur’an-ı Kerim korunacak, ahkâmı bilinecek. Tâ ahir zaman, kıyametin kopma zamanı geldiÄŸi zaman, hadis- i ÅŸeriflerde “Kur’an-ı Kerim ayetleri böyle vızıldayarak uçacağı” bildiriliyor. Bu bir hakikat de olabilir. Yâni Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bozulmuÅŸ olan insanlığın arasından çekilip alınacak. Ya da Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına hiç kimse kulak asmamaÄŸa, Allah’ın emirlerini dinlememeÄŸe baÅŸlayacak diye bir iÅŸaret de olabilir. Daha önceki nesillere peygambeleri vasıtasıyla gönderilen ve asılları bozulan kitaplar: Ä°ncil Ä°sa a.s.’a, Zebur Davud a.s.’a, Tevrat Musa a.s.’a indirilmiÅŸtir. Biz bunların ÅŸu andaki durumlarına deÄŸil asıllarına iman ederiz.

[4] Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz 40 yaşında iken Miladi 610 Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde, Pazartesi günü inmeye başladı.

[5]Tabii hemen hatırlayalım, 610’la 632 arası 22 eder ama, milâdî sene ile hicrî sene arasında fark olduÄŸundan, birisi 365 gün diÄŸeri 354 gün oduÄŸundan, 11 günlük fark böyle senelerce birikince, ikisi arasında yıl farkı meydana getiriyor. Hicrî 23 yılda indirilmiÅŸ, Peygamber Efendimiz’e 40 yaşında peygamberlik gelmiÅŸ, 63 yaşında irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyleyinceye kadar vahiy devam etmiÅŸtir.

[6]– Arapça, Semitik bir dildir: Yani, binlerce yıl hiçbir kesintiye uÄŸramadan canlılığını devam ettiren ve ayrıca son 14 asır boyunca hiç deÄŸiÅŸmeden varlığını sürdüren tek Semitik dil… Bu dil Arap Yarımadası’nın dili idi; çölün ve onun alabildiÄŸine geniÅŸ, zaman-dışı sonsuzluk duygusunun kazandırdığı özgün bir kavrayış çabukluÄŸu ile donatılmış bir halkın dili; bir çaÄŸrışımdan öbürüne kolayca atlayan zihinsel imajları hızlı bir ilerleme ile birbirini izleyen ve çoÄŸu zaman, ifade etmeyi veya aktarmayı amaçladıkları fikre daha etkili bir biçimde ulaÅŸmak için aradaki yani, “kendiliÄŸinden anlaşılan” düşünce basamaklarını veciz bir ÅŸekilde  atlayarak ifade eden bir halkın dili… Bu eksiltili ifade tarzı –Arap dilcilerinin îcâz diye adlandırdıkları ÅŸey-, Arapça deyimlerin ve dolayısıyla Kur’an dilinin vezgeçilmez bir özelliÄŸini oluÅŸturur.

[7] Birçok sebepten dolayı Kureyş lehçesi Araplar arasında en meşhur lehçe idi. Kureyşliler Kabe’ye yakın oturduklarından, her yıl buraya değişik sebeplerle gelen diğer Arap kabilelerinin lügatlarından dile kolay, kulağa hoş gelen kelimeleri seçtikleri ve kendi dillerindeki kaba kelimeleri bıraktıkları için lehçeleri tatlılaştı, üslupları güzelleşti ve genişledi. Böylece Kureyş lehçesi Arap lehçelerinin en genişi ve zengini, üslup itibariyle en incesi ve en olgunu, çeşitli söz sanatlarını dile getirmek için en kudretlisi oldu. Fakat diğer lehçelerinde varlığı sebebiyle bazı Kur’an kelimelerinin okunuşunda bazı ihtilaflar oldu ise de, Kur’an’ın “Mushaf” haline getirilişinde Kureyş lehçesi esas alındı.

[8]– Kur’an-ı Kerim ayetleri hazerde veya seferde, yâni ÅŸehirde otururken veya seyahat halindeyken veya savaÅŸ halindeyken, nerde inmiÅŸse derhal o zamanda yazılmıştır. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelince, vahiy kâtipleri onu hemen Efendimiz’in emri üzere yazıya geçirmiÅŸler ve hemen ezberlemiÅŸlerdir. Bu katiplerin 40 civarında olduÄŸu rivayet edilir. Bu katipler bir nüsha kendileri için bir nüsha da Peygamberimiz için yazarlardı.  Arapların o zekâsı ve hafıza kuvvetiyle bir anda aÅŸk ile, ÅŸevk ile, inen ayetler ezberlenmiÅŸtir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in zamanında Kur’an-ı Kerim hafızları sayılamayacak kadar çoktu.

