Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Anlamada Yeni Bir Yaklaşım-1

Kur’an-ı Kerim’in önemi ve deÄŸeri tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Bu hususta selef-i sâlihîn ve büyük alimlerimiz tarafından pek çok eser te’lif edilmiÅŸ, Kur’an-ı Kerim’in faziletini anlatan ciltlerce kitap yazılmıştır.

Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma (KAB) çalışmalarına bir katkı olması amacıyla  Kur’an okumalarım çerçevesinde Kur’an’ı anlamada yeni bir yaklaşım olarak faydalı olacağını düşündüğüm bazı şeyleri yazılı olarak siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim. İşte bu yazımda sizlere Kur’an’ı dıştan, sonraki yazı(ları)mda da içten tanıtmaya çalışacağım.

Çünkü Kur’an’ın içini tanımadan önce onu dıştan genel olarak tanımamız gerekir. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi, toplanması, yazısı, görünüşü ve diÄŸer yönleriyle ilgili bu bilgileri bilmek oldukça önemlidir.

Elimizde bulunan bu kitap Kur’an :

Son vahiy dini İslam’ın kutsal kitabı; yalnız Araplara değil, yeryüzündeki tüm insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir “Kılavuz”dur.

Kur’an, Allah tarafından değişik vahiy şekilleriyle Peygamberimiz’e indirilen, Fatiha’dan başlayıp Nâs suresinin sonuna kadar 114 sure  ve 6236 ayet olarak  İmam Mushaf’ın iki kapağı arasında yazılan, tevatürle (kendilerinin yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından) nakledilen; okunması, yüzüne bakılması ibadet olan ve tilavetiyle ibadet edilen; geçmişin ve geleceğin bütün ilimleri içinde olan, kendisine has bir çok özellikler taşıyan ve benzerinin yapılması konusunda bugüne kadar herkesi aciz bırakan bundan sonrada da bırakacak olan; peygamberi, cinleri ve bütün insanları muhatap alan Arapça mucizevî ayetler bütünü; Allah’ın ses ve harflerden bağımsız olarak zâtı ile kâim olan nefsî kelamıdır ve manalardan ibarettir.[1]

Kur’an “okunan kitap” demektir. Yazılı olan şeye “kitap” denildiği gibi, okunan ilâhî vahye de “Kur’an” denilmiştir. Kur’an kelimesi 68 kadar ayette bizzat geçmektedir.

Kur’an,  daha önce  Allah tarafından elçilerine gönderilmiş sahifelerden ve Tevrat, Zebur ve İncil’den sonra onların asıllarını da içine alan ve o asılları tasdik eden ilâhî vahyin bozulmamış en son ve sonsuz ışığı ve halkasıdır. [2]

Kur’an’ın, Kur’an-ı Kerim, Mushaf, Nûr, Hüdâ, Furkan, Zikir, Hakîm ve Kitap en meşhur isimleri olmakla beraber kendi ayetlerinde ve hadislerde geçen isim ve sıfatları alimlerin tespitine göre 100 civarındadır.

Lafzen ve manen Allah Teala’nın HAK kelamıdır. İnanıyoruz ki bir benzeri yazılamamıştır ve kıyamete kadar da yazılamayacaktır. [3]

Kur’an önce, Allah’tan başka kimsenin bilmeyeceği bir şekilde Lehvh-i Mahfuz’a, oradan dünya semasındaki Beytü’l-İzzet’e, oradan da Cebrail vasıtası ile veya değişik vahiy yollarıyla Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’e indirilmiştir.[4]

Vahiy, başkalarının da görebildiği, hissedebildiği, insanın duyularını zorlayan şiddetli bir olaydır.

Peygamberlere vahyin geliş şekilleri; uykuda rüya ile, perde arkasından, perdesiz, melek ile ve kalbine ilham edilmesiyledir.

Kur’an-ı Kerim, miladi 610 tarihinden Efendimiz’in vefat ettiÄŸi 632 tarihine kadar;  13 yılı Mekke 10 yılı Medine’de olmak üzere toplam 23 yılı (22 sene, 2 ay, 22 gün) kapsayan bir zaman süreci içinde oluÅŸmuÅŸ bir konuÅŸmanın tümünden ibarettir.  Bu zaman içinde ayet ayet, sure sure inmeye devam etmiÅŸtir.[5]

Kur’an’ın –müslüman müelliflerce sayılan- kelimelerinin sayısı 77.934 tür.

Kur’an, Allah’ın bu dünyaya söylediği sözdür. Lafzen Arapça[6] inmiş ve hep Arap alfabesi ile Kureyş lehçesi[7] üzerine yazılmış ve okunmuştur.[8]

Kur’an ayetleri hiçbir sebebe bağlı olmaksızın doğrudan Allah tarafından indirildiği gibi, özel sebeplere bağlantılı olarakta nazil olmuştur. Her ayetin mutlaka bilinen bir iniş sebebi olmayabilir, iniş sebebi bizzat ayetin kendisidir.

Peygamberimizin vefatından sonra Ebû Bekir radiyallahu anh zamanında sayfalarda ve hafızalardaki Kur’an belirlenmiş şartlara riayet edilerek Mushaf haline, toplu olarak yazılı kitap haline getirildi. Son nazil olan ayetten sonra Peygamberimiz en kuvvetli rivayete göre dokuz gece yaşamıştır. Tabidir ki, bu kadar müddet içinde surelerin ve ayetlerinin kitap halinde  tertibine peygamberimiz hayatta iken imkan bulunamazdı.

Kur’an yazısı ilk başta noktasız ve harekesizdi. Onun harflerinin ilk noktalanması ve harekelenmesi Emevi halifesi Abdülmelik b Mervan (ö. 65/684) zamanında Ebu’l Esved Ed-Düeli (69/688) tarafından yapıldı.

Kur’an yazısı harflerin aldığı şekle, noktalama usulüne ve kullanılış tarzına göre değişik isimler alır. Başlıca yazı tipleri: Ma’kılî, kûfî, sülüs, nesih, muhakkak, reyhânî, terkî ve rik’a’dır. Son altı hatt çeşidine İslam hatt geleneğine göre “aklâm-ı sitte-altı kalem” denilir ki, diğer yazı çeşitleri bunlardan türetilmiştir.

***

Kur’an-ı Kerim 114 suredir. Sure, ayetlerden oluÅŸan, her birinin özel ismi olan Kur’an-ı Kerim bölümlerinin adıdır.[9]

Sureler ve ayetler Mekkî (Mekke’de inen) ve Medenî (Medine’de inen) olarak isimlendirilir. Surelerin bazıları tam olarak Mekke’de ya da Medine’de inmiştir. 12 surede ihtilaf olmakla beraber günümüzde yaygın olan görüşe göre surelerin 86’sı Mekkî, 28’i Medenî’dir. Bazı Mekkî surelerde Medenî ayetler, Medenî surelerde de Mekkî ayetler bulunur.[10]

Mekkî sureler ve ayetler kısa cümleli ve vurguludur, iman ağırlıklıdır, müşriklerin inançlarını, bazı adet ve ahlaki yapılarını tenkide tabi tutar, heyacan dolu ayetlerdir.

Medenî sureler ve ayetler ise ehl-i kitap ve münafıklardan bahseder, uzundur ve hüküm bildirir;  sade bir dil taşır, beşerî, siyâsî, ictimâî, ticârî ahkâmı bildiren, emir ve hüküm ayetleri ağırlık taşır.

Sureler uzunluklarına göre es-seb’u’t-tıvâl (2-9. sureler), el-mi’ûn (ayetleri 100’den fazla olanlar, 10-35. sureler), el-mesânî (ayetleri 100’den aşağı olanlar, 36-49. sureler.) ve el-mufassal (50-114. sureler) şeklinde de sınıflandırılır.

***

Kur’an Fatiha suresi ile başlar Nâs suresi ile biter.

Kur’an surelerinin sıralamasını, ayetlerinin hangi sureye ve hangi sıraya konulacağını, yerlerinin belirlenmesini  -genel kabule göre- Peygamberimiz bildirmiştir. Osman radiyallahu anh zamanında toplanan Mushaf’ın tertibi üzerinde ashabın ittifak etmesi, surelerin ve ayetlerin tertibinin vahye dayalı olduğunun delilidir.

Kur’an-ı Kerim sûrelerden, sûreler de ayetlerden meydana gelir.

Sure başlarındaki besmeleler -Fatiha hariç- sureden bir ayet sayılmaz.

Kur’an okumak isteyen kişi Eûzü[11] ve Besmele ile başlar. Yalnız Tevbe suresinin başından okuyan kişi besmele çekmez. Diğer bütün surelerin evvelinde besmele çekilir.

Kur’an’ın en uzun suresi 2/Bakara (286 ayet), en kısa suresi 108/Kevser’dir (3 ayet).

İlk inen sure Fatiha Mekke’de, son inen sure 110/Nasr suresi de yine Mekke’de (Veda Haccında) inmiştir. Nasr suresi Mekke’de inmesine rağmen hicretten sonra nazil olduğu için Medenî’dir.

Her surenin en az bir veya birden fazla ismi vardır.[12]

Kur’an surelerinden 29 tanesi Hurufu Mukatta’a ile başlar.[13]

Kur’an B (ب) harfi ile başlar S (س) harfi ile biter (بَسْ BES= Farsça’da YETER anlamına gelir).

Kur’an’da 114 besmele vardır. Besmele’nin 113 tanesi sure başlarında, biri ise Neml suresinin içindedir.[14]

Berae (9/Tevbe) suresinin başında besmele bulunmamaktadır ve başında besmele olmayan tek suredir.

Kur’an 6236 ayettir. Ayet,  surelerin bir mana veya bir hüküm ifade eden her bir  bölümüne verilen isim.  Veya,  surelerin harf veya kelime gruplarına verilen isim.[15]

Ä°lk inen ayetler 96/Alak suresinin ilk 5 ayetidir.[16]

En uzun ayeti Müdâyene-borçlanma (2/282) ayetidir, bir sayfadır.

Bu ayetlerin bir kısmı muhkem, kuvvetli, mânâsı hemen âşikâr anlaşılabilen, kendisinden hüküm çıkarılabilen ayetlerdir. Bir kısmı da insanların hepsinin anlayamayacağı esrarlı, rumuzlu, müteşabih ayetlerdir.[17] Bu yüzden Kur’an’dan herkes anlar ama Kur’an’ı herkes anlayamaz.  Eğer Allah kelamının gerçek güzelliği, harflerinin kisvesine bürünmemiş olsaydı, Kur’an’ı dinlemek için arş ve arz yerinde duramazlardı. İnsan bu kelamın büyüklüğünü, yaratılışındaki anlayış derecesine göre kavrar ve herkes, Allah’ın bir hikmeti olarak, ondan kendisine taksim olunan bir anlayış miktarınca nasibini alır.

Kur’an’ın ana gayesi, Kur’an’ın kendi ifadesiyle, yeryüzünün halifesi; kısmen kendisine idare yetkisi verilmiş bu dünyanın vekili olarak sınırlı yöneticisi olan insana  iki cepheli –dünya ve ahiret- ışık tutmaktan ibarettir.

Kur’an’ın temel konuları tevhid, risalet ve ahirettir.

Bu ana gaye ve temel konuların anlatılması için bir çok peygamber ve elçi gönderilmiş, Kur’an  bunlardan sadece 25 peygamberin ismini zikreder.

Kur’an’da 88 yerde “Ey iman edenler!” hitabı vardır. Allah lafzı  2697 sayısı ile Kur’an’da en çok geçen lazfızdır. İlah, Allâhümme lafızları ve Allah’ın diğer isimleri bu sayıdan hariçtir.

Kur’an, 7 tanesi mütevatir (Kırâat-i Seb’a) 3 tanesi meşhur yolla olmak üzere 10 değişik kırâat (Kıraat-i Aşere) ve onların ravilerinin farklı rivayetleri ile okunur.[18] Kıraat imamlarının ittifak ettikleri şeylere muhalefet etmek haramdır.

Türkiye’de Kur’an Asım kıraatinin Hafs rivayeti ile okunur.[19]

Kur’an’ı Kerim’de 14 secde ayeti vardır.[20] Bunun dışında bazı ayetler konularına göre de isimlendirilirler. Mesela, Ayete’l-Kürsi gibi…

Tecvid, Kur’an’ı güzel okuma kaidelerini öğreten bir ilimdir. Şer’î ilimler içerisinde tecvid ilmi kadar hocaya ihtiyaç hissettiren başka bir ilim yoktur.

Hakiki manada yapılan Kur’an okumasında dil, akıl ve kalb ortak olarak vazife görür: Dilin görevi, tertil ile harflere hakkını vererek okumak; aklın vazifesi, manaların tefsirini yapmak; kalbin görevi ise okunanın etkisi altında kalmak ve kendisine çeki düzen vermektir. Binaenaleyh dil ile okunur, akıl ile terceme edilir, kalb ise ders alır.

Alimlerimiz, dinimizi öğrenmek veya Kur’an okumak ve dinlemek maksadıyla toplantılar yapılmasını ve bu toplantılara güzel sesli okuyucuların kıraatları ile son verilmesini güzel ve hoş bulmuşlardır.

***

Elimizde bulunan ve yaygın olarak kullanılan Kur’an baskısı, 600 sayfa, 30 cüz, 120 hizbdir. Her cüz 20, her hizb 5 sayfadır.[21] Ramazan ayında teravihlerde  ve mukabelelerde hergün en az bir cüz okunarak bir ayda hatim yapılır.

Cüz, hizb ve secde ayetlerinin işaretleri sayfaların kenarlarında süslü olarak gösterilir.[22]

Sure baÅŸlarındaki süslü bölümlerde surenin adı, ayet sayısı, Mekkî veya Medenî oluÅŸu yazılıdır. Bu çerçeve içindeki bu isimler Kur’an-ı Kerim’den deÄŸildir, sonradan eklenen bu kısımlar Kur’an-ı Kerim’in o bölümünün bilinmesi içindir.[23]

Ayetlerler içinde ve arasında 10  değişik durak işareti kullanılmıştır.[24] Bunlardan ‘AYN (عين) durağı 550 civarındadır. [25]

Namazlarda ancak Kur’an’ın Arapça aslı okunur.

Ne kadar güzel bir şekilde terceme edilirse edilsin, hiçbir terceme/meal Kur’an’ın Arapça aslının yerini tutamaz. Meal Kur’an olmadığı için abdestsiz okunabilir, ancak mealde Kur’an ayetleri varsa sayfadaki o bölüme zaruret halleri dışında dokunulmaz.

Kur’an’ı başka bir dilde ifade etmek olan meal çalışması çok kere birden fazla mana ifade eden bir kelimede ve/veya gramatik yönden çeşitli tahlillere açık bir ibarede saklı bulunan anlamlardan birini seçme ya da muhtemel anlamlardan tercihe şayan olanını belirleme işidir.

Seslendirilmiş (vahy-i metlüv), okunur hale getirilmiş vahyin adı olan Kur’an-ı Kerimin –metnin ifade ettiği bütün manalarını aktararak- başka bir dile tercemesi imkansızdır. Dolayısıyla Kur’an ile ilgili fıkhî hükümler, terceme için geçerli olmaz ve en önemlisi, terceme, hüküm çıkarma bakımından hukuki bir kaynak niteliğini taşımaz.

