Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Anlamada Yeni Bir Yaklaşım-1

Kur’an-ı Kerim’in önemi ve deÄŸeri tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Bu hususta selef-i sâlihîn ve büyük alimlerimiz tarafından pek çok eser te’lif edilmiÅŸ, Kur’an-ı Kerim’in faziletini anlatan ciltlerce kitap yazılmıştır.

Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma (KAB) çalışmalarına bir katkı olması amacıyla  Kur’an okumalarım çerçevesinde Kur’an’ı anlamada yeni bir yaklaşım olarak faydalı olacağını düşündüğüm bazı şeyleri yazılı olarak siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim. İşte bu yazımda sizlere Kur’an’ı dıştan, sonraki yazı(ları)mda da içten tanıtmaya çalışacağım.

Çünkü Kur’an’ın içini tanımadan önce onu dıştan genel olarak tanımamız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi, toplanması, yazısı, görünüşü ve diÄŸer yönleriyle ilgili bu bilgileri bilmek oldukça önemlidir.

Elimizde bulunan bu kitap Kur’an :

Son vahiy dini İslam’ın kutsal kitabı; yalnız Araplara değil, yeryüzündeki tüm insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir “Kılavuz”dur.

Kur’an, Allah tarafından değişik vahiy şekilleriyle Peygamberimiz’e indirilen, Fatiha’dan başlayıp Nâs suresinin sonuna kadar 114 sure  ve 6236 ayet olarak  İmam Mushaf’ın iki kapağı arasında yazılan, tevatürle (kendilerinin yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından) nakledilen; okunması, yüzüne bakılması ibadet olan ve tilavetiyle ibadet edilen; geçmişin ve geleceğin bütün ilimleri içinde olan, kendisine has bir çok özellikler taşıyan ve benzerinin yapılması konusunda bugüne kadar herkesi aciz bırakan bundan sonrada da bırakacak olan; peygamberi, cinleri ve bütün insanları muhatap alan Arapça mucizevî ayetler bütünü; Allah’ın ses ve harflerden bağımsız olarak zâtı ile kâim olan nefsî kelamıdır ve manalardan ibarettir.[1]

Kur’an “okunan kitap” demektir. Yazılı olan şeye “kitap” denildiği gibi, okunan ilâhî vahye de “Kur’an” denilmiştir. Kur’an kelimesi 68 kadar ayette bizzat geçmektedir.

Kur’an,  daha önce  Allah tarafından elçilerine gönderilmiş sahifelerden ve Tevrat, Zebur ve İncil’den sonra onların asıllarını da içine alan ve o asılları tasdik eden ilâhî vahyin bozulmamış en son ve sonsuz ışığı ve halkasıdır. [2]

Kur’an’ın, Kur’an-ı Kerim, Mushaf, Nûr, Hüdâ, Furkan, Zikir, Hakîm ve Kitap en meşhur isimleri olmakla beraber kendi ayetlerinde ve hadislerde geçen isim ve sıfatları alimlerin tespitine göre 100 civarındadır.

Lafzen ve manen Allah Teala’nın HAK kelamıdır. İnanıyoruz ki bir benzeri yazılamamıştır ve kıyamete kadar da yazılamayacaktır. [3]

Kur’an önce, Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği bir şekilde Lehvh-i Mahfuz’a, oradan dünya semasındaki Beytü’l-İzzet’e, oradan da Cebrail vasıtası ile veya değişik vahiy yollarıyla Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’e indirilmiştir.[4]

Vahiy, başkalarının da görebildiği, hissedebildiği, insanın duyularını zorlayan şiddetli bir olaydır.

Peygamberlere vahyin geliş şekilleri; uykuda rüya ile, perde arkasından, perdesiz, melek ile ve kalbine ilham edilmesiyledir.

Kur’an-ı Kerim, miladi 610 tarihinden Efendimiz’in vefat ettiÄŸi 632 tarihine kadar;  13 yılı Mekke 10 yılı Medine’de olmak üzere toplam 23 yılı (22 sene, 2 ay, 22 gün) kapsayan bir zaman süreci içinde oluÅŸmuÅŸ bir konuÅŸmanın tümünden ibarettir.  Bu zaman içinde ayet ayet, sure sure inmeye devam etmiÅŸtir.[5]

Kur’an’ın –müslüman müelliflerce sayılan- kelimelerinin sayısı 77.934 tür.

Kur’an, Allah’ın bu dünyaya söylediği sözdür. Lafzen Arapça[6] inmiş ve hep Arap alfabesi ile Kureyş lehçesi[7] üzerine yazılmış ve okunmuştur.[8]

Kur’an ayetleri hiçbir sebebe bağlı olmaksızın doğrudan Allah tarafından indirildiği gibi, özel sebeplere bağlantılı olarakta nazil olmuştur. Her ayetin mutlaka bilinen bir iniş sebebi olmayabilir, iniş sebebi bizzat ayetin kendisidir.

Peygamberimizin vefatından sonra Ebû Bekir radiyallahu anh zamanında sayfalarda ve hafızalardaki Kur’an belirlenmiş şartlara riayet edilerek Mushaf haline, toplu olarak yazılı kitap haline getirildi. Son nazil olan ayetten sonra Peygamberimiz en kuvvetli rivayete göre dokuz gece yaşamıştır. Tabidir ki, bu kadar müddet içinde surelerin ve ayetlerinin kitap halinde  tertibine peygamberimiz hayatta iken imkan bulunamazdı.

Kur’an yazısı ilk başta noktasız ve harekesizdi. Onun harflerinin ilk noktalanması ve harekelenmesi Emevi halifesi Abdülmelik b Mervan (ö. 65/684) zamanında Ebu’l Esved Ed-Düeli (69/688) tarafından yapıldı.

Kur’an yazısı harflerin aldığı şekle, noktalama usulüne ve kullanılış tarzına göre değişik isimler alır. Başlıca yazı tipleri: Ma’kılî, kûfî, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, terkî ve rik’a’dır. Son altı hatt çeşidine İslam hatt geleneğine göre “aklâm-ı sitte-altı kalem” denilir ki, diğer yazı çeşitleri bunlardan türetilmiştir.

***

Kur’an-ı Kerim 114 suredir. Sure, ayetlerden oluÅŸan, her birinin özel ismi olan Kur’an-ı Kerim bölümlerinin adıdır.[9]

Sureler ve ayetler Mekkî (Mekke’de inen) ve Medenî (Medine’de inen) olarak isimlendirilir. Surelerin bazıları tam olarak Mekke’de ya da Medine’de inmiştir. 12 surede ihtilaf olmakla beraber günümüzde yaygın olan görüşe göre surelerin 86’sı Mekkî, 28’i Medenî’dir. Bazı Mekkî surelerde Medenî ayetler, Medenî surelerde de Mekkî ayetler bulunur.[10]

Mekkî sureler ve ayetler kısa cümleli ve vurguludur, iman ağırlıklıdır, müşriklerin inançlarını, bazı adet ve ahlaki yapılarını tenkide tabi tutar, heyacan dolu ayetlerdir.

Medenî sureler ve ayetler ise ehl-i kitap ve münafıklardan bahseder, uzundur ve hüküm bildirir;  sade bir dil taşır, beşerî, siyâsî, ictimâî, ticârî ahkâmı bildiren, emir ve hüküm ayetleri ağırlık taşır.

Sureler uzunluklarına göre es-seb’u’t-tıvâl (2-9. sureler), el-mi’ûn (ayetleri 100’den fazla olanlar, 10-35. sureler), el-mesânî (ayetleri 100’den aşağı olanlar, 36-49. sureler.) ve el-mufassal (50-114. sureler) şeklinde de sınıflandırılır.

***

Kur’an Fatiha suresi ile başlar Nâs suresi ile biter.

Kur’an surelerinin sıralamasını, ayetlerinin hangi sureye ve hangi sıraya konulacağını, yerlerinin belirlenmesini  -genel kabule göre- Peygamberimiz bildirmiştir. Osman radiyallahu anh zamanında toplanan Mushaf’ın tertibi üzerinde ashabın ittifak etmesi, surelerin ve ayetlerin tertibinin vahye dayalı olduğunun delilidir.

Kur’an-ı Kerim sûrelerden, sûreler de ayetlerden meydana gelir.

Sure başlarındaki besmeleler -Fatiha hariç- sureden bir ayet sayılmaz.

Kur’an okumak isteyen kişi Eûzü[11] ve Besmele ile başlar. Yalnız Tevbe suresinin başından okuyan kişi besmele çekmez. Diğer bütün surelerin evvelinde besmele çekilir.

Kur’an’ın en uzun suresi 2/Bakara (286 ayet), en kısa suresi 108/Kevser’dir (3 ayet).

İlk inen sure Fatiha Mekke’de, son inen sure 110/Nasr suresi de yine Mekke’de (Veda Haccında) inmiştir. Nasr suresi Mekke’de inmesine rağmen hicretten sonra nazil olduğu için Medenî’dir.

Her surenin en az bir veya birden fazla ismi vardır.[12]

Kur’an surelerinden 29 tanesi Hurufu Mukatta’a ile başlar.[13]

Kur’an B (ب) harfi ile başlar S (س) harfi ile biter (بَسْ BES= Farsça’da YETER anlamına gelir).

Kur’an’da 114 besmele vardır. Besmele’nin 113 tanesi sure başlarında, biri ise Neml suresinin içindedir.[14]

Berae (9/Tevbe) suresinin başında besmele bulunmamaktadır ve başında besmele olmayan tek suredir.

Kur’an 6236 ayettir. Ayet,  surelerin bir mana veya bir hüküm ifade eden her bir  bölümüne verilen isim.  Veya,  surelerin harf veya kelime gruplarına verilen isim.[15]

Ä°lk inen ayetler 96/Alak suresinin ilk 5 ayetidir.[16]

En uzun ayeti Müdâyene-borçlanma (2/282) ayetidir, bir sayfadır.

Bu ayetlerin bir kısmı muhkem, kuvvetli, mânâsı hemen âşikâr anlaşılabilen, kendisinden hüküm çıkarılabilen ayetlerdir. Bir kısmı da insanların hepsinin anlayamayacağı esrarlı, rumuzlu, müteşabih ayetlerdir.[17] Bu yüzden Kur’an’dan herkes anlar ama Kur’an’ı herkes anlayamaz.  Eğer Allah kelamının gerçek güzelliği, harflerinin kisvesine bürünmemiş olsaydı, Kur’an’ı dinlemek için arş ve arz yerinde duramazlardı. İnsan bu kelamın büyüklüğünü, yaratılışındaki anlayış derecesine göre kavrar ve herkes, Allah’ın bir hikmeti olarak, ondan kendisine taksim olunan bir anlayış miktarınca nasibini alır.

Kur’an’ın ana gayesi, Kur’an’ın kendi ifadesiyle, yeryüzünün halifesi; kısmen kendisine idare yetkisi verilmiş bu dünyanın vekili olarak sınırlı yöneticisi olan insana  iki cepheli –dünya ve ahiret- ışık tutmaktan ibarettir.

Kur’an’ın temel konuları tevhid, risalet ve ahirettir.

Bu ana gaye ve temel konuların anlatılması için bir çok peygamber ve elçi gönderilmiş, Kur’an  bunlardan sadece 25 peygamberin ismini zikreder.

Kur’an’da 88 yerde “Ey iman edenler!” hitabı vardır. Allah lafzı  2697 sayısı ile Kur’an’da en çok geçen lazfızdır. İlah, Allâhümme lafızları ve Allah’ın diğer isimleri bu sayıdan hariçtir.

Kur’an, 7 tanesi mütevatir (Kırâat-i Seb’a) 3 tanesi meşhur yolla olmak üzere 10 değişik kırâat (Kıraat-i Aşere) ve onların ravilerinin farklı rivayetleri ile okunur.[18] Kıraat imamlarının ittifak ettikleri şeylere muhalefet etmek haramdır.

Türkiye’de Kur’an Asım kıraatinin Hafs rivayeti ile okunur.[19]

Kur’an’ı Kerim’de 14 secde ayeti vardır.[20] Bunun dışında bazı ayetler konularına göre de isimlendirilirler. Mesela, Ayete’l-Kürsi gibi…

Tecvid, Kur’an’ı güzel okuma kaidelerini öğreten bir ilimdir. Şer’î ilimler içerisinde tecvid ilmi kadar hocaya ihtiyaç hissettiren başka bir ilim yoktur.

Hakiki manada yapılan Kur’an okumasında dil, akıl ve kalb ortak olarak vazife görür: Dilin görevi, tertil ile harflere hakkını vererek okumak; aklın vazifesi, manaların tefsirini yapmak; kalbin görevi ise okunanın etkisi altında kalmak ve kendisine çeki düzen vermektir. Binaenaleyh dil ile okunur, akıl ile terceme edilir, kalb ise ders alır.

Alimlerimiz, dinimizi öğrenmek veya Kur’an okumak ve dinlemek maksadıyla toplantılar yapılmasını ve bu toplantılara güzel sesli okuyucuların kıraatları ile son verilmesini güzel ve hoş bulmuşlardır.

***

Elimizde bulunan ve yaygın olarak kullanılan Kur’an baskısı, 600 sayfa, 30 cüz, 120 hizbdir. Her cüz 20, her hizb 5 sayfadır.[21] Ramazan ayında teravihlerde  ve mukabelelerde hergün en az bir cüz okunarak bir ayda hatim yapılır.

Cüz, hizb ve secde ayetlerinin işaretleri sayfaların kenarlarında süslü olarak gösterilir.[22]

Sure baÅŸlarındaki süslü bölümlerde surenin adı, ayet sayısı, Mekkî veya Medenî oluÅŸu yazılıdır. Bu çerçeve içindeki bu isimler Kur’an-ı Kerim’den deÄŸildir, sonradan eklenen bu kısımlar Kur’an-ı Kerim’in o bölümünün bilinmesi içindir.[23]

Ayetlerler içinde ve arasında 10  değişik durak işareti kullanılmıştır.[24] Bunlardan ‘AYN (عين) durağı 550 civarındadır. [25]

Namazlarda ancak Kur’an’ın Arapça aslı okunur.

Ne kadar güzel bir şekilde terceme edilirse edilsin, hiçbir terceme/meal Kur’an’ın Arapça aslının yerini tutamaz. Meal Kur’an olmadığı için abdestsiz okunabilir, ancak mealde Kur’an ayetleri varsa sayfadaki o bölüme zaruret halleri dışında dokunulmaz.

Kur’an’ı başka bir dilde ifade etmek olan meal çalışması çok kere birden fazla mana ifade eden bir kelimede ve/veya gramatik yönden çeşitli tahlillere açık bir ibarede saklı bulunan anlamlardan birini seçme ya da muhtemel anlamlardan tercihe şayan olanını belirleme işidir.

