Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Birlikte Huzur İçinde Yaşama -Toplumsal Takva- Reçetesi

İşlerinizde, söz ve hükümlerinizde son din olan İslam’a göre hareket edin. Yaratıcınıza saygılı olun ve O’nun emirlerine uygun yaşayın. Yaptığınız herşeyin bilindiğini ve kayıt altına alındığını unutmayın.

Peygamberler ve onların hakiki taipçileri ve vârisleri olan doğal liderler hayatınızın örnek insanları olsun. Yolunuz onların yolu olsun. Çünkü, ‘Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardır. En son gönderilen kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan tasavvuf yolunun liderleri devam ettirmek suretiyle mesajın güncelliğini sürdürmüşlerdir.’

4.Nisa-133Fikirleriniz inançlarınızın önüne geçmesin. Bulunduğunuz ortamda yüksek sesle konuşmayın. Sevdilerinize bağırıp çağırmayın. Farkına varmadan sevdiklerinizi kaybedebilirsiniz. Sonra üzülürsünüz ama faydası olmaz.

Her daim edepli olup benliğinizi öne çıkartmayınız. Bu sizin hayat imtihanınızda başarılı olmanızı sağlayacaktır. Aynı zamanda Yaratıcının affına ve mükafatına ermenize de sebeptir.

Yaptığınız her hareketi düşünüp taşınıp öyle yapınız. Bu tutum sonradan pişman olmamanızı sağlayacaktır.

Her kişinin, özellikle yakın çevrenizin özel hayatına ve özel zamanlarına saygılı olun. Bu hem onlar için hem de sizin için daha iyi ve daha sağlıklı bir iletişimdir.

Hataları bağışlayıcı ve merhametli olun. Çünkü bunlar hem karşı taraf hem de sizin için farkedilir bir değerdir.

Şayet sözüne güvenmediğiniz veya tanımadığınız birisi size bir haber getirirse/gönderirse, paylaşım yaparsa, mutlaka onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kişiye veya topluluğa karşı haketmedikleri bir davranışta bulunursunuz veya onlar hakkında yanlış fikir edinirsiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Her zaman iyilerle ve hikmet sahibi kişilerle beraber olmaya gayret edin. Herhangi bir konuda doğru karar vermekte zorlanırsanız onlara danışmayı ihmal etmeyin. Hakikati savunmaktan ve doğruyu yapmaktan hiçbir zaman çekinmeyin. İman kalplerinizin süsü ve en sevdiği şey, küfür ve isyan da en sevmediği şeyler olsun.

Başınıza gelen herşeyin dünya hayatının imtihanının bir parçası olabileceğini unutmayın. Her güzel halin de Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak verilmiş olduğunu bilerek her daim hamd ve şükür içinde olunuz.

Yaşadığınız toplumda ve ortamlarda her zaman sorunun değil çözümün bir parçası olun. İhtilaf halinde olanların hemen arasını bulmaya ve barıştırmaya gayret edin. Her işinizde âdil davranın. Fitnenin büyümesine fırsat vermeyin.

Mü’minleri Allah’ın kardeş yaptığını unutmayın. O halde eğer mümin  kardeşlerinizin arasında herhangi bir kırgınlık varsa onu hemen düzeltin ve Allah’ın emirlerine uygun yaşayın ki rahmete nâil olasınız.

Mü’minlerin birbirinin derdine ortak olarak, kötülük yapmalarına ve batıla meyletmelerine engel olarak, hayırda yardımlaşarak, selamlaşarak, ziyaretleşerek, hediyeleşerek, birbirini koruyarak, Allah yolunda yürüyerek, İslâm düşmanlarına karşı birlik olarak kardeş olduklarını unutmayın.

Mü’minlerin aralarındaki üstünlüğün ancak takvâ ile, Allah’ın emirlerine uygun yaşamakla olduğunun farkında olun. Bunun dışında, kan bağları ve beşerî tedbir ve usullerin, hiçbiri, dinin getirdiği bu kardeşliği tesis edemeyeceğini daima hatırda tutun.

Bir topluluk, bir toplulukla veya bir kişi diğer bir kişi ile alay etmesin. Ola ki alay edilen kişi/ler, Allah yanında alay edenlerden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra kişinin fâsıklık damgası yemesi veya din ve ahlâk sınırını aşmasının ne kötü bir isim olduğunu bilin.

Sağlam ve güçlü bir inanan olarak dostlukları ve kardeşliği bozan ve zedeleyen günah olan zandan çok sakının. Birbirinizin gizli kusurunu casus gibi araştırmayın ve biriniz, diğerini çekiştirmesin.  Gıybetin ölmüş kardeşinin etini yemek gibi olduğunu unutmayın ve gıybet anında bunu düşünün ve gıybetten vazgeçin. Hata yaptığınız zaman da özür dilemekten ve tevbe etmekten çekinmeyin.

Basın ve yayın araçlarının verdiği haberlerle tanımadığınız ve güvenilir olup olmadığını bilmediğiniz kişilerin sosyal medyada paylaştıkları haber ve fotoğrafların doğru olmayabileceği şuurunda olmalısınız ve paylaşımlarınızı tetkik etmeden yapmamalısınız. İnsanın her duyduğunu söylemesi veya gördüğünü paylaşması kişiye yalan olarak yetebilir ve yalancılardan yazılabilir. Buradan hareketle yazılan ve söylenen haberleri ve olayları bu bilgiler etrafında okumak, araştırmak ve paylaşmak gerekir.

Hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanların bir erkekle bir kadından yaratıldığını, ırk ve şahsımızla övünmek için değil; sırf iyilik uğrunda yarışıp ve yardımlaşalım diye kavimlere ve kabilelere ayrıldığımızı unutmayınız. İnsanların Allah yanında en şereflileri, Allah’ın emirlerine en uygun yaşayan ve günahlardan sakınanlardır.

Takvâ sahibi olmak, bütün günahlardan ve günaha giden yollardan sakınmak, nefsi terbiye ve tezkiye etmektir. Bu da nefsi her türlü kötü ve batıl duygu ve isteklerden arındırarak, Allah’ın emrine ve Resûlü’nün sünnetine uygun yaşamak; insanlara karşı dış yaşantısını Allah’a karşı da iç yaşantısını tertemiz süslemektir. Muttakîlik köşeye çekilme değil, aynı zamanda emr-i mâruf nehy-i münkeri yerine getiren aksiyoner bir hayat tarzıdır. Senin hayat tarzında bu olsun.

Dünyada bütün insanlar arasında, insan olma yönünden hiç bir farklılık ve üstünlük olmadığını, eşitlik, karşılıklı saygı, müsamaha ve hayat hakkını tanımanın var olduğu bilinmelidir.

İmanımızın sahih, amellerimizin salih olmasının Allah’a ve Resûlü’ne tam itaat etmeye bağlı olduğunu bilmeliyiz ve buna kalpten inanmalıyız. Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Resûlü’ne inanan; sonra bunda şüpheye düşmeyenlerdir.

Göklerde, yerde ve ikisi arasında olan, görünen ve görünmeyen herşeyi bilen ve herşeyin sahibi, yaptıklarımızı hakkıyla gören Allah’tır. İnandığımız dinin sahibi de O’dur. Müslüman olmamız O’nun bize büyük nimetidir. Minnettar kalacağımız, hamd edeceğimiz, şükredeceğimiz, sahip olduğumuz herşeyin ilk ve son sahibi tek ve yegane varlık Allah’tır.[1]

Mahmud Z. Ãœnal – 2/10/2015



[1] Bu makale, Hucurât Suresi, Feyzü’l-Furkân Türkçe Meali’nden istifade edilerek hazırlanmıştır.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kelâm Kelâmullah, Mübelliğ Resûlullah

quran1

Kelâm Kelâmullah, Mübellüğ Resûlullah

Bu kitapçık (e-kitap), Allah’ın, Arapça olarak Râsülü Muhammed aleyhisselam  vasıtasıyla bu dünyaya söylediği son sözü olan Kur’ân-ı Kerîm’in, en yeni tanımıyla “İnsan Kullanım El Kılavuzu”nun tanınmasına ve anlaşılmasına katkı sağlamak için hazırlanmıştır.