Kur’an, Arapça bilmeyen yabancı topluluklar tarafından anlaşılması için İslam’ın ilk yıllarından itibaren değişik dillere tercemesi yapılmış, daha sonra geniş açıklaması olan tefsirler yazılmış; gerek terceme ve gerekse tefsir çalışmaları devam etmektedir. Kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an’ın ilk tercemesinin Farsça ve Berber dillerinde olduğu nakledilir.[26]

Acil hallerde Allah’ın mesajını anlayıp gereğince hareket etmek gayesiyle  Kur’an’a yaraşan saygı ve hürmet içinde Kur’an’a abdestsiz dokunulabilir, ezbere okunabilir ise de, sevab, fazilet ve takvaya en yakın olanı abdestli okumaktır. Gusül abdesti alması gereken kadın ve erkek ezbere veya yüzünden okuyamaz, dokunamaz. Gayri müslümler bu konunun  dışındadır.

***

Kurân, İslam hukukunun ilk ve değişmez kaynağıdır.

İçinde yer alan hükümler, emir ve yasaklar insanların gücü yeteceği ölçüdedir.

Dünyada en çok okunan ve en çok ezberlenen kitaptır. Mukaddes kitaplarını ezberleyebilme kabiliyeti, Allah tarafından Muhammed ümmetine verilmiş en şerefli bir lütuf ve mazhariyettir. Kur’an’ı ezberlemek ve öğretmek farz-ı kifayedir. Kur’an’dan mümkün olduğu kadar fazla miktarın ezberlenmesi, samimi her müslümanın arzulayacağı bir şeydir.

Kur’an Allah ve Resülünün bizlere emanetidir.

Allah’ın bizlere en muazzam lütfu, ikramı ve çok büyük bir nimetidir.

Kur’an hem insanları ve hem de cinleri muhatap alır.

Kur’an her seviyedeki insana anlayacağı şekilde ve seviyede hitap eder.

İçinde geçmişin ve geleğin bütün ilimlerini barındırır.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir zenginliktir, onu elde edene fakirlik yoktur.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an ÅŸefaati kabul buyrulan bir ÅŸefaatçidir.

Ä°nanıyoruz ki Kur’an bir ucu Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yed-i kudretinde, elinde; bir ucu da bizim elimizde olan bir iptir.

Ä°nanıyoruz ki sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz,

Ä°nanıyoruz ki Kur’an inanan insana açılır ve kolaylaÅŸtırılır.

Kur’an-ı Kerim’i anlamanın, Kur’an-ı Kerim ehli olmanın, Kur’an-ı Kerim’in mânâlarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmek, tanımak, kendisini sevmek ve sünnetine riâyet etmekle mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’in yüzüne bakmak bile sevaptır. Yâni insan okuma bilmese bile, bu Allah’ın kelâmıdır diye yüzüne baksa, sevap kazanır.[27] Sahabe-i kiram çoÄŸu yüzünden Kur’an okurlar ve Mushaf’a bakmaksızın evlerinden çıkmayı doÄŸru bulmazlardı.

Kur’an-ı Kerim’i okumak zikirdir ve çok sevaplıdır, bir harfine en az on sevap verilir.

Kur’an-ı Kerim’in başından okunup sonunda bitirilmesine, yâni 114 sûreyi okuyup, Fâtiha’dan baÅŸlayıp Kul eûzü birabbin-nâs‘de bitirmeye hatim denilir. Hatim mühür demek. Yani bir ÅŸeyi tamamlayıp, sonra onu baÄŸlamak, mühürlemek mânâsına gelir.[28]

Daha fazla okuma imkanına sahip olmayanlar için, senede iki defa Kur’an’ın aslını hatmetmek lazımdır.

Kur’an-ı Kerim Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne göklerden ve yerden ve göklerdeki, yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her ÅŸeyden daha sevimli ve daha sevgili bir varlıktır.[29].

Kur’an-ı Kerim alışılmış manada bir kitap üslubundan ziyade, kendisinde hitabet üslubu hakim olan örneksiz ve ulaşılmaz bir edebiyat ve belaÄŸat ÅŸah-eseridir.

Kur’an-ı Kerim’in anlatım üslubunun akışı baÅŸtan sonuna kadar aynîlik göstermez. Konular deÄŸiÅŸtikçe anlatım tarzının akışı da kıvrımlar gösteren bir çizgi üzerinde sürüp gider ve renk renk, birbirinden güzel ahenklerin birleÅŸmesinden insan ruhunu okÅŸayan bir ses musikisi meydana getirir.

Kur’an, dünyanın dinî, sosyal ve politik tarihini, bilebildiğimiz başka herhangi bir olaydan çok daha köklü bir şekilde etkilemiştir.

Kur’an, herşeyden önce inanca götüren en geçerli yol olarak akla önem verir ve insan varlığını ruhsal ve fiziksel (ve dolayısıyla sosyal) planda parçalara bölünmez bir bütün olarak görür.

***

Buraya kadar Kur’an’ın ne olduğunu anlattık. Biraz da ne olmadığını belirtmekte fayda vardır.

Kur’an sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, dahi insan peygamber sözü de deÄŸildir.

Kur’an ÅŸeytan, cin, kahin, sapık, ÅŸair ve deli sözü de deÄŸildir.

Kur’an bir rüya, hayal yahut hevasından konuÅŸan bir insan sözü de deÄŸildir.

Kur’an eskilerin masalları, günü geçmiÅŸ, miadını doldurmuÅŸ bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an bir ÅŸaka ve eÄŸlence sözü de deÄŸildir.

Kur’an ibadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an sadece mezarlıklarda ölülere okunan bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an büyü, sihir ve fal yapma için okunan bir kitap deÄŸildir.

Kur’an kendisiyle olaÄŸanüstü bir takım olayların gerçekleÅŸtirildiÄŸi bir kitap da deÄŸildir.

Kur’an, bir tarih, hukuk, astronomi, matematik, fizik, müzik vs. kitabı da değildir.

***

Kur’an, kulların dosdoÄŸru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı yaÅŸamak ve sonuçta ahiret mutluluÄŸunu kazanmak için gerekli tüm temel prensipleri ihtiva eden HAKK, YÃœCE, NÛR, ŞİFA olan bir HÄ°DAYET REHBERÄ°, yolunu kaybetmiÅŸ “tüm insanlara, Amerikalı’ya, Çinli’ye, Japon’a, Afrikalı’ya, Rus’a, Ä°ngiliz’e, Türk’e, önceki kullanım kılavuzlarını tahrif ederek kendi nesillerine ihanet edenlere, kılavuzları getiren elçilere kasd edip öldürenlerin torunlarına, kendisini arayan kaybolmuÅŸlara, Allah’ın hidayet dilediklerine bir ‘Kullanım Kılavuzu’ dur.”

“Muhakkak ki bize Rabbimiz’den bir delil olarak mucizelerle Muhammed  sallallahu aleyhi vesellem geldi ve bize apaçık bir nur olarak Kur’an indi. Gerçekten, bu Kur’an, insanları en doÄŸru yola iletir ve yararlı iÅŸler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduÄŸunu müjdeler.”[30]  

Her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek ÅŸekilde okur ve okuduklarımız doÄŸrultusunda yaÅŸar isek, Allah celle celalüh, bizlere, dünya ve âhiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceÄŸimiz bir cömertlikle ihsan edecektir.

Gönüllerimizde, gerçek sevginin tadının tattırılması dileÄŸiyle…

Mahmud Salih

13 Rebiul Evvel 1431/27.02. 2010

www.idealyol.com

 Kaynaklar:

Akpınar, Ali, Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı, 3. bs., Konya 2007.

Birışık, Abdülhamit, “Kur’an” maddesi, DİA, XXVI/383-388. Ankara 2002.

Coşan, Mahmud Esad, 29.09.’98  Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/F45B6017-81E8-436B-8C27-A694E4F13A4E.aspx ,

Coşan, Mahmud Esad, 06.10.’98 Tefsir Sohbeti: http://www.iskenderpasa.com/BFAE0190-2614-4549-9F40-A8780A1D3DE0.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 04.02.’03YAD Konuşması, http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx,

Coşan, M. Nureddin, 31.10.’01 Berat Kandili Tebriği, http://www.iskenderpasa.com/632DA4F0-669A-4238-AE1D-27D5D7F05BA0.aspx

Döndüren, Hamdi, Yengin, Naci, “Kur’an” maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi, III/405-411.

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı: meal-tefsir, I-III, İst. 1999.

Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Furkan Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 4. bs., Server İletişim, İstanbul 2007.

Görgün, Tahsin, “Kur’an: Mahiyeti” maddesi, DİA, XXVI/388-389. Ankara 2002.

Havva, Said, el-Esas fi’t-Tefsir, (terc. M. Beşir Eryarsoy  vd.), c.I,  İst. 1989.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Nüzûlü ne Kırâati, Konya 1981.

Karaçam, İsmail, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri,  8.bs., İst. 2000.

Karlığa, Bekir, Kur’an-ı Kerim’e Giriş, İbn Kesir Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri Tercemesi, c.I, İst.1983.

Khalid, Mahmood Shaikh, A Study of The Qur’an & Its Teachings, IQRA, Chicago 1999.

Oral, Rıfat, Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma Klasörü, İrfander, Konya 2009.

Oral, Rıfat, Kur’an’la Buluşmak:mealler ve okuma yöntemleri , İrfander, Konya 2008.

Sadak, Bekir, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, İst. 2009.


[1]– Onda bizden önceki ümmetlerin halleri, kıssaları, hikâyeleri; bizden sonra dünyanın ve insanların başına geleceklerin, ahiretin, olacak olanların haberi vardır. Hangi dinin, inancın, dünyadaki hangi kavmin ne kusuru olduÄŸu, Allah katında makbul ve doÄŸru inancın nasıl olması gerektiÄŸi onda belirtilmiÅŸtir. O bakımdan insanlığın kurtarıcısıdır.

O, cennetin nasıl kazanılacağını, cehennemden nasıl kurtulunacağını kesin çizgilerle beyan eder. Allah-u Teâlâ Hazretleri, onu terkedenin kemiklerini kırar, belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayanı, bu küstahlığından dolayı dalâlete dûçâr eder. Ona sırt çevireni, cehenneme düşürür. Onu rehber edineni de, cennete götürür.

O, Allah’ın habl-i metîni, nûr-u mübîni, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmidir. Habl-i metîn, kuvvetli ipi demek. Yâni çukura düşmüş bir insanın sarılıp da ordan çıkartılmasına, kuyuya düşmüş bir insanın çıkartılmasına sebep olan kuvvetli bir ip gibi. Nûr-u mübîni, ortalığı aydınlatan nurudur. Zikr-i hakîmi, hikmet dolu zikridir. Ve sırât-ı müstakîmidir, yâni Kur’an yolu Allah’ın doÄŸru yoludur.

Kur’an-ı Kerim zenginliktir, hazinedir. Rehber ve kılavuzdur. Deva ve ÅŸifâdır. Åžefaati makbul bir ÅŸefaatçidir. O hidayet güneÅŸidir, kurtuluÅŸ vesilesidir. O baÅŸlara tâc, dertlilere ilâçtır. Gözlere nûr, gönüllere sürûrdur.

Onu öğrenen, öğreten, okuyup ahkâmını uygulayan kimseyi bizzat Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elinden tutup, ona delil olup cennete sevkedecektir. Ä°slâm’ın korunması, imanın ve itikâdın sapıtmaması, fikirlerin darmadağın dağılmaması ondandır, onunladır, insanlar ona sarıldığı zamandır.

Onu bilen ileriye gider, maddeten ve mânen yüksek derecelere yükselir. Onu uygulayan Allah’ın rızasına erer, büyük mükâfatlar kazanır. Onunla hükmeden adâletle hükmetmiÅŸ olur. Ona sımsıkı sarılan fitnelerden korunur ve kurtulur. Onda derinleÅŸen, ulûm-u evvelîn ve âhîrîne kavuÅŸur.

[2]– Baskı hatalarını engellemek için, keyfî baskılar, ticârî baskılar yapılıp da Kur’an-ı Kerim’in ciddiyetine halel gelmesin diye, bozuk nüshalara yer vermemek için Kur’an-ı Kerimleri tedkik eden heyetler kurulmuÅŸtur. Bunlar çok titizlikle çalışarak en küçük bir iÅŸaret bozukluÄŸunu, hareke bozukluÄŸunu dahi hemen düzelttirirler, bastırtmazlar ve onu piyasaya sürdürmezler. Mühür vururlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’e saygıdan kaynaklanan bir titizliktir.

[3]– (إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ = Ä°nnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ lehû lehâfizûn.-15/Hicr, 9-) Yâni kıyamete kadar Kur’an-ı Kerim korunacak, ahkâmı bilinecek. Tâ ahir zaman, kıyametin kopma zamanı geldiÄŸi zaman, hadis- i ÅŸeriflerde “Kur’an-ı Kerim ayetleri böyle vızıldayarak uçacağı” bildiriliyor. Bu bir hakikat de olabilir. Yâni Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bozulmuÅŸ olan insanlığın arasından çekilip alınacak. Ya da Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına hiç kimse kulak asmamaÄŸa, Allah’ın emirlerini dinlememeÄŸe baÅŸlayacak diye bir iÅŸaret de olabilir. Daha önceki nesillere peygambeleri vasıtasıyla gönderilen ve asılları bozulan kitaplar: Ä°ncil Ä°sa a.s.’a, Zebur Davud a.s.’a, Tevrat Musa a.s.’a indirilmiÅŸtir. Biz bunların ÅŸu andaki durumlarına deÄŸil asıllarına iman ederiz.

[4] Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz 40 yaşında iken Miladi 610 Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde, Pazartesi günü inmeye başladı.

[5]Tabii hemen hatırlayalım, 610’la 632 arası 22 eder ama, milâdî sene ile hicrî sene arasında fark olduÄŸundan, birisi 365 gün diÄŸeri 354 gün oduÄŸundan, 11 günlük fark böyle senelerce birikince, ikisi arasında yıl farkı meydana getiriyor. Hicrî 23 yılda indirilmiÅŸ, Peygamber Efendimiz’e 40 yaşında peygamberlik gelmiÅŸ, 63 yaşında irtihâl-ı dâr-ı bekâ eyleyinceye kadar vahiy devam etmiÅŸtir.

[6]– Arapça, Semitik bir dildir: Yani, binlerce yıl hiçbir kesintiye uÄŸramadan canlılığını devam ettiren ve ayrıca son 14 asır boyunca hiç deÄŸiÅŸmeden varlığını sürdüren tek Semitik dil… Bu dil Arap Yarımadası’nın dili idi; çölün ve onun alabildiÄŸine geniÅŸ, zaman-dışı sonsuzluk duygusunun kazandırdığı özgün bir kavrayış çabukluÄŸu ile donatılmış bir halkın dili; bir çaÄŸrışımdan öbürüne kolayca atlayan zihinsel imajları hızlı bir ilerleme ile birbirini izleyen ve çoÄŸu zaman, ifade etmeyi veya aktarmayı amaçladıkları fikre daha etkili bir biçimde ulaÅŸmak için aradaki yani, “kendiliÄŸinden anlaşılan” düşünce basamaklarını veciz bir ÅŸekilde  atlayarak ifade eden bir halkın dili… Bu eksiltili ifade tarzı –Arap dilcilerinin îcâz diye adlandırdıkları ÅŸey-, Arapça deyimlerin ve dolayısıyla Kur’an dilinin vezgeçilmez bir özelliÄŸini oluÅŸturur.

