Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Anahtar Kelimeler: Mürşid-i Kâmil

Harun Veli

Sevmek çok güzel, çok tatlı, çok faydalı bir duygudur; dermansızı ihya kılar, huzursuzu, müsterih ve bahtiyar eder; insana iksir gibi, vitamin gibi yarar, muazzam bir gayret ve şevk verir, içini enerji doldurur, zor şartlara sabır ve tahammül ettirir, azmi artırır gayeye varmada sebatkâr eyler; hayatta her işinde üstün başarılı olmasını sağlar.

Hele sevgi, güzellerin en güzeli, her türlü kemal ve cemalin sahibi, her cins güzelliÄŸin mucidi ve cümle güzelliklerin hâlıkı, âlemlerin Rabbı Allahu Teâlâ hazretlerine karşı olursa…

Hayattaki en büyük kazanç ve başarı mârifetullaha ve mahabbetullaha erebilmek ve böylece de Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisini ve rızasını kazanabilmektir. En büyük insan, Allah’ı en çok seven ve O’nun tarafından en çok sevilen insandır.[1]

MürÅŸid-i kâmiller, Peygamber-i zîşânımız Muhammed-i Mustafâ (sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîrâ) hazretlerinin gerçek vârisleri, Ãœmmet’in mübarek baÅŸkanları ve mânevî sultanlarıdır; müritlere de onların anne ve babalarından daha yakın ve daha müşfiktirler. Anne ve babalar insanı dünyada korur ve büyütür; mürÅŸid-i kâmiller ise onlara iman hakikatlerini öğreterek, ebedî saadet yollarını göstererek, nefislerini ıslah ettirip felaha erdirir, iki cihanda aziz ve bahtiyar, ber-murâd u berhudâr olmalarını saÄŸlarlar; kötü huylar ve hallerden temizleyip, insân-ı kâmil, ârif-i vâsıl, âşık-ı sâdık eyler; böylece topluma da çok iyi niyetli, çok mükemmel yetiÅŸmiÅŸ insanlar kazandırarak, milletin maddeten ve mânen ilerlemesine, yücelmesine, güçlenip kuvvetlenmesine sebep olurlar. Onlar ilim ve irfan kaynakları, mârifet ve hakikat hazineleridir. Onların kadr ü kıymetini bilen kazanır, iki cihanda kârlı çıkar, felah bulur, kurtulur… Onların kıymetini görmeyen, kadrini takdir edemeyen mahrum kalır, hâib ü hâsır, müflis ü mutazarrır, piÅŸmân u perişân olur.

Böyle, evliyâullah ve salihîni sevmek, dinin ve imanın gereğidir, Allah ve Resûlullah aşkının devamı, ferve sonucudur. Bu ince sırra binaen o tevazu sultanı, hüsn-i huluk şâhı, kemâlât timsali, iman ve ahlâkın nadide misali Muhammed-i Mustafâ (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem) Efendimiz sahih bir hadîs-i şerîfinde;

“Nefsim elinde olan Rabbime yemin ederim ki siz, beni babanızdan, evladınızdan ve bütün diğer sevdiğiniz insanlardan daha da çok sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız!”[2] buyurmuştur.

Evet, Peygamberimiz’i ve onun vârisleri olan evliyâullahı sevmek gerektiÄŸinden biz de ÅŸeyhimizi çok seviyoruz, hasreti kalbimizi günden güne daha çok yakıyor. Onun aziz hatırasına ne yapsak azdır diye düşünüyoruz. Ä°nÅŸaallah Türkiye’yi, Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı, Amerika’yı, Avustralya’yı hatta dünyayı, fezayı Kotku dergâhlarıyla, ilim ve irfan merkezleriyle dolduracağız; camiler, okullar, yurtlar, kolejler açacağız; parklar, bahçeler, korular tesis edeceÄŸiz; çeÅŸmeler, köprüler, yollar yaptıracağız, kütüphaneler kuracağız, kitaplar yayınlayacağız, yeni yeni radyo televizyon müesseseleri açacağız. Hep Allah rızası için Resûlullah Efendimiz’in aÅŸkıyla, evliyâullah hürmetiyle, ümmete hizmet duygusuyla… Ta ki herkes ilmin, irfanın, Åžerî’at-ı garrânın, yüce Kur’an’ın, pak tasavvufun, güzel ahlâkın, maddî ve mânevî kemâlâtın deÄŸerini, önemini gözden kaçırmasın, gafil ve cahil kalmasın, dünyada ve âhirette meyus ve mahrum olmasın diye…[3]

Hocamız’ı seven, tekkemize sadık ve vefakâr bir mürit olarak yapabileceğimiz en güzel işlerden biri de kendimizi mânevî yönden düzene sokmaktır; zikirleri muntazam yapmak, haramlardan ve günahlardan şiddet ve dikkatle kaçınmak; ibadât ve taat, hayrât ve hasenâtımızı halisâne yapmak hem bizzat kendimize fayda verir, hem de kazandığımız sevapların bir misli aynen Hocamız’a gider, onun defterine de yazılır; çünkü bizler o mübarek Hocamız’ın bendeleri, mürit ve talebeleriyiz, âdeta onun sadaka-i câriyesi durumundayız.[4]

Allah (celle celâlüh) hazretlerinin sevgisi ve rızası, O’na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nûmûne-i imtisâlimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah’ın sevgilisi olabilmek için ona, o mübarek Resûl’e, en güzel şekilde ittiba ve iktida etmemiz, yegâne salah ve felah yoludur, başka çıkar yol yoktur.

O çok zahidâne, çok dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve taat kılmıştır, çok takvalı hareket etmiştir, çok müeddep ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o dervişlerin şahı, müttakîlerin önderi, zahitlerin serveri, edep ve ahlâk menbaı, ariflerin sultanı, âşıkların cananıdır. Tarikatler, onun tarîkât-ı Muhammediyye’sinin devamı ve dallarıdır; şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir; ulemâ-yı muhakkikîn o yüce peygamberin mânevî vârisleridir, meşâyih-i vâsılîn onun irşad makamının memurlarıdır.