Kitabı oluşturan makaleler, farklı zamanlarda kaleme alınmış olup, bir çoğu www.kuranimiz.net web sitesi başta olmak üzere değişik internet sitelerinde yayınlanmıştır.

Faydanın artırılması, Kullanım Kılavuzumuz Kur’an’ın daha iyi anlaşılması ve hayat tarzı haline gelmesi çalışmalarına katkının devam etmesi için, yazıların yazarlarının da müsadesiyle bu çalışmaları bir araya getirip, teknolojinin imkanlarından da yararlanarak elinizdeki eKitap meydana getirilmiş oldu.

Kitapta yer alan yazıları belirli bir mantık çerçevesinde sıralamaya çalıştık. Allah, peygamberleri vasıtasıyla dünyaya söylediği son sözü son peygamber Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in dili ile söyledi. İnsan Kullanım Kılavuzu’nu, kılavuzun ilk ve tam tebliğcisi ve uygulayıcısını, bu uygulayıcı ve mübelliğin temsilcilerini tanımak gerekir. Peygamberleri tanımak gerekir. Bu mesajı ifade eden kelime ve kavramları iyi anlamak gerekir. Yaşadığımız hayatın farkında olmamız gerekir. Şu geçici dünya hayatı serüvenimizi sonunda pişman olmayacak şekilde tamamlamak gerekir. Bunun içinde farkında olmak ve sonunda Rahman’ın Has Kulları arasına girmek gerekir.

Bu makalelerin bu şekilde elektronik kitap haline gelmesine yardımcı olan ve bizi teşvik eden tüm dostlarıma teşekkür ederim. Özellikle de, teknik alt yapısını hazırlayan ve kitabı elinize ulaştıran Atilla Yılmaz kardeşime, “Baba ne zaman kitap yazacaksın?” diye beni sıkıştıran ve bu kitabın hazırlanmasına güçlü destek veren oğlum Mehmed Edib’e ayrıca teşekkür ederim.  Doğrular sözlerin en doğrusu olan Kur’an’a aittir, yanlışlar ve hatalar ise bu hatalı kula aittir. Hata ve yanlışlarımızın tarafımıza bildirilmesi bizi ziyadesiyle memnun eder. Tüm okuyucularıma şimdiden teşekkür eder, bu çalışmalarımızın ahiret azığımıza küçük de olsa bir katkı olmasını Rabbimizden dilerim.

Çalışmak ve gayret bizden, tevfik ve muvaffakiyet her şeyin Rabbi Allah’tandır.

KİTABI PDF OLARAK İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.
Mahmud Z. Ãœnal
04.05.1434 – Melbourne

 

Kategoriler
Türkçe

Kur’an Ne Der Ne Demek İster?

Kur’an, Yaradan’ımızın bu dünyaya söylediği son sözü, ilk ve son din İslâm’ın son kitabı ve bütün insanlığın “Kullanım Kılavuzu”dur. Arapça olarak indirilmiş, anlaşılması için bütün dillere terceme edilmiş ve tefsirleri yapılmıştır. Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça konuştukları ve peygamberimiz de onların içinden seçildiği için Kur’an indirildiği kavmin dili ile nâzil olmuştur; tıpkı diğer peygambere onlara indirilen kitapların da onların ve kavimlerinin dilleri ile nâzil olduğu gibi. Diğer peygamberler ve onlara gönderilen dinî emirler ve kitaplar belirli bölge ve kavimlere gönderildiği halde Kur’an bütün insanlığa gönderilmiştir. Bütün insanlığa gönderildiğinden, insanlığın onu anlaması için ya herkesin Arapça öğrenmesi gerekir, yahut da Arapça olan Kur’an’ın onların anladığı dile/dillere anlaşılır ve aslına uygun şekilde terceme edilmesi gerekir.

İşte bu  noktada üzerinde durulması gereken ve bizim bu yazıyı yazmamıza vesile olan konu, bu tercemelerin ne kadar sağlıklı ve doğru olduğu, orjinal dildeki terim ve kavramların aktarılan dildeki karşılıklarının tam verilip verilememesi; kelimelerin zaman içinde anlam değişikliklerine uğramasından dolayı, Kur’anî bir terim, kavram veya deyimin aktarılan dilde aynı anlamı vermemesinden dolayı çıkan yanlış algılamalardan dolayı mesajın tam olarak algılanamayışıdır.

Genel olarak tercemelerde anlam kaybı olması kaçınılmazdır. Tercemenin kelimesi kelimesine veya anlam olarak yapılmasının doğuracağı sakıncalar ehlince malumdur. Bu terceme edilen metin bir de Kur’an olunca, iş daha da önem arzetmektedir. Kur’an sözlü kültürden yazılı kültüre geçmiş bir kitaptır. Dolayısıyla yazı dili ile konuşma dilinin farklılıkları mevcut. Bu duruma bir de Arapça’nın kendine has özelliklerini de katarsak Kur’an tercemelerinde tercemede kullanılan kelimeler, terim ve kavramlar; kelimesi kelimesine veya anlam olarak veya parantez içli tercemelerin anlam bakımından ne kadar farklılıklar arzettiğini söylemek bilinmeyen bir konu da değildir.

Bir dilde kullanılan bir deyim, terim veya kavramı doğru terceme etmek için, o kelime veya terimin her iki dilde de ne anlama geldiği ve nasıl ifade edilirse doğru anlaşılacağı konusu önem arzetmektedir. Kur’an’ın ilk uygulayıcısı, tebliğcisi ve müfessiri peygamberimiz olduğuna göre, Kur’an tercemelerinde onun bize öğrettiği açıklamaları kullanmak ve ayetleri o açıklamalar ışığında karşı dile çevirmek daha anlamlı olacaktır. Aksi halde Kur’an anlaşılmaz, anlaşılması ve dolayısıyla okunması zor bir kitap olacak, saygı duyulacak ama hayatımıza giremeyecek, yaşantımıza yön veremeyecek, onu el kitabı olarak kullanamayacağız.

Dolayısıyla, tercemelerden doğan aksaklıkların yanında Kur’anî kavramları doğru anlamak için, Kur’an’ın ne dediğini anlamanın yanında ne demek istediğini de anlamamız gerekir. Bunun için de önyargısız ve öğenmeye açık bir kalp ve gönül gerekir. Çünkü Kur’an isteyeni doğru yola iletir, isteyeni de sapıklığa iletir. Hidayet isteyene hidayet verir, sapıtmak isteyeni de sapıtır.

Kur’an’ın ne demek istediğini anlamanın yolu, ne dediğinin tam olarak anlaşılmasına bağlıdır. Ne dediğinin doğru anlaşılması da, aslında ifade edilen manaların karşı dildeki anlamının mana olarak tam ve eksiksiz yansıtılmasına bağlıdır. Aksi halde kelamın sahibi Rabbimizin istemediği ve murad etmediği anlamlar çıkarılarak ne demek istediğinin aksine anlamlar çıkar ve metin maksadını aşmış, din yanlış algılanmış olur.

En büyük kazancımız elimizde aslı bozulmamış ve kıyamete kadar da bozulmadan “İnsan Kullanım El Kılavuzu” olmaya devam edecek Kur’an metninin olmasıdır. Bu metnin ne demek istediğini anlamak için yüzyıllardır binlerce tefsir yazılmıştır. Kutsal metnin ne dediği açık olmasına rağmen ne demek istediği tefsirciye verilen ilim ile sınırlı olduğundan, Kur’an’ın ne demek istediğini anlama çalışmaları da kıyamete kadar devam edecektir.