[9]– Eskiden ÅŸehirlerin etrafına müdafaa için duvarlar yapılır, bunlara sur denirdi. Sûre kelimesi de bununla ilgilidir. Sur demektir veya yüksek mevkî, ÅŸerefli menzile anlamına alınmıştır. Yâni bu sûreler ÅŸerefli olduÄŸundan Kur’an-ı Kerim diyoruz, ayet-i kerime diyoruz. Kerim; soylu, asil demek. Sûre de bir müstakil Kur’an bölümü olmak ÅŸerefinden dolayı bu ismi almıştır. Ayet, gözle görülen büyük alâmet demek. Büyük binalara, konak filân gibi çarpıcı binalara da ayet denir. Ä°nsanın aklını etkileyen büyük olaylara da ayet denir. Ä°ÅŸte bu büyük binâlara ayet denildiÄŸinden, Kur’an-ı Kerim’in o parçalarına ayet ismi verildiÄŸini düşünürsek; sur da ÅŸehri temsil ediyorsa; demek ki sûreler ÅŸehirler gibi, ayetler de o ÅŸehirdeki ÅŸerefli konaklar gibi. Bu mânâlardan düşünülerek Kur’an-ı Kerim’in küçük kısımlarına ayet denmiÅŸ, büyük kısımlarına, kümelerine sûre denmiÅŸ oluyor. Böyle bir benzetmeden çıkmış olabilir.

[10]– Ä°nen ayetler, tarifleri kolay olsun diye çeÅŸitli yönlerden sınıflandırılmışlardır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanından beri yapılan bir bölümleye göre, ayetler Mekkî ve Medenî olarak ikiye ayrılır. Yaygın görüşe göre hicretten önce inen ayetlere Mekkî ayetler, hicretten sonra inen ayetlere ise Medenî denir, yâni Medine-i Münevvereli demek ama, ille bu ayetlerin Medine-i Münevvere’de inmesi ÅŸartı yoktur. Hicretten sonra inmiÅŸ olan ayetlere, Medine’de inmese bile Medenî denilmiÅŸtir.

[11] “Kur’an’ı oku(mak iste)diğin zaman, o kovulmuş/lanetlenmiş şeytandan Allah’a sığın (“Eûzû billâhi mine’şşeytani’rracîm” de). Nahl suresi 26/98.

[12]– Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram sûreleri birbirlerinden ayırmak için, birbirlerine anlatmak için sûrelere isimler vermiÅŸlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu surelerin isimleri konusuyla ilgili olabilir. BaÅŸladığı ilk kelime ile ilgili olabilir. Bakara, Rahman Ä°hlas, vb. gibi.

[13]– Bu harfler tek baÅŸlarına ayet oldukları gibi, bir ayetin parçası da olabilir. Bunlar, الم، المص، الر، المر، كهيعص، طه، طسم، طس، يس، ص، حم، عسق، Ù‚ØŒ ن، toplam 14 çeÅŸittir. Bu harflerin başında bulunduÄŸu sureler Bakara ve Ali Ä°mran hariç hepsi Mekkî’dir.

[14](إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ), 27/Neml, 30. Dolayısıyla Neml suresinde iki tane besmele olmuş oluyor.

[15]– Ayet mutlaka cümle olacak diye bir kural yok. Bazen ayet bir tek kelime olabilir, hattâ rumuzlu birkaç harf olabilir. Bazen de bir çok kelimeden veya cümleden oluÅŸan uzun bir cümleler topluluÄŸu olabilir. Meselâ Ayete’l-Kürsî bir ayettir. Ayet kelimesinin daha geniÅŸ açıklaması için 9. dipnota bakılabilir.

[16]– Kur’an’ın açıklaması yapılırken, ayet kümeleri, mânâ bakımından bir birlik teÅŸkil eden ayetler izah edilir. Ama sûrenin devamında bir baÅŸka konuya geçebilir, sûrenin devamında konu deÄŸiÅŸebilir. Bir sûrenin bir konuya ait olması diye bir durum mevcut deÄŸildir.

[17]– 3/Ali Ä°mran, 7.