Kul Resûlullah’a uydu, kullukta ilerledi mi Mevla onu kerâmetlere erdirir; onun, gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acayip, harikulade haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur; Resûlullah’ın (sas.) vâris-i hakikîsi ve halîfe-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü’minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibası ve itaati lâzım gelir, ittiba etmeyen “cahiliye ölümü” ile ölür; bu cihana âmâ gelip âmâ gider.[5]

Alimler, “Nur saçan kandillerdir.”; çünkü Kur’ân-ı Kerîm’den ve Hz. Peygamber’den aldıkları feyizle çevrelerini aydınlatır, karanlığı, küfrü, şirki, cahilliği, gafilliği, şaşkınlığı, sapıklığı, çarpıklığı, bozukluğu izale eder; halka, imanı, İslâm’ı, hakkı, hayrı, doğruyu, iyiyi, güzeli, sahihi, sağlamı gösterir ve öğretirler.

“Peygamberlerin halifeleridirler.”; o halde tüm ümmetin ve halkın onlara itaat ve ittiba etmeleri, tâbi olmaları vazgeçilmez şarttır. Tarih boyunca da ümmet-i Muhammed’in müttakîleri, salihleri, samimileri, gerçek din alimlerine tâbi olmuş, onlara biat ve intisap etmiş, onların emrinde çalışmış, onların gösterdiği yolda yürümüş, böylece dünya ve âhiret saadetine nail olmuştur. Ümmetin gerçek halifeleri, o mübarek ulemâ-i ârifîn ve meşâyih-i vâsılîndir, zalim ve despot siyasîler değil!

Nice imanlı ve insaflı, aklı başında mü’minler, devlet adamları, emirler, vezirler, hatta padişahlar gelip onlara bağlanmış, ellerini öpmüş, dualarını talep etmiş, buyruklarını tutmuş; onları kendilerine rehber edinmiş, kendilerini onların emrinde ve hizmetinde bilmiştir. Mesela, Sultan Ahmed’in, Azîz Mahmûd-i Hüdâî’ye intisap edip bağlılık sözü vermiş olduğu, hatta saltanatı bile terk etmeyi istediği, fakat şeyhinin ona, bu hizmete devam etmesini emreylemesi üzerine padişahlığa devam ettiği meşhurdur.[6]

 


[1] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Aralık 1992, Zaferin Sırrı, http://www.iskenderpasa.com/4A860D78-FDAE-4C5C-B0A8-BE593C17C2B9.aspx , erişim, 24/06/2011.

[2] Buhari, İman 7; Müslim, İman 70.
[3] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Ocak 1995, Sadık İhvanımızın Halis Hizmetleri, http://www.iskenderpasa.com/752F06C0-0FF3-46EC-AC34-A9D1EAEBE600.aspx erişim 24/06/2011.

[4] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 2, Kasım 1994, Mübarek Hocamız Mehmed Zahid Kotku (ks.) Hazretleri İçin Yapılan Güzel Çalışmalar, http://www.iskenderpasa.com/BFB4C3EA-6A17-45BC-B1CC-FA1AFB1D5D75.aspx 24/06/2011
[5] Mahmud Esad COÅžAN, BaÅŸmakaleler 1, Åžubat 1997, Tasavvuf ve Tarikatin Hakikati, http://www.iskenderpasa.com/6EDF7EE5-67DC-4611-A020-9BEC1D26F11C.aspx eriÅŸim 24/06/2011.
[6] Mahmud Esad COŞAN, Başmakaleler 1, Ocak 1990, Din Alimlerinin Tartışılmaz Değeri ve Üstünlüğü, http://www.iskenderpasa.com/D777C53B-73BD-4C7C-96C8-2C445DC9CA84.aspx erişim 24/06/2011.
eriÅŸim

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ın Konusu ve İniş Gayesi

Kur’an’da bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu, Kur’an’da geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve insanlık için gereklidir. Kur’an’ın işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulardır; onun önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir. Burada bir kaç örnek verecek olursak, Kıyamet ve Ahiret hallerine yönelik ayetler, Kur’an’ın beşte birini oluşturur ki, bu Ahiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin tevhid mücadelesini anlatan ayetler, Kur’an’ın neredeyse yarısına tekabül eder.[1] Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücadelelerinden alacağımız pek çok şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamız gerekiğini ortaya koymaktadır.[2] Kur’an’ın mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’an’daki hiçbir konuyu göz ardı etmeden, Yüce Allah’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an’da geçen her konu önemlidir ve bize vereceği pek çok ders vardır. Yeter ki iniş gayesine uygun olarak ve doğru olarak anlaşılsın.

Eğer insanlık Kur’an’dan yararlanma isteğinde samimi ise Kur’an’in değindiği tüm konuları doğru bir şekilde anlamak ve gereğini yerine getirmek zorundadır.

Sözgelimi insanlık, içerisinde yüzdüğü boşluk, bunalım, stres ve buhrandan kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın ruh sağlığını düzenleyen esaslarına başvurmalıdır.

Tüm bireyleriyle huzurlu, güçlü ve dinamik bir aile ve toplum özlemi çekiyorsa; Kur’an’ın herkes için belirlediği hak ve görevleri titizlikle gözetmelidir.

Terörden kurtulma isteğinde samimi ise; barışı esas alan Kur’an prensiplerine sarılmak borcundadır.

Yalan, sahtekarlık, güvensizlik, tembellik gibi ahlakı yozlaşmalardan sızlanıyorsa; Kur’an’ın doğruluk, dürüstlük, güven, çalışkanlık ve üretkenlik gibi evrensel ahlak yasalarına yönelmelidir.

Kötülerden ve kötülüklerden kurtulmak istiyorsa; Kur’an’ın hedeflediği herkese karşı iyi ve herkese faydalı olan insan tipini yetiştirmek zorundadır.