Kitabı olan bir dinin mensubu olmak, hem de bozulmamış bir kitaba sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamak için çok yol olsa da, aşağıdaki bir genç papaz adayının nasıl müslüman olduğunu, Kur’an’ın onu nasıl hidayete götürdüğünü izlemenizi tavsiye ederim.

1. bölüm – http://youtu.be/3DyqaA3RDJ8 2. bölüm – http://youtu.be/74oHPQPMXMM

Mahmud Salih

12/05/2012

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Tek İlahî Din İSLÂM’dır

Tek Ä°DEAL YOL da.
Ä°slâm, Allah’ın yarattığı insanoÄŸluna ilk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselam’dan son peygamber Muhammed aleyhisselam’a ve bunların arasında gelmiÅŸ geçmiÅŸ bütün peygamberlere gönderdiÄŸi ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için geçerli olan yegane ve tek dinin adıdır. “Ä°slâmiyyet”, son tevhîd dini olan, peygamberimize indirilen “Ä°slâm Dini”ni ifade eder. Allah’ın Ä°slâm’dan baÅŸka gönderdiÄŸi ve kabul ettiÄŸi baÅŸka bir din yoktur. Ama insanların kendi uydurdukları dinleri ile, kendilerine gönderilen peygamberlerinin aslı Ä°slâm olan dinlerini bozmuÅŸ olanların bozuk dinleri var ki, bu dinler artık ilâhî olmaktan çıkmış, insanların uydurdukları din halini almış, adına da yahudilik ve hıristiyanlık denmiÅŸtir. Yahudilik ve hırsitiyanlık bu halleriyle Allah’ın gönderdiÄŸi din deÄŸildirler. Bu nedenle de Ä°slâm son olarak peygamberimize gelmeden önce, kendilerine peygamberleri vasıtasıyla kitap gönderilmiÅŸ olanlara “ehl-i kitap”, yani  kendilerine Allah tarafından peygamberleri vasıtası ile vahiy indirilmiÅŸ, kitap veya sahife verilmiÅŸ kimselere denilmektedir. Adem aleyhisselam’dan sonra peygamberimize kadar kendilerine kitap veya sahife verilenler de  bu terkibin içine girmiÅŸ olsa da, Kur’an dışındaki ilahî kitaplarda yer almayan bu “ehl-i kitap” tabiriyle sadece yahudi ve hıristiyanlar kastedilmektedir. Kur’an’da geçen bu tabir bazen sadece yahudileri içine alır, bazen sadece hıristiyanları, bazen de her ikisini muhatap alır. Mezhep imamları, hakkında hüküm bulunmayan diÄŸer din mensuplarını da hüküm bakımından ehl-i kitap kapsamanında deÄŸerlendirmiÅŸlerdir.[1] Kur’an’ın bütünü ise, inanç bakımından hangi konumda olursa olsun, indiÄŸi günden itibaren gelmiÅŸ ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlığı ve cinleri muhatap alır.
İslâm genel anlamda, Allah’a ve O’ndan gelenlere iman edip kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Müslüman ise yüce Allah’ın gönderdiğine ve Resûlü Muhammed’in (sas.) bildirdiğine içtenlikle inanıp teslim olandır. Bütün ilâhî dinler, tevhid ve Allah’a teslimiyet itibariyle aslında İslâm ise de, hepsinin aslî özelliği değişikliğe uğramıştır ve gerçekliği kalmamıştır. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in (sas.) getirdiği İslâm, Allahu Teâlâ’nın gönderdiği en son tevhid dinidir. İslâm/iyet, yalnız Allah ile kul arasında bir olay olmayıp sosyal ve hukukî esaslarıyla hem dünya hem de âhiret saadetini temin eden ve kaynağını Kur’an’dan alan ilâhî bir dindir. İslâmiyet, içine aldığı iman, ibadet, ahlâk, muâmelât ve ceza hükümleriyle bir bütündür. İslâm’ın esasları, tamamen Allah tarafından konulmuştur.
Kur’an bütün insanlığı muhatap alır, Kur’an ile insanlığın tek dini İslâm tamamlanmış, hayat tarzı olarak Allah bizim için İslâm’ı seçmiş ve İslâm ilahî din olarak son halini almış5/3, diğer peygamberler bir kavme veya bir beldeye gönderilirken, bir çok peygamber sadece İsrailoğullarına gönderilmişken, peygamberimiz bütün alemlere bir rahmet,21/107 bütün insanlığa şahit,48/8 müjdeci ve  apaçık22/49 uyarıcı bir peygamber34/28 olarak gönderilmiştir. Böylece diğer bütün peygamber ve kitapların geçerlilik süresi dolmuş, aslı ilâhî olsun olmasın bütün dinlerin hükmü kalmamıştır.
“Şüphe yok ki Allah katında hak din İslâm’dır. Ancak kitap verilen yahudi ve hıristiyanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler.3/19 Ey Muhammed! Buna rağmen din işlerinde kimler seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlerle, ümmîlere, yani kitabı olmayanlara/müşriklere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer hakka teslim olup İslâm’a girerlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen ancak duyurmaktır.3/20 Allah kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet etmiş bildirmiştir. Melekler ve adaletli ilim sahipleri de dosdoğru bu gerçeğe iman ve ikrar ile şehadet ettiler: O’ndan başka ilâh yoktur.3/18 Onlar Allah’ın seçtiği İslâm dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerdekilerin hepsi ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve ancak O’na döndürülüp götürüleceklerdir.3/83
Kur’an/İslâm geldikten sonra önceki din/kitap ve İslâm dışı ve karşıtı olarak çıkan bütün ideolojilerin hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Çünkü İslâm’dan önceki dinler/kitaplar, birer kavme gelmiştir. Bunlardan elde bulunan Tevrat ve İncil de, hem sonraki asırlarda hatırlarda kalanlardan yazılmış hem de tahrif edilmiştir. Yahudi ve hıristiyanlar, Allah’a oğul isnad ederek şirke/küfre düşmüşler (5/17-18, 72-73; 9/30), yahudiler millî ilâh, hıristiyanlar da üçlü ilâh kabul etmişlerdir. Bundan dolayı da İbrâhimî, yani tevhide inacına dayalı din özelliğini kaybetmişlerdir. Yüce Allah cihanşümûl olarak bütün insanlara tevhid esası üzerine son olarak İslâm dinini/İslâmiyeti ve Kur’an’ı göndermiştir ki aslını aynen korumaktadır. Hıristiyanların, “Dinlerin kaynağı birdir; hangisi olsa Allah’a götürür.” şeklindeki diyalog çağrısında dinleri eşitmiş gibi göstererek, İslâm’ın özelliklerinden ve bilgisinden yoksun genç nesli hıristiyanlaştırmak veya hıristiyanca düşünmelerini sağlama çalışmaları vardır. Din bir tanedir, o da ilk ve son din İslâm’dır. Ancak İslâm’ı tebliğ için hıristiyan, yahudi hatta ateistle, yani her insanla diyalog kurulur.
De ki: “Allah’a, bize indirilen Kur’ân-ı Kerîm’e, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inandık. Onlardan hiçbirinin arasında Peygamber olmaları bakımından ayırım yapmayız, hepsi de haktır. Biz yalnız O’na teslim olanlarız.”3/84 Kim artık son  hak din İslâm’dan başka İlâhî veya beşerî  bir din arar onları önemserse asla ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette de hüsrana büyük zarara uğrayanlardan olacaktır.3/85
Âyet-i kerîmedeki İslâm’dan maksat, en son gönderilen, 3/84. âyette geçtiği üzere, önceki ilâhî dinlerin esaslarını kabul eden, aynı zamanda dünya ve âhiret için gereken esasları bildiren, yani hem ibadetlerin, hem sosyal hayatın gereken prensiplerini gösteren sosyal ve evrensel ilâhî bir din ve ilâhî bir hukuk sistemidir. Mahiyeti bozulmuş veya insan ürünü değildir. Buna rağmen bundan başka bir din aranması Allahu Teâlâ yanında geçersizdir. Ancak Allah’ın dinini beğenmeyenler kendilerine uygun gelen bir sınıf (grup ve millet) dini icat etmeye veya İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışırlar; müslüman ancak İslâm’a göre müslüman olur. Bundan dolayı müslümanlar başka bir din/sistem, ideoloji aramaya yönelmezler. Aksi halde Allah’ın onaylamadığı, reddettiği bir şeyi onaylamış ve onu beğenmiş olurlar. Ancak bütün dinlerin üstünde olan İslâm’ı tebliğ için veya dünya işlerine ait meselelerde diğer dinlere mensup insanlar arasında diyalog yani konuşma, anlaşma ve tebliğ olabilir.
İman edip Resûl’ün hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine kitaplarında apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidayete eriştirir ve muvaffak kılar?! Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.3/89
Allah, bu Kitab’ı sana, hak ve hakikatin ta kendisi ile dolu ve kendinden evvelkilerin asıllarını tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce, insanları doğru yola götürmek için Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti ve nihayet Furkân’ı, hak ile batılı ayırt eden Kur’an’ı da indirdi.3/3-4
Allah, İsrâiloğulları’ndan sağlam bir söz almıştı.5/12 Verdikleri kat‘î sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledi ve kalplerini kaskatı yaptı. Onlar Tevrat’ta gerek Resûl-i Ekrem’e, gerek diğer ahkâma ait kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştirdiler.4/46 Onlar uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi de unuttular, terkettiler, hevâlarına tâbi oldular.5/13 Yine Allah, “Biz hıristiyanız.” diyenlerden de peygamberleri aracılığı ile bildirilenlere uymaları için sağlam söz almıştı; onlar da uyarıldıkları şeylerden nasiplenmeyi unutup bıraktılar5/14, böylece ahitlerini ve yaşantılarını bozdular. Her iki grup da kitaplarını tahrif edip kitaplarında müjdelenen son peygamberi de reddettiler. Dinlerini fantazi haline getirdiler.
Bütün bu anlatılanladan sonra, nasıl olur da hala İslâm’ın dışındaki herhangi bir dine “ilâhî” din denebilir? Eğer deniyorsa bunda bir art niyet ve ihanet kokusu sezilmez mi? İbrahim aleyhisselam yahudi ve hristiyan olmadığı halde3/67 nasıl olurda İslâm ve İslâm’ın kendilerine gönderilen şeklini bozarak icad ettikleri insan yapımı yahudilik ve hıristanlığa “İbrahimî dinler” denebilir?
Ey iman edenler! Eğer Kitab verilen hıristiyan ve yahudilerden herhangi bir gruba uyarsanız, onların İslâm’a aykırı hallerini ve yaşayış şekillerini, plan ve programlarını benimseyip kendinizi onlara benzeme ve beğendirme tavrına ve yarışına girerseniz, iyi bilin ki onlar, sizi ve neslinizi imanınızdan ve mânevî değerlerinizden koparıp, birbirinize hasım yapar, sonra küfre/kâfirliğe döndürürler.3/100 Siz, onların batıl ve hükmü kalkmış dinlerine uyuncaya kadar yahudi ve hıristiyanlar sizden asla hoşnut olmayacaktır. Resûlüm! Onlara de ki: “Allah’ın hidayeti olan İslâm doğru yolun ta kendisidir.”2/120
Peygamberimiz Rabbinden kendisine indirileni elçilik görevi gereği tamamen tebliğ etti, bildirdi. Hıristiyan ve yahudilere: “Ey Ehl-i Kitab! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden sizlere de indirilen Kur’an’a inanıp hükümlerini uygulayıncaya kadar din namına doğru hiçbir temel üzerinde değilsiniz.” dedi.5/67-68 Allah, bütün dinlerin üzerinde olduğunu göstermek için, Resûlü’nü, hem hidayet rehberi Kur’an ile hem de son hak din İslâm ile göndermiştir. Buna şâhit olarak da Allah yeter. Muhammed Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olan mü’minler, kâfirlere/İslâm karşıtlığı yapanlara karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler.48/28-29
Selam hidayete, doÄŸruya, doÄŸru yola, Ä°DEAL YOL’a tabi olanlara…[2]
Mahmud Salih
27/4/2012