[18]– Kıraat, Kur’an’ı Kerim’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki deÄŸiÅŸik rivayet hususuna, diÄŸer bir ifadeyle kelimelerdeki medd, kasır, hareke, sükun, nokta ve i’rab bakımından deÄŸiÅŸik okumaya denir. Hicrî ikinci asrın başında, deÄŸiÅŸik beldelerdeki müslümanların, kendi kıraatlarını diÄŸer beldelerdeki kıraatlara tercih etmeleriyle “yedi kıraat” tabiri meÅŸhur olmaya baÅŸlamıştır. MeÅŸhur yedi imam ve ravileri ÅŸunlardır: 1- Abdullah b. Kesir (120/737): a) el-Bezzî, b) Kunbül, 2-  Nâfi (169/785): a) Kâlûn, b) VerÅŸ, 3-  Ä°bnü Amir (118/736): a) HiÅŸam, b) Ä°bnu Zekvân, 4- Ebû Amr (154/770): a) ed-Dûrî, b) es-Sûsî, 5- el-Kisâî (189/804): a)ed-Dûrî, b) Ebu’l-Hâris , 6-  Asım (127/744): a) Ebû Bekir Åžu’be, b) Hafs ve 7- Hamze (156/772): a) Halef, b) Hallâd. DiÄŸer üç imam ve ravileri de ÅŸunlardır: 8- Ebû Ca’fer (130/747): a) Ä°bn Verdân, b) Ä°bn Cemmâz, 9- Yâkûb (205/820): a) Ruveys, b) Ravh, 10- Halef (229/843)

[19]– Kuzey Afrika’nın birçok yerinde Nafi’ kıraatinin VerÅŸ rivayeti, Sudan’da Ebû Âmir kıraati okunur. DiÄŸer kıraatlerin ayrıca okuyucusu kalmamışsa da bir ilim olarak muhafaza edilmekte ve öğretilmektedir. Günümüzde de “aÅŸere” öğrenip okuyanlar bu 10 kıraati tatbik edip okumaktadırlar.

[20]– Bunlar, 7/Araf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 17/Ä°sra, 109; 19/Meryem, 58; 22/Hac, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sad, 24; 41/Fussilet, 37; 53/Necm, 62; 84/Ä°nÅŸikak, 21; 96/Alak, 19. Ayrıca 22/Hac, 77. ayet Åžafiilere göre secde ayetidir. Hanefiler buradaki secdeyi namazda yapılması gereken secde olarak almışlardır. Bu ayetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “tilavet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefi mezhebine göre vacib, diÄŸer mezheplere göre sünnettir.

[21]– Tarihteki eski mushaflara baktığımız zaman, onların sayfa büyüklükleri ve bir sayfadaki satır sayısı çok deÄŸiÅŸiktir ve farklı farklıdır. Sonradan bunların tarih boyunca düzene sokulduÄŸunu gözüyoruz. Yazı düzene girmiÅŸtir. Eskiden de güzel yazılar vardır, sonradan da ama, yazılış düzene girmiÅŸtir. Ve tecrübeye dayanarak tertip mükemmelleÅŸtirilmiÅŸtir. Okunma ve ezberlenme kolay olsun diye de Kur’an-ı Kerim çeÅŸitli bölümlere bölünmüştür. Kur’an-ı Kerim’in kendisi bir çerçeve içine alınmış, bu iÅŸaretler çerçevenin dışında gösterilmiÅŸtir. Meselâ Kur’an-ı Kerim otuz cüze ayrılmıştır. Otuz cüz. Meselâ Amme cüzü diyoruz, Amme Sûresi’yle baÅŸlayan bu otuzuncu cüzdür. Fâtiha’yla baÅŸlayan ilk, birinci cüzdür. Bu otuza ayırmak neden olabilir? Yâni her gün bir bölümü okunsun da bir ayda tamamlansın, otuz günde Kur’an-ı Kerim okunması tamamlansın diye otuza bölmüşler. Bazen yedi bölümlü Kur’an-ı Kerimler vardır. Åžimdiki Kur’an-ı Kerimlerin bir yerinde yedi tane bölüm iÅŸaret edilmiÅŸtir. Bu yedi bölüme menzil denilir. Bu da bir haftada okunmak maksadıyla bir bölümlenmedir. Araplara gelince, meselâ son Kur’an-ı Kerim baskısı, hacılar hac ve umre yaptığı zaman dönüşte veriyorlar. Onlar otuz cüz bölümlenmesini kullanıyorlar, ama her cüzü iki hizbe ayırıyorlar. Böylece onların bölümlenmesine göre Kur’an-ı Kerim’de atmış tane hizb var. Her hizbi de dört parçaya ayırıyorlar. O zaman her birinin şöyle: rubu’ hizb, nisf-u hizb, selâsetü erba’a hizb. diye geçiyor. Yâni ilk çeyrek, yarım, üç çeyrek ve tamamı olmak üzere. Böylece altmış hizbi dörtle çarparsak 240 tane hizb var. O da bir bölümleme. Demek onu ezberlemekte filân öyle bölümlemeyi uygun görmüşler. Onların Kur’an-ı Kerim çalışması, okuma âdetleri öyle.