Sosyal, siyasal ve ekonomik alanlardaki ölçüsüzlüklerden bîzâr ise; Kur’an’ın her alan için ısrarla önerdiği ölçülü, adaletli ve dengeli olma prensibine işlerlik kazandırmalıdır.

Bozulan ekolojik denge ve çevre kirliliğinden kurtulmak istiyorsa; evreni Allah’ın emaneti olarak değerlendiren Kur’an ayetlerine kulak vermelidir.

Fiziksel hastalıklardan kurtulmak ve hatta onlara hiç yakalanmamak istiyorsa; Kur’an’ın öngördüğü temizlik başta olmak üzere, sağlığa zararlı yiyecek, içecek ve davranışlarla ilgili hükümlerin gereğini yapmalıdır.

Vicdanî bir kontrol mekanizmasını çalıştırarak, bireyin her zaman ve her şartta güzel, yararlı bir insan olmasını istiyorsa; Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu Allah ve Ahiret inancını sürekli gündemde ve zinde tutmak zorundadır.

Tarih boyunca insanların içerisine düştükleri sapıklık ve yanlışlara tekrar düşmek istemiyorsa; Kur’an kıssalarını ve peygamberlerin tevhid mücadelelerini ibretle ve dikkatle okumalıdır.

***

Allah Teala, yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş, ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın yeryüzünde vahiysiz/ilâhî hayat programı olmadan huzur içinde yaşamasının imkansızlığına delalet etmektedir.

İnsan aklı, vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için mutlaka gereklidir, ama yeterli değildir. Bu yüzden o ilâhî öğretilerin nasıl anlaşılıp uygulanacağını gösteren peygamberlere ihtiyaç olduğundan insanlık tarihi boyunca sayılarını Allah’ın bildiği kadar peygamber gönderildi ve Hz. Adem’den sonra da kulların Yüce Yaratıcı ile irtibatları sürdü.

İlâhî hayat programının son halkası ve geçerliliği kıyamete kadar sürecek olan Kur’an ile insanlığın Rabb ile olan irtibatı yenilendi ve pekişti. Son vahiy, ilâhî hayat programının ilk muhatabı ve tam uygulayıcısı peygamberimizde onu hayatında uygulayarak bütün insanlığa örnek oldu. Üstün zekâsı, soyunun asıl oluşu, alemlere rahmet olarak gönderilişi, zenginliği ve insanlar katında onaylanmış itibarı dahi peygamberi de Kur’an’a uymaktan müstağnî kılmadı. Diğer bütün insanlar gibi o da Kur’an’a uymakla yükümlü tutuldu.

Kur’an’ın inişindeki temel amaçları üç madde de özetleyebiliriz:

1. Hz. Peygamberin nübüvvetini teyit eden bir mucize olması için,

2. İnsan ve cin topluluğuna hidayet vesilesi olması için,

3. Tilaveti ile ibadet (teabbud) edilmesi için indirilmiştir.

Sayılan bu temel gayelerin gerçekleşmesi elbette Kur’an’ın anlaşılmasına bağlıdır. O’nun hidayet rehberi olabilmesi, mucize olduğunun anlaşılabilmesi, O’nunla gerektiği gibi ibadet edilebilmesi için, O’nu doğru bir biçimde anlamak kaçınılmazdır.[3]

12. Muharrem 1432


[1] – Yazar burada deÄŸiÅŸik konuların Kur’an’da geçme oranlarını vermektedir. Ayrıca, Kur’an’in muhtevası konusunda deÄŸiÅŸik bakış acıları ile farklı degerlednirmelerin de yapılabileceÄŸini de ifade etmektedir.

[2] – Burada, Nureddin CoÅŸan Hocaefendi’nin, Bizim durumumuzu anlamak için Kur’an-ı Kerim’de Hz. Ä°brahim ve Hz. Musa ile ilgili bölümleri okuyunuz.” sözünü hatırlamamız gerekir.

[3] – Bu yazı, Ali Akpınar’ın, “Kur’an Niçin ve Nasıl Okunmalı?” adlı kitabının 48-54. sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’de Empati(1)

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Kur’an-ı Kerim’de hikâye edilen bireyler ve toplumlar arasında, birbirlerinin duygularını anlama ve eylem belirlemede empatik yaklaşımların sergilendiğini, hatta toplumu irşat etmede bile bu yaklaşımdan yararlanıldığını görmekteyiz. Bu konuda aşağıda dört örnek verilmiştir.

 1. İbrahim Aleyhisselâm, kavmini tevhide çağırırken, taptıkları varlıkların gerçek Tanrı olmadığını, egemen ve gerçek tek Tanrının bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah Tealâ’nın olduğunu, sadece O’na tapınılması gerektiğini anlatıp toplumu bu yönde ikna etmeye çalışırken empati yöntemini kullanmıştır. Empatide karşı tarafı anlamaya çalışırken onun duygu ve düşüncelerini kabul etme zorunluluğu yoktur. Böyle bir durum empati değil sempati olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim kavmini ikna etmeye çalışırken önce olaya kendi bakış açıları ile bakarak onları anladığını belirtmiş, daha sonra varılan sonucun doğru olmadığını yine kendi yöntemleriyle belirtmiştir. Örneğin, Hz. İbrahim öncelikle babası Azer’e, “Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum.”[16] demişti.