Seslendirilmiş (vahy-i metlüv), okunur hale getirilmiş vahyin adı olan Kur’an-ı Kerimin –metnin ifade ettiği bütün manalarını aktararak- başka bir dile tercemesi imkansızdır. Dolayısıyla Kur’an ile ilgili fıkhî hükümler, terceme için geçerli olmaz ve en önemlisi, terceme, hüküm çıkarma bakımından hukuki bir kaynak niteliğini taşımaz.

Kur’an, Arapça bilmeyen yabancı topluluklar tarafından anlaşılması için İslam’ın ilk yıllarından itibaren değişik dillere tercemesi yapılmış, daha sonra geniş açıklaması olan tefsirler yazılmış; gerek terceme ve gerekse tefsir çalışmaları devam etmektedir. Kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an’ın ilk tercemesinin Farsça ve Berber dillerinde olduğu nakledilir.[26]

Acil hallerde Allah’ın mesajını anlayıp gereğince hareket etmek gayesiyle  Kur’an’a yaraşan saygı ve hürmet içinde Kur’an’a abdestsiz dokunulabilir, ezbere okunabilir ise de, sevab, fazilet ve takvaya en yakın olanı abdestli okumaktır. Gusül abdesti alması gereken kadın ve erkek ezbere veya yüzünden okuyamaz, dokunamaz. Gayri müslümler bu konunun  dışındadır.

***

Kurân, İslam hukukunun ilk ve değişmez kaynağıdır.

İçinde yer alan hükümler, emir ve yasaklar insanların gücü yeteceği ölçüdedir.

Dünyada en çok okunan ve en çok ezberlenen kitaptır. Mukaddes kitaplarını ezberleyebilme kabiliyeti, Allah tarafından Muhammed ümmetine verilmiş en şerefli bir lütuf ve mazhariyettir. Kur’an’ı ezberlemek ve öğretmek farz-ı kifayedir. Kur’an’dan mümkün olduğu kadar fazla miktarın ezberlenmesi, samimi her müslümanın arzulayacağı bir şeydir.

Kur’an Allah ve Resülünün bizlere emanetidir.

Allah’ın bizlere en muazzam lütfu, ikramı ve çok büyük bir nimetidir.

Kur’an hem insanları ve hem de cinleri muhatap alır.

Kur’an her seviyedeki insana anlayacağı şekilde ve seviyede hitap eder.

İçinde geçmişin ve geleğin bütün ilimlerini barındırır.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir zenginliktir, onu elde edene fakirlik yoktur.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an ÅŸefaati kabul buyrulan bir ÅŸefaatçidir.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir ucu Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yed-i kudretinde, elinde; bir ucu da bizim elimizde olan bir iptir.

Ä°nanıyoruz ki sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz,

Ä°nanıyoruz ki Kur’an inanan insana açılır ve kolaylaÅŸtırılır.

Kur’an-ı Kerim’i anlamanın, Kur’an-ı Kerim ehli olmanın, Kur’an-ı Kerim’in mânâlarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmek, tanımak, kendisini sevmek ve sünnetine riâyet etmekle mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’in yüzüne bakmak bile sevaptır. Yâni insan okuma bilmese bile, bu Allah’ın kelâmıdır diye yüzüne baksa, sevap kazanır.[27] Sahabe-i kiram çoÄŸu yüzünden Kur’an okurlar ve Mushaf’a bakmaksızın evlerinden çıkmayı doÄŸru bulmazlardı.

Kur’an-ı Kerim’i okumak zikirdir ve çok sevaplıdır, bir harfine en az on sevap verilir.

Kur’an-ı Kerim’in başından okunup sonunda bitirilmesine, yâni 114 sûreyi okuyup, Fâtiha’dan baÅŸlayıp Kul eûzü birabbin-nâs‘de bitirmeye hatim denilir. Hatim mühür demek. Yani bir ÅŸeyi tamamlayıp, sonra onu baÄŸlamak, mühürlemek mânâsına gelir.[28]

Daha fazla okuma imkanına sahip olmayanlar için, senede iki defa Kur’an’ın aslını hatmetmek lazımdır.

Kur’an-ı Kerim Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne göklerden ve yerden ve göklerdeki, yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her ÅŸeyden daha sevimli ve daha sevgili bir varlıktır.[29].

Kur’an-ı Kerim alışılmış manada bir kitap üslubundan ziyade, kendisinde hitabet üslubu hakim olan örneksiz ve ulaşılmaz bir edebiyat ve belaÄŸat ÅŸah-eseridir.

Kur’an-ı Kerim’in anlatım üslubunun akışı baÅŸtan sonuna kadar aynîlik göstermez. Konular deÄŸiÅŸtikçe anlatım tarzının akışı da kıvrımlar gösteren bir çizgi üzerinde sürüp gider ve renk renk, birbirinden güzel ahenklerin birleÅŸmesinden insan ruhunu okÅŸayan bir ses musikisi meydana getirir.

Kur’an, dünyanın dinî, sosyal ve politik tarihini, bilebildiğimiz başka herhangi bir olaydan çok daha köklü bir şekilde etkilemiştir.

Kur’an, herşeyden önce inanca götüren en geçerli yol olarak akla önem verir ve insan varlığını ruhsal ve fiziksel (ve dolayısıyla sosyal) planda parçalara bölünmez bir bütün olarak görür.

***

Buraya kadar Kur’an’ın ne olduğunu anlattık. Biraz da ne olmadığını belirtmekte fayda vardır.

Kur’an sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, dahi insan peygamber sözü de deÄŸildir.

Kur’an ÅŸeytan, cin, kahin, sapık, ÅŸair ve deli sözü de deÄŸildir.

Kur’an bir rüya, hayal yahut hevasından konuÅŸan bir insan sözü de deÄŸildir.

Kur’an eskilerin masalları, günü geçmiÅŸ, miadını doldurmuÅŸ bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an bir ÅŸaka ve eÄŸlence sözü de deÄŸildir.

Kur’an ibadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an sadece mezarlıklarda ölülere okunan bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an büyü, sihir ve fal yapma için okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an kendisiyle olaÄŸanüstü bir takım olayların gerçekleÅŸtirildiÄŸi bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an, bir tarih, hukuk, astronomi, matematik, fizik, müzik vs. kitabı da değildir.

***

Kur’an, kulların dosdoÄŸru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı yaÅŸamak ve sonuçta ahiret mutluluÄŸunu kazanmak için gerekli tüm temel prensipleri ihtiva eden HAKK, YÃœCE, NÛR, ŞİFA olan bir HÄ°DAYET REHBERÄ°, yolunu kaybetmiÅŸ “tüm insanlara, Amerikalı’ya, Çinli’ye, Japon’a, Afrikalı’ya, Rus’a, Ä°ngiliz’e, Türk’e, önceki kullanım kılavuzlarını tahrif ederek kendi nesillerine ihanet edenlere, kılavuzları getiren elçilere kasd edip öldürenlerin torunlarına, kendisini arayan kaybolmuÅŸlara, Allah’ın hidayet dilediklerine bir ‘Kullanım Kılavuzu’ dur.”

“Muhakkak ki bize Rabbimiz’den bir delil olarak mucizelerle Muhammed  sallallahu aleyhi vesellem geldi ve bize apaçık bir nur olarak Kur’an indi. Gerçekten, bu Kur’an, insanları en doÄŸru yola iletir ve yararlı iÅŸler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduÄŸunu müjdeler.”[30]  

Her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek ÅŸekilde okur ve okuduklarımız doÄŸrultusunda yaÅŸar isek, Allah celle celalüh, bizlere, dünya ve âhiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceÄŸimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Gönüllerimizde, gerçek sevginin tadının tattırılması dileÄŸiyle…

Mahmud Salih

13 Rebiul Evvel 1431/27.02. 2010

www.idealyol.com

 Kaynaklar:

Akpınar, Ali, Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı, 3. bs., Konya 2007.

Birışık, Abdülhamit, “Kur’an” maddesi, DİA, XXVI/383-388. Ankara 2002.

Coşan, Mahmud Esad, 29.09.’98  Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/F45B6017-81E8-436B-8C27-A694E4F13A4E.aspx ,

Coşan, Mahmud Esad, 06.10.’98 Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/BFAE0190-2614-4549-9F40-A8780A1D3DE0.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 04.02.’03YAD Konuşması, http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 31.10.’01 Berat Kandili Tebriği, http://www.iskenderpasa.com/632DA4F0-669A-4238-AE1D-27D5D7F05BA0.aspx

Döndüren, Hamdi, Yengin, Naci, “Kur’an” maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi, III/405-411.

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı: meal-tefsir, I-III, İst. 1999.

Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 4. bs., Server İletişim, İstanbul 2007.

Görgün, Tahsin, “Kur’an: Mahiyeti” maddesi, DİA, XXVI/388-389. Ankara 2002.

Havva, Said, el-Esas fi’t-Tefsir, (terc. M. Beşir Eryarsoy  vd.), c.I,  İst. 1989.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Nüzûlü ne Kırâati, Konya 1981.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri,  8.bs., İst. 2000.

Karlığa, Bekir, Kur’an-ı Kerim’e Giriş, İbn Kesir Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri Tercemesi, c.I, İst.1983.

Khalid, Mahmood Shaikh, A Study of The Qur’an & Its Teachings, IQRA, Chicago 1999.

Oral, Rıfat, Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma Klasörü, İrfander, Konya 2009.

Oral, Rıfat, Kur’an’la Buluşmak:mealler ve okuma yöntemleri , İrfander, Konya 2008.

Sadak, Bekir, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, İst. 2009.


[1]– Onda bizden önceki ümmetlerin halleri, kıssaları, hikâyeleri; bizden sonra dünyanın ve insanların başına geleceklerin, ahiretin, olacak olanların haberi vardır. Hangi dinin, inancın, dünyadaki hangi kavmin ne kusuru olduÄŸu, Allah katında makbul ve doÄŸru inancın nasıl olması gerektiÄŸi onda belirtilmiÅŸtir. O bakımdan insanlığın kurtarıcısıdır.

O, cennetin nasıl kazanılacağını, cehennemden nasıl kurtulunacağını kesin çizgilerle beyan eder. Allah-u Teâlâ Hazretleri, onu terkedenin kemiklerini kırar, belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayanı, bu küstahlığından dolayı dalâlete dûçâr eder. Ona sırt çevireni, cehenneme düşürür. Onu rehber edineni de, cennete götürür.

O, Allah’ın habl-i metîni, nûr-u mübîni, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Habl-i metîn, kuvvetli ipi demek. Yâni çukura düşmüş bir insanın sarılıp da ordan çıkartılmasına, kuyuya düşmüş bir insanın çıkartılmasına sebep olan kuvvetli bir ip gibi. Nûr-u mübîni, ortalığı aydınlatan nurudur. Zikr-i hakîmi, hikmet dolu zikridir. Ve sırât-ı müstakîmidir, yâni Kur’an yolu Allah’ın doÄŸru yoludur.

Kur’an-ı Kerim zenginliktir, hazinedir. Rehber ve kılavuzdur. Deva ve ÅŸifâdır. Åžefaati makbul bir ÅŸefaatçidir. O hidayet güneÅŸidir, kurtuluÅŸ vesilesidir. O baÅŸlara tâc, dertlilere ilâçtır. Gözlere nûr, gönüllere sürûrdur.

Onu öğrenen, öğreten, okuyup ahkâmını uygulayan kimseyi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elinden tutup, ona delil olup cennete sevkedecektir. Ä°slâm’ın korunması, imanın ve itikâdın sapıtmaması, fikirlerin darmadağın dağılmaması ondandır, onunladır, insanlar ona sarıldığı zamandır.

Onu bilen ileriye gider, maddeten ve mânen yüksek derecelere yükselir. Onu uygulayan Allah’ın rızasına erer, büyük mükâfatlar kazanır. Onunla hükmeden adâletle hükmetmiÅŸ olur. Ona sımsıkı sarılan fitnelerden korunur ve kurtulur. Onda derinleÅŸen, ulûm-u evvelîn ve âhîrîne kavuÅŸur.

[2]– Baskı hatalarını engellemek için, keyfî baskılar, ticârî baskılar yapılıp da Kur’an-ı Kerim’in ciddiyetine halel gelmesin diye, bozuk nüshalara yer vermemek için Kur’an-ı Kerimleri tedkik eden heyetler kurulmuÅŸtur. Bunlar çok titizlikle çalışarak en küçük bir iÅŸaret bozukluÄŸunu, hareke bozukluÄŸunu dahi hemen düzelttirirler, bastırtmazlar ve onu piyasaya sürdürmezler. Mühür vururlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’e saygıdan kaynaklanan bir titizliktir.

[3]– (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ = Ä°nnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ lehû lehâfizûn.-15/Hicr, 9-) Yâni kıyamete kadar Kur’an-ı Kerim korunacak, ahkâmı bilinecek. Tâ ahir zaman, kıyametin kopma zamanı geldiÄŸi zaman, hadis- i ÅŸeriflerde “Kur’an-ı Kerim ayetleri böyle vızıldayarak uçacağı” bildiriliyor. Bu bir hakikat de olabilir. Yâni Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bozulmuÅŸ olan insanlığın arasından çekilip alınacak. Ya da Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına hiç kimse kulak asmamaÄŸa, Allah’ın emirlerini dinlememeÄŸe baÅŸlayacak diye bir iÅŸaret de olabilir. Daha önceki nesillere peygambeleri vasıtasıyla gönderilen ve asılları bozulan kitaplar: Ä°ncil Ä°sa a.s.’a, Zebur Davud a.s.’a, Tevrat Musa a.s.’a indirilmiÅŸtir. Biz bunların ÅŸu andaki durumlarına deÄŸil asıllarına iman ederiz.

[4] Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz 40 yaşında iken Miladi 610 Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde, Pazartesi günü inmeye başladı.

[5]Tabii hemen hatırlayalım, 610’la 632 arası 22 eder ama, milâdî sene ile hicrî sene arasında fark olduÄŸundan, birisi 365 gün diÄŸeri 354 gün oduÄŸundan, 11 günlük fark böyle senelerce birikince, ikisi arasında yıl farkı meydana getiriyor. Hicrî 23 yılda indirilmiÅŸ, Peygamber Efendimiz’e 40 yaşında peygamberlik gelmiÅŸ, 63 yaşında irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyleyinceye kadar vahiy devam etmiÅŸtir.

[6]– Arapça, Semitik bir dildir: Yani, binlerce yıl hiçbir kesintiye uÄŸramadan canlılığını devam ettiren ve ayrıca son 14 asır boyunca hiç deÄŸiÅŸmeden varlığını sürdüren tek Semitik dil… Bu dil Arap Yarımadası’nın dili idi; çölün ve onun alabildiÄŸine geniÅŸ, zaman-dışı sonsuzluk duygusunun kazandırdığı özgün bir kavrayış çabukluÄŸu ile donatılmış bir halkın dili; bir çaÄŸrışımdan öbürüne kolayca atlayan zihinsel imajları hızlı bir ilerleme ile birbirini izleyen ve çoÄŸu zaman, ifade etmeyi veya aktarmayı amaçladıkları fikre daha etkili bir biçimde ulaÅŸmak için aradaki yani, “kendiliÄŸinden anlaşılan” düşünce basamaklarını veciz bir ÅŸekilde  atlayarak ifade eden bir halkın dili… Bu eksiltili ifade tarzı –Arap dilcilerinin îcâz diye adlandırdıkları ÅŸey-, Arapça deyimlerin ve dolayısıyla Kur’an dilinin vezgeçilmez bir özelliÄŸini oluÅŸturur.