[1] Remzi Kaya, DÄ°A, “Ehl-i Kitap“, Ä°stanbul 1994, 10/517.
[2] Bu yazının hazırlanmasında, Hasan Tahsin Feyizli, Feyzü’l-Furkân Açıklamalı Kur’an Meali’nden ve açıklamalarından istifade edilmiştir. 2. Baskı, Server İletişim 2011.
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’de Empati(1)

Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN*

Kur’an-ı Kerim’de hikâye edilen bireyler ve toplumlar arasında, birbirlerinin duygularını anlama ve eylem belirlemede empatik yaklaşımların sergilendiğini, hatta toplumu irşat etmede bile bu yaklaşımdan yararlanıldığını görmekteyiz. Bu konuda aşağıda dört örnek verilmiştir.

 1. İbrahim Aleyhisselâm, kavmini tevhide çağırırken, taptıkları varlıkların gerçek Tanrı olmadığını, egemen ve gerçek tek Tanrının bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah Tealâ’nın olduğunu, sadece O’na tapınılması gerektiğini anlatıp toplumu bu yönde ikna etmeye çalışırken empati yöntemini kullanmıştır. Empatide karşı tarafı anlamaya çalışırken onun duygu ve düşüncelerini kabul etme zorunluluğu yoktur. Böyle bir durum empati değil sempati olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim kavmini ikna etmeye çalışırken önce olaya kendi bakış açıları ile bakarak onları anladığını belirtmiş, daha sonra varılan sonucun doğru olmadığını yine kendi yöntemleriyle belirtmiştir. Örneğin, Hz. İbrahim öncelikle babası Azer’e, “Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum.”[16] demişti.