[7] Birçok sebepten dolayı Kureyş lehçesi Araplar arasında en meşhur lehçe idi. Kureyşliler Kabe’ye yakın oturduklarından, her yıl buraya değişik sebeplerle gelen diğer Arap kabilelerinin lügatlarından dile kolay, kulağa hoş gelen kelimeleri seçtikleri ve kendi dillerindeki kaba kelimeleri bıraktıkları için lehçeleri tatlılaştı, üslupları güzelleşti ve genişledi. Böylece Kureyş lehçesi Arap lehçelerinin en genişi ve zengini, üslup itibariyle en incesi ve en olgunu, çeşitli söz sanatlarını dile getirmek için en kudretlisi oldu. Fakat diğer lehçelerinde varlığı sebebiyle bazı Kur’an kelimelerinin okunuşunda bazı ihtilaflar oldu ise de, Kur’an’ın “Mushaf” haline getirilişinde Kureyş lehçesi esas alındı.

[8]– Kur’an-ı Kerim ayetleri hazerde veya seferde, yâni ÅŸehirde otururken veya seyahat halindeyken veya savaÅŸ halindeyken, nerde inmiÅŸse derhal o zamanda yazılmıştır. Peygamber Efendimiz’e vahiy gelince, vahiy kâtipleri onu hemen Efendimiz’in emri üzere yazıya geçirmiÅŸler ve hemen ezberlemiÅŸlerdir. Bu katiplerin 40 civarında olduÄŸu rivayet edilir. Bu katipler bir nüsha kendileri için bir nüsha da Peygamberimiz için yazarlardı.  Arapların o zekâsı ve hafıza kuvvetiyle bir anda aÅŸk ile, ÅŸevk ile, inen ayetler ezberlenmiÅŸtir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in zamanında Kur’an-ı Kerim hafızları sayılamayacak kadar çoktu.

[9]– Eskiden ÅŸehirlerin etrafına müdafaa için duvarlar yapılır, bunlara sur denirdi. Sûre kelimesi de bununla ilgilidir. Sur demektir veya yüksek mevkî, ÅŸerefli menzile anlamına alınmıştır. Yâni bu sûreler ÅŸerefli olduÄŸundan Kur’an-ı Kerim diyoruz, ayet-i kerime diyoruz. Kerim; soylu, asil demek. Sûre de bir müstakil Kur’an bölümü olmak ÅŸerefinden dolayı bu ismi almıştır. Ayet, gözle görülen büyük alâmet demek. Büyük binalara, konak filân gibi çarpıcı binalara da ayet denir. Ä°nsanın aklını etkileyen büyük olaylara da ayet denir. Ä°ÅŸte bu büyük binâlara ayet denildiÄŸinden, Kur’an-ı Kerim’in o parçalarına ayet ismi verildiÄŸini düşünürsek; sur da ÅŸehri temsil ediyorsa; demek ki sûreler ÅŸehirler gibi, ayetler de o ÅŸehirdeki ÅŸerefli konaklar gibi. Bu mânâlardan düşünülerek Kur’an-ı Kerim’in küçük kısımlarına ayet denmiÅŸ, büyük kısımlarına, kümelerine sûre denmiÅŸ oluyor. Böyle bir benzetmeden çıkmış olabilir.

[10]– Ä°nen ayetler, tarifleri kolay olsun diye çeÅŸitli yönlerden sınıflandırılmışlardır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanından beri yapılan bir bölümleye göre, ayetler Mekkî ve Medenî olarak ikiye ayrılır. Yaygın görüşe göre hicretten önce inen ayetlere Mekkî ayetler, hicretten sonra inen ayetlere ise Medenî denir, yâni Medine-i Münevvereli demek ama, ille bu ayetlerin Medine-i Münevvere’de inmesi ÅŸartı yoktur. Hicretten sonra inmiÅŸ olan ayetlere, Medine’de inmese bile Medenî denilmiÅŸtir.

[11] “Kur’an’ı oku(mak iste)diğin zaman, o kovulmuş/lanetlenmiş şeytandan Allah’a sığın (“Eûzû billâhi mine’şşeytani’rracîm” de). Nahl suresi 26/98.

[12]– Peygamber Efendimiz ve ashab-ı kiram sûreleri birbirlerinden ayırmak için, birbirlerine anlatmak için sûrelere isimler vermiÅŸlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu surelerin isimleri konusuyla ilgili olabilir. BaÅŸladığı ilk kelime ile ilgili olabilir. Bakara, Rahman Ä°hlas, vb. gibi.

[13]– Bu harfler tek baÅŸlarına ayet oldukları gibi, bir ayetin parçası da olabilir. Bunlar, الم، المص، الر، المر، كهيعص، طه، طسم، طس، يس، ص، حم، عسق، Ù‚ØŒ ن، toplam 14 çeÅŸittir. Bu harflerin başında bulunduÄŸu sureler Bakara ve Ali Ä°mran hariç hepsi Mekkî’dir.

[14](إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ), 27/Neml, 30. Dolayısıyla Neml suresinde iki tane besmele olmuş oluyor.

[15]– Ayet mutlaka cümle olacak diye bir kural yok. Bazen ayet bir tek kelime olabilir, hattâ rumuzlu birkaç harf olabilir. Bazen de bir çok kelimeden veya cümleden oluÅŸan uzun bir cümleler topluluÄŸu olabilir. Meselâ Ayete’l-Kürsî bir ayettir. Ayet kelimesinin daha geniÅŸ açıklaması için 9. dipnota bakılabilir.

[16]– Kur’an’ın açıklaması yapılırken, ayet kümeleri, mânâ bakımından bir birlik teÅŸkil eden ayetler izah edilir. Ama sûrenin devamında bir baÅŸka konuya geçebilir, sûrenin devamında konu deÄŸiÅŸebilir. Bir sûrenin bir konuya ait olması diye bir durum mevcut deÄŸildir.

[17]– 3/Ali Ä°mran, 7.

[18]– Kıraat, Kur’an’ı Kerim’in lafızlarında, harflerinde ve edasındaki deÄŸiÅŸik rivayet hususuna, diÄŸer bir ifadeyle kelimelerdeki medd, kasır, hareke, sükun, nokta ve i’rab bakımından deÄŸiÅŸik okumaya denir. Hicrî ikinci asrın başında, deÄŸiÅŸik beldelerdeki müslümanların, kendi kıraatlarını diÄŸer beldelerdeki kıraatlara tercih etmeleriyle “yedi kıraat” tabiri meÅŸhur olmaya baÅŸlamıştır. MeÅŸhur yedi imam ve ravileri ÅŸunlardır: 1- Abdullah b. Kesir (120/737): a) el-Bezzî, b) Kunbül, 2-  Nâfi (169/785): a) Kâlûn, b) VerÅŸ, 3-  Ä°bnü Amir (118/736): a) HiÅŸam, b) Ä°bnu Zekvân, 4- Ebû Amr (154/770): a) ed-Dûrî, b) es-Sûsî, 5- el-Kisâî (189/804): a)ed-Dûrî, b) Ebu’l-Hâris , 6-  Asım (127/744): a) Ebû Bekir Åžu’be, b) Hafs ve 7- Hamze (156/772): a) Halef, b) Hallâd. DiÄŸer üç imam ve ravileri de ÅŸunlardır: 8- Ebû Ca’fer (130/747): a) Ä°bn Verdân, b) Ä°bn Cemmâz, 9- Yâkûb (205/820): a) Ruveys, b) Ravh, 10- Halef (229/843)

[19]– Kuzey Afrika’nın birçok yerinde Nafi’ kıraatinin VerÅŸ rivayeti, Sudan’da Ebû Âmir kıraati okunur. DiÄŸer kıraatlerin ayrıca okuyucusu kalmamışsa da bir ilim olarak muhafaza edilmekte ve öğretilmektedir. Günümüzde de “aÅŸere” öğrenip okuyanlar bu 10 kıraati tatbik edip okumaktadırlar.

[20]– Bunlar, 7/Araf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 17/Ä°sra, 109; 19/Meryem, 58; 22/Hac, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sad, 24; 41/Fussilet, 37; 53/Necm, 62; 84/Ä°nÅŸikak, 21; 96/Alak, 19. Ayrıca 22/Hac, 77. ayet Åžafiilere göre secde ayetidir. Hanefiler buradaki secdeyi namazda yapılması gereken secde olarak almışlardır. Bu ayetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “tilavet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefi mezhebine göre vacib, diÄŸer mezheplere göre sünnettir.

[21]– Tarihteki eski mushaflara baktığımız zaman, onların sayfa büyüklükleri ve bir sayfadaki satır sayısı çok deÄŸiÅŸiktir ve farklı farklıdır. Sonradan bunların tarih boyunca düzene sokulduÄŸunu gözüyoruz. Yazı düzene girmiÅŸtir. Eskiden de güzel yazılar vardır, sonradan da ama, yazılış düzene girmiÅŸtir. Ve tecrübeye dayanarak tertip mükemmelleÅŸtirilmiÅŸtir. Okunma ve ezberlenme kolay olsun diye de Kur’an-ı Kerim çeÅŸitli bölümlere bölünmüştür. Kur’an-ı Kerim’in kendisi bir çerçeve içine alınmış, bu iÅŸaretler çerçevenin dışında gösterilmiÅŸtir. Meselâ Kur’an-ı Kerim otuz cüze ayrılmıştır. Otuz cüz. Meselâ Amme cüzü diyoruz, Amme Sûresi’yle baÅŸlayan bu otuzuncu cüzdür. Fâtiha’yla baÅŸlayan ilk, birinci cüzdür. Bu otuza ayırmak neden olabilir? Yâni her gün bir bölümü okunsun da bir ayda tamamlansın, otuz günde Kur’an-ı Kerim okunması tamamlansın diye otuza bölmüşler. Bazen yedi bölümlü Kur’an-ı Kerimler vardır. Åžimdiki Kur’an-ı Kerimlerin bir yerinde yedi tane bölüm iÅŸaret edilmiÅŸtir. Bu yedi bölüme menzil denilir. Bu da bir haftada okunmak maksadıyla bir bölümlenmedir. Araplara gelince, meselâ son Kur’an-ı Kerim baskısı, hacılar hac ve umre yaptığı zaman dönüşte veriyorlar. Onlar otuz cüz bölümlenmesini kullanıyorlar, ama her cüzü iki hizbe ayırıyorlar. Böylece onların bölümlenmesine göre Kur’an-ı Kerim’de atmış tane hizb var. Her hizbi de dört parçaya ayırıyorlar. O zaman her birinin şöyle: rubu’ hizb, nisf-u hizb, selâsetü erba’a hizb. diye geçiyor. Yâni ilk çeyrek, yarım, üç çeyrek ve tamamı olmak üzere. Böylece altmış hizbi dörtle çarparsak 240 tane hizb var. O da bir bölümleme. Demek onu ezberlemekte filân öyle bölümlemeyi uygun görmüşler. Onların Kur’an-ı Kerim çalışması, okuma âdetleri öyle.

[22]– Kur’an-ı Kerim’in sayfa çerçevesinin, yazı çerçevesinin dış tarafında, yanında bazı güzel iÅŸaretler vardır, süslü. Bunlar cüz baÅŸlarını gösterir. Kaçıncı cüzün baÅŸlangıcı orada yazar. Veya cüzün içindeki bölümlenmeleri, rubu’ları yâni, çeyrekleri gösterir. Bir de secde ayetlerini bildiren iÅŸaretler vardır. Bu iÅŸaretler tam secde ayetinin yanındadır. Orada (سجده) secde diye yazar. Bazı Kur’an baskılarında içerde de secdenin sebebi olan ibareler çizgiyle veya baÅŸka bir iÅŸaretle belirtilmiÅŸtir. Bunlara dikkat etmek lâzım. O secde ayetlerinde secde etmek gerekiyor.

[23]– Her baÅŸlığın mutlaka bunları yazsın diye bir mecburiyeti yok. Sadece sûre ismini yazıp, öylece geçen baskılar da vardır. Bu bizim kullanmakta olduÄŸumuz Kur’an-ı Kerimlerdeki durumdur.

En makbul, hafızların kullandıkları nüshalar, baskılar med ve kasırlı, âyet ber kenâr meÅŸhur hattatlar tarafından yazılmış nüshalardır. Âyet ber kenâr, yani Kur’an-ı Kerim’in safya satırlarının düzenli tutulması, ayetin yarıya dek kesilip öbür sayfaya taÅŸmaması, sayfanın sonunda bitirilmesi hususundaki titizliÄŸi gösterendir. Yâni ayetler öyle sayfalardan taÅŸmıyor. Sayfa sonunda bir istisnâsıyla bitiyor demektir. Bu istisna da, 27/Neml suresi, 44. ayettir.

Hind kıtası alimleri, -Pakistan, DoÄŸu Afganistan, Hindistan- tarih boyunca dinî ilimlere çok emek sarfetmiÅŸler. Oralarda çok deÄŸerli, tertipli, yan malumatı, takviye edici malumatı çok güzel verilmiÅŸ mealler yazılmış, güzel baskılı Kur’an-ı Kerimler var. Baskıları gayet güzel. Fakat onların yazıları bizim alıştığımız, gözümüzün sevdiÄŸi yazı üslûbundan farklıdır. Bizimkiler sanki bize daha zârif, daha ince, daha güzel yazılmış gibi geliyor.

Suudi Arabistan’da basılan son nüshalar bizim geleneksel bazı işaretlerimizi kullanmadıkları için, bizim halkımız tarafından okunurken bazı zorluklar çıkartabiliyorlar. Meselâ meddi gösteren çekme işareti dediğimiz işaretler onlarda yoktur.

[24]– Ayetler içlerinde anlam bakımından nerede durulursa iyi olur, nerede durulursa mânâ bozulur, nerede durmak câizdir, nerede durmamak lâzımdır? diye duraklama yerlerinin vasfını belirten iÅŸaretler de taşırlar. Bunlar meselâ; (Ù…) MÄ°M mutlaka durulması gereken yerdir, (Ø·) TI durulabilen yerdir, (ج) CÄ°M câiz olan yerdir, (ض) DAD durma ruhsatına iÅŸaret eder, (ز) ZE durulabileceÄŸine ve geçilebileceÄŸine iÅŸaret eder; ama (لا) LÂ durmanın caiz olmadığını belirtir. (Ù‚) KAF’da geçmek daha uygun ise de durmak da caizdir. Ve (قف) KIF, (:.) ÜÇ NOKTA gibi ÅŸeyler vardır. ÇeÅŸitli duraklama iÅŸaretleri kullanılmıştır. Bu durak iÅŸareti harflerine, bunları belirleyen Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî (560/1165)’ye nisbetle “hurûfu secâvendiye” denilir. Bunlar da Kur’an-ı Kerim’in güzel okunması, anlam bütünlüğü içinde okunması bakımından faydalı iÅŸaretlerdir. Bizim bu zamanda kullandığımız Kur’an-ı Kerim’lerde okunuÅŸ hatalarını engellemek için (مد) med ve (قصر) kasr iÅŸaretleri de kullanılmıştır. Aynı harflerle yazılan heceler bazen uzun, bazen kısa okunur. Bunu Arapça bilenler kendileri çıkartırlar ama Arapça bilmeden Kur’an-ı Kerim okuyanlar için böyle bir iÅŸaret gerekmiÅŸtir.