[7] Birçok sebepten dolayı Kureyş lehçesi Araplar arasında en meşhur lehçe idi. Kureyşliler Kabe’ye yakın oturduklarından, her yıl buraya değişik sebeplerle gelen diğer Arap kabilelerinin lügatlarından dile kolay, kulağa hoş gelen kelimeleri seçtikleri ve kendi dillerindeki kaba kelimeleri bıraktıkları için lehçeleri tatlılaştı, üslupları güzelleşti ve genişledi. Böylece Kureyş lehçesi Arap lehçelerinin en genişi ve zengini, üslup itibariyle en incesi ve en olgunu, çeşitli söz sanatlarını dile getirmek için en kudretlisi oldu. Fakat diğer lehçelerinde varlığı sebebiyle bazı Kur’an kelimelerinin okunuşunda bazı ihtilaflar oldu ise de, Kur’an’ın “Mushaf” haline getirilişinde Kureyş lehçesi esas alındı.

[8]– Kur’an-ı Kerim ayetleri hazerde veya seferde, yâni ÅŸehirde otururken veya seyahat halindeyken veya savaÅŸ halindeyken, nerde inmiÅŸse derhal o zamanda yazılmıştır. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelince, vahiy kâtipleri onu hemen Efendimiz’in emri üzere yazıya geçirmiÅŸler ve hemen ezberlemiÅŸlerdir. Bu katiplerin 40 civarında olduÄŸu rivayet edilir. Bu katipler bir nüsha kendileri için bir nüsha da Peygamberimiz için yazarlardı.  Arapların o zekâsı ve hafıza kuvvetiyle bir anda aÅŸk ile, ÅŸevk ile, inen ayetler ezberlenmiÅŸtir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in zamanında Kur’an-ı Kerim hafızları sayılamayacak kadar çoktu.

[9]– Eskiden ÅŸehirlerin etrafına müdafaa için duvarlar yapılır, bunlara sur denirdi. Sûre kelimesi de bununla ilgilidir. Sur demektir veya yüksek mevkî, ÅŸerefli menzile anlamına alınmıştır. Yâni bu sûreler ÅŸerefli olduÄŸundan Kur’an-ı Kerim diyoruz, ayet-i kerime diyoruz. Kerim; soylu, asil demek. Sûre de bir müstakil Kur’an bölümü olmak ÅŸerefinden dolayı bu ismi almıştır. Ayet, gözle görülen büyük alâmet demek. Büyük binalara, konak filân gibi çarpıcı binalara da ayet denir. Ä°nsanın aklını etkileyen büyük olaylara da ayet denir. Ä°ÅŸte bu büyük binâlara ayet denildiÄŸinden, Kur’an-ı Kerim’in o parçalarına ayet ismi verildiÄŸini düşünürsek; sur da ÅŸehri temsil ediyorsa; demek ki sûreler ÅŸehirler gibi, ayetler de o ÅŸehirdeki ÅŸerefli konaklar gibi. Bu mânâlardan düşünülerek Kur’an-ı Kerim’in küçük kısımlarına ayet denmiÅŸ, büyük kısımlarına, kümelerine sûre denmiÅŸ oluyor. Böyle bir benzetmeden çıkmış olabilir.

[10]– Ä°nen ayetler, tarifleri kolay olsun diye çeÅŸitli yönlerden sınıflandırılmışlardır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanından beri yapılan bir bölümleye göre, ayetler Mekkî ve Medenî olarak ikiye ayrılır. Yaygın görüşe göre hicretten önce inen ayetlere Mekkî ayetler, hicretten sonra inen ayetlere ise Medenî denir, yâni Medine-i Münevvereli demek ama, ille bu ayetlerin Medine-i Münevvere’de inmesi ÅŸartı yoktur. Hicretten sonra inmiÅŸ olan ayetlere, Medine’de inmese bile Medenî denilmiÅŸtir.

[11] “Kur’an’ı oku(mak iste)diğin zaman, o kovulmuş/lanetlenmiş şeytandan Allah’a sığın (“Eûzû billâhi mine’şşeytani’rracîm” de). Nahl suresi 26/98.

[12]– Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram sûreleri birbirlerinden ayırmak için, birbirlerine anlatmak için sûrelere isimler vermiÅŸlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu surelerin isimleri konusuyla ilgili olabilir. BaÅŸladığı ilk kelime ile ilgili olabilir. Bakara, Rahman Ä°hlas, vb. gibi.

[13]– Bu harfler tek baÅŸlarına ayet oldukları gibi, bir ayetin parçası da olabilir. Bunlar, الم، المص، الر، المر، كهيعص، طه، طسم، طس، يس، ص، حم، عسق، Ù‚ØŒ ن، toplam 14 çeÅŸittir. Bu harflerin başında bulunduÄŸu sureler Bakara ve Ali Ä°mran hariç hepsi Mekkî’dir.

[14](إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ), 27/Neml, 30. Dolayısıyla Neml suresinde iki tane besmele olmuş oluyor.

[15]– Ayet mutlaka cümle olacak diye bir kural yok. Bazen ayet bir tek kelime olabilir, hattâ rumuzlu birkaç harf olabilir. Bazen de bir çok kelimeden veya cümleden oluÅŸan uzun bir cümleler topluluÄŸu olabilir. Meselâ Ayete’l-Kürsî bir ayettir. Ayet kelimesinin daha geniÅŸ açıklaması için 9. dipnota bakılabilir.

[16]– Kur’an’ın açıklaması yapılırken, ayet kümeleri, mânâ bakımından bir birlik teÅŸkil eden ayetler izah edilir. Ama sûrenin devamında bir baÅŸka konuya geçebilir, sûrenin devamında konu deÄŸiÅŸebilir. Bir sûrenin bir konuya ait olması diye bir durum mevcut deÄŸildir.

[17]– 3/Ali Ä°mran, 7.

[18]– Kıraat, Kur’an’ı Kerim’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki deÄŸiÅŸik rivayet hususuna, diÄŸer bir ifadeyle kelimelerdeki medd, kasır, hareke, sükun, nokta ve i’rab bakımından deÄŸiÅŸik okumaya denir. Hicrî ikinci asrın başında, deÄŸiÅŸik beldelerdeki müslümanların, kendi kıraatlarını diÄŸer beldelerdeki kıraatlara tercih etmeleriyle “yedi kıraat” tabiri meÅŸhur olmaya baÅŸlamıştır. MeÅŸhur yedi imam ve ravileri ÅŸunlardır: 1- Abdullah b. Kesir (120/737): a) el-Bezzî, b) Kunbül, 2-  Nâfi (169/785): a) Kâlûn, b) VerÅŸ, 3-  Ä°bnü Amir (118/736): a) HiÅŸam, b) Ä°bnu Zekvân, 4- Ebû Amr (154/770): a) ed-Dûrî, b) es-Sûsî, 5- el-Kisâî (189/804): a)ed-Dûrî, b) Ebu’l-Hâris , 6-  Asım (127/744): a) Ebû Bekir Åžu’be, b) Hafs ve 7- Hamze (156/772): a) Halef, b) Hallâd. DiÄŸer üç imam ve ravileri de ÅŸunlardır: 8- Ebû Ca’fer (130/747): a) Ä°bn Verdân, b) Ä°bn Cemmâz, 9- Yâkûb (205/820): a) Ruveys, b) Ravh, 10- Halef (229/843)

[19]– Kuzey Afrika’nın birçok yerinde Nafi’ kıraatinin VerÅŸ rivayeti, Sudan’da Ebû Âmir kıraati okunur. DiÄŸer kıraatlerin ayrıca okuyucusu kalmamışsa da bir ilim olarak muhafaza edilmekte ve öğretilmektedir. Günümüzde de “aÅŸere” öğrenip okuyanlar bu 10 kıraati tatbik edip okumaktadırlar.

[20]– Bunlar, 7/Araf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 17/Ä°sra, 109; 19/Meryem, 58; 22/Hac, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sad, 24; 41/Fussilet, 37; 53/Necm, 62; 84/Ä°nÅŸikak, 21; 96/Alak, 19. Ayrıca 22/Hac, 77. ayet Åžafiilere göre secde ayetidir. Hanefiler buradaki secdeyi namazda yapılması gereken secde olarak almışlardır. Bu ayetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “tilavet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefi mezhebine göre vacib, diÄŸer mezheplere göre sünnettir.

[21]– Tarihteki eski mushaflara baktığımız zaman, onların sayfa büyüklükleri ve bir sayfadaki satır sayısı çok deÄŸiÅŸiktir ve farklı farklıdır. Sonradan bunların tarih boyunca düzene sokulduÄŸunu gözüyoruz. Yazı düzene girmiÅŸtir. Eskiden de güzel yazılar vardır, sonradan da ama, yazılış düzene girmiÅŸtir. Ve tecrübeye dayanarak tertip mükemmelleÅŸtirilmiÅŸtir. Okunma ve ezberlenme kolay olsun diye de Kur’an-ı Kerim çeÅŸitli bölümlere bölünmüştür. Kur’an-ı Kerim’in kendisi bir çerçeve içine alınmış, bu iÅŸaretler çerçevenin dışında gösterilmiÅŸtir. Meselâ Kur’an-ı Kerim otuz cüze ayrılmıştır. Otuz cüz. Meselâ Amme cüzü diyoruz, Amme Sûresi’yle baÅŸlayan bu otuzuncu cüzdür. Fâtiha’yla baÅŸlayan ilk, birinci cüzdür. Bu otuza ayırmak neden olabilir? Yâni her gün bir bölümü okunsun da bir ayda tamamlansın, otuz günde Kur’an-ı Kerim okunması tamamlansın diye otuza bölmüşler. Bazen yedi bölümlü Kur’an-ı Kerimler vardır. Åžimdiki Kur’an-ı Kerimlerin bir yerinde yedi tane bölüm iÅŸaret edilmiÅŸtir. Bu yedi bölüme menzil denilir. Bu da bir haftada okunmak maksadıyla bir bölümlenmedir. Araplara gelince, meselâ son Kur’an-ı Kerim baskısı, hacılar hac ve umre yaptığı zaman dönüşte veriyorlar. Onlar otuz cüz bölümlenmesini kullanıyorlar, ama her cüzü iki hizbe ayırıyorlar. Böylece onların bölümlenmesine göre Kur’an-ı Kerim’de atmış tane hizb var. Her hizbi de dört parçaya ayırıyorlar. O zaman her birinin şöyle: rubu’ hizb, nisf-u hizb, selâsetü erba’a hizb. diye geçiyor. Yâni ilk çeyrek, yarım, üç çeyrek ve tamamı olmak üzere. Böylece altmış hizbi dörtle çarparsak 240 tane hizb var. O da bir bölümleme. Demek onu ezberlemekte filân öyle bölümlemeyi uygun görmüşler. Onların Kur’an-ı Kerim çalışması, okuma âdetleri öyle.

[22]– Kur’an-ı Kerim’in sayfa çerçevesinin, yazı çerçevesinin dış tarafında, yanında bazı güzel iÅŸaretler vardır, süslü. Bunlar cüz baÅŸlarını gösterir. Kaçıncı cüzün baÅŸlangıcı orada yazar. Veya cüzün içindeki bölümlenmeleri, rubu’ları yâni, çeyrekleri gösterir. Bir de secde ayetlerini bildiren iÅŸaretler vardır. Bu iÅŸaretler tam secde ayetinin yanındadır. Orada (سجده) secde diye yazar. Bazı Kur’an baskılarında içerde de secdenin sebebi olan ibareler çizgiyle veya baÅŸka bir iÅŸaretle belirtilmiÅŸtir. Bunlara dikkat etmek lâzım. O secde ayetlerinde secde etmek gerekiyor.

[23]– Her baÅŸlığın mutlaka bunları yazsın diye bir mecburiyeti yok. Sadece sûre ismini yazıp, öylece geçen baskılar da vardır. Bu bizim kullanmakta olduÄŸumuz Kur’an-ı Kerimlerdeki durumdur.

En makbul, hafızların kullandıkları nüshalar, baskılar med ve kasırlı, âyet ber kenâr meÅŸhur hattatlar tarafından yazılmış nüshalardır. Âyet ber kenâr, yani Kur’an-ı Kerim’in safya satırlarının düzenli tutulması, ayetin yarıya dek kesilip öbür sayfaya taÅŸmaması, sayfanın sonunda bitirilmesi hususundaki titizliÄŸi gösterendir. Yâni ayetler öyle sayfalardan taÅŸmıyor. Sayfa sonunda bir istisnâsıyla bitiyor demektir. Bu istisna da, 27/Neml suresi, 44. ayettir.

Hind kıtası alimleri, -Pakistan, DoÄŸu Afganistan, Hindistan- tarih boyunca dinî ilimlere çok emek sarfetmiÅŸler. Oralarda çok deÄŸerli, tertipli, yan malumatı, takviye edici malumatı çok güzel verilmiÅŸ mealler yazılmış, güzel baskılı Kur’an-ı Kerimler var. Baskıları gayet güzel. Fakat onların yazıları bizim alıştığımız, gözümüzün sevdiÄŸi yazı üslûbundan farklıdır. Bizimkiler sanki bize daha zârif, daha ince, daha güzel yazılmış gibi geliyor.

Suudi Arabistan’da basılan son nüshalar bizim geleneksel bazı işaretlerimizi kullanmadıkları için, bizim halkımız tarafından okunurken bazı zorluklar çıkartabiliyorlar. Meselâ meddi gösteren çekme işareti dediğimiz işaretler onlarda yoktur.

[24]– Ayetler içlerinde anlam bakımından nerede durulursa iyi olur, nerede durulursa mânâ bozulur, nerede durmak câizdir, nerede durmamak lâzımdır? diye duraklama yerlerinin vasfını belirten iÅŸaretler de taşırlar. Bunlar meselâ; (Ù…) MÄ°M mutlaka durulması gereken yerdir, (Ø·) TI durulabilen yerdir, (ج) CÄ°M câiz olan yerdir, (ض) DAD durma ruhsatına iÅŸaret eder, (ز) ZE durulabileceÄŸine ve geçilebileceÄŸine iÅŸaret eder; ama (لا) LÂ durmanın caiz olmadığını belirtir. (Ù‚) KAF’da geçmek daha uygun ise de durmak da caizdir. Ve (قف) KIF, (:.) ÜÇ NOKTA gibi ÅŸeyler vardır. ÇeÅŸitli duraklama iÅŸaretleri kullanılmıştır. Bu durak iÅŸareti harflerine, bunları belirleyen Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî (560/1165)’ye nisbetle “hurûfu secâvendiye” denilir. Bunlar da Kur’an-ı Kerim’in güzel okunması, anlam bütünlüğü içinde okunması bakımından faydalı iÅŸaretlerdir. Bizim bu zamanda kullandığımız Kur’an-ı Kerim’lerde okunuÅŸ hatalarını engellemek için (مد) med ve (قصر) kasr iÅŸaretleri de kullanılmıştır. Aynı harflerle yazılan heceler bazen uzun, bazen kısa okunur. Bunu Arapça bilenler kendileri çıkartırlar ama Arapça bilmeden Kur’an-ı Kerim okuyanlar için böyle bir iÅŸaret gerekmiÅŸtir.