[22]– Kur’an-ı Kerim’in sayfa çerçevesinin, yazı çerçevesinin dış tarafında, yanında bazı güzel iÅŸaretler vardır, süslü. Bunlar cüz baÅŸlarını gösterir. Kaçıncı cüzün baÅŸlangıcı orada yazar. Veya cüzün içindeki bölümlenmeleri, rubu’ları yâni, çeyrekleri gösterir. Bir de secde ayetlerini bildiren iÅŸaretler vardır. Bu iÅŸaretler tam secde ayetinin yanındadır. Orada (سجده) secde diye yazar. Bazı Kur’an baskılarında içerde de secdenin sebebi olan ibareler çizgiyle veya baÅŸka bir iÅŸaretle belirtilmiÅŸtir. Bunlara dikkat etmek lâzım. O secde ayetlerinde secde etmek gerekiyor.

[23]– Her baÅŸlığın mutlaka bunları yazsın diye bir mecburiyeti yok. Sadece sûre ismini yazıp, öylece geçen baskılar da vardır. Bu bizim kullanmakta olduÄŸumuz Kur’an-ı Kerimlerdeki durumdur.

En makbul, hafızların kullandıkları nüshalar, baskılar med ve kasırlı, âyet ber kenâr meÅŸhur hattatlar tarafından yazılmış nüshalardır. Âyet ber kenâr, yani Kur’an-ı Kerim’in safya satırlarının düzenli tutulması, ayetin yarıya dek kesilip öbür sayfaya taÅŸmaması, sayfanın sonunda bitirilmesi hususundaki titizliÄŸi gösterendir. Yâni ayetler öyle sayfalardan taÅŸmıyor. Sayfa sonunda bir istisnâsıyla bitiyor demektir. Bu istisna da, 27/Neml suresi, 44. ayettir.

Hind kıtası alimleri, -Pakistan, DoÄŸu Afganistan, Hindistan- tarih boyunca dinî ilimlere çok emek sarfetmiÅŸler. Oralarda çok deÄŸerli, tertipli, yan malumatı, takviye edici malumatı çok güzel verilmiÅŸ mealler yazılmış, güzel baskılı Kur’an-ı Kerimler var. Baskıları gayet güzel. Fakat onların yazıları bizim alıştığımız, gözümüzün sevdiÄŸi yazı üslûbundan farklıdır. Bizimkiler sanki bize daha zârif, daha ince, daha güzel yazılmış gibi geliyor.

Suudi Arabistan’da basılan son nüshalar bizim geleneksel bazı işaretlerimizi kullanmadıkları için, bizim halkımız tarafından okunurken bazı zorluklar çıkartabiliyorlar. Meselâ meddi gösteren çekme işareti dediğimiz işaretler onlarda yoktur.

[24]– Ayetler içlerinde anlam bakımından nerede durulursa iyi olur, nerede durulursa mânâ bozulur, nerede durmak câizdir, nerede durmamak lâzımdır? diye duraklama yerlerinin vasfını belirten iÅŸaretler de taşırlar. Bunlar meselâ; (Ù…) MÄ°M mutlaka durulması gereken yerdir, (Ø·) TI durulabilen yerdir, (ج) CÄ°M câiz olan yerdir, (ض) DAD durma ruhsatına iÅŸaret eder, (ز) ZE durulabileceÄŸine ve geçilebileceÄŸine iÅŸaret eder; ama (لا) LÂ durmanın caiz olmadığını belirtir. (Ù‚) KAF’da geçmek daha uygun ise de durmak da caizdir. Ve (قف) KIF, (:.) ÜÇ NOKTA gibi ÅŸeyler vardır. ÇeÅŸitli duraklama iÅŸaretleri kullanılmıştır. Bu durak iÅŸareti harflerine, bunları belirleyen Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî (560/1165)’ye nisbetle “hurûfu secâvendiye” denilir. Bunlar da Kur’an-ı Kerim’in güzel okunması, anlam bütünlüğü içinde okunması bakımından faydalı iÅŸaretlerdir. Bizim bu zamanda kullandığımız Kur’an-ı Kerim’lerde okunuÅŸ hatalarını engellemek için (مد) med ve (قصر) kasr iÅŸaretleri de kullanılmıştır. Aynı harflerle yazılan heceler bazen uzun, bazen kısa okunur. Bunu Arapça bilenler kendileri çıkartırlar ama Arapça bilmeden Kur’an-ı Kerim okuyanlar için böyle bir iÅŸaret gerekmiÅŸtir.