 Bu uyarısı karşısında kendisini dinlemeyince, Hz. İbrahim, uyarmakla yükümlü olduğu kavmini tevhide çağırmanın yolunu ve Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığını, inandıkları varlıkların gerçek Tanrı olamayacağını kendi bakış açıları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Şöyle ki; “İbrahim babası Azer’e ‘Seni yaratan, sana iyi bir şekil ve rızık veren Allah’ı bırakıp da putları mı kendine mabud ve ilâh ediniyorsun? Şüphesiz sen de kavmin de Hak’tan uzak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ demişti.”[17] Kavmi kendisini dinlemeyince hem onları ikna etmek için istidlal yollarını öğrenmek, hem gönlü iyice mutmain olmak, hem de kavminin tapmakta olduğu varlıkların gerçek hükümranlıklarının bulunmadığını göstermek için[18] Yüce Allah ona göklerin ve yerin hükümranlığını göstermiştir.[19] Hz. İbrahim, “Gece olunca bir yıldız gördü. ‘İşte bu benim Rabbim!’ dedi.”[20] Bu söz inanılarak söylenmiş bir ifade değildir. Çünkü Hz. İbrahim Allah’ı bilmektedir; ve bu sözü istidlal makamında söylemiştir. Hz. İbrahim Allah’ı bilmeseydi babası Azer’i ve kavmini bu olaydan önce tevhid konusunda uyarmazdı. Burada kendisini kavminin yerine koyarak ve onların da düşünce mantığını kullanarak öncelikle empati yoluyla onlarla iletişim kurmayı denemiş, “Gece bütün aydınlıkları karanlığı ile örtüp gökyüzünde parlayan bir yıldız görünce kavmine”, ‘sizin iddianıza göre’ ya da ‘farz edelim ki’ “‘Bu benim Rabbimdir.’ dedi. Sonra yıldız batınca, ‘Batanları sevmem.’ dedi.”[21] Bu şekilde batan bir nesnenin ilâh olamayacağını; çünkü batmanın, güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu, bu da gerçek bir ilâhın vasfı olamayacağını belirtmiş olmaktadır. Hz. İbrahim empatik bir yaklaşım sergileyerek öncelikle onlarla iletişim kurmayı denemiş, daha sonra da yanlış bir inanca sahip olduklarını belirtmek istemiştir. Burada empati kurmanın oynadığı en önemli rol, iletişim kurmayı sağlamasıdır. Zira o ana kadar söyledikleri, babası ve kavmi tarafından üzerinde düşünmeye değer bulunmamış, düşünce ve inançlarına hak verir gibi bir pozisyon sergilenince ancak Hz. İbrahim’e kulak vermişlerdir. Bu noktayı gören Hz. İbrahim, sağlam bir bakışın yıldızlardan herhangi birinin ilâh olamayacağını; onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer bir yere gidiş ve intikallerini idare eden bir valığın olduğunu göstermeye çalışmıştır. Karşıdakinin yanlış yolda olduğunu bildiği hâlde, “Bu benim Rabbimdir.” ifadesini kullanması, olayı karşıdakinin bakış açısı ile değerlendirmenin, diğer bir ifade ile empatik yaklaşımın sonucudur. Bu ifade kendi görüşünde mutaassıp olmadığının bir göstergesidir. Karşıdakinin sözünü aynen nakletmesi, onu anladığının bir ifadesidir. Bu davranış, karşıdakini ikna etmeye ve doğru noktaya getirmeye daha uygundur. En önemlisi de en iyi iletişim kurma yöntemidir. Hz. İbrahim kendisini duyduklarını ancak dinlemediklerini anlamıştı. Çünkü duymakla dinlemek farklı şeylerdir. Dinleme olmayınca da düşünme ve tefekkür olmaz, doğrulara ulaşılamaz. Paylaşılan ortak bir noktanın bulunması hâlinde muhatabı kendi yanına çekmek daha kolaydır. Cedelleşme ve üstün gelme psikolojisi, itici bir fonksiyon icra ederken, ortak noktalarda buluşmak, karşı tarafı anladığını ifade edecek bir sinyal vermek, tarafları birbirine yaklaştırır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in sergilediği bu empatik yaklaşımla artık iletişim kurulmuştur. Bu noktadan sonra kendi doğrularını ortaya koyabilir; onları karşı tarafla paylaşabilir. Empati yoluyla iletişimi sağladıktan sonra tekrar kendi tarafına geçerek delillerle onların iddiasını boşa çıkarabilir. Nitekim yıldız batınca Hz. İbrahim; “‘Ben böyle batan şeylere tapmayı sevmem.’ dedi.”[22] Çünkü mabudun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikal etmesi doğru değildir. Esasen bunlar cisimlerin niteliklerindendir.[23]

 Hz. İbrahim, bu kez, Ay’ın doğup etrafa ışık saçtığını görünce önce dediği gibi “‘işte bu benim Rabbim’ dedi, batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum.’ dedi”.[24] Daha sonra, “Güneşi doğarken görünce ‘işte bu benim Rabbim, bu daha büyük.’ dedi; batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım.’ dedi.”[25] Hz. İbrahim burada son derece güçlü ikna yöntemleri kullanmaktadır. Zira gördüğü yıldızın, kendisine kulluk edilmeye elverişli olmadığını kavmine gösterdikten sonra, ondan daha parlak olanını gözetlemeye başladı. Yeni doğmakta olan Ay’ı gördü. O da gözden kaybolunca, Güneş’in doğmasını bekledi. Çünkü o, Ay’dan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalıydı. Bunu onlara karşı delil getirmek ve Güneş’in de yıldızlar gibi sonradan yaratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.[26]

 İbn Kesîr’in (ö.774/1372) de belirttiği gibi, Hz. İbrahim, burada istidlal makamındadır; bu makamda kavmi ile karşılıklı tartışma hâlindedir; onların putlara ve sırası ile en parlakları Güneş’e, Ay’a ve Zühre gibi hareket hâlindeki yıldızlara tapmalarının batıl olduğunu açıklıyordu.[27] Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilâh olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, “Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.”[28] “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.” dedi.[29]

 Burada görüldüğü gibi empati insanları ikna etme yöntemi olarak da kullanılabilmektedir. Karşı tarafı önce kendi bakış açısıyla anlamak, sonra da ona göre verilecek tepkiyi belirlemek ve bu yolla ona yardımcı olmak gerekmektedir. Bu yardım bazen karşı tarafın yanlış noktada olduğunu belirtmek ve ikna etmek şeklinde de olabilmektedir. Çünkü empatinin temelinde karşı tarafa yardımcı olmak da vardır.

2. Kur’an-ı Kerim’de ikinci bir empati örneğini, bireylerin ana-babalarına karşı sergiledikleri davranışlarda görmekteyiz.