[25]Bir okuma bütünlüğü, anlam bütünlüğü olan ayetler tamamlandığı zaman bir (ع) ‘AYN iÅŸareti konmuÅŸtur. Bu iÅŸaret, Kur’an-ı Kerim’i eÄŸer imam namazda okuyorsa iÅŸte burada anlam tamam oluyor, burada rükû edebilir.” diye rüku’ kelimesinin son harfi olan ‘AYN’dan gelmiÅŸ olabilir. Veyahut da aÅŸr dediÄŸimiz sözün ‘AYN’ından gelmiÅŸ olabilir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de evla olan, bu ‘AYN iÅŸaretlerinde kıraatin bitirilmesidir. Okunma sırasında da buna riayet edilmesi amacıyla Feyzü’l-Furkan Kur’an mealinde de bu ‘AYN duraklarına iÅŸaret edilmiÅŸ ve (â—Š) ÅŸelinde içinde sadece bir nokta olan iÅŸaret konulmuÅŸtur.

[26] DeÄŸiÅŸik dilllerde Kur’an tercemelerine bu linklerden ulaşılabilir: http://www.islamhouse.com/p/44622, http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_translations_of_the_Qur’an , http://www.maktabah.org/index.php/quran/35-translations/51-list-of-translations.html

[27]– KiÅŸi babasının yüzüne, anasının yüzüne baksa sevap kazanır. Kur’an-ı Kerim’e baksa sevap kazanır. Kâbe-i Müşerrefe’ye baksa sevap kazanır. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle, “Bu bana dinimi öğretiyor.” diye, hocasının yüzüne baksa sevap kazanır. Deryaya baksa, denizin enginliÄŸini düşünüp “Sübhânallâh, tebârekâllâh!” diye Allah’ın birliÄŸini düşünse, sevap kazanır.

[28]– Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim’in hatmini tavsiye etmiÅŸtir. Bu hususta tavsiyeleri, her ayda bir hatim indirilmesi tavsiyesi vardır. Kur’an-ı Kerim bizim bölümlememizde otuz cüz olduÄŸuna göre, her gün bir cüz okumak demektir. Arabî aylara göre 30 gün çeken aylarda otuz günde, 29 gün çeken aylarda da en sonuncuda iki cüz okuyarak otuz günde bitirmek olabilir. Adamına göre, “25 günde bitirilsin!”,  “20 günde bitirilsin! 15 günde bitirilsin! 10 günde bitirilsin!” diye tavsiyesi vardır.  Yedi günde bitirme hızlı okuyabilen bazı hafızlar için güzel bir usüldür. Ä°ÅŸte o zaman, bir günde okunan miktara menzil deniliyor. Hind baskıları, Pakistan baskıları bu yedi günlük yerleri iÅŸaret etmiÅŸlerdir. Çünkü onlarda buna riayet eden alim çok. Sonra üç günde okuma vardır. Yâni bir günde on cüz okuyarak. Ondan daha hızlı okumayı Peygamber Efendimiz mânâsı anlaşılmaz diye, yâni takip edilemez diye tavsiye buyurmamıştır.

[29]– Sizler ve bizler,  hem kendimiz öğreneceÄŸiz; hem de çoluk çocuÄŸumuza, çevremizde olan insanlara Kur’an-ı Kerim’in okunuÅŸunu öğreteceÄŸiz. Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceÄŸiz ki, gereÄŸince amel edelim. Allah-u Teâlâ ne buyurmuÅŸsa, buyruÄŸunu tutalım. Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım. Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine vâsıl olalım.

[30] – 4/Nisa, 174; 17/Ä°sra, 9.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ın Konusu ve İniş Gayesi

Kur’an’da bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu, Kur’an’da geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve insanlık için gereklidir. Kur’an’ın işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulardır; onun önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir. Burada bir kaç örnek verecek olursak, Kıyamet ve Ahiret hallerine yönelik ayetler, Kur’an’ın beşte birini oluşturur ki, bu Ahiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin tevhid mücadelesini anlatan ayetler, Kur’an’ın neredeyse yarısına tekabül eder.[1] Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücadelelerinden alacağımız pek çok şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamız gerekiğini ortaya koymaktadır.[2] Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’an’daki hiçbir konuyu göz ardı etmeden, Yüce Allah’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve bize vereceği pek çok ders vardır. Yeter ki iniş gayesine uygun olarak ve doğru olarak anlaşılsın.

Eğer insanlık Kur’an’dan yararlanma isteğinde samimi ise Kur’an’in değindiği tüm konuları doğru bir şekilde anlamak ve gereğini yerine getirmek zorundadır.

Sözgelimi insanlık, içerisinde yüzdüğü boşluk, bunalım, stres ve buhrandan kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın ruh sağlığını düzenleyen esaslarına başvurmalıdır.

Tüm bireyleriyle huzurlu, güçlü ve dinamik bir aile ve toplum özlemi çekiyorsa; Kur’an’ın herkes için belirlediği hak ve görevleri titizlikle gözetmelidir.

Terörden kurtulma isteğinde samimi ise; barışı esas alan Kur’an prensiplerine sarılmak borcundadır.

Yalan, sahtekarlık, güvensizlik, tembellik gibi ahlakı yozlaşmalardan sızlanıyorsa; Kur’an’ın doğruluk, dürüstlük, güven, çalışkanlık ve üretkenlik gibi evrensel ahlak yasalarına yönelmelidir.

Kötülerden ve kötülüklerden kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın hedeflediği herkese karşı iyi ve herkese faydalı olan insan tipini yetiştirmek zorundadır.

Sosyal, siyasal ve ekonomik alanlardaki ölçüsüzlüklerden bîzâr ise; Kur’an’ın her alan için ısrarla önerdiği ölçülü, adaletli ve dengeli olma prensibine işlerlik kazandırmalıdır.

Bozulan ekolojik denge ve çevre kirliliğinden kurtulmak istiyorsa; evreni Allah’ın emaneti olarak değerlendiren Kur’an ayetlerine kulak vermelidir.

Fiziksel hastalıklardan kurtulmak ve hatta onlara hiç yakalanmamak istiyorsa; Kur’an’ın öngördüğü temizlik başta olmak üzere, sağlığa zararlı yiyecek, içecek ve davranışlarla ilgili hükümlerin gereğini yapmalıdır.

Vicdanî bir kontrol mekanizmasını çalıştırarak, bireyin her zaman ve her şartta güzel, yararlı bir insan olmasını istiyorsa; Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu Allah ve Ahiret inancını sürekli gündemde ve zinde tutmak zorundadır.

Tarih boyunca insanların içerisine düştükleri sapıklık ve yanlışlara tekrar düşmek istemiyorsa; Kur’an kıssalarını ve peygamberlerin tevhid mücadelelerini ibretle ve dikkatle okumalıdır.

***

Allah Teala, yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilâhî hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkansızlığına delalet etmektedir.

İnsan aklı, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir. Bu yüzden o ilâhî öğretilerin nasıl anlaşılıp uygulanacağını gösteren peygamberlere ihtiyaç olduğundan insanlık tarihi boyunca sayılarını Allah’ın bildiği kadar peygamber gönderildi ve Hz. Adem’den sonra da kulların Yüce Yaratıcı ile irtibatları sürdü.

İlâhî hayat programının son halkası ve geçerliliği kıyamete kadar sürecek olan Kur’an ile insanlığın Rabb ile olan irtibatı yenilendi ve pekişti. Son vahiy, ilâhî hayat programının ilk muhatabı ve tam uygulayıcısı peygamberimizde onu hayatında uygulayarak bütün insanlığa örnek oldu. Üstün zekâsı, soyunun asıl oluşu, alemlere rahmet olarak gönderilişi, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibarı dahi peygamberi de Kur’an’a uymaktan müstağnî kılmadı. Diğer bütün insanlar gibi o da Kur’an’a uymakla yükümlü tutuldu.

Kur’an’ın inişindeki temel amaçları üç madde de özetleyebiliriz:

1. Hz. Peygamberin nübüvvetini teyit eden bir mucize olması için,

2. İnsan ve cin topluluğuna hidayet vesilesi olması için,

3. Tilaveti ile ibadet (teabbud) edilmesi için indirilmiştir.

Sayılan bu temel gayelerin gerçekleşmesi elbette Kur’an’ın anlaşılmasına bağlıdır. O’nun hidayet rehberi olabilmesi, mucize olduğunun anlaşılabilmesi, O’nunla gerektiği gibi ibadet edilebilmesi için, O’nu doğru bir biçimde anlamak kaçınılmazdır.[3]

12. Muharrem 1432


[1] – Yazar burada deÄŸiÅŸik konuların Kur’an’da geçme oranlarını vermektedir. Ayrıca, Kur’an’in muhtevası konusunda deÄŸiÅŸik bakış acıları ile farklı degerlednirmelerin de yapılabileceÄŸini de ifade etmektedir.

[2] – Burada, Nureddin CoÅŸan Hocaefendi’nin, Bizim durumumuzu anlamak için Kur’an-ı Kerim’de Hz. Ä°brahim ve Hz. Musa ile ilgili bölümleri okuyunuz.” sözünü hatırlamamız gerekir.

[3] – Bu yazı, Ali Akpınar’ın, “Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı?” adlı kitabının 48-54. sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’de Empati(1)

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Kur’an-ı Kerim’de hikâye edilen bireyler ve toplumlar arasında, birbirlerinin duygularını anlama ve eylem belirlemede empatik yaklaşımların sergilendiğini, hatta toplumu irşat etmede bile bu yaklaşımdan yararlanıldığını görmekteyiz. Bu konuda aşağıda dört örnek verilmiştir.

 1. İbrahim Aleyhisselâm, kavmini tevhide çağırırken, taptıkları varlıkların gerçek Tanrı olmadığını, egemen ve gerçek tek Tanrının bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah Tealâ’nın olduğunu, sadece O’na tapınılması gerektiğini anlatıp toplumu bu yönde ikna etmeye çalışırken empati yöntemini kullanmıştır. Empatide karşı tarafı anlamaya çalışırken onun duygu ve düşüncelerini kabul etme zorunluluğu yoktur. Böyle bir durum empati değil sempati olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim kavmini ikna etmeye çalışırken önce olaya kendi bakış açıları ile bakarak onları anladığını belirtmiş, daha sonra varılan sonucun doğru olmadığını yine kendi yöntemleriyle belirtmiştir. Örneğin, Hz. İbrahim öncelikle babası Azer’e, “Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum.”[16] demişti.

 Bu uyarısı karşısında kendisini dinlemeyince, Hz. İbrahim, uyarmakla yükümlü olduğu kavmini tevhide çağırmanın yolunu ve Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığını, inandıkları varlıkların gerçek Tanrı olamayacağını kendi bakış açıları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Şöyle ki; “İbrahim babası Azer’e ‘Seni yaratan, sana iyi bir şekil ve rızık veren Allah’ı bırakıp da putları mı kendine mabud ve ilâh ediniyorsun? Şüphesiz sen de kavmin de Hak’tan uzak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ demişti.”[17] Kavmi kendisini dinlemeyince hem onları ikna etmek için istidlal yollarını öğrenmek, hem gönlü iyice mutmain olmak, hem de kavminin tapmakta olduğu varlıkların gerçek hükümranlıklarının bulunmadığını göstermek için[18] Yüce Allah ona göklerin ve yerin hükümranlığını göstermiştir.[19] Hz. İbrahim, “Gece olunca bir yıldız gördü. ‘İşte bu benim Rabbim!’ dedi.”[20] Bu söz inanılarak söylenmiş bir ifade değildir. Çünkü Hz. İbrahim Allah’ı bilmektedir; ve bu sözü istidlal makamında söylemiştir. Hz. İbrahim Allah’ı bilmeseydi babası Azer’i ve kavmini bu olaydan önce tevhid konusunda uyarmazdı. Burada kendisini kavminin yerine koyarak ve onların da düşünce mantığını kullanarak öncelikle empati yoluyla onlarla iletişim kurmayı denemiş, “Gece bütün aydınlıkları karanlığı ile örtüp gökyüzünde parlayan bir yıldız görünce kavmine”, ‘sizin iddianıza göre’ ya da ‘farz edelim ki’ “‘Bu benim Rabbimdir.’ dedi. Sonra yıldız batınca, ‘Batanları sevmem.’ dedi.”[21] Bu şekilde batan bir nesnenin ilâh olamayacağını; çünkü batmanın, güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu, bu da gerçek bir ilâhın vasfı olamayacağını belirtmiş olmaktadır. Hz. İbrahim empatik bir yaklaşım sergileyerek öncelikle onlarla iletişim kurmayı denemiş, daha sonra da yanlış bir inanca sahip olduklarını belirtmek istemiştir. Burada empati kurmanın oynadığı en önemli rol, iletişim kurmayı sağlamasıdır. Zira o ana kadar söyledikleri, babası ve kavmi tarafından üzerinde düşünmeye değer bulunmamış, düşünce ve inançlarına hak verir gibi bir pozisyon sergilenince ancak Hz. İbrahim’e kulak vermişlerdir. Bu noktayı gören Hz. İbrahim, sağlam bir bakışın yıldızlardan herhangi birinin ilâh olamayacağını; onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer bir yere gidiş ve intikallerini idare eden bir valığın olduğunu göstermeye çalışmıştır. Karşıdakinin yanlış yolda olduğunu bildiği hâlde, “Bu benim Rabbimdir.” ifadesini kullanması, olayı karşıdakinin bakış açısı ile değerlendirmenin, diğer bir ifade ile empatik yaklaşımın sonucudur. Bu ifade kendi görüşünde mutaassıp olmadığının bir göstergesidir. Karşıdakinin sözünü aynen nakletmesi, onu anladığının bir ifadesidir. Bu davranış, karşıdakini ikna etmeye ve doğru noktaya getirmeye daha uygundur. En önemlisi de en iyi iletişim kurma yöntemidir. Hz. İbrahim kendisini duyduklarını ancak dinlemediklerini anlamıştı. Çünkü duymakla dinlemek farklı şeylerdir. Dinleme olmayınca da düşünme ve tefekkür olmaz, doğrulara ulaşılamaz. Paylaşılan ortak bir noktanın bulunması hâlinde muhatabı kendi yanına çekmek daha kolaydır. Cedelleşme ve üstün gelme psikolojisi, itici bir fonksiyon icra ederken, ortak noktalarda buluşmak, karşı tarafı anladığını ifade edecek bir sinyal vermek, tarafları birbirine yaklaştırır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in sergilediği bu empatik yaklaşımla artık iletişim kurulmuştur. Bu noktadan sonra kendi doğrularını ortaya koyabilir; onları karşı tarafla paylaşabilir. Empati yoluyla iletişimi sağladıktan sonra tekrar kendi tarafına geçerek delillerle onların iddiasını boşa çıkarabilir. Nitekim yıldız batınca Hz. İbrahim; “‘Ben böyle batan şeylere tapmayı sevmem.’ dedi.”[22] Çünkü mabudun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikal etmesi doğru değildir. Esasen bunlar cisimlerin niteliklerindendir.[23]