[25]Bir okuma bütünlüğü, anlam bütünlüğü olan ayetler tamamlandığı zaman bir (ع) ‘AYN iÅŸareti konmuÅŸtur. Bu iÅŸaret, Kur’an-ı Kerim’i eÄŸer imam namazda okuyorsa iÅŸte burada anlam tamam oluyor, burada rükû edebilir.” diye rüku’ kelimesinin son harfi olan ‘AYN’dan gelmiÅŸ olabilir. Veyahut da aÅŸr dediÄŸimiz sözün ‘AYN’ından gelmiÅŸ olabilir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de evla olan, bu ‘AYN iÅŸaretlerinde kıraatin bitirilmesidir. Okunma sırasında da buna riayet edilmesi amacıyla Feyzü’l-Furkan Kur’an mealinde de bu ‘AYN duraklarına iÅŸaret edilmiÅŸ ve (â—Š) ÅŸelinde içinde sadece bir nokta olan iÅŸaret konulmuÅŸtur.

[26] DeÄŸiÅŸik dilllerde Kur’an tercemelerine bu linklerden ulaşılabilir: http://www.islamhouse.com/p/44622, http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_translations_of_the_Qur’an , http://www.maktabah.org/index.php/quran/35-translations/51-list-of-translations.html

[27]– KiÅŸi babasının yüzüne, anasının yüzüne baksa sevap kazanır. Kur’an-ı Kerim’e baksa sevap kazanır. Kâbe-i Müşerrefe’ye baksa sevap kazanır. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle, “Bu bana dinimi öğretiyor.” diye, hocasının yüzüne baksa sevap kazanır. Deryaya baksa, denizin enginliÄŸini düşünüp “Sübhânallâh, tebârekâllâh!” diye Allah’ın birliÄŸini düşünse, sevap kazanır.

[28]– Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim’in hatmini tavsiye etmiÅŸtir. Bu hususta tavsiyeleri, her ayda bir hatim indirilmesi tavsiyesi vardır. Kur’an-ı Kerim bizim bölümlememizde otuz cüz olduÄŸuna göre, her gün bir cüz okumak demektir. Arabî aylara göre 30 gün çeken aylarda otuz günde, 29 gün çeken aylarda da en sonuncuda iki cüz okuyarak otuz günde bitirmek olabilir. Adamına göre, “25 günde bitirilsin!”,  “20 günde bitirilsin! 15 günde bitirilsin! 10 günde bitirilsin!” diye tavsiyesi vardır.  Yedi günde bitirme hızlı okuyabilen bazı hafızlar için güzel bir usüldür. Ä°ÅŸte o zaman, bir günde okunan miktara menzil deniliyor. Hind baskıları, Pakistan baskıları bu yedi günlük yerleri iÅŸaret etmiÅŸlerdir. Çünkü onlarda buna riayet eden alim çok. Sonra üç günde okuma vardır. Yâni bir günde on cüz okuyarak. Ondan daha hızlı okumayı Peygamber Efendimiz mânâsı anlaşılmaz diye, yâni takip edilemez diye tavsiye buyurmamıştır.

[29]– Sizler ve bizler,  hem kendimiz öğreneceÄŸiz; hem de çoluk çocuÄŸumuza, çevremizde olan insanlara Kur’an-ı Kerim’in okunuÅŸunu öğreteceÄŸiz. Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceÄŸiz ki, gereÄŸince amel edelim. Allah-u Teâlâ ne buyurmuÅŸsa, buyruÄŸunu tutalım. Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım. Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine vâsıl olalım.

[30] – 4/Nisa, 174; 17/Ä°sra, 9.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Güzel Sözler

 

* İbadetin tadını alan kimse ibadetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü teâlâyı az tanıdığı için usanır.

* Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telafi edemez.

* Cahil kimseler, ilimle birbirlerine karşı övünürler. Onların ilimden nasibi sadece övünmeleridir.

* Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse, Allahü teâlâ, ona karşılık daha hayırlısını verir.

* Allahü teâlâyı unutmaktan büyük günah yoktur.

* Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır.

* Her kap içine bir şey konuldukça daralır. Ancak bilgi kabı bundan müstesnadır. O, bilgi konuldukça genişler.

* Bedeninle dünyada, kalbinle ahirette ol.

* Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır.

* Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.

* Eğer cahiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilaf olmazdı.

* İlim, insanı Allahü teâlânın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.

* Gönlü kırık, zavallı ve garip birini görürsen, yarasına merhem ol! Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme!

Zühd

1. Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak.

Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allahü teâlânın yüceliÄŸini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeÄŸi, te’min eder. (Hâris el-Muhâsibî)

2. Dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak.

Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir; dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir. (Hadîs-i şerîf-Câmi-üs-Sagîr)

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Maneviyatın Yükselişi

Geo Dergisi 2008 yılı Aralık ayında yayınladığı 36. sayısını, “İnsan Neden İnanır?” kapak konusu ile maneviyata ayırdı. Derginin Editörü Melih Kalfa maneviyatın önlenemez yükselişi konusunda bakın neler söylüyor: “Geçtiğimiz yüzyılda pek çok sosyolog, modern toplumlarda inancın gitgide zayıflayacağı, siyasi ve kültürel ağırlığının zamanla kaybolacağı tezini savunuyordu. Bugün çevremize baktığımızda, bunun doğru olmadığını görmek için uzman olmak gerekmiyor. Tersine, 30-40 yıl öncesine kıyasla çok daha inanç yoğun bir dünyada yaşıyoruz. Latin Amerika’da, Kuzey ve Güney Kore’de, Çin’de Hıristiyanların, başta Asya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde Müslümanların sayısı hızla artıyor. Batılı, laik toplumlarda durum farklı değil. Büyük dinlerin çatısı altına girmeyenler, neredeyse köşe başlarında sunulan bir Uzakdoğu öğretisi yorumunu hayatına katarak tinsel bir boşluğu doldurmaya çalışıyor. 

Geniş kesimlerden insanlar, laik, akıl merkezliliğin salık verdiği evrensel doğrulara inat, kendi başlarına “enerjilerle” ilişki kurmanın yollarını arıyor. Boş zamanını, olağan hayatından daha esaslı şeylere dokunabileceğini vaat eden kurslarda, toplantılarda geçiriyor. Hatta din serbestîsinin olduğu demokratik ülkelerde, çağın insanı farklı inanç sistemlerini ve ritüelleri harmanlayarak kendi dinî potpurisini oluşturma eğiliminde. Hem Müslüman, hem biraz Zen Budist olup şık bir Noel ayinine katılmak artık tuhaf karşılanmıyor. Size de tanıdık geliyor mu?

Tarihten daha eski olan bu sorunun yanıtını vermek kolay değil elbette. Aydınlanmanın ünlü düşünürlerinden Voltaire meselenin özüne hayli yaklaşmıştı belki de. “Tanrı olmasaydı insan onu icat etmek zorunda kalırdı” diyordu 18. yüzyılda. Dikkatlice okuduğunuzda, “insan olma yolunda” bulunduğumuz evreyi göreceksiniz. Ve kolektif hayal gücümüzün henüz hayal bile edemediğimiz potansiyelini.”

geo_dergi.jpgDerginin ilerleyen sayfalarında; bilgi toplumu olmanın getirdiği teknolojik imkanlara rağmen, insanların dine ve maneviyata olan ihtiyacının artıyor olmasına dikkat çekiliyor. 21. yüzyıl insanının, yalnızca akılcılıkla kavranan bir dünyanın ‘mekanik taşlaşmasına’ isyan ettiği ifade ediliyor. Modern insanın bir sorgulamanın eşiğinde olduğu şu cümlelerle vurgulanıyor: “çelişkili gibi görünse de, sözde en ileri akılcılık ile en büyük mana eksikliğini eşzamanlı yaşadığımız şimdilerde, nişlerden ve alt kültürlerden aslında bireyin o bildik varoluşsal soruları yeniden su üstüne çıkıyor: Kimim ben? Yaşamın anlamı nedir? İnsanoğlu, alt tarafı rastlantının ürünü olduğu şüphesine öteden beri tahammül edemiyor… İnsan, kültür çevresinden, mezhebinden, refah düzeyinden bağımsız olarak şüphe götürmeyen son bir sebep arayışında. “”Neden?” sorusunun yanıtını kendi adına bulması gerekiyor.”

Bilim, insanın ve maddi evrenin varoluşu konusunda “nasıl?” sorusuna eksik de olsa bir cevap bulabildi. Ama “niçin?” sorusunu cevapsız bıraktı. Uçsuz bucaksız evren ve içindekiler, maddi-manevi mükemmel cihazlarla donatılan insan ve diğer canlılar niçin var edildi? Etrafımızda olup biten hadiseler, doğumlar, ölümler, değişimler, dönüşümler ve daha pekçok karmaşık şeyin anlamı ne? Ölüm ötesinde neler var? bu ve buna benzer sorulara bilim tatmin edici cevap veremedi. Dinlerden gelen yanıtları ise metafizik diye yaftalayarak, bilim dışı ilan etti. Ancak soruların varlığı devam etti. Geo Dergisinin bu sayısını metafizik alana itilen bu sorulara yanıt bulma arayışına ayırması bize anlamlı geldi. Dergide çağdaş insanın nedensellik ve akılcılık ilkelerine göre yetiştirildiği, bu nedenle sezgisel olanın açlığını çektiği ifade edilmektedir. Paradigmaların değiştiği, insanın değerlerini yeniden gözden geçirmeye zorlandığı tarihsel kırılma noktalarında mistik hareketlerin ortaya çıktığı vurgulanmaktadır.