[25]Bir okuma bütünlüğü, anlam bütünlüğü olan ayetler tamamlandığı zaman bir (ع) ‘AYN iÅŸareti konmuÅŸtur. Bu iÅŸaret, Kur’an-ı Kerim’i eÄŸer imam namazda okuyorsa iÅŸte burada anlam tamam oluyor, burada rükû edebilir.” diye rüku’ kelimesinin son harfi olan ‘AYN’dan gelmiÅŸ olabilir. Veyahut da aÅŸr dediÄŸimiz sözün ‘AYN’ından gelmiÅŸ olabilir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de evla olan, bu ‘AYN iÅŸaretlerinde kıraatin bitirilmesidir. Okunma sırasında da buna riayet edilmesi amacıyla Feyzü’l-Furkan Kur’an mealinde de bu ‘AYN duraklarına iÅŸaret edilmiÅŸ ve (â—Š) ÅŸelinde içinde sadece bir nokta olan iÅŸaret konulmuÅŸtur.

[26] DeÄŸiÅŸik dilllerde Kur’an tercemelerine bu linklerden ulaşılabilir: http://www.islamhouse.com/p/44622, http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_translations_of_the_Qur’an , http://www.maktabah.org/index.php/quran/35-translations/51-list-of-translations.html

[27]– KiÅŸi babasının yüzüne, anasının yüzüne baksa sevap kazanır. Kur’an-ı Kerim’e baksa sevap kazanır. Kâbe-i Müşerrefe’ye baksa sevap kazanır. Saygıyla, sevgiyle, muhabbetle, “Bu bana dinimi öğretiyor.” diye, hocasının yüzüne baksa sevap kazanır. Deryaya baksa, denizin enginliÄŸini düşünüp “Sübhânallâh, tebârekâllâh!” diye Allah’ın birliÄŸini düşünse, sevap kazanır.

[28]– Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim’in hatmini tavsiye etmiÅŸtir. Bu hususta tavsiyeleri, her ayda bir hatim indirilmesi tavsiyesi vardır. Kur’an-ı Kerim bizim bölümlememizde otuz cüz olduÄŸuna göre, her gün bir cüz okumak demektir. Arabî aylara göre 30 gün çeken aylarda otuz günde, 29 gün çeken aylarda da en sonuncuda iki cüz okuyarak otuz günde bitirmek olabilir. Adamına göre, “25 günde bitirilsin!”,  “20 günde bitirilsin! 15 günde bitirilsin! 10 günde bitirilsin!” diye tavsiyesi vardır.  Yedi günde bitirme hızlı okuyabilen bazı hafızlar için güzel bir usüldür. Ä°ÅŸte o zaman, bir günde okunan miktara menzil deniliyor. Hind baskıları, Pakistan baskıları bu yedi günlük yerleri iÅŸaret etmiÅŸlerdir. Çünkü onlarda buna riayet eden alim çok. Sonra üç günde okuma vardır. Yâni bir günde on cüz okuyarak. Ondan daha hızlı okumayı Peygamber Efendimiz mânâsı anlaşılmaz diye, yâni takip edilemez diye tavsiye buyurmamıştır.

[29]– Sizler ve bizler,  hem kendimiz öğreneceÄŸiz; hem de çoluk çocuÄŸumuza, çevremizde olan insanlara Kur’an-ı Kerim’in okunuÅŸunu öğreteceÄŸiz. Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceÄŸiz ki, gereÄŸince amel edelim. Allah-u Teâlâ ne buyurmuÅŸsa, buyruÄŸunu tutalım. Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım. Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine vâsıl olalım.

[30] – 4/Nisa, 174; 17/Ä°sra, 9.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Mevlana’ya Göre Fiziksel-Manevî Gelişim Paralelliği

İnsanın sûret varlığının, mânâsından izler taşıması nedeniyle Mevlânâ, insanın fiziksel gelişimi ile manevî gelişimi arasında paralellik görmektedir. Şöyle ki; insanın fiziksel gelişim evreleri ile bunların özellikleri iyi okunup, yorumlanabilirse, insanın manevî gelişimine dair önemli ipuçları barındırdığı görülecektir. Cenin, öncelikle ana rahminde kan ile beslenerek büyüyüp gelişir. Doğum vakti geldiğinde dışarıdaki geniş dünyayı bilmediğinden kendi vatanını terk etmek istemez. Sancılı ve sıkıntılı bir süreçten sonra insan, yeni âlemine yani dünyaya taşınır. Bir dönem adaptasyon zorluğundan sonra bu vatanına da alışır. Dünya insan için terk edilmesi zor ve mükemmel bir âlemdir artık. Tasavvufî düşüncede dünya gerçek âlemin sadece sınırlı bir sûreti olması hasebiyle sonsuz âleme nispetle daracık ana rahmi mesabesindedir. İnsanın kendi sonsuz mahiyetini keşf ederek, kendi varlığını bu daracık âlemden sonsuzluk arenasına taşımak için yaptığı tüm uygulamalar sülûkun kapsamındadır.

İnsanın bu âlemdeki fiziksel varlığı ve gelişimi, doğum ile başladığı gibi insanın sülûk süreci içindeki yolculuğu da tasavvufî literatürde “vilâdet-i sânî/ikinci doğum” denilen doğumla başlamaktadır. Sâlik, bu doğumda sûfî ıstılahında kalp çocuğu (veled-i kalbî) denilen can potansiyelinin nüvesini, kendi derûnunda vücûda getirerek yeni bir varlık boyutu ve gerçek “ben”ini keşfe başlamıştır.[1]

İnsanın fiziksel gelişimi emekleme, ayağa kalkma, yürüme gibi evrelerden; bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyârlık gibi dönemlerden oluştuğu gibi ihtiyaçları da bu gelişim aşamalarına uygun şekilde değişim gösterir. İnsan gelişiminde öncelikle sûret varlığın yani bedenin ihtiyaçları fark edilirken; mânâ cihetinin ihtiyaçları kendilerini daha sonra hissettirirler. İnsanın sûret varlığının gereksinimlerinde somut/fiziksel olandan soyut olana doğru bir ilerleyiş gözlenmektedir. Örneğin insan, öncelikle yeme-içme, barınma, güvenlik gibi alt gereksinimlerini karşıladıktan sonra övülme, toplumda statü sahibi olma, sevme-sevilme gibi üst gereksinimlerini tatmine yönelir.

Mevlânâ, insanın değişik dönemlerdeki ihtiyaçlarının fiziksel olandan manevî olana doğru değişimine atıfta bulunarak bununla, insanın manevî benlik dönüşümü arasında bağ kurar. Fiziksel ihtiyaçlardaki değişim, Mevlânâ’ya göre benlik dönüşümünün gerekliliğini bildiren birer habercidir.

Mevlânâ, insanî ihtiyaçlardaki hiyerarşiyi şöyle dile getirir:

“İnsan, önce ekmeğe harîstir… çünkü gıda ve ekmek, canın direğidir.

Canını avucuna alır da hırsla, ümitle ve yüzlerce hilelere, düzenlere başvurarak çalışıp ekmeğini elde etmeye savaşır.

Fakat az bir şey elde eder de ekmek için çalışmaya ihtiyacı kalmazsa artık şöhrete, ada sana ve şâirlerin methine âşık olur.

İster ki onlar, kendisinin aslını, faslını övsünler… lütfunu, ihsânını anlatmada minberler kursunlar…

Bu sûretle de onun lutfu, ihsânı, altın bağışlaması, söz arasında amber gibi koksun!”[2]

Aynı hususu diğer bir yerde şöyle ifade eder:

“İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır… fakat nihayet meleklerden de üstün olur.

Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar!

Karanlık âlemi aydınlatır… demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!”[3]

Mevlânâ’nın insan gelişimine dair bu ifadeleri, derin bir insan doğası bilgisinden mülhemdir. Günümüz insanına Maslow’un (1908-1970) ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlatmaktadır. Hümanist psikolojinin “kurucusu” sayılan Abraham Maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisiyle ilgili bir formülasyon sunmakta; insan ihtiyaçlarını, yeme-içme, barınma, uyku gibi biyolojik-fizyolojik ihtiyaçlar ve emniyet, sevgi, aidiyet, saygı, öz saygı ve kendini gerçekleştirme gibi üst gereksinimler şeklinde bir ayrıma tabi tutmaktadır. Maslow, insanın hakîkat, güzellik, aşkın olma vs. için duyduğu ihtiyaçları da meta ihtiyaçlar[4] ve Being/Varlık değerleri olarak nitelemektedir.[5] Maslow bu ihtiyaçların da tıpkı alt düzeydeki biyolojik-fizyolojik ihtiyaçlar gibi temel ve içgüdüsel olduklarını anlatmaktadır. İçgüdüsel olan bu meta/aşkın ihtiyaçların tatmin edilememesi durumunda; bunun, insanda duygu ve değer kaybına yol açacağını, anksiyete ve yabancılaşmaya sebebiyet vereceğini, sonuç olarak insanda metapatoloji adını verdiği hastalığın ortaya çıkacağını belirtmektedir.[6] İnsan hayatında aşkın bir estetik, dinî ve felsefî vechenin, herhangi bir biyolojik ihtiyaç gibi insan doğasının gerçek ve aslî bir ihtiyacı olduğu sonucuna varmaktadır.[7]

Maslow insanın transpersonel diğer bir ifadeyle bilinen sınırlı/mahdût benlik alanının ötesine geçişini, tüm hedeflerin en yücesi, hatta kendini gerçekleştirmenin de üzerinde bir düzeyde kabul eder.[8] Maslow bu konuda şöyle demektedir: “İnsan doğasının en zirve boyutlarının ve potansiyelinin en son olasılıklarının incelenmesi, yıllardır üzerine titrenilen aksiyomların sürekli olarak zayıflamasına, köklü bir şekilde inanılan ve uzun zamandır duymaya alıştığım zâhiren eleştirilemez olarak kabul edilen psikoloji kanunlarının büyük bir gürültüyle yıkılmasına sebep oldu.”[9]

Dr. V. Frankl, toplama kampında geçirdiği ve logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini anlattığı eserinde; insanın var oluşunun gerçek amacını, kendi varlık sınırları içinde kalarak bulmasının mümkün olmadığını belirtir. İnsanın var oluşu ona göre aslında kendini gerçekleştirmeden ziyade kendini aşan bir süreçte gerçekleşir. Çünkü insanoğlu, kendini aşabilen tek varlıktır ve kendini gerçekleştirme, sadece kendini aşmanın bir yan ürünü olduğunda; kişinin anlam arayışına cevap verebilecektir.[10]

Ancak şunu söylemek gerekir ki psikologlar, insan davranışlarına ilişkin tanımlayıcı birçok yeni bilgi sunmalarına rağmen insanın bu yüksek yetileri nasıl elde edip hayata geçireceğine ilişkin imkân ve metotları gösterememişlerdir.[11] Çünkü psikoloji, kıstas olarak kendisine ölçülebilen “normal” ve “ortalama” insan davranışlarını esas aldığından ideal insan tipinin nasıl oluşacağıyla ilgilenmemiş ve buna dair bir bakış açısı geliştirememiştir.[12] Psikolojinin amacı, insan davranışını tanımlamak, tahmin ve kontrol etmektir.[13] Teorilerininin niceliksel ve fiziksel bir temele dayandırılma geleneği onu, insanın metafizik/aşkın yönüyle ilgilenmekten uzaklaştırmıştır. Psikoloji biliminde, insanın, aşkın yönü ile barış ve telifine yönelik son dönem çalışmalarında ise bu yönde henüz fazla mesafe kat edildiği söylenemez.[14]

Mevlânâ, insanın fiziksel gelişimini, onun manevî gelişiminden bağımsız görmez. Esasen metafizik olana ağırlık vermesine rağmen Mevlânâ, fiziksel olanı da kabul eder; aralarında mukayese ile insanın manevî gelişimini îzah eder. İnsanın fiziksel varlığındaki gelişimin başarıyla sürdürülmesi; diğer bir ifadeyle bir sonraki aşamaya geçebilmenin şartı; bir önceki aşamanın gereklerinin yerine getirilmesi olduğu gibi manevî terakkinin şartı da Mevlânâ’ya göre içinde bulunulan aşamanın gereklerine riâyet etmektir. Bunu, söylenenlere kulak vermeyen bir çocuğun konuşmayı öğrenemeyeceği vurgusuyla bir bebeğin dil öğrenim süreci örneği üzerinden anlatır.[15]

Mevlânâ, kâinatta her şeyde cari olan değişim ilkesinden bahsederek; bu külliyatın zübdesi, mikro bir nüvesi olan insanın da fiziksel varlığı itibariyle bu değişimden hisse-mend olduğunu belirtir. İnsanın fiziksel gelişim ve değişiminin ilahî bir lütuf olduğunu belirten Mevlânâ, zamanı da bu lütuf meyvelerini örtüp gizleyen yapraklara benzetir.[16] Ürün insanın elinde mevcuttur, ancak ürünün meydana geldiği zaman unutulmuştur.[17] Mevlânâ, insanın bu süreçte fiziksel değişiminden ibret alarak benliğini de bir değişim ve dönüşüme tabi tutması gerekliliğine işaret etmektedir.[18]

Mevlânâ’ya göre zamanın geçmesi ile insan varlığının maddî cephesinde yaşanan fiziksel değişim, kudret ve güzelliklerin yavaş yavaş yitirilişi, insan bedenine ait bu görüntü varlığın, mevhûm ve geçici bir varlık olduğunu göstermektedir.[19] Bu yitiriliş, bir başka kaynaktan yansıyan nurun yavaş yavaş kendi aslına döndüğünün habercisidir.[20] Mevlânâ’ya göre insana düşen, bu asıl kaynağa yönelerek varlığının aslını bulmaktır; geçici olanı ebedî hâle getirmeye çalışarak boş ve abes bir uğraşın içinde olmak değildir. Ona göre insanın, doğumdan itibaren yaşadığı fiziksel değişimler, insana bu âlemde bir yolcu olduğunu hatırlatmakta; sûret benliğinin, mevhûmluğunu ve geçiciliğini insana göstermektedir. Bunu idrâk edemeyenler Mevlânâ’ya göre mevhûm olanı, kendilerinin zannederek bir varlık cerimesi içindedirler.[21] Bir çok renkli camdan yansıyan ışığın aslından habersiz camlara gönül vermişlerdir.[22] Zaman, iğreti olan her şeyi onların elinden alarak bu varlık suçunun karşılığını gösterecektir. Bu yüzden insan, fiziksel varlığındaki değişimleri tam bir aldanışa sürüklenmeden doğru okumalıdır.[23] Mevlânâ, görünen (sûret) varlığını besleyen ilahî nurun farkına varanların ise bu değişim ve yıpranmalarla bir şey kaybetmeyeceğini belirtir.[24] Çünkü fiziksel değişim ve zevâller, sûret varlığını elinden alsa da gönlündeki değişmez, ezelî bene bir şey yapamaz. Mevlânâ’ya göre bu idrâke ermiş kişi, varlıktaki sûreti sembolize eden renkli camlar gözünün önünden alınsa bile nuru camlarsız görmeyi adet edindiğinden iğreti yansımanın olmaması onun için eksiklik olmak bir yana daha da makbuldür.[25]

Mevlânâ, kemik yaşları ilerlemesine rağmen manevî gelişiminde herhangi bir terakkî olmayanları anlattığı kocakarı hikâyesiyle[26] hicveder.[27] Uzun yıllar ve tücrübeler yaşamasına rağmen bu tür mevhûm lezzetlerin halen peşinde koşanları ve sülûk yolunda ilerleme kaydedemeyenleri; “Bir insan kocaldı da bu yolda er olmadı mı adını kocakarı takıver!” vurgusuyla belirtir.[28]

İnsanın fiziksel ve manevî gelişimi arasındaki paralellikten dolayı Mevlânâ’ya göre insanın fiziksel gelişimi, beraberinde manevî açıdan da bir gelişim ve tekâmülü getirmelidir.[29] Mevlânâ, bir ârif[30] ile papaz arasında geçtiğini belirttiği diyalogda da bu hususu vurgular.[31] Bu pasajlarda Mevlânâ, insanın, hayvanî benliğine yani bedenine ve onun gereksinimlerine olan aşırı düşkünlüğünü, öküz sevdası diye niteleyerek bu sevdadan vazgeçmediği müddetçe insanın sülûkta yol kat edemeyeceğini belirtir.[32]

Mevlânâ, yılların ilerlemesine rağmen varlığını, meziyetlerle donatmamış, benliğini manevî açıdan terakki ettirememiş kişinin, değersizliğini ve işe yaramazlığını anlattığı şu fıkra ile esprili bir üslupla vurgulamaktadır:

“Evin birine bir yoksul geldi. Kuru ekmek yahut taze nane var mı dedi.