 Hz. İbrahim, bu kez, Ay’ın doğup etrafa ışık saçtığını görünce önce dediği gibi “‘işte bu benim Rabbim’ dedi, batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum.’ dedi”.[24] Daha sonra, “Güneşi doğarken görünce ‘işte bu benim Rabbim, bu daha büyük.’ dedi; batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım.’ dedi.”[25] Hz. İbrahim burada son derece güçlü ikna yöntemleri kullanmaktadır. Zira gördüğü yıldızın, kendisine kulluk edilmeye elverişli olmadığını kavmine gösterdikten sonra, ondan daha parlak olanını gözetlemeye başladı. Yeni doğmakta olan Ay’ı gördü. O da gözden kaybolunca, Güneş’in doğmasını bekledi. Çünkü o, Ay’dan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalıydı. Bunu onlara karşı delil getirmek ve Güneş’in de yıldızlar gibi sonradan yaratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.[26]

 İbn Kesîr’in (ö.774/1372) de belirttiği gibi, Hz. İbrahim, burada istidlal makamındadır; bu makamda kavmi ile karşılıklı tartışma hâlindedir; onların putlara ve sırası ile en parlakları Güneş’e, Ay’a ve Zühre gibi hareket hâlindeki yıldızlara tapmalarının batıl olduğunu açıklıyordu.[27] Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilâh olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, “Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.”[28] “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.” dedi.[29]

 Burada görüldüğü gibi empati insanları ikna etme yöntemi olarak da kullanılabilmektedir. Karşı tarafı önce kendi bakış açısıyla anlamak, sonra da ona göre verilecek tepkiyi belirlemek ve bu yolla ona yardımcı olmak gerekmektedir. Bu yardım bazen karşı tarafın yanlış noktada olduğunu belirtmek ve ikna etmek şeklinde de olabilmektedir. Çünkü empatinin temelinde karşı tarafa yardımcı olmak da vardır.

2. Kur’an-ı Kerim’de ikinci bir empati örneğini, bireylerin ana-babalarına karşı sergiledikleri davranışlarda görmekteyiz.

Yüce Allah, insanlara yalnız kendisine tapmalarını ve ana-babaya da iyi ve güzel davranmalarını, onlardan biri veya her ikisi evlâtları yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, onlara karşı “öf” bile dememelerini, onları azarlamamalarını, ikisine de hep tatlı söz söylemelerini emretmektedir.[30] Görüldüğü gibi burada ana-babaya karşı sözlü veya fiilî olarak sergilenecek olumsuz davranışların en alt düzeyi “‘öf’ bile dememek” olarak ifade edilmektedir. Âyete göre, evlât-ana-baba ilişkilerinde, özellikle yaşlı, bakıma muhtaç olanlara karşı bu kadar hassas davranılması gerekmektedir. Ancak insan psikolojisini en iyi bilen Yüce Allah, kişilerin, bu hassasiyetleri başarılı bir şekilde ortaya koyabilmeleri için empati yapmalarını önermektedir. Öncelikle onları acıyarak merhamet duygularını harekete geçirmelerini ve “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse sen de onları esirge!”[31] diyerek, kendisini onların yerine koyup onları anlamaya çalışmalarını, davranışlarını ona göre belirleyip sergilemelerini, bir gün kendilerinin de aynı konuma düşebileceklerini hiç unutmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu dönemde ana-babadan maddî olarak yararlanmak söz konusu olmadığı için erdemli duyguların harekete geçirilerek olumlu davranışların sergilenmesine katkı sağlanmalıdır. Bunun da en iyi yolu empati kurmaktır. “Şu an onlara ihtiyacım yok, aynı zamanda da güçlüyüm.” diyerek, onları ihmal etmek, bütün aşkın değerlerden yoksun olmak demektir. Basit bir empati ile ahlâkî ve aşkın değerler etkin hâle getirilebilir. Zaten birey, Allah’a ve ahirete inanıyor ve yaptıklarının hesabını verme inancı taşıyorsa, bu inanç, evlât konumunda olanların davranışlarına olumlu olarak yansıyacaktır. Ancak bu yansıma her zaman mümkün olmakla beraber, inanç gücünün derecesine göre davranışlara yansıması ve hassasiyetin tezahürü farklı olabilir. İşte bu noktada empati ile daha verimli bir sonuç almak mümkündür. Nitekim Allah Teala burada kişilerin iç duygularını da gözden geçirmelerini önermekte ve içlerindeki niyet, duygu ve düşüncelerini en iyi bilen Allah Teala olduğunu hatırlatmaktadır.[32] Zaten empati kurabilmek için duygusal bir iletişim kurmak vaz geçilmez bir unsurdur. Çünkü bu noktada başarılı olabilmek için önce onların duygularına nüfûz etmek, sonra da ona göre davranış belirlemek gerekir.

 3. Bireyin yetişmesinde sağlıklı bir iletişim kurmak son derece önemlidir. Meseleyi ‘yetim’ ve ‘öksüz’ler açısından ele alacak olursak, yetimi hem anlamak, hem de onunla sağlıklı bir iletişim kurabilmek için Allah Teala insanlara verdiği nimetleri, içinde bulundukları rahat ve huzurlu hayatı hatırlamalarını, geçmişteki yokluklarını ve geldikleri noktayı düşünerek empati kurmalarını ve buna bağlı olarak bir iç muhasebesiyle yetimlere karşı sorumluluklarını seve seve yerine getirmelerini istemektedir. Çünkü maddî getirisi olmayan, manevî eksenli eylemlere yönelmek her zaman kolay olmamaktadır. Onun için yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında insanlara, yetimlere şefkat göstermelerinin gereğine vurgu yaparken, kendisine yetimliğini ve yoksulluğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma ile yokluğu ve yetimliği yaşamış biri olarak yetim ve kimsesizleri en iyi kendisinin anlayabileceğine işaret etmektedir. Empati de ancak böyle kurulabilmektedir.

 “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? Öyleyse sakın yetîme kötü muamele etme; ve yine sakın bir şey isteyeni azarlama; Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!”[33]

 Unutmamak gerekir ki, yetimlik; yalnızlığın, güçsüzlüğün, yardıma muhtaçlığın ifadesidir. Yetime yapılacak her türlü yardım ve desteğin övgüye ve mükâfata layık görülmesi, dünyevî bir karşılık beklenmeden yapılıyor olmasındandır. Yetimin bakımını üstlenenin, yetimle bir akrabalığı yoksa, bu kişi, ilişkilerin daha düzenli ve sıcak yürümesinde büyük bir etken olan fıtrî bağdan yoksun demektir. Böyle bir pozisyonda, ilişkilerde, aklın güçlendirilip egemen kılınması kaçınılmazdır. Çünkü duygusal bağın yokluğunu akıl dolduracak, yaşanan zorluk ve sıkıntılar, fıtrî duygularla değil, manevî beklenti ve akıl gücüyle göğüslenecektir. Bu noktada empati iyi bir yardımcıdır. Hatta belki de en çok başvurulacak bir etmen olacaktır. Müslüman bir ailede, aile içi davranışların pozitif bir düzlemde yürümesi için şüphesiz birinci âmil imandır; ancak, iman sâiki her an aktif ve etkin olmayabilir. İmanın aktivitesi empati ile desteklendiğinde daha etkin bir işlev göreceği muhakkaktır.

 Yüce Allah’ın yetimlerle olan ilişkilerin empati zeminine oturtulmasını istediği bir âyet şöyledir: “Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar, çocuklarının hâli nice olur diye kaygı duyanlar, yetimlere haksızlık etmekten korksunlar, Allah’tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.”[34]

 Bu âyet son derece dikkat çekicidir. Yüce Allah yetimlere yapılan muamelenin aynı pozisyonda kendilerine veya kendi çocuklarına yapılmış olması durumunda nasıl bir vaziyet almış olacaklarını düşünerek hareket etmelerini istemektedir. Yüce Allah bununla da yetinmemekte; onlara Allah korkusunu da hatırlatmaktadır. Çünkü Allah korkusunun olmadığı bir yerde hiçbir şeyin garantisi olamaz. Davranışlarda hangi gücün egemen olacağını, neyin belirleyici rol oynayacağını kestirmek mümkün değildir.[35]

 4. Kur’an’da empati kurmamanın yanlış sonuçlarından da bahsedilir. İkili ve toplumsal ilişkilerde ikinci ve üçüncü şahıslara karşı son derece âdil ve objektif davranılması gerektiği İslam değerler sisteminde her hâl ü kârda vurgulanmıştır.[36] Kur’an’da, empati kurmaya, söz konusu adaletin sağlanmasına yardımcı olacak bir unsur olarak işaret edildiğini görmekteyiz. Empati kurmayanların düştükleri yanlış bir sonucu Kur’an bize ibretle anlatır ve onları şu şekilde kınar: “İnsanlardan bazıları, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline!”[37]

Burada empati eksikliğine açıkça işaret edilerek kendileri söz konusu olduklarında farklı, başkaları söz konusu olduklarında farklı davranmanın ve sonuçta meydana gelen haksızlığın çirkinliğini belirtmekte, olaya bir de karşıdan bakabilselerdi daha farklı davranabileceklerine işaret etmektedir.

 Kur’an, aşkın değerlerin empatik düşünme ve davranış belirlemeye olan katkısına da, “Bunlar büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?”[38] ifadesiyle dile getirmektedir.

 DİPNOTLAR

[1] Bu yazı, yazarın, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, X/2, Sivas 2006, s. 23-53. te yayınlanan  “İdeal Bir Davranış Biçimi Olarak ‘Empati’ Ve Hadislerde ‘Empati’ Örnekleri” adlı makalesinden alınmıştır.

 * Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. 

 [16] En’am, 6/74.
[17] En’am, 6/74.
[18] Zemahşerî, Ebû Kâsım Cârullah, el-Keşşâf an Hakâıkı Ğavâmidi’t-Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, th., Muhammed Abdüsselâm Şâhîn, Beyrut 1423/2003, II, 38, (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye).
[19] En’am, 6/75.
[20] En’am, 6/76.
[21] En’am, 6/76.
[22] En’am, 6/76.
[23] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[24] En’am, 6/77.
[25] En’am, 6/78.
[26] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[27] Ä°bn Kesîr, Ä°mâdüddîn Ebû’l-Fidâ Ä°smail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân’i’l-azîm, I-IV, Kâhire 1400/1980, II, 151, (Mektebetu Dâri’t-turâs).
[28] En’am, 6/78.
[29] En’am, 6/79.
[30] İsrâ, 17/23.
[31] İsrâ, 17/24.
[32] İsrâ, 17/25.
[33] Duhâ, 93/5-11.
[34] Nisâ, 4/9.
[35] Bunun en canlı kanıtını, Observer Gazetesinin AİDS ilaçlarının yetim çocuklar üzerinde denenmesi ve onlara insan muamelesinin reva görülmemesi ile ilgili verdiği haberde görmekteyiz. [Observer: AİDS ilacı yetim çocuklarda denendi: http://www.martiyazilim.com.tr/marti.php?yol=haberler/vaycanina/2004_2/observeraidsilaciyetimcocuklardadenendi.htm] (4. 12. 2006). Ayrıca, ‘Urla Barbaros Çocuk Köyü’nde olup bitenler hakkında basına yansıyan çocuklara yönelik kötü muamele ile ilgili haberleri de unutmamak gerekir. [http://www.sabah.com.tr/2006/09/18/gun127.html]
[36] “Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır.” Mâide, 5/8. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” En’am, 6/152. Ayrıca bk. Al-i İmrân, 3/18, 75.
[37] Mutaffifîn, 83/1-3.
[38] Mutaffifîn, 83/4.

 

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

KUR’AN AYI RAMAZAN

Oruçla ilgili hükümlerin anlatıldığı ayetler, Bakara suresinin 183 ila 187. ayetleridir. Bu ayetler okunduğunda bazı kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. Bu yazıda ilgili ayetlerde Ramazanın Müslümanlara sunduğu “fırsatlar” olarak değerlendirilen takvâ, Kur’an, şükür ve dua kavramları üzerinde durulacaktır.
A.) TAKVÂLI RAMAZAN

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de orucun amacını şöyle belirtiyor:
“Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.” (Bakara, 2/183)

Mealde altı çizili olan yer, ayet metnindeki (لعلكم تتقون) “leallekum tettekûn” ifadesinin karşılığıdır. “Tettekûn” kelimesi takvâ (تقوى) kelimesinden türemiştir. Bu durumda ibarenin anlamı “takvâlı olasınız diye” demek olur.

Takvâ, ‘korunmak’ demektir. Neden korunmak? Günahlardan, haramlardan, şirke düşmekten… Kısaca her türlü kötülüğe karşı kendini korumanın adıdır takvâ.

İşte kişiye bu takvâ ruhunu aşılamanın yollarından biri oruçtur. Zaten Farsça rûze kelimesinden dilimize geçen orucun Arapça karşılığı da savm / sıyâm’dır.

Bu da ‘tutmak’ anlamına gelir: Kendini tutmak. Oruçluyken yemeye, içmeye ve cinsel ilişkiye karşı kendini tutmak. Oruç tutan bir Müslüman, aynı zamanda Allah’ın yasakladığı diğer şeylere karşı da kendini koruduğu vakit orucun hedefine yani takvâya ulaşacaktır. Budur Ramazan ayında oruç tutmanın gayesi, amacı: Kişiyi takvâya ulaştırmak, takvâ bilinciyle donatmak.

Bu açıdan sadece aç susuz kalmak, perhiz yapmak değildir oruç. Ramazanda kişinin kendisini diğer zamanlarda olmadığı kadar “tutmasını” bekliyor Allah. “Şimdiye kadar olmasa bile hiç olmazsa bundan sonra” manasında bir fırsat veriyor, orucu kötülüklere kalkan yapmasını bekliyor insandan. Nitekim Peygamberimiz sallâhu aleyhi ve sellem de orucun bu yönüne vurgu yapmış, şöyle buyurmuştur:

“Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü söz söylemesin. Kendisiyle itiÅŸmek ve dalaÅŸmak isteyene ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin ve onunla dalaÅŸmasın.” (Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 164.)