Yüce Allah, insanlara yalnız kendisine tapmalarını ve ana-babaya da iyi ve güzel davranmalarını, onlardan biri veya her ikisi evlâtları yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, onlara karşı “öf” bile dememelerini, onları azarlamamalarını, ikisine de hep tatlı söz söylemelerini emretmektedir.[30] Görüldüğü gibi burada ana-babaya karşı sözlü veya fiilî olarak sergilenecek olumsuz davranışların en alt düzeyi “‘öf’ bile dememek” olarak ifade edilmektedir. Âyete göre, evlât-ana-baba ilişkilerinde, özellikle yaşlı, bakıma muhtaç olanlara karşı bu kadar hassas davranılması gerekmektedir. Ancak insan psikolojisini en iyi bilen Yüce Allah, kişilerin, bu hassasiyetleri başarılı bir şekilde ortaya koyabilmeleri için empati yapmalarını önermektedir. Öncelikle onları acıyarak merhamet duygularını harekete geçirmelerini ve “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse sen de onları esirge!”[31] diyerek, kendisini onların yerine koyup onları anlamaya çalışmalarını, davranışlarını ona göre belirleyip sergilemelerini, bir gün kendilerinin de aynı konuma düşebileceklerini hiç unutmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu dönemde ana-babadan maddî olarak yararlanmak söz konusu olmadığı için erdemli duyguların harekete geçirilerek olumlu davranışların sergilenmesine katkı sağlanmalıdır. Bunun da en iyi yolu empati kurmaktır. “Şu an onlara ihtiyacım yok, aynı zamanda da güçlüyüm.” diyerek, onları ihmal etmek, bütün aşkın değerlerden yoksun olmak demektir. Basit bir empati ile ahlâkî ve aşkın değerler etkin hâle getirilebilir. Zaten birey, Allah’a ve ahirete inanıyor ve yaptıklarının hesabını verme inancı taşıyorsa, bu inanç, evlât konumunda olanların davranışlarına olumlu olarak yansıyacaktır. Ancak bu yansıma her zaman mümkün olmakla beraber, inanç gücünün derecesine göre davranışlara yansıması ve hassasiyetin tezahürü farklı olabilir. İşte bu noktada empati ile daha verimli bir sonuç almak mümkündür. Nitekim Allah Teala burada kişilerin iç duygularını da gözden geçirmelerini önermekte ve içlerindeki niyet, duygu ve düşüncelerini en iyi bilen Allah Teala olduğunu hatırlatmaktadır.[32] Zaten empati kurabilmek için duygusal bir iletişim kurmak vaz geçilmez bir unsurdur. Çünkü bu noktada başarılı olabilmek için önce onların duygularına nüfûz etmek, sonra da ona göre davranış belirlemek gerekir.

 3. Bireyin yetişmesinde sağlıklı bir iletişim kurmak son derece önemlidir. Meseleyi ‘yetim’ ve ‘öksüz’ler açısından ele alacak olursak, yetimi hem anlamak, hem de onunla sağlıklı bir iletişim kurabilmek için Allah Teala insanlara verdiği nimetleri, içinde bulundukları rahat ve huzurlu hayatı hatırlamalarını, geçmişteki yokluklarını ve geldikleri noktayı düşünerek empati kurmalarını ve buna bağlı olarak bir iç muhasebesiyle yetimlere karşı sorumluluklarını seve seve yerine getirmelerini istemektedir. Çünkü maddî getirisi olmayan, manevî eksenli eylemlere yönelmek her zaman kolay olmamaktadır. Onun için yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında insanlara, yetimlere şefkat göstermelerinin gereğine vurgu yaparken, kendisine yetimliğini ve yoksulluğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma ile yokluğu ve yetimliği yaşamış biri olarak yetim ve kimsesizleri en iyi kendisinin anlayabileceğine işaret etmektedir. Empati de ancak böyle kurulabilmektedir.

 “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? Öyleyse sakın yetîme kötü muamele etme; ve yine sakın bir şey isteyeni azarlama; Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!”[33]

 Unutmamak gerekir ki, yetimlik; yalnızlığın, güçsüzlüğün, yardıma muhtaçlığın ifadesidir. Yetime yapılacak her türlü yardım ve desteğin övgüye ve mükâfata layık görülmesi, dünyevî bir karşılık beklenmeden yapılıyor olmasındandır. Yetimin bakımını üstlenenin, yetimle bir akrabalığı yoksa, bu kişi, ilişkilerin daha düzenli ve sıcak yürümesinde büyük bir etken olan fıtrî bağdan yoksun demektir. Böyle bir pozisyonda, ilişkilerde, aklın güçlendirilip egemen kılınması kaçınılmazdır. Çünkü duygusal bağın yokluğunu akıl dolduracak, yaşanan zorluk ve sıkıntılar, fıtrî duygularla değil, manevî beklenti ve akıl gücüyle göğüslenecektir. Bu noktada empati iyi bir yardımcıdır. Hatta belki de en çok başvurulacak bir etmen olacaktır. Müslüman bir ailede, aile içi davranışların pozitif bir düzlemde yürümesi için şüphesiz birinci âmil imandır; ancak, iman sâiki her an aktif ve etkin olmayabilir. İmanın aktivitesi empati ile desteklendiğinde daha etkin bir işlev göreceği muhakkaktır.