 Bu uyarısı karşısında kendisini dinlemeyince, Hz. İbrahim, uyarmakla yükümlü olduğu kavmini tevhide çağırmanın yolunu ve Yüce Allah’ın sonsuz hükümranlığını, inandıkları varlıkların gerçek Tanrı olamayacağını kendi bakış açıları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Şöyle ki; “İbrahim babası Azer’e ‘Seni yaratan, sana iyi bir şekil ve rızık veren Allah’ı bırakıp da putları mı kendine mabud ve ilâh ediniyorsun? Şüphesiz sen de kavmin de Hak’tan uzak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ demişti.”[17] Kavmi kendisini dinlemeyince hem onları ikna etmek için istidlal yollarını öğrenmek, hem gönlü iyice mutmain olmak, hem de kavminin tapmakta olduğu varlıkların gerçek hükümranlıklarının bulunmadığını göstermek için[18] Yüce Allah ona göklerin ve yerin hükümranlığını göstermiştir.[19] Hz. İbrahim, “Gece olunca bir yıldız gördü. ‘İşte bu benim Rabbim!’ dedi.”[20] Bu söz inanılarak söylenmiş bir ifade değildir. Çünkü Hz. İbrahim Allah’ı bilmektedir; ve bu sözü istidlal makamında söylemiştir. Hz. İbrahim Allah’ı bilmeseydi babası Azer’i ve kavmini bu olaydan önce tevhid konusunda uyarmazdı. Burada kendisini kavminin yerine koyarak ve onların da düşünce mantığını kullanarak öncelikle empati yoluyla onlarla iletişim kurmayı denemiş, “Gece bütün aydınlıkları karanlığı ile örtüp gökyüzünde parlayan bir yıldız görünce kavmine”, ‘sizin iddianıza göre’ ya da ‘farz edelim ki’ “‘Bu benim Rabbimdir.’ dedi. Sonra yıldız batınca, ‘Batanları sevmem.’ dedi.”[21] Bu şekilde batan bir nesnenin ilâh olamayacağını; çünkü batmanın, güçsüzlüğün bir ifadesi olduğunu, bu da gerçek bir ilâhın vasfı olamayacağını belirtmiş olmaktadır. Hz. İbrahim empatik bir yaklaşım sergileyerek öncelikle onlarla iletişim kurmayı denemiş, daha sonra da yanlış bir inanca sahip olduklarını belirtmek istemiştir. Burada empati kurmanın oynadığı en önemli rol, iletişim kurmayı sağlamasıdır. Zira o ana kadar söyledikleri, babası ve kavmi tarafından üzerinde düşünmeye değer bulunmamış, düşünce ve inançlarına hak verir gibi bir pozisyon sergilenince ancak Hz. İbrahim’e kulak vermişlerdir. Bu noktayı gören Hz. İbrahim, sağlam bir bakışın yıldızlardan herhangi birinin ilâh olamayacağını; onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer bir yere gidiş ve intikallerini idare eden bir valığın olduğunu göstermeye çalışmıştır. Karşıdakinin yanlış yolda olduğunu bildiği hâlde, “Bu benim Rabbimdir.” ifadesini kullanması, olayı karşıdakinin bakış açısı ile değerlendirmenin, diğer bir ifade ile empatik yaklaşımın sonucudur. Bu ifade kendi görüşünde mutaassıp olmadığının bir göstergesidir. Karşıdakinin sözünü aynen nakletmesi, onu anladığının bir ifadesidir. Bu davranış, karşıdakini ikna etmeye ve doğru noktaya getirmeye daha uygundur. En önemlisi de en iyi iletişim kurma yöntemidir. Hz. İbrahim kendisini duyduklarını ancak dinlemediklerini anlamıştı. Çünkü duymakla dinlemek farklı şeylerdir. Dinleme olmayınca da düşünme ve tefekkür olmaz, doğrulara ulaşılamaz. Paylaşılan ortak bir noktanın bulunması hâlinde muhatabı kendi yanına çekmek daha kolaydır. Cedelleşme ve üstün gelme psikolojisi, itici bir fonksiyon icra ederken, ortak noktalarda buluşmak, karşı tarafı anladığını ifade edecek bir sinyal vermek, tarafları birbirine yaklaştırır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in sergilediği bu empatik yaklaşımla artık iletişim kurulmuştur. Bu noktadan sonra kendi doğrularını ortaya koyabilir; onları karşı tarafla paylaşabilir. Empati yoluyla iletişimi sağladıktan sonra tekrar kendi tarafına geçerek delillerle onların iddiasını boşa çıkarabilir. Nitekim yıldız batınca Hz. İbrahim; “‘Ben böyle batan şeylere tapmayı sevmem.’ dedi.”[22] Çünkü mabudun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikal etmesi doğru değildir. Esasen bunlar cisimlerin niteliklerindendir.[23]

 Hz. İbrahim, bu kez, Ay’ın doğup etrafa ışık saçtığını görünce önce dediği gibi “‘işte bu benim Rabbim’ dedi, batınca, ‘Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum.’ dedi”.[24] Daha sonra, “Güneşi doğarken görünce ‘işte bu benim Rabbim, bu daha büyük.’ dedi; batınca, ‘Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım.’ dedi.”[25] Hz. İbrahim burada son derece güçlü ikna yöntemleri kullanmaktadır. Zira gördüğü yıldızın, kendisine kulluk edilmeye elverişli olmadığını kavmine gösterdikten sonra, ondan daha parlak olanını gözetlemeye başladı. Yeni doğmakta olan Ay’ı gördü. O da gözden kaybolunca, Güneş’in doğmasını bekledi. Çünkü o, Ay’dan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalıydı. Bunu onlara karşı delil getirmek ve Güneş’in de yıldızlar gibi sonradan yaratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.[26]

 İbn Kesîr’in (ö.774/1372) de belirttiği gibi, Hz. İbrahim, burada istidlal makamındadır; bu makamda kavmi ile karşılıklı tartışma hâlindedir; onların putlara ve sırası ile en parlakları Güneş’e, Ay’a ve Zühre gibi hareket hâlindeki yıldızlara tapmalarının batıl olduğunu açıklıyordu.[27] Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilâh olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, “Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz putlardan uzağım.”[28] “Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben puta tapanlardan değilim.” dedi.[29]

 Burada görüldüğü gibi empati insanları ikna etme yöntemi olarak da kullanılabilmektedir. Karşı tarafı önce kendi bakış açısıyla anlamak, sonra da ona göre verilecek tepkiyi belirlemek ve bu yolla ona yardımcı olmak gerekmektedir. Bu yardım bazen karşı tarafın yanlış noktada olduğunu belirtmek ve ikna etmek şeklinde de olabilmektedir. Çünkü empatinin temelinde karşı tarafa yardımcı olmak da vardır.

2. Kur’an-ı Kerim’de ikinci bir empati örneğini, bireylerin ana-babalarına karşı sergiledikleri davranışlarda görmekteyiz.

Yüce Allah, insanlara yalnız kendisine tapmalarını ve ana-babaya da iyi ve güzel davranmalarını, onlardan biri veya her ikisi evlâtları yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, onlara karşı “öf” bile dememelerini, onları azarlamamalarını, ikisine de hep tatlı söz söylemelerini emretmektedir.[30] Görüldüğü gibi burada ana-babaya karşı sözlü veya fiilî olarak sergilenecek olumsuz davranışların en alt düzeyi “‘öf’ bile dememek” olarak ifade edilmektedir. Âyete göre, evlât-ana-baba ilişkilerinde, özellikle yaşlı, bakıma muhtaç olanlara karşı bu kadar hassas davranılması gerekmektedir. Ancak insan psikolojisini en iyi bilen Yüce Allah, kişilerin, bu hassasiyetleri başarılı bir şekilde ortaya koyabilmeleri için empati yapmalarını önermektedir. Öncelikle onları acıyarak merhamet duygularını harekete geçirmelerini ve “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse sen de onları esirge!”[31] diyerek, kendisini onların yerine koyup onları anlamaya çalışmalarını, davranışlarını ona göre belirleyip sergilemelerini, bir gün kendilerinin de aynı konuma düşebileceklerini hiç unutmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu dönemde ana-babadan maddî olarak yararlanmak söz konusu olmadığı için erdemli duyguların harekete geçirilerek olumlu davranışların sergilenmesine katkı sağlanmalıdır. Bunun da en iyi yolu empati kurmaktır. “Şu an onlara ihtiyacım yok, aynı zamanda da güçlüyüm.” diyerek, onları ihmal etmek, bütün aşkın değerlerden yoksun olmak demektir. Basit bir empati ile ahlâkî ve aşkın değerler etkin hâle getirilebilir. Zaten birey, Allah’a ve ahirete inanıyor ve yaptıklarının hesabını verme inancı taşıyorsa, bu inanç, evlât konumunda olanların davranışlarına olumlu olarak yansıyacaktır. Ancak bu yansıma her zaman mümkün olmakla beraber, inanç gücünün derecesine göre davranışlara yansıması ve hassasiyetin tezahürü farklı olabilir. İşte bu noktada empati ile daha verimli bir sonuç almak mümkündür. Nitekim Allah Teala burada kişilerin iç duygularını da gözden geçirmelerini önermekte ve içlerindeki niyet, duygu ve düşüncelerini en iyi bilen Allah Teala olduğunu hatırlatmaktadır.[32] Zaten empati kurabilmek için duygusal bir iletişim kurmak vaz geçilmez bir unsurdur. Çünkü bu noktada başarılı olabilmek için önce onların duygularına nüfûz etmek, sonra da ona göre davranış belirlemek gerekir.