Bunu yapamadıktan yani kendini tutamadıktan sonra orucun gayesi olan takvâya nasıl ulaşacak insan! Şöyle buyuruyor bir kez daha Peygamberimiz:

“Yalan söylemeyi ve yalanla iÅŸ görmeyi bırakmayan bir kimsenin, yemeÄŸi ve içmeyi bırakmasına, aç kalmasına, Allah’ın ihtiyacı yoktur!” (Buhari, Savm, 8; Tirmizi, Savm, 16)

“Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir.” (İbn Mace, Sıyam, 21)

Oruç ayetlerine başlarken takvâ vurgusu yapan Allah, bu ayetleri bitirirken bir kez daha aynı şeye vurgu yapıyor ki oruç – takvâ ilişkisinde hiçbir kapalılık, anlaşılmazlık kalmıyor:
“…Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaÅŸmayın! Böylece Allah sakınıp korunsunlar diye (لعلهم يتقون) insanlara ayetlerini iyice açıklıyor.” (Bakara, 2/187)
Bu durumda anlaşılıyor ki Ramazanın verdiği ilk fırsat, takvâdır. Bu kesinlikle kaçırılacak bir fırsat değildir. Ne yapıp edip bu fırsatı değerlendirmeli, takvâyı bünyemize kazandırmalıyız.

SELAMETLE

Hasan Şengün
Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Hayatı Farkında Olarak YaÅŸamak…

Rabbimiz Allah her şeyi yerli yerince ve zamanı gelince yarattıktan sonra en son olarak da insanı kuru bir çamurdan annesiz ve babasız olarak yarattı. İnsan yaratılmadan önce üzerine uzun bir zaman gelip geçti. O vakitlerde insan, henüz anılan bir şey değildi. Buna rağmen insan, önceden hiçbir şey değilken kendisini hakikaten Allah’ın yarattığını düşünmesi gerekmez mi?

Ä°nsan beden olarak yaratılmadan önce ruhlar aleminde Yaratıcımız her ruha “Ben sizin rabbiniz deÄŸil miyim?” diye sordu, ruhlarda “evet rabbimizsin” diye karşılık verdiler. Ä°lk insan Adem aleyhisselam kuru bir çamurdan, ÅŸekil verilebilen bir balçıktan yaratıltıktan sonra da, – mucize olarak babasız doÄŸan Ä°sa aleyhisselam hariç- insan nesli bir erkek ile bir diÅŸiden üreyerek çoÄŸalmaya devam etti, ediyor. Artık insan, neden yaratıldığına ibretle bir baksın! O, bel kemiÄŸinin alt ucu ile kaburgalar arasındaki bölgeden çıkarak, fışkırıp dökülen bir sudan yaratıldı. Şüphesiz ki yaratıcımız Allah, bu ÅŸekilde yaratılan insanı öldürdükten sonra dünyadaki hali gibi  yeniden diriltip hayat vermeye kâdirdir.

Şüphesiz Yaratıcımız Allah yeryüzünde olan şeyleri, onun üzerinde ziynet/süs yaptı. Böylece insanların hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu denemek istedi.  Allah elbette o yeryüzündekileri bir gün kupkuru bir toprak haline getirecek. Kuruyan yer ve bitkilerin yeniden canlanmasının büyüklüğünün yanında, Ashâb-ı Kehf’in 300 küsür sene sonra diriltilmesinin ehemmiyeti küçük kalır.

İnsanlar şayet öldükten sonra dirilmekten şüphe etmekte iseler ilk yaratılışlarını hatırlamalılar. Şunu kesinlikle bilmeliyiz ki Yaratıcımız, bizi ilk önce karışmış çeşitli renk topraktan, insan olarak yarattıktan sonra sırasıyla bir nutfeden, sonra bir alakadan (Rahim duvarına çengel gibi asılıp beslenen döllenmiş yumurta, yani zigottur), sonra küçük bir et parçası haline gelerek gelişip büyüyen bir mudgadan (et halinde 2-2,5 cm civarında küçük bir parça) yarattı ki, bize ne olduğumuzu ve kendi kudretini açıklamak için. Yaratcımız rahimlerde olanlardan dilediğini, belirtilmiş bir vakte kadar durduruyor, sonra onu bir bebek halinde çıkarıyor. Derken olgunluğa erişmemiz için bizi büyütüyor. İçimizden kimi erken öldürülüyor, kimi de daha önce bazı şeyleri bilirken sonra artık çocuk gibi hiçbir şey bilmez hâle gelmesi için erzel-i ömr’e, ömrün en kötü devrine itiliyor. Yeri de görürüz ki kupkurudur; fakat yaratıcımız Allah ona su indirdiği zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten nice nebat bitirir.

Evet, insanın tekrar dirilmesi ile hergün yaşadığımız yeryüzünün canlanması aynı şeyler. Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi ancak Allah’tan ister. O, her gün, her an, hikmetine uygun bir iştedir.

Bu ÅŸekilde zayıf bir sudan ve korunmaya muhtaç bir ÅŸekilde yaratılan insanı, Yaratıcımız Rabbimiz, sayısını bilmediÄŸimiz görünen ve görünmeyen varlıkları arasında hakikaten en güzel biçimde yarattı. Sonra bazılarının isyanı, vahiy yolundan sapması, hep kötü ÅŸeyleri düşünüp yapması yüzünden aÅŸağıların aÅŸağısına çevirip indirdi, hayvanlar derecesine, belki de daha aÅŸağı derecelere…

Çünkü Allah, insana muhakeme ve irade gücü ve yeteneği vermiştir. Kulağını, gözünü, gönlünü, aklını vahiyden koparıp heva ve hevesine bağlayan insan, Allah’a olan nankörlüğü, O’nu inkârı, ilâhî hükümleri tanımaması ve hareketlerindeki isyanı sebebiyle Allah katında hayvanlardan da aşağı olmayı ve cehennemin en alt tabakasına gitmeyi hak etmiştir.

Bu yüzden insanlar yaratılış gayelerine uygun olarak Allah’ın emirlerine uygun yaşayıp ve herkes yarın için önden ne yapıp gönderdiğine bakmalı. Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınmalı. Allah’ı unuttuklarından dolayı, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmamaya çalışmalı.

Yüce Allah’ı unutanlar, O’nun emir ve yasaklarını yaşantısına karıştırmayanlar, kalpleriyle akılları arasındaki bağlar kopmuş çarpık kimselerdir. Zaten Allah’a yabancılaşanlar, O’nunla irtibatını kesenler, nefislerinin ve teknolojinin esiri olup Allah’dan başka şeylere taparcasına bağlanacaklar ve onlardan zevk alıp günah deryasında devam edeceklerdir. Bunun yanında yüce Allah’ın onlara kendilerini unutturması da çok vahimdir. Çünkü kendini unutan insan ve toplum hayvânî duygulara yönelecek, böylece cehenneme götürecek şeyleri cazip görecek, öz benliğini, şahsiyetini, mânevî değerlerini unutup kendine yabancılaşacaktır. Böyle bir fert veya toplum; artık yoldan çıkmış, mânen intihar etmiş, zillet ve esarete dûçâr olmuş, rûhen köleleşmiş veya yok olmaya mahkum olmuş demektir. İşte yüce Allah bu iki tehlikeye karşı uyarmaktadır.

Rabbimiz Allah kulları sapıtmasın diye onlara ilk insandan itibaren peygamberler ve kitaplar göndermiş, en son kitap ise hayat kullanım kılavuzumuz Kur’an’dır. Eğer Allah bu Kur’an’ı bir dağa indirseydi, elbette o dağı, Allah’ın korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdük. Rabbimiz bu misalleri biz aklı başında olan insanlara düşünsünler diye veriyor. Bu misalden de anlaşıldığına göre, insan da Kur’an karşısında en az dağların hali gibi olmalı; boyun eğmeli, ufalıp teslim olmalıdır. Olmuyorsa, dağlardan daha sert ve katı demektir.

Doğrusu Yaratıcımız Allah emaneti, emir ve yasakları göklere, yere ve dağlara arz ve teklif etti de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve onun getireceği sorumluluktan korktular da onu insan yüklendi. Eğer bunun gereğini yapmaktan kaçınırsa cidden o çok zalim, çok cahil demektir. Eğer insan, ilâhî teklifi unutur, nefsine uyar ve aklını putlaştırarak işlerini Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda değil de kendi heva ve hevesine göre yapmaya başlarsa, hem cahil hem de zalim olur.

Allah’ın emirlerini gereksiz gören ve insanları hidayetten uzaklaştıran önderlerle, hayatı için bir tehlike olmadığı halde onların peşinden gidenler, hesap gününde birbirine düşman olacaktır. Kim de Allah’a ve Rasûl’e can-ı gönülden itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaklardır. Onlar ne güzel arkadaştırlar.

İnsanı bu güzel arkadaşlardan ve yaratıcısı olan Allah’a itaat etmekten alıkoyan, ayıran en tehlikeli varlıklar sahte tanrılardır. En tehlikeli sahte tanrı nefsimizdir. İçimizde barındırır, elimizle besler, büyütürüz. Tanrı gibi her dediğini, emrettiğini yaparız. Dost gibi, bizden gibi gözükür ama münafıktır ve şeytanla, kötülüklerle işbirlikçidir. Kontrol altında tutulmazsa, bize ihanet eder. Kaybı kesin ve ebedi olan dünya oyununda sahte yansıma, cazibe ve güzelliklerle aldatarak zamanımızı öldürür.

Allah yolundan alıkoyan diğer tüm yapı ve otoriteler de sahte tanrılardandır. Allah bizlere makyajla saklanan sahte yüzleri, kamufle edilerek süslü kaplarda sunulan zehir içecekleri ayırt etme feraseti, yeteneği, kabiliyeti versin, idrakimizi güçlendirsin.

Onun için Sevgili Okuyucular;

Biz farkında bile değilken ansızın bize azap gelip çatmadan önce, Rabbimizden bize indirilenin en güzeline, Kur’ân’a uyalım. Günahlarla kararmış, katılaşmış kalplerimizi  tevbe ederek, yanlış yollardan “U” dönüşü yaparak Hakk’a dönelim.  Çünkü Allah, bizim geçmişte yapmış olduklarımızın en kötüsünü bile örtecek ve bize mükafatlarımızı, yapmış olduklarımızın en güzeliyle verecektir.

Gönüllerimize, gerçek sevginin tadının tattırılması ve “Ey Allah’ın rızasıyla huzura eren nefis! Rabbini hoÅŸnut etmiÅŸ ve sen de Rabbin tarafından hoÅŸnut edilmiÅŸ olarak Rabbine dön. Haydi iyi kullarımın içine katıl ve cennetime gir!” hitabına muhatap olmak dileÄŸiyle…

Bu duruma erişmek için çalışmak, insanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu aşamaya gelmesi için insanın, nefsiyle mücadelesinde nefsinin hayvanî yönüyle, Emmâre olan kötülüğe, günaha teşvik eden yönü ve Levvâme yani günahlarından pişmanlık duyup kendini kınayan fakat tam vazgeçemeyen yönleriyle mücadele edip onlardan kurtulması lazımdır.[1]

Mahmud Z. Ãœnal-28.06.2010

 


[1] Bu yazı, Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali ve  www.iskenderpasa.com sitesinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

En Güzeli, Anlamıyla Beraber En Güzel Okumak…

Kurulduğu 2007 yılından bugüne kadar toplumun Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumasını sağlamak amacıyla çalışmalarını sürdüren KAB Platformu,  30 Mayıs 2010 Pazar sabah namazının ardından Sultan Ahmet Camii’nde Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi.

“Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardır.”[1]

Okuma bilmeyen Nebi’ye ‘OKU’ emriyle inmeye başlayan, çağları indiği günden beri kıyamete kadar kuşatacak olan rabbani soluk, okuyanları ve okuduklarını hayatlarına bir ‘TARZ’ olarak uygulayanları yücelere taşımaya devam ediyor. Kur’an’ı okumadan anlamak, anlamadan yaşamak nasıl mümkün değilse, “Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan” hakiki doğal liderlerin güncelledikleri mesaja kulak vermeden de  çağı doğru okumak ve anlamakta mümkün değildir.

Sözlerin en güzeli şüphesiz Yaratanımızın sözü, yolların en güzeli de O’nun son elçisi, yaşayan kitap olan Muhammed aleyhisselam’ın yoludur.

Kur’an sadece okunsun diye değil, okunsun, anlaşılsın da amel edilsin diye indirilmiştir. Bu nedenle bu güne kadar güzel ama eksik olan bir uygulama yeni bir anlayış ve bakış açısı ile değiştirildi. Türkiye’de ve belki de dünyada ilk defa “En Güzeli En Güzel Okumak” proğramlarına yenilik getirildi: “En Güzeli, Anlamıyla Beraber En Güzel Okumak.”

Ä°ÅŸte bu düşünce ile Kur’an’ın Anlamıyla BuluÅŸmak Platformu (KAB), “Kur’an-ı Kerim’i okuma, dinleme ve anlama  kültürünü geliÅŸtirmek, güzel okuma üslubunu genç kuÅŸaklara aktarmak, güzel okuyan yetenekleri ortaya çıkarmak, anlamı ile birlikte doÄŸru ve güzel okumayı teÅŸvik etmek ve ayetlerini  gönüllere taşırken, okunan ilahi kelamın içerdiÄŸi mesajları akıl ve düşünce dünyasına aktarmak” amaçları ile Kur’an-ı Kerim’i Ve Mealini Güzel Okuma Yarışması tertip etti.
   
15-40 yaşları arasındaki erkeklerin katılabildiği yarışmada adaylar öncelikle jüri tarafından tespit edilen ve kendilerine yarışmaya başvuruları sırasında verilen 10 adet aşır arasından kura ile çektikleri bir aşırı kıraat ettiler ardından da okudukları aşırın mealini seslendirdiler. Yarışmanın bir diğer özelliği ise, yarışmada aşır ve mealini ezber okuma şartı yoktu.
   
Yarışma için belirlenen aşırlar:
Bakara (2)   : 164 – 167;
Yunus(10)   : 5 – 10;
Kasas (28)   : 83 – 88;
Ankebut(29)  : 41 – 45;
Rum (30)    : 54 – 60;
Fussilet (41)   : 30 – 36;
Teğabun(64)   : 1 – 8.

Bölge finallerinde okunmuş, Türkiye finalinde çıkarılmış aşırlar ise:
Al-İ İmran (3)   : 144 – 148;
Mümin (40)   : 61 – 66;
Hadid (57)   : 12 – 16.
   
İstanbul Sultan Ahmet Camisinde Sabah namazından sonra başlayan Türkiye Finali Kuran ziyafetine Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen binlerce vatandaş katıldı. 15 Kasım’da düzenlenen il finalleriyle başlayan yarışma süreci, bölge birincilerinin katıldığı Türkiye finaliyle sona erdi.