 Yüce Allah’ın yetimlerle olan ilişkilerin empati zeminine oturtulmasını istediği bir âyet şöyledir: “Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar, çocuklarının hâli nice olur diye kaygı duyanlar, yetimlere haksızlık etmekten korksunlar, Allah’tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.”[34]

 Bu âyet son derece dikkat çekicidir. Yüce Allah yetimlere yapılan muamelenin aynı pozisyonda kendilerine veya kendi çocuklarına yapılmış olması durumunda nasıl bir vaziyet almış olacaklarını düşünerek hareket etmelerini istemektedir. Yüce Allah bununla da yetinmemekte; onlara Allah korkusunu da hatırlatmaktadır. Çünkü Allah korkusunun olmadığı bir yerde hiçbir şeyin garantisi olamaz. Davranışlarda hangi gücün egemen olacağını, neyin belirleyici rol oynayacağını kestirmek mümkün değildir.[35]

 4. Kur’an’da empati kurmamanın yanlış sonuçlarından da bahsedilir. İkili ve toplumsal ilişkilerde ikinci ve üçüncü şahıslara karşı son derece âdil ve objektif davranılması gerektiği İslam değerler sisteminde her hâl ü kârda vurgulanmıştır.[36] Kur’an’da, empati kurmaya, söz konusu adaletin sağlanmasına yardımcı olacak bir unsur olarak işaret edildiğini görmekteyiz. Empati kurmayanların düştükleri yanlış bir sonucu Kur’an bize ibretle anlatır ve onları şu şekilde kınar: “İnsanlardan bazıları, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline!”[37]

Burada empati eksikliğine açıkça işaret edilerek kendileri söz konusu olduklarında farklı, başkaları söz konusu olduklarında farklı davranmanın ve sonuçta meydana gelen haksızlığın çirkinliğini belirtmekte, olaya bir de karşıdan bakabilselerdi daha farklı davranabileceklerine işaret etmektedir.

 Kur’an, aşkın değerlerin empatik düşünme ve davranış belirlemeye olan katkısına da, “Bunlar büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?”[38] ifadesiyle dile getirmektedir.

 DİPNOTLAR

[1] Bu yazı, yazarın, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, X/2, Sivas 2006, s. 23-53. te yayınlanan  “İdeal Bir Davranış Biçimi Olarak ‘Empati’ Ve Hadislerde ‘Empati’ Örnekleri” adlı makalesinden alınmıştır.

 * Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. 

 [16] En’am, 6/74.
[17] En’am, 6/74.
[18] Zemahşerî, Ebû Kâsım Cârullah, el-Keşşâf an Hakâıkı Ğavâmidi’t-Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, th., Muhammed Abdüsselâm Şâhîn, Beyrut 1423/2003, II, 38, (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye).
[19] En’am, 6/75.
[20] En’am, 6/76.
[21] En’am, 6/76.
[22] En’am, 6/76.
[23] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[24] En’am, 6/77.
[25] En’am, 6/78.
[26] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[27] Ä°bn Kesîr, Ä°mâdüddîn Ebû’l-Fidâ Ä°smail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân’i’l-azîm, I-IV, Kâhire 1400/1980, II, 151, (Mektebetu Dâri’t-turâs).
[28] En’am, 6/78.
[29] En’am, 6/79.
[30] İsrâ, 17/23.
[31] İsrâ, 17/24.
[32] İsrâ, 17/25.
[33] Duhâ, 93/5-11.
[34] Nisâ, 4/9.
[35] Bunun en canlı kanıtını, Observer Gazetesinin AİDS ilaçlarının yetim çocuklar üzerinde denenmesi ve onlara insan muamelesinin reva görülmemesi ile ilgili verdiği haberde görmekteyiz. [Observer: AİDS ilacı yetim çocuklarda denendi: http://www.martiyazilim.com.tr/marti.php?yol=haberler/vaycanina/2004_2/observeraidsilaciyetimcocuklardadenendi.htm] (4. 12. 2006). Ayrıca, ‘Urla Barbaros Çocuk Köyü’nde olup bitenler hakkında basına yansıyan çocuklara yönelik kötü muamele ile ilgili haberleri de unutmamak gerekir. [http://www.sabah.com.tr/2006/09/18/gun127.html]
[36] “Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır.” Mâide, 5/8. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” En’am, 6/152. Ayrıca bk. Al-i İmrân, 3/18, 75.
[37] Mutaffifîn, 83/1-3.
[38] Mutaffifîn, 83/4.

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

En Güzeli, Anlamıyla Beraber En Güzel Okumak…

Kurulduğu 2007 yılından bugüne kadar toplumun Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumasını sağlamak amacıyla çalışmalarını sürdüren KAB Platformu,  30 Mayıs 2010 Pazar sabah namazının ardından Sultan Ahmet Camii’nde Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi.

“Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardır.”[1]

Okuma bilmeyen Nebi’ye ‘OKU’ emriyle inmeye başlayan, çağları indiği günden beri kıyamete kadar kuşatacak olan rabbani soluk, okuyanları ve okuduklarını hayatlarına bir ‘TARZ’ olarak uygulayanları yücelere taşımaya devam ediyor. Kur’an’ı okumadan anlamak, anlamadan yaşamak nasıl mümkün değilse, “Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan” hakiki doğal liderlerin güncelledikleri mesaja kulak vermeden de  çağı doğru okumak ve anlamakta mümkün değildir.

Sözlerin en güzeli şüphesiz Yaratanımızın sözü, yolların en güzeli de O’nun son elçisi, yaşayan kitap olan Muhammed aleyhisselam’ın yoludur.

Kur’an sadece okunsun diye değil, okunsun, anlaşılsın da amel edilsin diye indirilmiştir. Bu nedenle bu güne kadar güzel ama eksik olan bir uygulama yeni bir anlayış ve bakış açısı ile değiştirildi. Türkiye’de ve belki de dünyada ilk defa “En Güzeli En Güzel Okumak” proğramlarına yenilik getirildi: “En Güzeli, Anlamıyla Beraber En Güzel Okumak.”

Ä°ÅŸte bu düşünce ile Kur’an’ın Anlamıyla BuluÅŸmak Platformu (KAB), “Kur’an-ı Kerim’i okuma, dinleme ve anlama  kültürünü geliÅŸtirmek, güzel okuma üslubunu genç kuÅŸaklara aktarmak, güzel okuyan yetenekleri ortaya çıkarmak, anlamı ile birlikte doÄŸru ve güzel okumayı teÅŸvik etmek ve ayetlerini  gönüllere taşırken, okunan ilahi kelamın içerdiÄŸi mesajları akıl ve düşünce dünyasına aktarmak” amaçları ile Kur’an-ı Kerim’i Ve Mealini Güzel Okuma Yarışması tertip etti.
   