 3. Bireyin yetişmesinde sağlıklı bir iletişim kurmak son derece önemlidir. Meseleyi ‘yetim’ ve ‘öksüz’ler açısından ele alacak olursak, yetimi hem anlamak, hem de onunla sağlıklı bir iletişim kurabilmek için Allah Teala insanlara verdiği nimetleri, içinde bulundukları rahat ve huzurlu hayatı hatırlamalarını, geçmişteki yokluklarını ve geldikleri noktayı düşünerek empati kurmalarını ve buna bağlı olarak bir iç muhasebesiyle yetimlere karşı sorumluluklarını seve seve yerine getirmelerini istemektedir. Çünkü maddî getirisi olmayan, manevî eksenli eylemlere yönelmek her zaman kolay olmamaktadır. Onun için yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında insanlara, yetimlere şefkat göstermelerinin gereğine vurgu yaparken, kendisine yetimliğini ve yoksulluğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma ile yokluğu ve yetimliği yaşamış biri olarak yetim ve kimsesizleri en iyi kendisinin anlayabileceğine işaret etmektedir. Empati de ancak böyle kurulabilmektedir.

 “Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Seni şaşırmış bulup doğru yola eriştirmedi mi? Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? Öyleyse sakın yetîme kötü muamele etme; ve yine sakın bir şey isteyeni azarlama; Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!”[33]

 Unutmamak gerekir ki, yetimlik; yalnızlığın, güçsüzlüğün, yardıma muhtaçlığın ifadesidir. Yetime yapılacak her türlü yardım ve desteğin övgüye ve mükâfata layık görülmesi, dünyevî bir karşılık beklenmeden yapılıyor olmasındandır. Yetimin bakımını üstlenenin, yetimle bir akrabalığı yoksa, bu kişi, ilişkilerin daha düzenli ve sıcak yürümesinde büyük bir etken olan fıtrî bağdan yoksun demektir. Böyle bir pozisyonda, ilişkilerde, aklın güçlendirilip egemen kılınması kaçınılmazdır. Çünkü duygusal bağın yokluğunu akıl dolduracak, yaşanan zorluk ve sıkıntılar, fıtrî duygularla değil, manevî beklenti ve akıl gücüyle göğüslenecektir. Bu noktada empati iyi bir yardımcıdır. Hatta belki de en çok başvurulacak bir etmen olacaktır. Müslüman bir ailede, aile içi davranışların pozitif bir düzlemde yürümesi için şüphesiz birinci âmil imandır; ancak, iman sâiki her an aktif ve etkin olmayabilir. İmanın aktivitesi empati ile desteklendiğinde daha etkin bir işlev göreceği muhakkaktır.

 Yüce Allah’ın yetimlerle olan ilişkilerin empati zeminine oturtulmasını istediği bir âyet şöyledir: “Arkalarında güçsüz çocuklar bırakıp ölecek olsalar, çocuklarının hâli nice olur diye kaygı duyanlar, yetimlere haksızlık etmekten korksunlar, Allah’tan sakınsınlar ve doğru konuşsunlar.”[34]

 Bu âyet son derece dikkat çekicidir. Yüce Allah yetimlere yapılan muamelenin aynı pozisyonda kendilerine veya kendi çocuklarına yapılmış olması durumunda nasıl bir vaziyet almış olacaklarını düşünerek hareket etmelerini istemektedir. Yüce Allah bununla da yetinmemekte; onlara Allah korkusunu da hatırlatmaktadır. Çünkü Allah korkusunun olmadığı bir yerde hiçbir şeyin garantisi olamaz. Davranışlarda hangi gücün egemen olacağını, neyin belirleyici rol oynayacağını kestirmek mümkün değildir.[35]

 4. Kur’an’da empati kurmamanın yanlış sonuçlarından da bahsedilir. İkili ve toplumsal ilişkilerde ikinci ve üçüncü şahıslara karşı son derece âdil ve objektif davranılması gerektiği İslam değerler sisteminde her hâl ü kârda vurgulanmıştır.[36] Kur’an’da, empati kurmaya, söz konusu adaletin sağlanmasına yardımcı olacak bir unsur olarak işaret edildiğini görmekteyiz. Empati kurmayanların düştükleri yanlış bir sonucu Kur’an bize ibretle anlatır ve onları şu şekilde kınar: “İnsanlardan bazıları, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin vay haline!”[37]

Burada empati eksikliğine açıkça işaret edilerek kendileri söz konusu olduklarında farklı, başkaları söz konusu olduklarında farklı davranmanın ve sonuçta meydana gelen haksızlığın çirkinliğini belirtmekte, olaya bir de karşıdan bakabilselerdi daha farklı davranabileceklerine işaret etmektedir.

 Kur’an, aşkın değerlerin empatik düşünme ve davranış belirlemeye olan katkısına da, “Bunlar büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?”[38] ifadesiyle dile getirmektedir.

 DİPNOTLAR

[1] Bu yazı, yazarın, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, X/2, Sivas 2006, s. 23-53. te yayınlanan  “İdeal Bir Davranış Biçimi Olarak ‘Empati’ Ve Hadislerde ‘Empati’ Örnekleri” adlı makalesinden alınmıştır.

 * Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. 

 [16] En’am, 6/74.
[17] En’am, 6/74.
[18] Zemahşerî, Ebû Kâsım Cârullah, el-Keşşâf an Hakâıkı Ğavâmidi’t-Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, th., Muhammed Abdüsselâm Şâhîn, Beyrut 1423/2003, II, 38, (Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye).
[19] En’am, 6/75.
[20] En’am, 6/76.
[21] En’am, 6/76.
[22] En’am, 6/76.
[23] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[24] En’am, 6/77.
[25] En’am, 6/78.
[26] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 38.
[27] Ä°bn Kesîr, Ä°mâdüddîn Ebû’l-Fidâ Ä°smail b. Ömer b. Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân’i’l-azîm, I-IV, Kâhire 1400/1980, II, 151, (Mektebetu Dâri’t-turâs).
[28] En’am, 6/78.
[29] En’am, 6/79.
[30] İsrâ, 17/23.
[31] İsrâ, 17/24.
[32] İsrâ, 17/25.
[33] Duhâ, 93/5-11.
[34] Nisâ, 4/9.
[35] Bunun en canlı kanıtını, Observer Gazetesinin AİDS ilaçlarının yetim çocuklar üzerinde denenmesi ve onlara insan muamelesinin reva görülmemesi ile ilgili verdiği haberde görmekteyiz. [Observer: AİDS ilacı yetim çocuklarda denendi: http://www.martiyazilim.com.tr/marti.php?yol=haberler/vaycanina/2004_2/observeraidsilaciyetimcocuklardadenendi.htm] (4. 12. 2006). Ayrıca, ‘Urla Barbaros Çocuk Köyü’nde olup bitenler hakkında basına yansıyan çocuklara yönelik kötü muamele ile ilgili haberleri de unutmamak gerekir. [http://www.sabah.com.tr/2006/09/18/gun127.html]
[36] “Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır.” Mâide, 5/8. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” En’am, 6/152. Ayrıca bk. Al-i İmrân, 3/18, 75.
[37] Mutaffifîn, 83/1-3.
[38] Mutaffifîn, 83/4.

 

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

KUR’AN AYI RAMAZAN

Oruçla ilgili hükümlerin anlatıldığı ayetler, Bakara suresinin 183 ila 187. ayetleridir. Bu ayetler okunduğunda bazı kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. Bu yazıda ilgili ayetlerde Ramazanın Müslümanlara sunduğu “fırsatlar” olarak değerlendirilen takvâ, Kur’an, şükür ve dua kavramları üzerinde durulacaktır.
A.) TAKVÂLI RAMAZAN

Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de orucun amacını şöyle belirtiyor:
“Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.” (Bakara, 2/183)

Mealde altı çizili olan yer, ayet metnindeki (لعلكم تتقون) “leallekum tettekûn” ifadesinin karşılığıdır. “Tettekûn” kelimesi takvâ (تقوى) kelimesinden türemiştir. Bu durumda ibarenin anlamı “takvâlı olasınız diye” demek olur.