Çalışmalarına 2009 yılında başlanan Kur’an-ı Kerim’i ve Mealini Güzel Okuma Yarışması’nın il finalleri, 15 Kasım 2009’da aynı anda 41 şehir merkezinde, bölge finalleri ise Şubat-Nisan 2010 tarihleri arasında 7 bölgede gerçekleştirilmişti. Türkiye’nin doğusundan batısına yaklaşık 1.500 adayın iştirakiyle gerçekleştirilen yarışma, 30 Mayıs 2010 Pazar sabah namazının ardından Sultan Ahmet Camii’nde icra edilen Türkiye finali ile sona ermiş oldu. Bu müstesna Kuran ziyafetine Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen binlerce vatandaş katıldı.

Türkiye Finali’ne yarışmacı olarak:
İstanbul Bölge birincisi Musa Coşkun (BİRİNCİ),
Karadeniz Bölge birincisi Trabzon’dan Lokman Aktepe, (İKİNCİ),
Akdeniz Bölge birincisi Adana’dan Hakan Moral (ÜÇÜNCÜ),
Marmara Bölge birincisi İzmit’ten Faruk Çoban,
Ege Bölge birincisi Uşak’tan Yaşar Çuhadar,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölge birincisi Erzurum’dan Ali Turhan,
İç Anadolu Bölge birincisi Kayseri’den Ferhat Kars katıldılar.

Yarışmanın ödülleri aşağıdaki şekilde belirlenmişti:
İllerde             : Birinci :1.000 TL, İkinci :750 TL, Üçüncü :500 TL
Bölgelerde          : Birincilere Umre
Türkiye Finali      : Birinci :10.000 TL, İkinci :7.500 TL, Üçüncü :5.000 TL   

Ä°stanbul Bölge Birincisi Musa CoÅŸkun’a ödülü, Zinde Sosyal GeliÅŸim DerneÄŸi Yönetim Kurulu BaÅŸkanı Emin Çınar tarafından verildi.

Karadeniz Bölge Birincisi Lokman Aktepe’ye ikincilik ödülü, Prof.Dr. Mehmet Görmez tarafından verildi.

Akdeniz Bölge Birincisi Hakan Moral’e üçüncülük ödülü, Ä°stanbul Müftüsü Mustafa ÇaÄŸrıcı tarafından verildi.

Türkiye Finali Ödülleri,  2005 yılında Ä°stanbul’da kurulan, milli, manevi ve ahlaki deÄŸerlere baÄŸlı insanlar yetiÅŸtirmek ve eÄŸitmek; dostluk, kardeÅŸlik, sevgi ve barış ortamını saÄŸlamak; kültürel deÄŸerleri korumak; ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak; aile yapısını korumak ve geliÅŸtirmek gibi amaçlarla faaliyetlerine devam Mahmud Esad CoÅŸan Vakfı  sponsorluÄŸunda takdim edildi.
   
Kur’an-ı Kerim ile ilgili böyle güzel bir yarışmada bu ödüllerin de üzerinde elbette en büyük ödül “Allah’ın rızası” nı kazanabilmektir. “(İman, ibadet ve hayır) yarışlarında öne geçenler(e gelince): Onlar (âhirette mükâfatta da) önde gidenlerdir.” (56/Vakıa, 10)
   
Yarışma videoları ve fotoğfarları  hakkında detaylı bilgi almak için, organizasyonu düzenleyen Kur’an’ın Anlamıyla Buluşmak (KAB) Platformunun websitesi www.kuranimiz.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bu konuda emeği geçen herkesi Yaratanımız umduklarından daha fazlasıyla mükafatlandırsın. Amin.

Mahmud Z. Ãœnal

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Bir Bütün Olarak Yeniden Anlamaya Dair

Mahmud Salih

Daha önceki bir yazımızda  Hayat Klavuzu’muz Kur’an’ı Kerim ile ilk defa tanışan birisinin ihtiyaç duyacağı zahiri bilgileri en kısa şekilde aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımıda ise, Kur’an ile tanışmış ve onu Rabbinin insanlığa son sözü olarak algılamış, hayatını bu algılama çerçevesinde yeniden şekillendirmek isteyen; aklı, kalbi ve zevki selim olma yoluna girmiş Kur’an okuyucusu için alışılmışın dışından yeni bir bakış açısı sunmak istiyoruz. Yeni bir bakış açısı diyoruz, çünkü yazının sonuna geldiğiniz zaman, “Biz bugüne kadar hiç böyle düşünerek okumamıştık” diyeceğinizi daha şimdiden duyar gibiyim.

114 sure ve 6236 ayet kümesinden oluşan Klavuzumuz 23 sene gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik zamanlarda gerek bir sebebe bağlı olarak gerekse hiç bir sebebe bağlı olmaksızın Yaratıcımız Allah tarafından onun ilk ve tam uygulayıcısına değişik şekillerde vahyedilmiş, indirilmiş, sure ve ayetler Mekkî veya Medenî olarak adlandırılmıştır.

İlk başta sadece Arapları muhatab alan Kur’an’ın evrensel mesajları, zaman içerisinde Arapça bilmeyen milletlere de ulaşınca, Arapça bilmeyenlerin Kur’an’ı yanlış okumalarını önlemek için noktasız ve harekesiz olan kelimelere noktalar ve harekeler kondu. Aynı zamanda yine Arapça bilmeyenlerin ayetleri okurlarken mana bütünlüğünün korunması veya yanlış manalara sebep olacak durmaları ortadan kaldırmak için ayetlerin uygun yerlerine ve sonlarına değişik anlamlara gelen durak işaretleri konulması uygun bulundu.

İşte bu  işaretlerden birisi de AYN işaretidir. Bu işaretin iki anlama geldiği ilgili yerlerde ifade edilmektedir. Onlardan birincisi, Ayn işaretinin namazlardaki rükûya işaret etmesidir ki, eğer Kur’an okuyan namazda olur da rükû etmek isterse, onun için uygun olan bu işaretin olduğu yerde rükû etmesidir. Çünkü bu işaret, ilgili kıssanın veya konunun  tamamlandığının işaretidir. İkinci anlamı ise, iki AYN arasının bir “aşır” olduğunu gösterir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de  tercih edilmesi gereken, bu Ayn işaretlerinde kıraatin bitirilmesidir.

Yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, AYN durakları gerek namaz içinde gerek namaz dışında Kur’an okunduğu zaman bir kıssanın veya konunun bittiğini okuyana haber vermekte, böylece okuyan ve dinleyenler ne okuduklarını ve ne dinlediklerini anlamış olmaktadırlar. Bu incelikten haberdar olmayan hafızlar veya normal okuyucular –bilenleri tenzih ederiz- çoğu zaman sayfa başından başlarlar ve sayfa sonunda bitirirler. Halbuki anlamlar ve kıssalar sayfa başında başlayıp sayfa sonunda değil AYN durağında başlayıp yine bir sonraki AYN durağında biter.

Kur’an’ı bu gözle, yani mananın bir AYN durağında başlayıp diğer AYN durağında bittiğini düşünerek okursak, daha önceki okuduğumuz aynı ayetlerden yeni anlamlar anladığımızın farkına varacağız. Böylece Kur’an okuyuşlarımızdan ayrı bir zevk alacağız. Çünkü Kur’an’ı yeniden anlayacağız.

Bir çok insanın, özellikle Kur’an ile yeni tanışmış ve meal okumaya başlamış bir kişinin aklına gelen veya ilk başta anlayamadığı konu, Kur’an’ın ayet ve surelerinin konudan konuya geçtiği, dolayısyla da anlamak zorluğu olduğu  konusu olmaktadır.

Yukarda bahsedilen AYN konseptinde okumaya başlasak bir, bazen iki AYN durağı arasında yer alan ayetlerde de farklı konulardan bahsediliyor gibi bir durum oluşuyor. Bunu nasıl izah edersiniz diye bir soru sorulursa, işte zaten bizim bu makaleyi yazma sebebimizde bu soruya cevap vermektir.

Kur’an-ı Kerim’de 556 tane AYN durağı vardır. Bu sayıya, küçük sureler de dahil edilmiş ve onlar da birer AYN olarak sayılmıştır.

Konunun anlaşılması açısından bir örnek verelim. Bakara Suresi 153163. ayetlerin yer aldığı AYN durağındaki mesaja bakalım.

Burada iman edenlere SABIR ve NAMAZ ile yardım istemeleri emredilir. Daha sonra sabrın en çok gösterilmesi gereken yerler sayılır: Savaş, korku, açlık, mal ve canlardan eksiltme. Ve sabredenlere müjde verildikten sonra AYN durağı bitmeden konu sanki değişmiş gibi SAFA ve MERVE’den bahseden 158. ayet gelir. Halbuki aslında konu değişmemiştir. Çünkü AYN durakları konunun bütünlüğü için konur. Öyleyse buradaki konu bütünlüğü nasıl sağlanıyor?

Tekrar hatırlarsak, bölüm sabır ve salat ile yardım istenmesinin emri ile başladı. Tarihte bu yardımı isteyenlerin başında da Hacer validemiz gelmektedir. Allah Teala burada Safa ve Merve’yi zikrederek sabredenlere Allah’ın nasıl yardım ettiğine örnek veriyor. Bu sabrın sonunda verilen mükafat aynı zamanda bizim hac ibadetimizin bir parçası oluyor. Dolayısıyla konu bütünlüğü bozulmuyor.

Kur’an’ın muhteviyatı/içine aldığı konular hakkında yazılan kitaplarda konu, 3 ile 100 arasında başlıklara ayrılmış.

Tek kelime ile ifade edecek olursak  “birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirilen” (39/23) Kur’ân’ın temel konusu TEVHÄ°D‘dir.  Bu cevabı üç kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları: Tevhid, Risalet ve Ahiret. Bu cevabı 7 kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları “seb’u’l-mesânî=tekrarlanan yedi” (15/87) olarak:

1.   Allah (Tevhid) x Sahte Tanrılar (Şirk)

2.   Peygamberler x Sahte Otoriteler

3.   Vahiy (Kitaplar) x Atalar Dini, Bozulmuş Dinler

4.   İnananlar x İnanmayanlar

5.   İtaat x İsyan

6.   Yardım x Ceza (Dünyada)

7.   Cennet x Cehennem (Ahirette)

Bu gözle Kur’an yeniden okunursa, her sayfada bunların hepsinden veya bir kaçından bahsedildiği görülecektir.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’in Anlatımıyla Yahudiler

Kur’an-ı Kerim’de, en çok bahsi geçen topluluk yahudidir. Çünkü o sinsi ve tehlikelidir. Dolayısıyla insanlığın bu tehlikeden haberdar edilmesi gerekmektedir. Özellikle de Kur’an hep onların olumsuzluklarını anlatır. Ä°sterseniz açın bir Kur’an fihristi ve yahudilerin vasıflarına bir göz atın. Daha sonra da zaman buldukça konularla ilgili ayetleri inceleyin.

Ä°ÅŸte size Kur’an-ı Kerim’den, Yahudilerin özellikleriyle ilgili bazı bilgiler:1. Genel özellikleri:

a.Cimridirler:”Onlar cimrilik eder, insanlara da cimriliÄŸi önerir ve Allah’ın kendilerine lütfundan vermiÅŸ olduÄŸunu gizlerler.” (Nisa, 4/37) “Yoksa onların mülkten bir payları mı var? Öyle olsaydı insanlara bir çekirdek zerresi bile vermezlerdi.” (Nisa, 4/53)

b.Yeryüzünde fesat çıkarırlar: “Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide, 5/64)

c.Korkaktırlar: Ãœstelik Allah’tan gereÄŸi gibi sakınmadıkları halde insanlardan çok korkarlar: “Onların kalplerinde sizin saldığınız korku Allah’ınkinden daha ÅŸiddetlidir. Bu onların anlamayan bir topluluk olmalarından dolayıdır. Onlar sizinle toplu halde ancak müstahkem ÅŸehirlerde veya surların arkasından çarpışabilirler. Kendi aralarındaki çekiÅŸmeleri ise pek ÅŸiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.” (HaÅŸr, 59/13-14) (Dikkat edilirse burada mü’minler karşısındaki zayıflıkları ve korkaklıkları özellikle vurgulanmaktadır.)

d.Cennetin yalnızca kendilerine ait olduÄŸu iddiasındadırlar: “Onlar: “Cennete ancak yahudi veya hıristiyan olan girebilecektir” dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: “EÄŸer doÄŸru söylüyorsanız delilinizi ortaya koyun.” (Bakara, 2/111)

e.Hayata düşkündürler: “Onları insanların hayata en düşkünü göreceksin. Allah’a ortak koÅŸanlardan bile daha tutkundurlar. Her biri bin yıl yaÅŸatılmayı arzular. Oysa uzun süre yaÅŸatılması onu azaptan uzaklaÅŸtırmayacaktır. Allah onların yaptıklarını görmektedir.” (Bakara, 2/96)

f.Sihir yoluna sapmışlardır: “Onlar, o iki melekten bir adamla karısının arasını açmada yararlanacakları ÅŸeyleri öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadan kimseye bir zarar dokunduramazlardı. Onlar aslında kendilerine zarar verecek ve bir yarar saÄŸlamayacak ÅŸeyleri öğreniyorlardı. Onu (sihri) satın alanların bundan dolayı ahirette bir nasib elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Nefislerini karşılığında sattıkları ÅŸey ne kötüdür! KeÅŸke bilselerdi!” (Bakara, 2/102)

g.Ä°nsanların mallarını haksız yere gaspeder ve faiz alırlar: “Yine yasaklandıkları halde faiz almalarından ve insanların mallarını haksız yere yemelerinden dolayı (böyle yaptık). İçlerinden inkarcılara acıklı bir azap hazırladık.” (Nisa 161) “Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin çoÄŸu insanların mallarını haksızlıkla yemekte ve Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanları acıklı bir azapla müjdele!” (Tevbe, 9/34) (BilindiÄŸi üzere yahudilerin bugün yeryüzünün en zengin tabakasını oluÅŸturmalarının baÅŸta gelen sebepleri, insanların mallarını hile yoluyla ellerinden almak için çeÅŸitli metodlar geliÅŸtirmek, tefecilik yapmak, dünya çapında mafya organizasyonları kurarak bu yolla çeÅŸitli ticari faaliyetlerden komisyon yani haraç almak ve faiz yemektir. Onların insanların mallarını haksız yere yemeleri konusunda ayrıca bkz. Ali Ä°mran, 3/75)

h.Allah’ın fakir, kendilerinin ise zengin oldukları iddiasındadırlar: “Şüphesiz Allah: “Allah fakirdir biz ise zenginiz” diyenlerin sözlerini duymuÅŸtur. Biz onların sözlerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacak ve: “AteÅŸin azabını tadın” diyeceÄŸiz.” (Ali Ä°mran, 3/181)