15-40 yaşları arasındaki erkeklerin katılabildiği yarışmada adaylar öncelikle jüri tarafından tespit edilen ve kendilerine yarışmaya başvuruları sırasında verilen 10 adet aşır arasından kura ile çektikleri bir aşırı kıraat ettiler ardından da okudukları aşırın mealini seslendirdiler. Yarışmanın bir diğer özelliği ise, yarışmada aşır ve mealini ezber okuma şartı yoktu.
   
Yarışma için belirlenen aşırlar:
Bakara (2)   : 164 – 167;
Yunus(10)   : 5 – 10;
Kasas (28)   : 83 – 88;
Ankebut(29)  : 41 – 45;
Rum (30)    : 54 – 60;
Fussilet (41)   : 30 – 36;
Teğabun(64)   : 1 – 8.

Bölge finallerinde okunmuş, Türkiye finalinde çıkarılmış aşırlar ise:
Al-İ İmran (3)   : 144 – 148;
Mümin (40)   : 61 – 66;
Hadid (57)   : 12 – 16.
   
İstanbul Sultan Ahmet Camisinde Sabah namazından sonra başlayan Türkiye Finali Kuran ziyafetine Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen binlerce vatandaş katıldı. 15 Kasım’da düzenlenen il finalleriyle başlayan yarışma süreci, bölge birincilerinin katıldığı Türkiye finaliyle sona erdi.

Çalışmalarına 2009 yılında başlanan Kur’an-ı Kerim’i ve Mealini Güzel Okuma Yarışması’nın il finalleri, 15 Kasım 2009’da aynı anda 41 şehir merkezinde, bölge finalleri ise Şubat-Nisan 2010 tarihleri arasında 7 bölgede gerçekleştirilmişti. Türkiye’nin doğusundan batısına yaklaşık 1.500 adayın iştirakiyle gerçekleştirilen yarışma, 30 Mayıs 2010 Pazar sabah namazının ardından Sultan Ahmet Camii’nde icra edilen Türkiye finali ile sona ermiş oldu. Bu müstesna Kuran ziyafetine Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen binlerce vatandaş katıldı.

Türkiye Finali’ne yarışmacı olarak:
İstanbul Bölge birincisi Musa Coşkun (BİRİNCİ),
Karadeniz Bölge birincisi Trabzon’dan Lokman Aktepe, (İKİNCİ),
Akdeniz Bölge birincisi Adana’dan Hakan Moral (ÜÇÜNCÜ),
Marmara Bölge birincisi İzmit’ten Faruk Çoban,
Ege Bölge birincisi Uşak’tan Yaşar Çuhadar,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölge birincisi Erzurum’dan Ali Turhan,
İç Anadolu Bölge birincisi Kayseri’den Ferhat Kars katıldılar.

Yarışmanın ödülleri aşağıdaki şekilde belirlenmişti:
İllerde             : Birinci :1.000 TL, İkinci :750 TL, Üçüncü :500 TL
Bölgelerde          : Birincilere Umre
Türkiye Finali      : Birinci :10.000 TL, İkinci :7.500 TL, Üçüncü :5.000 TL   

Ä°stanbul Bölge Birincisi Musa CoÅŸkun’a ödülü, Zinde Sosyal GeliÅŸim DerneÄŸi Yönetim Kurulu BaÅŸkanı Emin Çınar tarafından verildi.

Karadeniz Bölge Birincisi Lokman Aktepe’ye ikincilik ödülü, Prof.Dr. Mehmet Görmez tarafından verildi.

Akdeniz Bölge Birincisi Hakan Moral’e üçüncülük ödülü, Ä°stanbul Müftüsü Mustafa ÇaÄŸrıcı tarafından verildi.

Türkiye Finali Ödülleri,  2005 yılında Ä°stanbul’da kurulan, milli, manevi ve ahlaki deÄŸerlere baÄŸlı insanlar yetiÅŸtirmek ve eÄŸitmek; dostluk, kardeÅŸlik, sevgi ve barış ortamını saÄŸlamak; kültürel deÄŸerleri korumak; ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak; aile yapısını korumak ve geliÅŸtirmek gibi amaçlarla faaliyetlerine devam Mahmud Esad CoÅŸan Vakfı  sponsorluÄŸunda takdim edildi.
   
Kur’an-ı Kerim ile ilgili böyle güzel bir yarışmada bu ödüllerin de üzerinde elbette en büyük ödül “Allah’ın rızası” nı kazanabilmektir. “(İman, ibadet ve hayır) yarışlarında öne geçenler(e gelince): Onlar (âhirette mükâfatta da) önde gidenlerdir.” (56/Vakıa, 10)
   
Yarışma videoları ve fotoğfarları  hakkında detaylı bilgi almak için, organizasyonu düzenleyen Kur’an’ın Anlamıyla Buluşmak (KAB) Platformunun websitesi www.kuranimiz.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bu konuda emeği geçen herkesi Yaratanımız umduklarından daha fazlasıyla mükafatlandırsın. Amin.

Mahmud Z. Ãœnal

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Bir Bütün Olarak Yeniden Anlamaya Dair

Mahmud Salih

Daha önceki bir yazımızda  Hayat Klavuzu’muz Kur’an’ı Kerim ile ilk defa tanışan birisinin ihtiyaç duyacağı zahiri bilgileri en kısa şekilde aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımıda ise, Kur’an ile tanışmış ve onu Rabbinin insanlığa son sözü olarak algılamış, hayatını bu algılama çerçevesinde yeniden şekillendirmek isteyen; aklı, kalbi ve zevki selim olma yoluna girmiş Kur’an okuyucusu için alışılmışın dışından yeni bir bakış açısı sunmak istiyoruz. Yeni bir bakış açısı diyoruz, çünkü yazının sonuna geldiğiniz zaman, “Biz bugüne kadar hiç böyle düşünerek okumamıştık” diyeceğinizi daha şimdiden duyar gibiyim.