Ev sahibi, burada ekmek ne arar? Burası ekmekçi dükkânı mı, aptal mısın sen, dedi.

Dilenci bari biraz yağ ver deyince dedi ki: Burası kasap dükkânı değil ki.

Ey ev sahibi! Birazcık un ver bari deyince ev sahibi burasını değirmen mi sandın, dedi.

Dilenci her şeyden vazgeçtik, bari bir çanak olsun su ver dedi. Ev sahibi cevap verdi: Burası ırmak yahut çeşme değil.

Hâsılı ekmekten kepeğe kadar ne istediyse ev sahibi kendisiyle alay etti, acıklandı, yok

dedi.

Yoksul, içeri girip eteklerini kaldırdı evin içinde tuvaletini yapmaya niyetlendi.

Ev sahibi; hey çirkin herif ne yapıyorsun, deyince dedi ki: Böyle yıkık yere abdest bozayım da bari ferahlayayım.

Burada yaşamanın madem ki imkânı yok, böyle eve ancak abdest bozulur.”[33]

Mevlânâ, kemik yaşları ilerlemiş olmasına rağmen bir çok insanın sülûk yolunda henüz daha çocuk mesabesinde olduğunu “Ey bu yolu adım adım adımlamaya karar veren kişi, sen hamın hamısın, hamın hamısın, hamın hamı!“[34] şeklinde belirterek sıradan insanın dünya yaşamına yönelik tutku ve arzularını, sahipliklerini, övünmelerini, savaşlarını; hakîkate nispetle gerçekliği olmadığından, birer çocuk oyununa benzetir. Bu hususu aşağıdaki pasajlarda şöyle îzah eder:

“Allah sarhoşundan/mest-i Hudâ’dan gayrı herkes (bu yolda) çocuk (mesabesindedir.) Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başkası buluğa ermiş değildir.

Cenâbı Hak Kur’an-ı Kerîm’de ‘Bu dünya hayatı bir oyun/la’b ve eğlence/lehv’dir.[35] sizler de (bu oyun içinde oynayan) çocuklarsınız’ buyurdu. Şüphesiz Hak Teâlâ doğru buyurur. Oyunu, oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Rûhun arınmadıkça (çocukluktan çıkıp) nasıl temiz ve (kâmil bir insan) olabilirsin?

Ey yiğit (sâlik)! Bil ki, buradakilerin (dünyadaki bu kozmik oyun içindekilerin dünyaya karşı) müptelası oldukları (her türlü) şehvetleri, çocukların cimaı gibidir. Bir Rüstem’in, güçlü kuvvetli bir yiğidin cimaına nispetle çocuğun cimaı nedir ki? Ancak bir oyundan ibarettir.

Cihân halkının savaşları da çocukların savaşı gibi tamamen mânâsız, esassız ve hakirdir!

Hepsi de sopadan (yaptıkları) kılıçlarla savaşırlar.[36] Hepsi faydasız bir gaye uğrunda uğraşıp dururlar.

Hepsi de sopalardan yaptıkları atlara binerler ve: ‘Bu bizim Burak’ımız Düldül gibi giden atımız’ derler.

(Hakîkatte atın) yükünü sırtlarında taşıyan onlardır, fakat bilgisizliklerinden kendilerini yüksekte ata binmiş, yol gidiyor sanırlar.”[37]

“Noksan sıfatlardan temizdir o Allah ki toprağa bir renk verir, çocuk gibi bizi ona kaptırır, birbirimize düşürür.

Eteğimizi çocuklar gibi toprakla doldururuz. Bizim gözümüzle o toprak, madenden çıkmış altın görünür.

Çocuğun, yetişmiş erlere karşı bir mecali yoktur. Allah, çocuğu, erkeklerle bir araya koymaz, bir derecede tutmaz ki.

Meyve, eski olsa bile hamlığı devam ettikçe, olmadıkça ona koruk derler.

O ham ve ekşi meyva, yüz yıllık bile olsa fikri çevik ve keskin kişiye nazaran yine çocuktur, yine koruktur.

Saçı, sakalı ağarsa bile yine korku ve ümit çocukluğundan kurtulmamıştır.”[38]

“Allah, toprağa bir renk, bir parlaklık verir, onu mücevher hâline getirir. Çocuk tabiatlı olanları da onlara meylettirir, savaşa sokar.

Hamurdan deve ve aslan şekillerinde çörekler pişirirler. Çocuklar, onları görünce hırslarından ellerini dişlerler.

Fakat ağızda aslan da ekmek olur, deve de. Fakat çocuklara bu söz, tesir etmez ki.”[39]

Yine insanın mevhûm benlikten kendini kurtarıp onu ezelî benliğine yöneltmesinden dolayı gamın, ıstırabın bir hazine olduğunu ancak bu tür sözlerin sülûk yolunun çocuklarına tesir etmeyeceğini şöyle ifade eder:

“Gam bir hazinedir ve senin zahmet ve meşakkatin de madendir. Fakat bu söz, çocuklara

nerden tesir edecek?

Çocuklar, oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeği gibi yarışa girişirler.”[40]

İnsan bedeninin arzu ve isteklerini, ceviz ve kuru üzüme benzeterek, değerli gönlünü bırakıp da mevhûm benliğinin hevesleri peşinde koşan kişiyi, çerez için ağlayan hakîkat bilgisinden yoksun çocuklara benzetir:

“Çocuk, ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Hâlbuki bu, büyük adama göre hiçbir şey değildir

Gönüle göre de beden, cevizle kuru üzümdür. Çocuk, nerden büyüklerin bilgisine sahip

olacak?

Kim, perde ardındaysa zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz.”[41]

Mevlânâ’ya göre mevhûm benliğin geçici heveslerine hitap eden dünya hevesleri uğrunda, ömür sermayesini geçirerek benlik dönüşümünden geri kalanlar da sülûk yolunun çocuklarıdırlar ve onlar, oyuna dalarak asıl gayelerinden mahrum kalmışlardır.[42]

Yıllar geçmesine rağmen sülûkta herhangi bir ilerleme gösteremeyenlerin Allah’a sığınmaktan başka çarelerinin olmadığını belirten Mevlânâ, Hakk’ın dergâhına yönelmeleri konusunda onları teşvik eder.[43] Yine o, hiç kimsenin zamana karşı ilânihaye direnmesinin mümkün olmadığını belirterek, insanın beden cihetinde sürekli bir gençlik ve güzellik aramasının beyhude bir temenni, boş bir uğraş olduğunu vurgular.[44] İnsanın ebedî gençliği ve güzelliği ancak Allah’a sığınarak elde edeceğine işaret eder.[45]

İnsan varlığındaki fiziksel değişimi, insanın manevî gelişim ve dönüşümü için bir haberci sayan ve aralarındaki mukayese ile konuyu îzah eden Mevlânâ’ya göre sülûk sürecindeki benlik dönüşümünün başarılması; kişinin mevhûm benliğinin tüm unsurlarından arınmasıyla mümkündür. Boğumları temizlenip ney hâline getirilmeyen bir kamışın ses çıkaramayacağı, kendi elbiselerinden soyunmayan kişinin de Kabe’de tavaf yapmasının makbûl olmayacağı örneklerinden hareketle Mevlânâ, insanın mevhûm benliğinin unsurlarından sıyrılıp soyunmadan ilahî esrârın mazharı ve Cenâbı Hak’ın makbûlü olamayacağını ifade eder.[46] İnsanın sûret benliği mevhûm ve mahdût oluşuna rağmen Hakk’ı göstermemesi bakımından Mevlânâ’ya göre en büyük engel ve bağdır. İnsan, varlığının derûnundaki Hakk’ı, ancak mevhûm benliğinin arzu ve heveslerinden arınmak suretiyle görebilecektir. Aksi takdirde mahdût benliği insanı kendi aslını görmekten ve insanî varlığının temel ödevini yapmaktan alıkoyacaktır. Mevlânâ bu hususu söyle îzah eder:

“Canı, heveslerden arınmış olanlar sadece, Hakk’ın cemâlini ve onun temiz dergâhını görebilirler.

(Nitekim) Hz. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan (varlığın sûretini kaplamış olan bu kesretten) pâk olduğu için her nereye baktı ise orada Allah’ın cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk edenin vesveselerine yoldaş oldukça ‘Semme vechullah’ı/Allah’ın vechi oradadır’ı nasıl bilebilirsin?[47]

Kimin sinesinde bir kapı açılırsa o, her zerrede güneşi görür hâle gelir.[48]

Yıldızların içinde ay nasıl (belirgin şekilde) görünürse Cenâbı Hak da mâsivâ/digerân arasından (onun bu gönül gözüne) öyle görünür.

(Fakat) iki parmağını, gözlerinin önüne getir; bir şey görebiliyor musun? (Öyleyse) insaf et!

Sen göremiyorsun diye bu cihân yok demek değildir. Kabahat, senin şom nefsinin parmağındadır.

(O hâlde) dikkat et! (Nefsin) parmağını (yani mevhûm benlik engelini) gözünden kaldır da ondan sonra ne istersen gör.

Nûh’a ümmeti; ‘Hani o sevap (dediğin şey) nerede?’ dediler. O taraftandır, dedi. Hâlbuki onlar onu görmemek için (mevhûm varlık) elbiselerine büründüler (ve onu göremediler).

‘(Mevhûm varlık) elbiselerinize bürünüp yüzünüzü, başınızı sardınız (yani canınızın yetilerini atıl hâle getirdiniz); bu sebepten şüphesiz gözünüz var ama göremiyorsunuz’ dedi.

İnsan demek, göz demektir.[49]

Gerisi kabuktan ibarettir. Göz ise ancak dostu görendir. (Gerçek ve ebedî) dostu görmeyen gözün, kör olması daha iyidir. (Çünkü) bekâsı olmayan dostun uzak olması (görülmemesi) daha iyidir.”[50]

Mevlânâ, çeşitli vesilelerle insanın fânî mevhûm varlığını terk edip, ebedî benliğini bulmasının gerekliliğini hatırlatır. Zira bu benlik, mevhûm olduğundan yani nihâyetinde bir vehme dayandığından insanın ondan ayrılması kaçınılmazdır. Her insan, tabiî ölümle kendisini çevreleyen bu vehimden ayrılacaktır. Mevhûm benliği onu terk edecektir. Benliğinin hakîkatini idrâk eden ise irâdî ölümle, mevhûm benliği kendini terk etmeden onu terk eder ve ezelî benine kavuşur. Mevlânâ, sâliki bu terke teşvik ederek bu hususu şöyle îzah eder:

“Ne mutlu ona ki bu yurttan yüceldi çıktı… çünkü ecel gelince ölüm, bu yurdu nihayet yıkar, viran eder!”[51]

“Gönül, (bu mevhûm varlığın) sana da vefa etmez, seni de terk edip gider. O senden vazgeçmeden sen ondan vazgeçmeye çalış.

Fırsat elden çıkmadan Meryem gibi sen de sûrete (yani sûret varlığına) ‘Senden Rahman’a sığınırım’ de.”[52]

“Vehmin, seni şaşkın bir hâle getirdiyse neden öbür vehmin etrafında dönüp dolaşırsın?

…..

Canla başla benlikten, varlıktan kurtulmayı istiyorum ki onun o güzelim savlicanına top olayım.

Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir.

Nakışsız bir ayna hâline gelir, değer kazanır. Çünkü o, bütün nakışları aksettirir.”[53]

Mevlânâ, diğer bir teşbihinde insanın mevhûm varlığını terk etmesinin gerekliliğini; insanın sûret varlığını karanlık bir dağa benzeterek, ay ışığı ile sembolize ettiği ilahî nurun bu dağın altındaki karanlığı aydınlatabilmesini, dağın yıkılmasına yani mevhûm benliğin arzu ve heveslerinden sülûk süreci ile sıyrılmasına bağlı olduğunu belirtir. Bu yönüyle Mevlânâ, benlik dönüşümünü sâlikin benliğinde gerçekleşen bir kıyâmet tahakkuku olarak niteler.[54] Mevlânâ, bedenin hazlarından müteşekkil mevhûm benlik algısı içerisinde sürdürülen bir yaşamı, insanın kendini ulvî yönünden mahrum olarak çamur ve bataklık içinde geçirdiği süflî bir yaşam tarzı olarak görmektedir. Bir eşeğin dahi saplandığı çamurdan kurtulmak için çaba gösterdiğini belirterek insanî bir farkındalığa sahip olan kişinin, kendini bu tarz bir yaşamdan çekip yükseltmesi gerektiğine vurgu yapar.[55] Çeşitli te’vil ve mazeretlerle bu yaşam tarzının sürdürülmesini ise o kişi için Allah’ın bir gazabı sayar.[56]

Tenin istek ve arzularını, canın, bu âleme hapsedilmesine sebep olan bir prangaya benzeten Mevlânâ, sülûk sayesinde bu prangaların çözülüp canın özgürleşeceğini belirtir.[57] Canını bu şekilde özgürleştirenin rûh simurgu Âlemlerin Şah’ı olan Cenâb-ı Hakk’a doğru yücelecektir.[58]

Mevlânâ insanın, asıl varlık değerine, sülûk sürecinde gerçekleştireceği benlik dönüşümü sayesinde kavuşacağını belirterek her insanı buna teşvik etmektedir:

“Gel de güneş gibi, dolunay gibi, hilâl gibi kolsuz ve kanatsız gökyüzünde dön dolaş!..

Yürümeye başladın mı rûh gibi ayaksız yürürsün… çiğneme zahmetine uğramadan yüzlerce yemekler yersin!

Ne gemine gam timsahı çarpar… ne ölümden kötüleşirsin!

Sen hem padişahsın, hem asker, hem taht… sen hem iyi bir bahta nâil olursun, hem bizzat baht ve talih kesilirsin!

Fakat zâhirde bahtın iyi olursa, yüce bir sultan olursa ne fayda… bu baht başkasınındır, bir gün gelir olur, bahtın döner!