“Kendinden ötesine duyulan arzu sıklıkla otuzlu yaşların sonunda, yetişkin kişi varaoluşsal sorulara yöneldiğinde ortaya çıkar: Hayatım böyle mi olmalıydı? Anlamı ne? Gerçekten önemli olan ne? Din psikologlarına göre bu yıllar “dönüşüm” yaşı. İnancın “içimizdeki ruhsal servet” olduğunun bu yaşta bilincine varılıyor. İnsan inanma yeteneğine sahip, çünkü ötesini, varlığın tersi olan hiçliği tasavvur edebiliyor. Ancak bu bilinç onu yalnızlaştıryor, tedirgin ve tehdit ediyor. İnsan beyni aşkınlığa ulaşabilecek durumda olduğundan, güvenliğe ve sınırlamalara ihtiyaç duyuyor. İnsan inanıyor, çünkü varlığından ötesini düşündüğünde, varabileceği bir yurda gereksinimi var. Bir cennet. Başının üzerinde metafizik bir çatı; Tanrı. Ya da en yüce varlık. Veya varlık sebebi. Ya da sonsuz öz. Biricik ruh. Boşluk. Nirvana. Mutlak bilinç. Prana. Aura. Yurdun binbir adı ve şekli var. Düşünen insan yanıtlar almak istiyor. Dahası varlığının tanınmasını da.”

Christian Schüle imzasıyla Geo Dergisi’nde yayınlanan “Neden İnanırız” adlı makalede, modernizmin insan ruhunda açtığı manevi yaralara insanlığın inanç eksenli bulduğu çözümler analiz edilmiş. Meraklısını dergiye havale ediyoruz…

Geo Dergisi. Aralık 2008. Sayı:36. Ciner Yayıncılık. İstanbul.


Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Ä°slam’ı Nasıl Öğrenebiliriz?

Dini anlama ve yorumlamada referans sistemlerimiz arasında yer alan Kur’an ve Sünneti gerek lafız-mana ilişkisi ve gerekse konulu bağlamlarda değerlendirirken üzerinde durulması gereken sorunlardan biri usül sorunlardır. Bilindiği gibi dinde hakikati, Allah’ın maksadı ortaya koyar. Bu sebeple din bilginleri, Allah’ın buyruklarındaki maksadı ortaya çıkarmak için doğru bir akıl yürütme sayesinde elde edilen neticeye bizi ulaştırmada bir vasıta olan değişik yöntemler geliştirmişlerdir.,

Örneğin, bunlar arasında yorum tekelciliği,  te’vil, hermenötik, cerh ve ta’dil, geleneğin dinileştirilmesi ve dini metinleri literal açıdan yorumlama gibi örnekler sayılabilir. Özellikle bunlardan bazıları dini anlamada değil katkı sağlamak, bizatihi dini anlamanın önünde engel de teşkil etmektedirler. Hele hele hadisleri cerh ve ta’dile tabi tutmadan yorumlama çok farklı din anlayışı ve algılarını ortaya çıkaracaktır.  Bu sebeple “ben müslümanım” diyen her müminin evvela Allah ve resulünün maksatlarını anlayabilmek için azami çaba sarfetmesi tartışılmaz bir gerçektir.

Çünkü biz, tek başımıza dünyaya geldik ve tek başımıza Rabbin huzuruna çıkacağız ve yaptıklarımızdan hesap vereceğiz. Bu açıdan, dindarlığımızı şekillendiren din anlayışımızın sağlam temeller üzerine oturtulması noktasında herkes kendi içinde bir iç muhasebe ya da eleştiri yapmak zorundadır. Bu gerek lafız mana ilişkileri ve gerekse dinin tüm boyutları arasındaki algılama biçiminden sürdürülmelidir. Özellikle kendisini ‘öncü’ konumunda hisseden Müslümanların başta Arapça ve Usûl-i Fıkıh (mümkünse kelamcı usulcülerin) alanındaki eserlerinden istifade ederek Kur’an ve sünneti anlamada bir yöntem edinebilir. Elbette buna bağlı olarak Ulûmü’l-Hadîs, Ulûmü’l-Kur’an gibi usul kitaplarının yanında; Ragıb el-İsfehânî’nin el-Müfredât’ı, Cürcanî’nin et-Ta’rîfat’ı gibi ıstılahlarla ilgili ciddi anlamdaki kitaplardan bir bilgilenme süreci yaşamalıyız. Bir nevi bunlar, Kur’an ve sünneti anlamada bizim için ana malzemeleri oluşturacaktır.