114 sure ve 6236 ayet kümesinden oluşan Klavuzumuz 23 sene gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik zamanlarda gerek bir sebebe bağlı olarak gerekse hiç bir sebebe bağlı olmaksızın Yaratıcımız Allah tarafından onun ilk ve tam uygulayıcısına değişik şekillerde vahyedilmiş, indirilmiş, sure ve ayetler Mekkî veya Medenî olarak adlandırılmıştır.

İlk başta sadece Arapları muhatab alan Kur’an’ın evrensel mesajları, zaman içerisinde Arapça bilmeyen milletlere de ulaşınca, Arapça bilmeyenlerin Kur’an’ı yanlış okumalarını önlemek için noktasız ve harekesiz olan kelimelere noktalar ve harekeler kondu. Aynı zamanda yine Arapça bilmeyenlerin ayetleri okurlarken mana bütünlüğünün korunması veya yanlış manalara sebep olacak durmaları ortadan kaldırmak için ayetlerin uygun yerlerine ve sonlarına değişik anlamlara gelen durak işaretleri konulması uygun bulundu.

İşte bu  işaretlerden birisi de AYN işaretidir. Bu işaretin iki anlama geldiği ilgili yerlerde ifade edilmektedir. Onlardan birincisi, Ayn işaretinin namazlardaki rükûya işaret etmesidir ki, eğer Kur’an okuyan namazda olur da rükû etmek isterse, onun için uygun olan bu işaretin olduğu yerde rükû etmesidir. Çünkü bu işaret, ilgili kıssanın veya konunun  tamamlandığının işaretidir. İkinci anlamı ise, iki AYN arasının bir “aşır” olduğunu gösterir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de  tercih edilmesi gereken, bu Ayn işaretlerinde kıraatin bitirilmesidir.

Yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, AYN durakları gerek namaz içinde gerek namaz dışında Kur’an okunduğu zaman bir kıssanın veya konunun bittiğini okuyana haber vermekte, böylece okuyan ve dinleyenler ne okuduklarını ve ne dinlediklerini anlamış olmaktadırlar. Bu incelikten haberdar olmayan hafızlar veya normal okuyucular –bilenleri tenzih ederiz- çoğu zaman sayfa başından başlarlar ve sayfa sonunda bitirirler. Halbuki anlamlar ve kıssalar sayfa başında başlayıp sayfa sonunda değil AYN durağında başlayıp yine bir sonraki AYN durağında biter.

Kur’an’ı bu gözle, yani mananın bir AYN durağında başlayıp diğer AYN durağında bittiğini düşünerek okursak, daha önceki okuduğumuz aynı ayetlerden yeni anlamlar anladığımızın farkına varacağız. Böylece Kur’an okuyuşlarımızdan ayrı bir zevk alacağız. Çünkü Kur’an’ı yeniden anlayacağız.

Bir çok insanın, özellikle Kur’an ile yeni tanışmış ve meal okumaya başlamış bir kişinin aklına gelen veya ilk başta anlayamadığı konu, Kur’an’ın ayet ve surelerinin konudan konuya geçtiği, dolayısyla da anlamak zorluğu olduğu  konusu olmaktadır.

Yukarda bahsedilen AYN konseptinde okumaya başlasak bir, bazen iki AYN durağı arasında yer alan ayetlerde de farklı konulardan bahsediliyor gibi bir durum oluşuyor. Bunu nasıl izah edersiniz diye bir soru sorulursa, işte zaten bizim bu makaleyi yazma sebebimizde bu soruya cevap vermektir.

Kur’an-ı Kerim’de 556 tane AYN durağı vardır. Bu sayıya, küçük sureler de dahil edilmiş ve onlar da birer AYN olarak sayılmıştır.

Konunun anlaşılması açısından bir örnek verelim. Bakara Suresi 153163. ayetlerin yer aldığı AYN durağındaki mesaja bakalım.

Burada iman edenlere SABIR ve NAMAZ ile yardım istemeleri emredilir. Daha sonra sabrın en çok gösterilmesi gereken yerler sayılır: Savaş, korku, açlık, mal ve canlardan eksiltme. Ve sabredenlere müjde verildikten sonra AYN durağı bitmeden konu sanki değişmiş gibi SAFA ve MERVE’den bahseden 158. ayet gelir. Halbuki aslında konu değişmemiştir. Çünkü AYN durakları konunun bütünlüğü için konur. Öyleyse buradaki konu bütünlüğü nasıl sağlanıyor?

Tekrar hatırlarsak, bölüm sabır ve salat ile yardım istenmesinin emri ile başladı. Tarihte bu yardımı isteyenlerin başında da Hacer validemiz gelmektedir. Allah Teala burada Safa ve Merve’yi zikrederek sabredenlere Allah’ın nasıl yardım ettiğine örnek veriyor. Bu sabrın sonunda verilen mükafat aynı zamanda bizim hac ibadetimizin bir parçası oluyor. Dolayısıyla konu bütünlüğü bozulmuyor.

Kur’an’ın muhteviyatı/içine aldığı konular hakkında yazılan kitaplarda konu, 3 ile 100 arasında başlıklara ayrılmış.

Tek kelime ile ifade edecek olursak  “birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirilen” (39/23) Kur’ân’ın temel konusu TEVHÄ°D‘dir.  Bu cevabı üç kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları: Tevhid, Risalet ve Ahiret. Bu cevabı 7 kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları “seb’u’l-mesânî=tekrarlanan yedi” (15/87) olarak:

1.   Allah (Tevhid) x Sahte Tanrılar (Şirk)

2.   Peygamberler x Sahte Otoriteler

3.   Vahiy (Kitaplar) x Atalar Dini, Bozulmuş Dinler

4.   İnananlar x İnanmayanlar

5.   İtaat x İsyan

6.   Yardım x Ceza (Dünyada)

7.   Cennet x Cehennem (Ahirette)

Bu gözle Kur’an yeniden okunursa, her sayfada bunların hepsinden veya bir kaçından bahsedildiği görülecektir.