Sen de yoksullar gibi muhtaç bir hâle düşersin… ey seçilmiş kişi, sen baht ol, sen devlet kesil!

Ey mânevi er, kendin baht olur, talih kesilirsen nasıl olur da bu bahtı, bu talihi kaybedersin?

Ey güzel huylu, bizzat sen, kendine mal, mülk olursan bunları nasıl olur da kaybedersin… imkân mı var buna?”[59]

Mevlânâ çeşitli vesilelerle sülûkun gerekliliğini hatırlatır ve insanları buna teşvik eder. İnsanın meleklerden üstün hâle gelebilmesinin ve kendi varlığını bir hikmet pınarı hâline getirmesinin ancak sülûk ile mümkün olduğunu,[60] sülûkun; insanın kendi mevhûm benliğinden kendini kurtarması yani bir benlik dönüşümü olduğunu ifade eder. Kendini, mevhûm benliğinin vasıflarından (evsâf-ı hod) temizleyenin kendi pak ve saf zatını göreceğini, kitaba ve müzakereye gerek duymadan Peygamberlerin ilimlerini gönlünde bulacağını[61] ve insanlara doğruyu gösteren bir delil ve burhan haline geleceğini belirtir.[62]

Mevlânâ’ya göre “Her an gayb âleminden (insana) yeni yeni can (ve fuyuzât) erişir ve ten cihânından dışarı çık nidası gelir.“[63] Ancak insan, mevhûm varlık engelinden dolayı, bu mesajları doğru okuyamaz. Mevlânâ, insanın derûnunda gizlenen can tûtîsinin, manevî gıdası verilse de verilmese de aslını ve oradaki misakını hatırladığını ve insana da bunu hatırlattığını belirtir.[64] Bu mesajı doğru alanlar sülûk ile kendi asıllarına yönelirken; alamayanlar, rûhun bu huzursuzluk ve açlığını farklı arayışlara girerek tatmine çalışır ancak tatmin edemezler.

Mevlânâ, benlik dönüşümünü başarmış olan Allah dostlarının sâlike yapacağı ilk ve temel rehberliğin benlik değişiminin gerekliliğini ona hissettirmek olduğunu belirtir. Çünkü Mevlânâ’ya göre insanlar, aslında var gibi görünen bir vehmin içinde yaşadıklarından gerçek varlığı inkâr etmektedirler.[65]

Kaynak: Osman Nuri Küçük (Tez Danışmanı : Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu). Mevlânâ’da Benliğin Dönüşümü: Sülûk. Basılmamış Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi. Temel İslâm Bilimleri (Tasavvuf) Anabilim Dalı. Ankara, 2007. Sf. 58-69.


[1] Birgitte Dorst, “Üstad, Mürid ve Sûfî Grubu: Günümüzde Sûfî İlişkileri”, Jung Psikolojisi ve Tasavvuf , edit.: J. Marvin Spiegelman vd., s. 26.

[2] Mesnevî, c. IV, b. 1189-93. (Çalışmamızda Mesnevî‘nin beyit numaraları hususunda Nicholson neşri ve bu neşirden tercüme edilen MEB tercümesi esas alınarak verilmiştir. Çevirilerde İzbudak çevirisinden istifâde edilmesi yanında özellikle Tahirü’l-Mevlevî tercümesinden istifade edilmiştir. Yer yer Şefik Can ve Gölpınarlı çevirileri ile de mukayese edilerek metne ve bağlama uygun ortak bir çeviri verilmeye çalışılmıştır.)

[3] Mesnevî, c. IV, b. 1876-8.

[4] Meta terimi buradaki kullanımıyla daha yüce, ötede ve aşkın anlamlarını karşılamaktadır. (Walsh & Vaughan, Ego Ötesi, s. 220).

[5] Geniş bilgi için bkz. Maslow, The Farther Reashes of Human Nature, ss. 299-340.

[6] Maslow, “Bir Metamotivasyon Kuramı: Değer-Yaşamın Biyolojik Kökeni”, Ego Ötesi, ss. 162-163.

[7] Maslow’un bu görüşleri hakkında ayrıca geniş bilgi için bkz. Maslow, The Farther Reashes of Human Nature; Toward a Psychology of Being, 2nd ed., New York: Van Nostrand, 1968. (Maslow’un bu eseri dilimize İnsan Olmanın Psikolojisi şeklinde çevrilmiştir. Bkz. çev.:Okhan Gündüz, Kural dışı Yay., İstanbul 2001); yine aynı yazarın, Religions, Values and Peak Experiences, Columbus, OH: Ohio State University Press, 1964; (Bu eser de dilimize Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, şeklinde çevrilmiştir. Bkz. çev.: H. Koray Sönmez, Kuraldışı Yay., İstanbul 1996).

[8] Walsh & Vaughan, Ego Ötesi, s. 60. Maslow, kurucusu olduğu hümanist psikolojinin yerini şöyle tanımlar: İnsalcıl psikolojiyi, üçüncü bir güç olarak daha üst bir dördüncü psikolojiye geçiş bir hazırlık olarak düşündüm. İnsan ihtiyaçlarının ve ilgilerinin ötesinde evren merkezli insanlık, kimlik, kendini gerçekleştirme ve benzeri karvramların ötesine geçen, birey ötesi bir psikoloji olarak düşündüm. Maslow’un bu fikirleri temel olarak şu iki eserinde (The Farther Reashes of Human Nature, Toward a Psychology of Being) işlenmektedir.

[9] Maslow, Toward a Psychology of Being, ss. 71-2. Kendini gerçekleştiren insanları da Maslow, aşkın tecrübe yaşamamış ama tamamen sağlıklı olanlar ve aşkın/metafizik tecrübe yaşamış olanlar diye iki sınıfa ayırmaktadır. Daha çok önem verdiği ikinci sınıftakilerin bir takım ortak özelliklerini sıralamıştır. (bkz. Maslow, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, ss. 75-86.

[10] Vıktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev.: Selçuk Budak, Öteki Yay., Ankara 1992, s. 99. Frankl’in yaklaşımlarına dair bir değerlendirme için bkz. Abdulkerim Bahadır, İnsanın Anlam Arayışı ve Din, İnsan yay., İstanbul 2002, s. 52.

[11] Wilcox, Sûfîzm ve Psikoloji, s. 12.

[12] J. Donald Walters, Modern Düşüncenin Krizi: Anlamsızlık Sorununa Çözümler, çev.: Şehabeddin Yalçın, İnsan Yay., İstanbul 1995, ss. 108-9.

[13] Age., s. 237.

[14] Age., ss. 179-80.

[15] Mesnevî, c. I, b. 1623-7.

[16] Mesnevî, c. VI, b. 1795-1805; Ayrıca bkz. c. VI, b. 1819-23.

[17] İnsandaki fiziksel değişimleri bu yönüyle Mevlânâ yazın elde edilen pamuğa veya kış meyvesine benzetir. Bu meyvelere daha sonra bakıldığında kış ve yaz hatırlanmaz, meyvelere odaklanılır. (Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1795-1805, 1819-23).

[18] Mesnevî, c. I, b. 1276-96.

[19] Mesnevî, c. V, b. 967-72.

[20] Mesnevî, c. V, b. 982-4.

[21] Mesnevî, c. V, b. 979-82.

[22] Mesnevî, c. V, b. 987-9.

[23] Mesnevî, c. V, b. 990-4.

[24] Mesnevî, c. V, b. 974-5.

[25] Mesnevî, c. V, b. 989-90.

[26] Hikâye için bkz. (Mesnevî, c. VI, b. 1222-36).

[27] Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1245-9.

[28] Mesnevî, c. VI, b. 1244.

[29] Mesnevî, c. IV, b. 2053-4.

[30] Anlatılan olaydaki ârifin Mevlânâ’nın kendisi olduğunu Eflaki’deki bir menkıbeden anlıyoruz. Adı geçen menkıbede olayın Mevlânâ ile papaz arasında geçtiği belirtilmektedir. (Tahirü’l-Mevlevî, c. XVII, s. 205)

[31] Mevlânâ’nın ifadeleri şöyledir:

“Bir ârif, papazın birine sordu: Sen mi daha yaşlısın sakalın mı? Papaz dedi ki: Ben ondan önce doğdum. Sakalsız nice zamanlarım var. Ârif dedi ki: Sakalın ağarmış, eski hâlini terk etmiş. Öyle olduğu hâlde yazıklar olsun, kötü huyun hâlâ dönmemiş! O senden önce doğmuş seni geçmiş. Sense tirit sevdası ile böylece kala kalmışsın. Önce doğduğun renktesin hâlâ. Ondan bir adım bile ileri atmamışsın. Hâlâ kaptaki ekşi ayransın. Hâlâ o yoğurdun yağını ayıramamışsın. Hâlâ balçık küpteki hamursun, bir ömürdür ateşli tandırdasın ama hâlâ pişmemişsin. Heves yeli ile başın dönüyor ama tepedeki ot gibi ayağın toprakta. Musa kavmi gibi Tih çölünün ortasında, durduğun yerde tam kırk yıl kala kalmışsın a akılsız adam! Her gün, ta akşama kadar koşup duruyorsun. Fakat kendini yine de ilk konak yerinde görmedesin! O öküze âşık oldukça şu üç yüz yıllık uzaklıktan kurtulamazsın. Onların da gönüllerinden öküzün hayali çıkmadıkça sahibi bir girdaba benzeyen o çölde kaldılar. Bu öküzü bir tarafa bırak, Allahdan sonsuz lütuflara ermiş, nihayetsiz nimetler görmüşsün. Fakat öküz tabiatlısın, onun için o büyük, büyük iyilikler, bu öküzün aşkı ile gönlünden gidiverdi.” (Mesnevî, c. VI, b. 1780-93).

[32] Bkz. Mesnevî, c. VI, b. 1790-3.

[33] Mesnevî, c. VI, b. 1250-8.

[34] Mesnevî, c. V, b. 2899.

[35] Dünyanın bir oyun/la’b ve eğlence/lehv olduğunu bildiren bu ifadeler En’am 6/32 ve Hadîd 57/20 ayetlerinden iktibâs edilmiştir.

[36] Sopa, insan aklını; bununla savaşmak da insanların akıllarıyla birbirlerine üstünlük sağlama mücâdelelerini sembolize etmektedir.

[37] Mesnevî, c. I, b. 3430-9.

[38] Mesnevî, c. VI, b. 4733-8.

[39] Mesnevî, c. VI, b. 4717-9.

[40] Mesnevî, c. III, b. 510-1.

[41] Mesnevî, c. V, b. 3342-4.

[42] Mesnevî, c. VI, b. 586-7.

[43] Bu teşviklerinden birinde şöyle der: “Ne iştesin sen? Seni ne diye satın alsınlar? Ne kuşusun sen? Seni ne diye yesinler? Bu değer bilmezlerin dükkânından vazgeç, yücel ‘Allah satın alır’ ihsânının dükkânına gel! Köhneliğinden kimsenin almadığı o kumaşı o kerem sahibi alır.” (Mesnevî, c. VI, b. 1264-6).

[44] Mesnevî, c. VI, b. 1291-2.

[45] Mesnevî, c. VI, b. 1287-90.

[46] Örnekler için bkz. Mesnevî, c. I, b. 2203-4.

[47] Beyitte “Hangi tarafa dönseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinden iktibâs yapılmıştır. (Bakara 2/115).

[48] Mevlânâ’nın her zerrede güneşin görülmesine ilişkin dile getirdiği husus son zamanlarda evren algısıyla ilgili ortaya çıkan deliller ile desteklenmektedir. Buna göre evrendeki her bir parça, sadece evrendeki diğer her şeyle ilintili olmakla kalmayıp, aynı zamanda gerçekte tüm evren, her bir parça içinde dürülüdür. (Walsh & Vaughan, age., ss. 32-3).

[49] İnsan/Adem kelimesinin lügatteki anlamlarından biri de göz bebeği/dide anlamına gelmektedir. (bkz. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, “e ne se” mad.) Beyitte bu mânâya işaret edilmektedir.

[50] Mesnevî, c. I, b. 1396-1407. Son beyit, İzbudak çevirisinde (Böyle adam Süleyman bile olsa karınca ondan iyidir” şeklinde verilmiş. (bkz. İzbudak çevirisi, Mesnevî, c. I, b. 1407) Yukarıdaki tercümede ise şu çevirilerden yararlanılmıştır. (Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c. I, s. 427, b. 1432; bkz. Tahirü’l-Mevlevî, c. III, s. 735; Ken’an Rifaî, Şerhli Mesnevî-i Şerif, s. 192, b. 1430).

[51] Mesnevî, c. IV, b. 1100.

[52] Mesnevî, c. III, b. 3699-3700. Son beyitteki ifade Meryem 19/18 ayetinden iktibâs edilmiştir.

[53] Mesnevî, c. V, b. 2662-6.

[54] Mesnevî, c. II, b. 1336-40.

[55] Mesnevî, c. II, b. 3355-7.

[56] Mesnevî, c. II, b. 3358.

[57] Mesnevî, c. II, b. 1948.

[58] Mesnevî, c. V, b. 2280-6.

[59] Mesnevî, c. IV, b. 1105-12.

[60] Bkz. Mesnevî, c. I, b. 1063-7.

[61] Mesnevî, c. I, b. 3458-61.

[62] Mesnevî, c. II, b. 1320.

[63] Mesnevi c.1 b. 2223 Nicholson nüshasında ve bu nüshadan çevrilen İzbudak (MEB) çevirisinde olmayan bu beyit, Konuk, Tahir el-Mevlevî ve Kenan Rifaî çevirilerinde mevcuttur. (bkz. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, c. II, s. 96, b. 2260; Tahirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. IV, s. 1084, b. 2226; Ken’an Rifaî, Şerhli Mesnevî-i Şerif, s. 319, b. 2259).

[64] Bkz. Mesnevî, c. I, b. 1716.