Takvâ, ‘korunmak’ demektir. Neden korunmak? Günahlardan, haramlardan, şirke düşmekten… Kısaca her türlü kötülüğe karşı kendini korumanın adıdır takvâ.

İşte kişiye bu takvâ ruhunu aşılamanın yollarından biri oruçtur. Zaten Farsça rûze kelimesinden dilimize geçen orucun Arapça karşılığı da savm / sıyâm’dır.

Bu da ‘tutmak’ anlamına gelir: Kendini tutmak. Oruçluyken yemeye, içmeye ve cinsel ilişkiye karşı kendini tutmak. Oruç tutan bir Müslüman, aynı zamanda Allah’ın yasakladığı diğer şeylere karşı da kendini koruduğu vakit orucun hedefine yani takvâya ulaşacaktır. Budur Ramazan ayında oruç tutmanın gayesi, amacı: Kişiyi takvâya ulaştırmak, takvâ bilinciyle donatmak.

Bu açıdan sadece aç susuz kalmak, perhiz yapmak değildir oruç. Ramazanda kişinin kendisini diğer zamanlarda olmadığı kadar “tutmasını” bekliyor Allah. “Şimdiye kadar olmasa bile hiç olmazsa bundan sonra” manasında bir fırsat veriyor, orucu kötülüklere kalkan yapmasını bekliyor insandan. Nitekim Peygamberimiz sallâhu aleyhi ve sellem de orucun bu yönüne vurgu yapmış, şöyle buyurmuştur:

“Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü söz söylemesin. Kendisiyle itiÅŸmek ve dalaÅŸmak isteyene ‘ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin ve onunla dalaÅŸmasın.” (Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 164.)

Bunu yapamadıktan yani kendini tutamadıktan sonra orucun gayesi olan takvâya nasıl ulaşacak insan! Şöyle buyuruyor bir kez daha Peygamberimiz:

“Yalan söylemeyi ve yalanla iÅŸ görmeyi bırakmayan bir kimsenin, yemeÄŸi ve içmeyi bırakmasına, aç kalmasına, Allah’ın ihtiyacı yoktur!” (Buhari, Savm, 8; Tirmizi, Savm, 16)

“Oruç tutan öyle insanlar vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk çekmektir.” (İbn Mace, Sıyam, 21)

Oruç ayetlerine başlarken takvâ vurgusu yapan Allah, bu ayetleri bitirirken bir kez daha aynı şeye vurgu yapıyor ki oruç – takvâ ilişkisinde hiçbir kapalılık, anlaşılmazlık kalmıyor:
“…Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaÅŸmayın! Böylece Allah sakınıp korunsunlar diye (لعلهم يتقون) insanlara ayetlerini iyice açıklıyor.” (Bakara, 2/187)
Bu durumda anlaşılıyor ki Ramazanın verdiği ilk fırsat, takvâdır. Bu kesinlikle kaçırılacak bir fırsat değildir. Ne yapıp edip bu fırsatı değerlendirmeli, takvâyı bünyemize kazandırmalıyız.

SELAMETLE

Hasan Şengün
Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an’ı Bir Bütün Olarak Yeniden Anlamaya Dair

Mahmud Salih

Daha önceki bir yazımızda  Hayat Klavuzu’muz Kur’an’ı Kerim ile ilk defa tanışan birisinin ihtiyaç duyacağı zahiri bilgileri en kısa şekilde aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımıda ise, Kur’an ile tanışmış ve onu Rabbinin insanlığa son sözü olarak algılamış, hayatını bu algılama çerçevesinde yeniden şekillendirmek isteyen; aklı, kalbi ve zevki selim olma yoluna girmiş Kur’an okuyucusu için alışılmışın dışından yeni bir bakış açısı sunmak istiyoruz. Yeni bir bakış açısı diyoruz, çünkü yazının sonuna geldiğiniz zaman, “Biz bugüne kadar hiç böyle düşünerek okumamıştık” diyeceğinizi daha şimdiden duyar gibiyim.

114 sure ve 6236 ayet kümesinden oluşan Klavuzumuz 23 sene gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik zamanlarda gerek bir sebebe bağlı olarak gerekse hiç bir sebebe bağlı olmaksızın Yaratıcımız Allah tarafından onun ilk ve tam uygulayıcısına değişik şekillerde vahyedilmiş, indirilmiş, sure ve ayetler Mekkî veya Medenî olarak adlandırılmıştır.

İlk başta sadece Arapları muhatab alan Kur’an’ın evrensel mesajları, zaman içerisinde Arapça bilmeyen milletlere de ulaşınca, Arapça bilmeyenlerin Kur’an’ı yanlış okumalarını önlemek için noktasız ve harekesiz olan kelimelere noktalar ve harekeler kondu. Aynı zamanda yine Arapça bilmeyenlerin ayetleri okurlarken mana bütünlüğünün korunması veya yanlış manalara sebep olacak durmaları ortadan kaldırmak için ayetlerin uygun yerlerine ve sonlarına değişik anlamlara gelen durak işaretleri konulması uygun bulundu.

İşte bu  işaretlerden birisi de AYN işaretidir. Bu işaretin iki anlama geldiği ilgili yerlerde ifade edilmektedir. Onlardan birincisi, Ayn işaretinin namazlardaki rükûya işaret etmesidir ki, eğer Kur’an okuyan namazda olur da rükû etmek isterse, onun için uygun olan bu işaretin olduğu yerde rükû etmesidir. Çünkü bu işaret, ilgili kıssanın veya konunun  tamamlandığının işaretidir. İkinci anlamı ise, iki AYN arasının bir “aşır” olduğunu gösterir. Namaz dışındaki Kur’an kıraatinde de  tercih edilmesi gereken, bu Ayn işaretlerinde kıraatin bitirilmesidir.

Yukardaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, AYN durakları gerek namaz içinde gerek namaz dışında Kur’an okunduğu zaman bir kıssanın veya konunun bittiğini okuyana haber vermekte, böylece okuyan ve dinleyenler ne okuduklarını ve ne dinlediklerini anlamış olmaktadırlar. Bu incelikten haberdar olmayan hafızlar veya normal okuyucular –bilenleri tenzih ederiz- çoğu zaman sayfa başından başlarlar ve sayfa sonunda bitirirler. Halbuki anlamlar ve kıssalar sayfa başında başlayıp sayfa sonunda değil AYN durağında başlayıp yine bir sonraki AYN durağında biter.

Kur’an’ı bu gözle, yani mananın bir AYN durağında başlayıp diğer AYN durağında bittiğini düşünerek okursak, daha önceki okuduğumuz aynı ayetlerden yeni anlamlar anladığımızın farkına varacağız. Böylece Kur’an okuyuşlarımızdan ayrı bir zevk alacağız. Çünkü Kur’an’ı yeniden anlayacağız.

Bir çok insanın, özellikle Kur’an ile yeni tanışmış ve meal okumaya başlamış bir kişinin aklına gelen veya ilk başta anlayamadığı konu, Kur’an’ın ayet ve surelerinin konudan konuya geçtiği, dolayısyla da anlamak zorluğu olduğu  konusu olmaktadır.

Yukarda bahsedilen AYN konseptinde okumaya başlasak bir, bazen iki AYN durağı arasında yer alan ayetlerde de farklı konulardan bahsediliyor gibi bir durum oluşuyor. Bunu nasıl izah edersiniz diye bir soru sorulursa, işte zaten bizim bu makaleyi yazma sebebimizde bu soruya cevap vermektir.

Kur’an-ı Kerim’de 556 tane AYN durağı vardır. Bu sayıya, küçük sureler de dahil edilmiş ve onlar da birer AYN olarak sayılmıştır.

Konunun anlaşılması açısından bir örnek verelim. Bakara Suresi 153163. ayetlerin yer aldığı AYN durağındaki mesaja bakalım.