2.Din ve inanç konusundaki tutumları:

a.Allah’ın ayetlerini inkar ederler: “Onlar Allah’ın gazabını haketmiÅŸlerdir ve kendilerine miskinlik damgası da vurulmuÅŸtur. Onlar bunu Allah’ın ayetlerini inkar ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için hak ettiler.” (Ali Ä°mran, 3/112) “Onlar: “Allah bir insana herhangi bir ÅŸey indirmemiÅŸtir” derken Allah’ı hakkıyla deÄŸerlendiremediler.” (En’am, 6/91)

b. Kendilerinin Allah’ın oÄŸulları, dostları ve peygamberin torunları olduklarını söylerler: “Yahudiler ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oÄŸulları ve sevdikleriyiz” dediler.” (Maide, 5/18)

c. GeçmiÅŸte birçok kez dinlerinden dönmüş, Allah’ın kendilerine vahyettiÄŸi dinden çıkmışlardır: “Ä°man edip sonra inkar eden, sonra yeniden iman edip sonra tekrar inkar eden sonra da inkarlarını artıranlar var ya, Allah onları ne bağışlar, ne de doÄŸru yola yöneltir.” (Nisa, 4/137)

d. Allah’ı cimrilikle itham ederler: “Yahudiler “Allah’ın eli baÄŸlıdır” dediler. Kendi elleri baÄŸlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler!” (Maide, 5/64)

e.Münafıktırlar: “Onlar iman edenlerle karşılaÅŸtıklarında “biz de iman ettik” derler. Ama birbirleriyle baÅŸbaÅŸa kaldıklarında, “Allah’ın size açmış olduÄŸu ÅŸeylerden, bunları Rabbinizin katında size karşı bir belge olarak göstersinler diye mi söz ediyorsunuz! Aklınızı kullanmıyor musunuz!” diye konuÅŸurlar.” (Bakara, 2/76)

f.Cebrail (a.s.)’a düşmandırlar. “De ki: “Kim Cibril’e düşman olursa, (bilsin ki) o bunu (Kur’an’ı) Allah’ın izniyle, daha önce gelmiÅŸ olanları doÄŸrulayıcı, iman edenler için de bir hidayet rehberi ve müjde olarak senin kalbine indirdi.” (Bakara, 2/97)

g.Allah’a çocuk isnadında bulunmuÅŸlardır: “Allah oÄŸul edindi” dediler. O bundan yücedir.” (Bakara, 2/116)

Bütün bu özelliklerinin yanısıra, hakikatten sürekli yüz çevirme, kendilerine vahyedilmiÅŸ olan Tevrat’a bile uymama, Allah’ı bırakıp kendi bilginlerini ve ruhbanlarını rab edinme, sırf hasetlerinden ve mevki hırslarından dolayı Kur’an’ı inkar etme gibi özellikleri de bizzat Kur’an-ı Kerim’de tescil edilmiÅŸtir. Yine Kur’an-ı Kerim’de bildirildiÄŸine göre onlar Tevrat’ı tahrif ederek iÅŸlerine gelmeyen ÅŸeyleri çıkarmış ve iÅŸlerine gelen bazı eklemelerde bulunmuÅŸlardır. Allah’ın kendilerine verdiÄŸi nimetlere karşı nankörlük ederek taÅŸkınlıkta bulunmuÅŸ ve aşırı gitmiÅŸlerdir. Onların en önemli özelliklerinden biri de anlaÅŸmalarına baÄŸlı kalmamalarıdır. Bu konuda ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bunlar kendileriyle antlaÅŸma yaptığın (ÅŸu) kimselerdir ki her keresinde antlaÅŸmalarını bozarlar, hiç sakınmazlar.” (Enfal, 8/56)

 Onların Kur’an-ı Kerim’de zikredilen özelliklerinin tamamı bu kadar deÄŸildir tabii ki. Ancak burada sayılan özellikleri onların gerçek kimlikleri hakkında genel bir fikir vermektedir. Onların burada sayılan ve burada saymadığımız ancak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bütün özelliklerinin üzerinde tafsilatlı bir ÅŸekilde durma imkanımız yok. Fakat Mescidi Aksa’yı tehdit eden giriÅŸimleri, ümmet açısından büyük sorunlara yolaçan faaliyetleri hakkında daha isabetli düşünebilmemiz için onların Kur’an-ı Kerim’de ortaya konan kimliklerini tanımamız gereklidir. Çünkü ümmetin kapanamayan bu yarası ÅŸimdi daha bir derinden kanamakta ve tüm mü’minlerin de yüreÄŸini daÄŸlamaktadır.

Ä°ÅŸin gerçeÄŸinde onların Ä°slam karşıtı faaliyetlerinin özü Kur’an-ı Kerim’in Tevbe suresinin 32. ayetinde şöylece dile getirilmektedir: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”

Ä°ÅŸte bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki yahudinin asıl amacı, bu dini ortadan kaldırmaktır. Hal böyle olunca, Mescidi Aksa ve Hz. Ömer Camii de Kudüs’te Ä°slam’ı dünyaya haykıran en önemli iki ibadethanedir. Bu mescidler var oldukça, gelecekteki nesiller için Ä°slam’ın mesajı hep taze ve canlı olarak devam edecektir. Siyonist yahudinin amacı ise bu mesajın sesini kesmektir. Hz. Süleyman mabediyle ilgili efsaneler bu amaç uÄŸrunda geliÅŸtirmiÅŸ oldukları idealleri için uydurdukları bir bahaneden ibarettir. Hatta bununla da kalmayıp ÅŸayet emellerini gerçekleÅŸtirirlerse Nil’den, Fırat’a belki Toroslar’a kadar bu ümmetin topraklarına (“vaadedilmiÅŸ topraklar” iddiasıyla) sahip olurlarsa buralarda Ä°slam’ın ÅŸiarı olan mescitleri de yıkıp yok etmekten kaçınmayacaklardır. Zira bugün Mescidi Aksa, yarın Eyüp Sultan, Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet…

Nasıl ki haçlılar bugün üzerinde Ä°spanya devletinin kurulduÄŸu Endülüs’ü ele geçirdiklerinde oradaki milyonlarca Müslümana soykırım uygulayıp, Ä°slam’ın alameti olan on binlerce camiyi, mescidi, medreseyi, kütüphaneyi ve çeÅŸmeyi yıkmışlarsa, bugün aynısı Filistin topraklarında uygulanmaktadır.

Hatta daha da yakına gelelim. Daha dün aynı haçlılar “Biz Avrupa’nın göbeÄŸinde Ä°slam’a müsaade etmeyiz” deyip Bosna’ya aynı vahÅŸeti sergilemediler mi? Ve hala yeni yeni toplu mezarlar ortaya çıkarılmıyor mu? Makedonya da aynı tehdit altında deÄŸil mi?

Ancak yahudiler bu emellerine ulaşacak mı? İşte bunu da ayetin devamından anlıyoruz ki; hayır tam aksine, her ne kadar yahudiler ve haçlılar istemese de Allah (c.c.) nurunu tamamlayacaktır. O zaman mazlum ve mustazaflar zalimlerden hesap soracaktır.

Fakat şunu da çok iyi bilmeliyiz ki, bu ilahi vaadler kimseyi gevşekliğe ve vurdumduymazlığa sürüklememelidir. Çünkü herkes izlediği tutumdan, takındığı tavırdan, görevini ne kadar yerine getirip getirmediğinden hesaba sorulacaktır.

Mescidi Aksa bugün Müslümanların üzerinde bir emanettir. Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamberine hıyanet etmeyin ve bile bile size emanet edilen ÅŸeylere hıyanet etmeyin.” (Enfal, 8/27) diye buyuruyor. Ä°man ÅŸuuru içinde olan her Müslümanın bu gerçeÄŸi anlaması ve üzerindeki emanetin önemini kavraması gerekir.

Hasan ZAHÄ°D

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim Kamuoyu Anketi

Zinde Sosyal Gelişim Derneği tarafından toplumun Kur’an-ı Kerim’le nasıl buluştuğu, okumasını nasıl öğrendiği, Kur’an-ı Kerim meali okuma oranı, mealin yeterince okumama nedenleri, meale sahip olma oranı gibi konularla ilgili alanında ilk defa bir kamuoyu anketi yaptırıldı. ANAR kamuoyu araştırma şirketine yaptırılan anket, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 92,6’sı dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu vurgularken, eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak, dindarlık eğilimlerinde azalma seyri olduğu saptandı.

● Deneklerin yüzde 82,2’si çocuklarının dindar bir insan olarak yetişmesini isterken ankete katılanların yüzde 74,6’sının ilk dini bilgilerini anne-babadan aldıkları tespit edildi. Modernleşme ve artan kentleşme süreçlerine rağmen ailenin, toplumun hala ana çekirdeğini oluşturduğu gözlendi.

● Dini konularda ilk başvurulan kişinin yüzde 30,8 oranı ile cami imamları olduğu görülmektedir. İHL’lerden dini eğitim aldığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 2,6 dır. Sosyo-ekonomik statü (SES) ve eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerin daha düşük oranda yerine getirilirken; zekat, sadaka ve fitre vermek gibi sosyal yardımlaşmaya yönelik bireysel görevlerin daha yüksek oranlarda yerine getirildiği tespit edildi.

● Beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilirken, kadınların erkeklerden daha düzenli namaz kıldıkları ortaya çıktı. Kadınların yüzde 54,7’si, erkeklerin yüzde 36,7’si beş vakit namaz kılmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça bu oranlarda düşüş gözlemlenmektedir. (1999 yılında TESEV tarafından yapılan “Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset” konulu araştırmasında da, namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilmiştir.)

● İnsanlar kişisel olarak bazı ibadetlerini yerine getirmese de kendini dindar olarak tanımlamakta ve dinin hayatında önemli bir role sahip olduğunu ifade etmektedirler. Yaşanan değişim ve buna eklenen küreselleşme dalgası karşısında toplumun ana gövdesinin, bu değişimlerden pek fazla etkilenmediği ve din konusunda duyarlı bir tutum içinde olduğu görülmektedir.

● Toplumun yüzde 79,3’ünün düzenli Ramazan orucu tuttuğu, yüzde 65.6’sının düzenli olarak Cuma namazına gittiği, yüzde 79,7’sinin düzenli olarak bayram namazına gittiği, yüzde 30,9’unun teravih namazını kıldığı, yüzde 6.1’inin hacca gittiği, yüzde 56.7’sinin zekat verdiği, yüzde 51.2’sinin kurban kestiği tespit edilmiş olup, yine eğitim düzeyi yükseldikçe oruç tutma oranının azaldığı, ancak yüksek lisans ve doktora yapanlarda hacca gidenlerin oranının yüzde 15.14 olduğu ortaya çıktı.

ANKETİN KUR’AN-I KERİM’LE İLGİLİ BÖLÜMÜ

ANAR araştırmasının esas konusu olan Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma konusunda ise

● Araştırmaya katılanların yüzde 94’ünün evinde Kur’an-ı Kerim bulunduğu, yüzde 78,3’ünde de Türkçe mealli Kur’an olduğu, sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Türkçe Kur’an sahip olma oranının da yükseldiği olduğu tespit edildi. Kur’an’a sahip olma oranının Sünnilerde yüzde 96, Alevilerde yüzde 71 olduğu ortaya çıktı.

● Kur’an’a sahip olma oranı yüzde 94 iken, Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı yüzde 33’tür. Eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı daha da düşmektedir.

● Kur’an’ı Kerim’i okuyanların yüzde 72,9’u Arapçasını çocukluk çağı olan 5-14 yaş arasında öğrenmektedir.

● “Kur’an’ı Kerim’i cami hocasından öğrendim” diyenlerin oranının yüzde 41 olarak tespit edilmesi, toplumsal hayat ile cami arasında ciddi bir bağın olduğu ortaya koydu.

● Kadınların yüzde 74’ünün, erkeklerin yüzde 65,2’sinin düzenli Kur’an okuduğu, yaş ilerledikçe Kur’an’ı hatmetme oranının yükseldiği, (SES)’in artmasıyla Kur’an’ın düzenli okuma oranının düştüğü, ancak meal okuma oranının arttığı, ayrıca insanların Kur’an-ı Kerim’i Arapçası’ndan okumanın mealini okumaktan daha çok sevap olduğuna inandıkları gözlemlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 70’e yakını kısmen de olsa Kur’an meali okuduklarını, meal okumama nedeni olarak da zaman sıkıntısını (yüzde 20,2), okuma-yazma bilmeme (yüzde 15,6), Türkçe meal sahibi olmama (yüzde 5,1) olarak ifade edildi. Toplumun % 5’inde Kur’an meali olmadığı belirlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 24’ü Türkçe mealin tamamını okuduğu, yüzde 76’ sının da okumadığı tespit edildi. Meal okuyanların yüzde 67’si Kur’an’ı daha iyi anlamak için meal okuduğunu vurguladı.

● Araştırmada sorulan “Kur’an’ı Kerim mealini ne zaman okursunuz?” sorusuna yüzde 52,8’i fırsat buldukça, yüzde 25’i çok seyrek okurum, yüzde 17,9’u mübarek gecelerde derken, sadece yüzde 4,9’u düzenli olarak okuduğunu ifade etti. Bu durumda, Türkiye’de Kur’an’ı Kerim mealini devamlı ve düzenli okuyan yaklaşık yüzde 5’lik bir kesim olduğu bulgusu tespit edildi.

● Araştırmada insanların Kur’an’da belirtilen konulara karşı saygılı bir tutum sergiledikleri, kadınların bu konuda daha hassas davrandıkları, yaşın yükselmesine bağlı olarak dindarlık eğiliminin arttığı, insanların Kur’an okumadan da iyi bir Müslüman olunacağı yönünde bir algılamaya sahip oldukları gözlemlenirken, “Kur’an hükümleri, günümüzde sosyal hayatımıza uygulanacak yapıda değildir” önermesine katılmayanların oranı ise yüzde 62’dir.

● Araştırma bulguları sonucunda, insanların bir yandan kendilerinin dindar olduklarını, dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu ifade ederlerken, diğer yandan ibadetleri yerine getirme, Kur’an’ı ya da Türkçe mealinden okuma konusunda, aynı pratiğe sahip olmadıkları tespit edildi.

ARAÅžTIRMAYLA Ä°LGÄ°LÄ° NOT:

Kuran’ın Anlamıyla Buluşmak konulu kamuoyu araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Araştırma, 18 yaş ve üzeri yaş grupları arasında Türkiye’deki nüfusun cinsiyet oranını yansıtacak şekilde yapıldı. Araştırmaya katılan deneklerin;

Eğitim Düzeyi: Yüzde 10 Üniversite, yüzde 26 Lise, yüzde 15 Ortaokul, yüzde 37 İlkokul,
Gelir Düzeyi: Yüzde 43,5 ile büyük çoğunluğu 500 YTL – 1000 YTL arası,

İnanç Grubu: Yüzde 82,4 ü Sünni, yüzde 4,9 u Alevi, 12,7 diğer…

Kamuoyu anketinin tamamına ulaşmak için tıklayınız.