[65] Mesnevî, c. I, b. 1925-7.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Tesettür Ve Örtünme Menüsü*

 

  1. İslam ile ilgili bir emri yaparken veya bir yasağı terkederken önemli olan Allah’ın rızasını en önde tutmaktır. Her şeyden önce bütün amellerimizde olduğu gibi, bu tesettür konusunda da Allah’ın rızasını ön plana almamız gerekmektedir. Niyetimiz, Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır ve Allah Teala ne buyurdu ise zorlamaya gerek kalmadan, doğrudan doğruya kendi içimizden gelerek, teslim olarak uymak durumundayız. Biz tesettürümüzü/örtünmemizi kadın-erkek olarak  yeniden Allah’ın muradı doğrultusunda gözden geçirmek durumundayız.
  2. ‘Tesettür’ sadece başörtüsü değil, erkek ve kadınların giyinişlerinde İslam’ın emrine göre dikkat etmeleri gereken bütün işlemlerin genel adı olarak ‘örtünme’dir.
  3. “Örtünmek, tesettür Kur`an’da yoktur, tesettür konusu ta hicri 2. asırdan bu yana hep problem olagelmiştir.” gibi sözler, Allah’a iftiradır, Peygamberimize iftiradır. Allah’ın ayetlerini az bir bahaya satmaktan başka bir şey değildir.
  4. ‘Örtünmek’ sonradan olan, geliştirilen bir şey değil fıtrî, insanın yaratılışından gelen bir duygudur. İnsan –kadın olsun erkek olsun- insan olarak örtünmek ister. En ilkel insan topluluklalarında bile örtünme vardır ve kadın-erkek farklı farklı örtünmektedir.
  5. Örtünmek fıtri olduğundan inanan insan istese de, istemese de örtünür; aynen yemek yemek gibi zaruri bir iş olduğundan, bizim burada söyleyeceğimiz şeyler “kim ne kadar örtünmelidir ve ne şekilde örtünmelidir?” olacaktır.
  6. Örtünmek, ‘tesettür’ simgedir,  İslam’ın alametlerindendir.
  7. “Avret” dolayısıyla Türkçe ifadesiyle “avrat” her zaman için örtülmesi gereken muhterem, saygıdeğer, muhafazaya değer anlamını taşır.
  8. Örtünmeyi en dar çerçeveden en geniş çerçeveye doğru sıralarsak: 1. Karı-koca arasında avret yeri, 2. Kadının kadına karşı avret yeri, 3. Erkeğin erkeğe karşı avret yeri, 4. Erkeğin kadınlara karşı avret yeri, 5. Kadının mahremi olan ve olmayan erkeklere karşı avret yeri.
  9. Karı-koca arasında avret yeri yoktur. Onların birbirine karşı örtünmeleri dini mecburiyetten değil, edeptendir.
  10. Kadının kadına, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına karşı avretleri, mecburen örtmeleri gereken yerleri göbekten diz kapağına kadar olan yerlerdir.
  11. Kadının erkeklere karşı avret yerine gelince, bu da iki kısımdır: 1. Kadına mahrem olan, yani evlenmesi ebediyen haram olan erkeklere karşı avretleri, göğüsten diz kapağına kadar olan yerleridir. Bu hüküm, herhangi bir fitne olmadığı zaman için böyledir. Kadın böyle giyindiği takdirde yakın erkeklerden dahi bir fitneyle karşı karşıya kalacaksa, o zaman onların yanında böyle açılması, hatta aynı evde baş başa bulunması dahi caiz olmaz. 2. Kadına haram olmayan, nâ-mahrem olan, yani aralarında normal olarak evlenme yasağı bulunmayan erkekler.
  12. Kadının yabancı, yani evlenme yasağı bulunmayan erkeklere karşı avret yerleri, yüz ve elleri hariç vücutlarının her tarafıdır. Ayakların avret olması konusunda değişik görüşler olmakla birlikte kadının ayaklarını da avret yerine dahil eden görüşler ağırlıktadır.
  13. Kadının mahrem, yani evlenmesi haram olan erkekler için göğüsten diz kapağına kadarki avret yeri aynı şekilde toplumumuzda hukuken bulunmayan cariyeler için de geçerlidir. Cariyelerin sadece mahremi olan erkeklere karşı değil, bütün erkeklere karşı avret yeri göğüsten diz kapağına kadarki yerleridir. Dolayısıyla cariye, İslam toplumunda baş açık ya da kolları açık veya diz kapağından aşağısı açık gezdiği zaman günah işlemiş olmaz, o şekilde onu gören erkekler de günaha girmiş olmazlar.
  14. Avret yerlerini bu şekilde özetledikten sonra, avret yerlerini örtecek elbiseye gelince, İslam’da gerek erkek  gerek kadının örtünmesi için belli bir kıyafet şekli emredilmemiştir. Ancak, kıyafet için ilkeler/kaideler koymuştur ve “bu ilkeleri kendisinde bulunduran her türlü kıyafeti giyebilirsiniz.” demiştir. O takdirde bu ilkeleri/kaideleri kendisinde bulundurmak şartıyla on çeşit, elli çeşit dahi elbise üretilse, hepsi de İslamî olur.
  15. İslamî kıyafetin 4 ilkesi/şartı vardır. Bu şartları kendisinde bulunduran herhangi bir kıyafet İslamîdir. 1. Kıyafet avret yerlerini örtecek. 2. Elbise vücut çizgilerini belli edecek derecede dar olmayacak. 3. Kıyafet dışardan bakılınca içini gösterek şekilde şeffaf olmayacak. 4. İslam’dan başka bir dinin simgesi olmayacak. Bu şartları taşımayan elbise veya kıyafet ile farz olan örtünme yapılmış olmaz. Bu şartlar hem erkek hem de kadın kıyafetleri için geçerlidir.
  16. Gerek avret yerlerinin tarifine, gerekse islamî kıyafetin ilkelerine baktığımız zaman anlıyoruz ki, tesettür sadece başı örtmek değil, aynı zaman da, bütün vücut hatlarını gösteren “giyinik ama çıplak” diye tarif edilen giyinme de farz olan örtünme yerine geçmez.
  17. Kadınlara has olan bir örtü biçimi olan “Cilbab”, başörtüsünün üstünden örtülen, alnın yarısından burnun yarısına kadarki gözlük yeri diyebileceğimiz kadar yeri açık bırakan, içerden de kadının tuttuğu baştan aşağı doğru da sarkan bir örtünün adıdır. Dolayısıyla başörtüsü ve manto/pardesü, cilbab yerini tutmamaktadır. Cilbab bir emir değil, takva gereğidir. Bu cilbabın değişik yerlerde farklı uygulamaları vardır.
  18. Mevcut tül gelinlikler bize Avrupa`dan gelmedir.  Ama, Avrupa’dan gelmiş bile olsa bizim yukarda bahsettiğimiz örtü ilkelerimize uyuyorsa, onları kullanmak caizdir. Ama caizdir demek mecburidir anlamına gelmez. Dolayısıyla bunu kullanmak zorunda da değiliz. Gelinlik Avrupa’dan gelmiştir ama onların dinlerinin simgesi değildir. Öyleyse önceki üç şart yerine gelmişse gelinliği kullanmak caizdir. Ama caizdir demek mecburidir anlamına gelmez. Kadınlarımız bu yolda bir çaba gösterseler de gelinlik modelini değiştirseler.
  19. Kadının giyeceği dış elbisesi ve başına takacağı örtüsü için tercih edeceği renkler meselesine gelince: Kadının tercih edeceği renkler de dikkat çekmeyen renkler olmalıdır. Koyu renkler daha çok tercih edilmelidir. Çok uzaklardan dikkat çeken renkler, İslamın tavsiye ettiği renkler değildir.
  20. Kadınlar için güzel kokuyla ilgili olarak Resülullah (sav)’ın özel tavsiyesi vardır. Kadın yabancı erkeklerin alabileceği şekilde koku sürünecek olursa, o kadına cennet kokusu haram olacaktır, diye. Öyleyse kadın yabancı erkeklerin dikkatini celbedecek şekilde koku sürünmemelidir. Kadın ev içerisinde beyine karşı istediği kadar koku sürünebilir. Diğer erkekler onun beyi değildir ki onları celbedici kokular sürünsün.
  21. Kadının makyaj yapması caizdir, mecburi değildir. Ancak, yabancı erkeklere karşı makyaj, caiz değildir. Kadın makyaj yapabilir, ama makyajını kendisine, kocasına saklayacaktır. Esas olarak gerek kadın gerek erkek her ikisinin de makyajı abdest suyu ve gece ibadetidir. Gece ibadetinin, seherlerde teheccüdün, insan yüzünü parlatacağı hadislerde geçmektedir. O ibadeti yapan koyu derili biri dahi olsa yüzü sevimlidir ve çok cana yakın gelir insana. Sürmeyi kadınlarda erkeklerde kullanabilir. Kadın için sürme makyaj anlamına geldiğinden yukardaki kadının makyaj şartları sürme için de geçerlidir.
  22. Kadın bileziklerinin sesini dahi başkalarına duyurmayacaktır. Bundan hareketle, kadının topuğuna ses çıkarıcı bir şeyler çaktırması, yolda yürürken de, ta uzaktaki erkeklerin bile dikkatini çekecek sesler çıkarması, ayete aykırı düşmektedir. Dolayısıyla ses çıkarmayan, başkasını rahatsız etmeyen ayakkabılar tercih edilmelidir.
  23. Bir başka mesele de “Saç Boyama” meselesi. Bu da zamanımız kadınlarının bir belası. Kadınlar saç boyama konusunda adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bunu kimi zaman diğer kişilere karşı övünme vesilesi de yapıyorlar. Çeşitli amaçlarla saçlarını değişik değişik renklere boyuyorlar. Başkalarına gösteriş olsun diye saç boyama caiz değildir. Çünkü o insanı kibre ve şımarıklığa götürür. Şımarık ve kibirli olan kişi de Allah`ın hududunu tanımaz olur. Yabancı erkeklere göstermemeniz şartıyla istediğiniz renge saçınızı boyayabilirsiniz/boyatabilirsiniz caizdir, mecbur değildir. Boyaların helal olması da şart.
  24. Bir başka mesele de kadının sesi meselesi. Kadının sesini iki kısma ayırıyoruz: 1. Kadının düz konuşması, 2. Kadının nağmeli sesi.
  25. Kadının sesi düz konuşma şeklinde cazdir, dinlenebilir. Kadının düz konuşurken sesini yabancı erkeklerin dinlemesini yasaklayan bir ayet, veya bir hadis de bilmiyoruz. Ancak şu tavsiye var. Erkeklerle konuşurken kırıtmadan, en kısa şekliyle, fazla da laf etmeden, soracağı şeyi en kısa şekliyle sorarak kadının erkeklerle düz konuşmasının bir sakıncası yoktur. Ancak kadının nağmeli sesle erkeklere şarkı, türkü, ilahi, ezan, Kur`an-ı Kerim okuması veya kırıtarak şiir okuması caiz değildir.
  26. “Yolculukta Kadın” meselesi: Kadının yola çıkmasına, evinden çıkıp dönünceye kadar can ve mal, özellikle de namus konusunda, emniyet içerisinde ise, tehlike yoksa gidebilir. Herhangi bir tehlike varsa gidemez. Hatta kadının namusu evinden dışarı, sokağa çıktığı zaman tehlikedeyse, evinden çıkması da caiz olmaz. Öyleyse namus fitnesine bağlı olarak kadın, mahremsiz yolculuğa gider yada gidemez.
  27. “Kaş Alma” meselesi: Kaş alma ya da “estetik müdahale”, yerine göre caizdir, yerine göre caiz değildir. Kadının normal yaradılışta bir yapısı varsa biraz daha estetikleşmek için müdahale caiz değildir. Ve bu şekilde müdahale edenlere, Allah, lanet etmiştir, Resulullah (sav) lanet etmiştir. Mesela diyelim ki normal bir kaşı var kadının, ya da dişleri normal. Normal olan bu yapıyı biraz daha çekici ve estetik hale getirmek için yapılan müdahele caiz değildir. Bunu yaptığımız takdirde lanete uğrayacağımızı bilelim. Ama bir kadın da diyelim ki hormonal bir bozukluğu varsa, istenmeyen tüyler… vs. şunlar bunlar çıkmışsa bunları normalleştirmesi, dolayısıyla estetik müdahalede bulunması caizdir, hiçbir sakıncası yoktur.
  28. Hasılı tesettürlülerin örtünmelerini yeniden kontrolden geçirmeleri gerekir. Tesettür, örtünme oluyor ama acaba bu örtünme ne kadar Ä°slamî kıyafet anlayışına uygun, bunun gözden geçirilmesi lazım. Bu konuda iki tane ana problem var: DAR GÄ°YÄ°NME ve TEBERRÃœC.  Dar giyinme malesef ciddi bir problem. Yukarda da ifade ettiÄŸimiz gibi kıyafet vucüt hatlarını belli etmeyecek ÅŸekilde bol olmalı ki Ä°slamî olsun. Mesela omuzdan aÅŸağıya baktığında düz çizgi gibi iniyorsa o boldur. Ama elbise (pardesü vs.) omuzdan aÅŸağıya doÄŸru girintili/çıkıntılı iniyorsa, hele kemer gibi birÅŸey de takıldıysa, hey hanımlar hem kendinizi kandırmayın hem de ALLAH’ı kandırmaya kalkmayın. Çünkü ALLAH kanmaz kendinizi kandırırsınız. TEBERRÃœC’e gelince; lütfen Nur suresi 60 ile Ahzab suresi 33. ayetlerin tefsirlerine bi-zahmet bakın. Teberrüc; giyimde, renk seçiminde, konuÅŸma ve yürüme tarzında dikkat çekici davranmak demektir. Hanımlar hem örtünüyor hem de kaÅŸ aldırma, dikkat çekici makyaj, dikkat çekici gözlük, dikkat çekici konuÅŸma, yürüme ile ortalıkta dolaşıyorsa bu hanımlar lütfen  “ben tesettürlüyüm” demesinler. Kimsenin giyimine karışmıyorum AMA, bir hanım tesettür iddiasındaysa yukarıdakileri ona hatırlatma mecburiyetim var. Tabii ki erkekler de bu anlayış ve kaideden hariç deÄŸildir. Yapışık pantolonların Ä°slam’la ilgisi yoktur, hatırlatıyorum. Selam.

* Bu 28 maddelik çalışma, Prof. Dr. Orhan Çeker’in Mart 2006’da Konya Betül Hanımlar Dostluk Ve Çevre Derneği’nde  konu ile ilgili olarak yapmış olduğu konuşma/konferans esas alınarak Mahmud Salih tarafından hazırlanmıştır.

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Bir Eğitimci (Muallim) Olarak Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ve Öğretim Metodları

Peygamber Efendimizin 23 yıl gibi kısa bir sürede, cahiliyyenin bütün yönleriyle hüküm sürdüğü bir toplumu güzelliklerle bezeli hale getirmesi, basiretli bir şekilde tahlil eden herkesin takdir ettiği bir husustur. O’nun toplumu karanlıklardan alıp aydınlığa çıkarma noktasındaki başarısının sebebleri elbette pekçoktur. Allah’ın kullarından beklediklerini onlara öğretirken, örnek bir eğitimci olarak davranması ise bu nedenler arasında hiç şüphesiz önemli bir yer tutar.

Yazının başlığı olarak koyduğumuz ifade, otuz yılı aşkın bir çalışmanın ürünü olarak dünyaca meşhur hadis alimi Abdülfettah Ebu Gudde[1] hocanın Türkçeye çevirisi yapılmış kitabına ait. Kitap[2], ilk Arapça yayınlandığı 1995 yılına kadar üzerinde çalışma yapılmamış bir konuyu işlediği için sahasında ilk ve benzersiz bir kitap olarak değerlendirilebilir.[3]

Ebu Gudde, kitabın basımının 30 yıl alması ile ilgili olarak hayatımızın her noktasında bir ölçü olarak da alabileceğimiz şu açıklamayı yapmaktadır:

“Daha iyi olması arzusuyla, son düzeltmeleri yapayım derken eserin telif edilmesi üzerinden bunca uzun zaman geçti. Daha iyiyi ortaya koyma çabası nice kıymetli çalışmaların yapılmasına engel olmuştur; gevşeklik ve ileride yaparım demenin nice mümtaz çalışmaların yapılmasına mani olduğu gibi.”

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in öğretimini ve bu husustaki metodlarını gösteren pekçok hadisi şerifi bir araya getiren bu kitap “Bir Muallim Olarak Hazreti Muhammed” ve “Hazreti Peygamberin Öğretim Metodları” başlıkları ile iki kısımdan oluşmaktadır. Bu ikinci bölümde 40 civarında öğretim metodundan bahsedilmektedir.

Detaylarını kitaba bırakarak, kitabın ikinci bölümünün girişindeki bilgileri sizinle paylaşırsak, umarım bu bilgiler sizi kitabı okumaya sevkeder.

“Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem insanlara birşey öğretirken en güzel, en yarayışlı, muhatabın gönlüne en çok etki edecek, anlayış kapasitesine en münasip, bilgiyi zihnine yerleştirecek ve meseleyi ona izah etmeye yardımcı olacak en uygun metodu seçiyordu.

Hadis kitaplarını dikkatle etüd eden insan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabıyla olan konuşmalarına değişik renkler kattığını görür. Bazan soru soran, bazan cevap veren, bazan soru sorana soru kadar cevap veren, bazan verdiği cevaba başka şeyleri de ilave eden, bazan öğretmek istediği mesele için darb-ı mesel zikreden, bazan sözünü Allah’a yeminle söyleyen, bazan yüce bir hikmet sebebiyle soru soranı sorduğu şeyden başka birşeye yönlendiren, bazan yazdırarak öğreten, bazan çizerek öğreten, bazan teşbihle öğreten, bazan açıklıkla cevap vererek öğreten, bazan cevabı kapalı olarak veren, bazan da cevabı işaretle öğreten bir insandı.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bazan cevabını söylemek için şüphe edilen meseleyi zikreder, bazan öğreteceği hususu şaka ve bilmece yoluyla öğretir, bazan öğreteceği meseleden önce güzel bir giriş hazırlar, bazan birtakım şeyler arasında kıyaslamalarda bulunarak öğretirdi. Keza bazan cevabı zikretmek için sebebleri sıralar, bazan cevabını bildiği halde sınamak için ashabına sorar, bazan birtakım sorular yönelterek doğru cevabı onlara buldururdu. Bazan da soruyu sormalarından önce bilgiyi onlara verirdi.

Kadınlar için özel meclisler tertip ederek ihtiyaçları olan hususları onlara öğretir, huzurunda bulunan çocuk ve küçüklerin durumunu gözeterek cevap verir, seviyelerine inerek anlayacakları şekilde öğretirdi.”

Kitap, yukarda sayılan ve sayılmayan diğer metodlarla ilgili olarak hadisler ışığında geniş açıklamalar yapmaktadır.

Kitaptaki 40 öğretim metodunda kırkıncı olarak, Peygamberimizin bizzat yüce şahsiyetinin öğreticiliği zikredilmiş ve şu açıklamalarda bulunulmuş:

“Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teala’nın beşeriyete rabbin dinini, son ve ebedi kanununu öğretmek için seçtiği bir muallim idi. Dünyada Allah için rabbin dininden daha kıymetli birşey yoktur. Allah değerli nizamını yaymak ve öğretmek vazifesi için peygamberlerin en üstünü Hazreti Muhammed Mustafa’yı seçmiştir.

Allah’ın dinini insanlara tebliğ etmek için seçilmiş olan bu muallim, görünüşü, gönül dünyası, tavrı, konuşması ve bütün halleri ile gerçek bir muallimdi. O’nun kamil şahsiyeti İslam’ı öğrenenler için, O’nun gibi olmaları ve yolunu takip etmeleri için bir metoddur.

Muallimin kiÅŸiliÄŸinin kemale ermesi için sahip olması gereken sıfatlardan bazısı ÅŸunlardır: Akıl, fazilet, ilim, hikmet, ileri görüşlülük, etraflıca muhakame edebilmek, birikim, liyakat, canlılık, vakarlı sukunet, güzel konuÅŸma, yüksek zeka, temiz giyinme, güzel görünüm, güzel konuÅŸma ve güzel idare…

Bütün bu zikredilen özellikler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’de en iyi ve en kamil biçimde bulunmaktaydı. O herbir öğrenmek ve aydınlanmak isteyen için eÅŸsiz ÅŸahsiyetiyle bir muallimdir. Öğretim, muhtelif metodlarıyla O’nun zatında kendisini tam anlamıyla bulmuÅŸtu. Çünkü O’ndaki bu metod ve üsluplar herbir müslümanın “siz, insanlar için ortaya çıkarılmış… hayırlı bir ümmetsiniz”[4] ayetinin gereÄŸini yerine getirmelerine yöneliktir ve buna yönlendiricidir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’deki bu kemalat bütün metodlarının gayesi, öğretim ve insanları güzelleÅŸtirmenin özüydü.  Zat-ı Åžerifleri bu kemalatıyla Allah tarafından en yüksek iltifata, benzersiz bir övgüye mazhar olmuÅŸlardır:

“Ve sen, şüphesiz büyük bir ahlak üzerindesin.”[5]

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sahip olduğu güzelliklerin öğretim metodları olarak sayılmasında bir gariplik yoktur. Hangi muallim insanlığa O’nun gibi tesirde bulundu da insanlar -renklerinin ve lisanlarının farklılığına rağmen- O’nun dinini ve getirdiği şeriatı kabul ettiler? Keza, insanlar dinleri dışında, hayatlarının diğer alanlarında, bu peygambeden başka kimi kendilerine misal ve güzel örnek edindiler?

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ عَلَي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَي آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ مَنْ تَبِعَهُ بِاِحْسَانٍ أَجْمَعِينَ. 

Allahümme salli ve sellim ve barik alâ seyyidinâ

Muhammedin ve alâ  âlihi ve sahbihî ve men tebi’aû bi ihsânin ecmaîn.

“Ya Rabbi! Peygamberimizin nâmını, şânını hem dünya hem de ahirette yüce kıl. Onun getirdiği İslam Dini’ni bütün cihana yay ve bu dini dünya durdukça yaşat. Ona ahirette ümmetine şefaat etme hakkı ver ve kendine sayısız sevap ihsan eyle!”

Zinde Sosyal Gelişim Derneği’nin öncülüğünde yapılan ve her sene Peygamberimizin farklı bir ismi vurgulanan KUTLU DOĞUM proğramlarını www.kutludogum.tv web adresinden takip edebilirsiniz.

Geçen sene “El-EMİN” ismiyla anılan efendimiz bu yıl ise “EL-MUALLİM” ismiyle anılıyor.

Detaylar için www.elmuallim.org ve www.kutludogum.tv sitelerine uğrayabilirsiniz.

 

Mahmud Salih
1 Rebiul Evvel 1431
www.idealyol.com

 


[1] Ebu Gudde hakkında kısa bilgi için bkz. http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_aegudde.htm

[2] Abdülfettah Ebu Gudde, Bir Egitimci Olarak Hazreti Muhammed ve Öğretim Metodları. Terc. Enbiya Yıldırım. Yasin Yayınevi, İstanbul, 1422/ 2001. 170 sayfa.

[3] Ayrıca, 70 civarında eseri olam müellefin “İlim UÄŸrunda” adı ile Türkçeye çevrilen eseri hakkında M. Esad CoÅŸan (r.aleyh)’in bir deÄŸerlendirmesi için bkz. http://www.iskenderpasa.com/B93DC8AF-4DCA-4FB6-A0CF-87C661BBB6CC.aspx : “Tekkemizin yetiÅŸtirdiÄŸi büyük âlimlerden ve sonra Mısır’a gitmiÅŸ, orada da çok büyük nam ve şöhret kazanmış, çok sevilmiÅŸ, çok takdir görmüş olan Muhammed Zâhid-i Kevserî Hazretleri var ki, bizim büyüklerimizden bir kimse. Hakkında da biz bir kitap yayınladık, hafta düzenledik. Düzce’de konuÅŸmalar, toplantılar yapıldı, Düzceliler tanısın diye… Onun yetiÅŸtirdiÄŸi bir Arap âlimi vardı -Allah rahmet eylesin- ben kendisiyle de konuÅŸtum, tanıştım. Abdülfettah Ebû Gudde, âlimlerle ilgili bir kitap yazmış, baÅŸtan sona okumuÅŸtum senelerce önce. Gayet güzel dipnotlarla zenginleÅŸtirilmiÅŸ bir eseri neÅŸretmiÅŸ. Zevkle okudum ve hüngür hüngür aÄŸladım. Çok samimi, içten yazıldığı için dokunuyor, aÄŸlıyor insan.”

[4] Ali Ä°mran 3/110.

[5] Kalem 68/4.

 
 

 

Categories
Tüm Yazılar Türkçe

Bir Kitap: el-insaf

Mahmud Salih-20/12/2009

el-insaf“Önce insaf, sonra ilim, sonra İslâm; sonra nefs terbiyesi; sonra irfan; sonra aşk ve şevk; sonra sa’y ü gayret, âmâl-i sâliha, hayrât ü hasenât, tebliğ, irşat, cihat; sonra zafer, sonra saadet-i dâreyn, cennet ve cemal! “Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.”

Bu cümle, 2001 yılında ahirete irtihal eden Mahmud Esad Coşan Rahmetullahi Aleyh’in Panzehir Dergisi, sayı. 24 (1992) de yazdığı makaleden alınmıştır.

Bu cümlenin ilk kelimesi “Önce insaf” esas alınarak, Coşan Hocaefendi’nin vefatının ikinci yılındaki  Yad2003’te “İnsaf” konulu şiir, makale, resim ve araştırma dallarında kültür yarışması düzenlenmişti. Bu yarışma sonucu birinci gelen “El İnsaf” adlı araştırma Server İletişim yayınları arasında 2008’de kitap olarak yayınlandı.

Kitabın önsözünde kitapla ilgili şu çarpıcı bilgiler yer almaktadır:

“Şüphesiz insanlık tarihi boyunca aşırılıklar hep yaÅŸana gelmiÅŸtir. Ancak modern zamanlarda bu aşırılıklar, insanın ve toplumun ölümünü konuÅŸturacak boyutlara varmıştır. Ä°nsanın fiziksel ve toplumsal çevresi kirlenmiÅŸ, sömürgecilik rafine ve sofistike yöntemler kullanarak alabildiÄŸine yayılmış; materyalist yaÅŸam biçiminin tüm içerimleri zihniyetleri ve yaÅŸamları kirletmiÅŸ; son yüzyılda insanlık iki büyük savaÅŸ yaÅŸamış; ırkçılık, faÅŸizm dünyayı kasıp kavurmuÅŸtur.

Bugün geldiğimiz noktada ise, küreselleşme ve postmodernlik ile kapitalizm, materyalizm ve sömürgecilik yeni bir aşamaya ulaşmış bulunmaktadır. Doğrusu tüm bunlar, insan olma duyarlılığına sahip her bir ferde “Elinsaf” dedirtecek düzeydedir. Kitabımız yukarıda sıralanan içerimleri ifade etmek üzere bu ismi almıştır. 

Bugün dünyaya yeni bir soluk gerekmektedir. Bu soluk, mevcut olumsuzlukları bünyesinde taşımadığı gibi, insanı tüm boyutlarıyla kuÅŸatacak derecede kapsamlı olmalıdır. Erken modernleÅŸme teorileri, genel olarak insanın keÅŸfettiÄŸi alanların geniÅŸlemesi ve modernleÅŸmenin artmasına paralel, dinin insan ve toplum hayatından geri çekileceÄŸini iddia ediyorlardı. Ancak öyle bir noktaya geldik ki dünya büyük bir karmaÅŸa ve kaosa doÄŸru sürüklendiÄŸi gibi, yeni arayışlar da hızlanmıştır. Ä°ÅŸte tam da bu noktada, Ä°slâm’ın modern dünyaya ve günümüzün diliyle yeniden hitabı çok büyük önem taşımaktadır. Bunun temel parametreleri de çalışmanın bir önerisi olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla paradigmal deÄŸiÅŸimden baÅŸlayarak, kavramsal düzeltme, irfan ve sonunda vasat (insaflı) bir topluma ulaÅŸmak için Âkif’in deyiÅŸiyle “İslâm’ı asrın idrakine söyletmek” bir görev olarak ortada durmaktadır. Bu çalışma, belki buna mütevazi bir katkı saÄŸlayacaktır…”

Evet, kitap hakkında böyle diyor yazar Mustafa tekin. Server İletişim şimdiye kadar Esad Coşan Hocaefendi’nin kitaplarının yanısıra sadece iki farklı yazarın kitabını yayınladı. Onlardan biriside bu el-insaf. Bu da gösteriyor ki, bu yayınlanan iki kitab hedef kitleye önemli mesajlar vermektedir. Diğeri ise Serpil Özcan’ın kaleminden “Hanımların İzinde” kitabı.

el-insaf yazarı Mustafa Tekin, Din Sosyolojisi uzmanı. Kitap bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. 87 sayfadır.

Birinci Bölüm: Kavramsal Çerçeve ve Tarihi Arkaplan.

İkinci Bölüm: 20. Yüzyılın Tarihinde “İnsaf” Kavramının Altını Çizdiği Başlıklar.

Üçüncü Bölüm: “İnsaf” Kavramının Çağrıştırdığı Yeni Perspektifler. başlıklarını taşımaktadır.

Kitaptan aldığımız şu çarpıcı parağraf, konu ve çevremizde olan olaylar hakkında kritik ve analitik düşünmemize katkıda bulunabilir:

“Hak, adalet ve hakikate refere edilerek kullanılan “insaf” kavramı etrafında bir tarih okuması yaptığımızda, peygamberler tarihinin bu konuda oldukça net doneler sunduğunu söylebiliriz. Çünkü hakikatten yüz çevirme ile hakikate çağırma arasında gel-gitleri içkin bu tarih, bir başka açıdan “insaf” kavramı etrafında okunabilir ve Allah’ın (cc.) insanları insafa (vasata, adalete, hakikate) çağrısı olarak görülebilir. Zira insan, âlemi, dolayısıyla eşyayı yaratan ve belli bir düzene oturtmuş olan Allah’ın, “eşyayı ait olduğu yerden başka yere koymak” demek olan zulme saplanması karşısında, onu ait olduğu yere koyma çağrısı olarak felsefî düzlemde açımlayabileceğimiz insaf, peygamberlerin mesajlarının ortodoksisini oluşturmaktadır. Dolayısıyla insan hayatının tüm düzlemlerinde düşünülebilecek olan insaf kavramını bu bağlamda detaylandırmak mümkün olmaktadır. “İbadet ancak alemlerin yaratıcısın aittir.”, “İnsanlar doğru ölçüp tartmalıdır.”, “Zina yapmamalıdır.”, İnsanların hakları yenmemelidir.” vb. gibi ilkeler, Allah’ın insan ve eşyayı yarattıktan sonra onları, kendi yarattığı düzen içerisinde yerli yerine oturtmasının değişik formlarıdır. İnsanların Allah’tan (cc.) başkasına ibadetleri, ölçü ve tartıda hileye başvurmaları, zina yapmaları, diğer insanların haklarını yemeleri, “her şeyin, ait olduğu yerin dışına çıkarılması”nı içerdiğinden zulümdür ve Allah, peygamberler vasıtasıyla insanları, kendisini hak ve adaletin beslediği insafa çağırmaktadır.” (s.18-19)

Kitabın üçüncü bölümü de şu cümlelerler bitmektedir:

“Aslında, “Allah’ın farkında olmak” şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz ve zikir, salih amel gibi birçok unsurları içine alan bu konum, Allah’tan gafil olmamaya dayanmaktadır. Zaten sorunların büyük kısmı bu noktadan başlamaktadır. “Allah’ın farkında olan” bir ferdin, toplumun veya dünyanın, doğrusu insafla bir problemi olmayacağı da açıktır.” (s. 70)

Kitap hakkında detaylı bilgi ve sipariş için aşağıdaki linke tıklayınız:
http://www.internetpazar.com/el-insaf.html