Dini metinleri anlama ve yorumlama çalışmalarımız belli bir sistem dâhilinde gitmediği sürece  “ne söylersen gider” anlayışına dayalı post-modern söylemler İslam konusunda bizleri sorunu çözelim derken, daha çok karmaşık hale getirmeye sürükleyebilir. Aksi takdirde biz, ne dediğini bilen, ayağı yere basan, söylem ve eylemiyle örnek oluşturacak ideal Müslüman inşası yerine, kendi içinde kavgalı, çevresiyle geçimsiz ve içinde yaşadığı toplumundan kopuk  “şaşırmışlar” ordusu yetiştirebiliriz. Eğer mümkünse, başta Kur’an ve sünnet olmak üzere din alanında üretilen metinler mirasımızı ilmine ve ahlakına güvenilir bir âlimin rehberliğinde ya da grup çalışmaları yöntemiyle götürmek daha sağlıklı sonuçlara ulaştırır.

Maalesef günümüzde yukarıda sözünü ettiğimiz âlet ilimlerden mahrum bir şekilde sürdürülen teke tek Kur’an ve sünneti anlama çabaları çoğu gencimizi çıkmaz düşünce ve inanç sorunlarının içine itmiştir. Hatta böylesi anlayışlar, 1400 yıllık ümmetin ürettiği ilmi ve irfani birikimi Kur’an ve sünneti anlamanın önünde bir engel olarak görme yanlışına da düşmüşlerdir. Hâlbuki yapılması gereken fundamentalist bir yaklaşım yerine, geleneğimizi eleştirel bir filtreden geçirip alınacak ve atılacakları tespit etmektir.

Önyargılı ve kaba böylesi bakış açıları, İslam’ın geçmiş zengin kültürel mirası hakkında olumsuz imajlar oluşturdukları için genç nesillerin hem geçmiş mirasımız ve hem de gelecek hakkındaki ümitlerini berhava etmektedir. Bu sebeple, dini literatürümüzü anlamada lafızcı bir söylemi benimseyen anlayışlar kadar mevcut üretilen mirasla yetinelim diyen muhafazakâr söylemin her ikisi de büyük yanlışlar yapmaktadır ve yapmışlardır da. Bu her iki uç söylemin bağnaz, itici, bıktırıcı ve işlevsiz dili, İslam’ın çağın idrakine sunulmasında iç sorunları tetiklemiş ve genç nesiller üzerinde heyecan yaratılmasını önlemiştir.

Böyle bir vasatta, yeni bir davet fıkhı, yeni bir devrimci akide ve yeni bir nebevî siyer dili ve davet stratejisi geliştirmek zordur. S. Kutup’un “Yeni Kur’an Nesli” dediği, hem anlama ve hem de yaşama noktasında örnek nesiller yetiştirilmezse, ne kendi coğrafyamızda ve ne de diğer coğrafyalarda olup-bitenleri anlamamız zordur. Ancak, dünyada meydana gelen olayların arka planını iyi okumak için doğru din anlayışına ve bilinç düzeyi yüksekliğine ihtiyaç vardır. Yoksa emperyalizmin önümüze diktiği duvarları aşmak kolay olmayacaktır.

Netice, İslam’ın kök değerleri doğru bir yöntemle kavratılmalıdır. Çünkü din dili sorunu halledilmeden inanç ve düşünce sorunları halledilemeyecektir. Böylece asırların biriktirdiği defolu İslam anlayışı ve yorumları eleştirel akla da tabi tutulamayacaktır. Allah’ın maksadını anlamada doğru bir yöntem olmazsa olmaz bir ilkedir. Bu ilke sayesinde hayatlı bir din gerçeğinden ancak dinli bir hayat gerçeğine ulaşılabilir.

Ramazan Altıntaş.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Bir Yok Oluş Örneği: Karun ve İblis

Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. 29/64 Şu yeryüzünde, kimler yaşadı ve neler yaptılar. Şu üzerinde gezindiğimiz yerler, sahiplendiğimiz beldeler bizlerden önce kimlerin yurduydu? Bizlerden sonra kimlere yurt olacaklar? Bu böyle kıyamete kadar devam edip gidecek.

Kur’an-ı Kerimdeki “Karun” kıssasını hepimiz biliyoruz. Rabbimiz celle ÅŸanuhu kitabında “Karun” u bize şöyle tanıtır “Biz ona öyle hazineler vermiÅŸtik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. 28/76” Åžu hadiseyi zihninizde bir canlandırınız. Böyle bir varlık sahibi olmayı kimler istemez? O toplulukta yaÅŸayanlar “Karun” a gıptayla bakıyor “Dünya hayatını arzulayanlar: KeÅŸke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı 28/79” diyordu. Yani imrenilecek bir durumdaydı. Karun yalnızca zengin ve varlıklı biri deÄŸil, aynı zamanda bilgili birisi idi “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi 28/78”

Karun’un zengin ve varlıklı, hem de bilgili kişiliği ile yaşadığı toplumda saygı değer birisi olduğunu Kur’an dan öğreniyoruz. Peki, Karun’u helâk olmaya sürükleyen şeyler nelerdi?