Burada iman edenlere SABIR ve NAMAZ ile yardım istemeleri emredilir. Daha sonra sabrın en çok gösterilmesi gereken yerler sayılır: Savaş, korku, açlık, mal ve canlardan eksiltme. Ve sabredenlere müjde verildikten sonra AYN durağı bitmeden konu sanki değişmiş gibi SAFA ve MERVE’den bahseden 158. ayet gelir. Halbuki aslında konu değişmemiştir. Çünkü AYN durakları konunun bütünlüğü için konur. Öyleyse buradaki konu bütünlüğü nasıl sağlanıyor?

Tekrar hatırlarsak, bölüm sabır ve salat ile yardım istenmesinin emri ile başladı. Tarihte bu yardımı isteyenlerin başında da Hacer validemiz gelmektedir. Allah Teala burada Safa ve Merve’yi zikrederek sabredenlere Allah’ın nasıl yardım ettiğine örnek veriyor. Bu sabrın sonunda verilen mükafat aynı zamanda bizim hac ibadetimizin bir parçası oluyor. Dolayısıyla konu bütünlüğü bozulmuyor.

Kur’an’ın muhteviyatı/içine aldığı konular hakkında yazılan kitaplarda konu, 3 ile 100 arasında başlıklara ayrılmış.

Tek kelime ile ifade edecek olursak  “birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirilen” (39/23) Kur’ân’ın temel konusu TEVHÄ°D‘dir.  Bu cevabı üç kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları: Tevhid, Risalet ve Ahiret. Bu cevabı 7 kelime ile verirsek, Kur’ân’ın temel konuları “seb’u’l-mesânî=tekrarlanan yedi” (15/87) olarak:

1.   Allah (Tevhid) x Sahte Tanrılar (Şirk)

2.   Peygamberler x Sahte Otoriteler

3.   Vahiy (Kitaplar) x Atalar Dini, Bozulmuş Dinler

4.   İnananlar x İnanmayanlar

5.   İtaat x İsyan

6.   Yardım x Ceza (Dünyada)

7.   Cennet x Cehennem (Ahirette)

Bu gözle Kur’an yeniden okunursa, her sayfada bunların hepsinden veya bir kaçından bahsedildiği görülecektir.

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim’in Anlatımıyla Yahudiler

Kur’an-ı Kerim’de, en çok bahsi geçen topluluk yahudidir. Çünkü o sinsi ve tehlikelidir. Dolayısıyla insanlığın bu tehlikeden haberdar edilmesi gerekmektedir. Özellikle de Kur’an hep onların olumsuzluklarını anlatır. Ä°sterseniz açın bir Kur’an fihristi ve yahudilerin vasıflarına bir göz atın. Daha sonra da zaman buldukça konularla ilgili ayetleri inceleyin.

Ä°ÅŸte size Kur’an-ı Kerim’den, Yahudilerin özellikleriyle ilgili bazı bilgiler:1. Genel özellikleri:

a.Cimridirler:”Onlar cimrilik eder, insanlara da cimriliÄŸi önerir ve Allah’ın kendilerine lütfundan vermiÅŸ olduÄŸunu gizlerler.” (Nisa, 4/37) “Yoksa onların mülkten bir payları mı var? Öyle olsaydı insanlara bir çekirdek zerresi bile vermezlerdi.” (Nisa, 4/53)

b.Yeryüzünde fesat çıkarırlar: “Onlar ayrıca yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çabalarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide, 5/64)

c.Korkaktırlar: Ãœstelik Allah’tan gereÄŸi gibi sakınmadıkları halde insanlardan çok korkarlar: “Onların kalplerinde sizin saldığınız korku Allah’ınkinden daha ÅŸiddetlidir. Bu onların anlamayan bir topluluk olmalarından dolayıdır. Onlar sizinle toplu halde ancak müstahkem ÅŸehirlerde veya surların arkasından çarpışabilirler. Kendi aralarındaki çekiÅŸmeleri ise pek ÅŸiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.” (HaÅŸr, 59/13-14) (Dikkat edilirse burada mü’minler karşısındaki zayıflıkları ve korkaklıkları özellikle vurgulanmaktadır.)

d.Cennetin yalnızca kendilerine ait olduÄŸu iddiasındadırlar: “Onlar: “Cennete ancak yahudi veya hıristiyan olan girebilecektir” dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: “EÄŸer doÄŸru söylüyorsanız delilinizi ortaya koyun.” (Bakara, 2/111)

e.Hayata düşkündürler: “Onları insanların hayata en düşkünü göreceksin. Allah’a ortak koÅŸanlardan bile daha tutkundurlar. Her biri bin yıl yaÅŸatılmayı arzular. Oysa uzun süre yaÅŸatılması onu azaptan uzaklaÅŸtırmayacaktır. Allah onların yaptıklarını görmektedir.” (Bakara, 2/96)

f.Sihir yoluna sapmışlardır: “Onlar, o iki melekten bir adamla karısının arasını açmada yararlanacakları ÅŸeyleri öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadan kimseye bir zarar dokunduramazlardı. Onlar aslında kendilerine zarar verecek ve bir yarar saÄŸlamayacak ÅŸeyleri öğreniyorlardı. Onu (sihri) satın alanların bundan dolayı ahirette bir nasib elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Nefislerini karşılığında sattıkları ÅŸey ne kötüdür! KeÅŸke bilselerdi!” (Bakara, 2/102)

g.Ä°nsanların mallarını haksız yere gaspeder ve faiz alırlar: “Yine yasaklandıkları halde faiz almalarından ve insanların mallarını haksız yere yemelerinden dolayı (böyle yaptık). İçlerinden inkarcılara acıklı bir azap hazırladık.” (Nisa 161) “Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin çoÄŸu insanların mallarını haksızlıkla yemekte ve Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanları acıklı bir azapla müjdele!” (Tevbe, 9/34) (BilindiÄŸi üzere yahudilerin bugün yeryüzünün en zengin tabakasını oluÅŸturmalarının baÅŸta gelen sebepleri, insanların mallarını hile yoluyla ellerinden almak için çeÅŸitli metodlar geliÅŸtirmek, tefecilik yapmak, dünya çapında mafya organizasyonları kurarak bu yolla çeÅŸitli ticari faaliyetlerden komisyon yani haraç almak ve faiz yemektir. Onların insanların mallarını haksız yere yemeleri konusunda ayrıca bkz. Ali Ä°mran, 3/75)

h.Allah’ın fakir, kendilerinin ise zengin oldukları iddiasındadırlar: “Şüphesiz Allah: “Allah fakirdir biz ise zenginiz” diyenlerin sözlerini duymuÅŸtur. Biz onların sözlerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacak ve: “AteÅŸin azabını tadın” diyeceÄŸiz.” (Ali Ä°mran, 3/181)

2.Din ve inanç konusundaki tutumları:

a.Allah’ın ayetlerini inkar ederler: “Onlar Allah’ın gazabını haketmiÅŸlerdir ve kendilerine miskinlik damgası da vurulmuÅŸtur. Onlar bunu Allah’ın ayetlerini inkar ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için hak ettiler.” (Ali Ä°mran, 3/112) “Onlar: “Allah bir insana herhangi bir ÅŸey indirmemiÅŸtir” derken Allah’ı hakkıyla deÄŸerlendiremediler.” (En’am, 6/91)

b. Kendilerinin Allah’ın oÄŸulları, dostları ve peygamberin torunları olduklarını söylerler: “Yahudiler ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oÄŸulları ve sevdikleriyiz” dediler.” (Maide, 5/18)

c. GeçmiÅŸte birçok kez dinlerinden dönmüş, Allah’ın kendilerine vahyettiÄŸi dinden çıkmışlardır: “Ä°man edip sonra inkar eden, sonra yeniden iman edip sonra tekrar inkar eden sonra da inkarlarını artıranlar var ya, Allah onları ne bağışlar, ne de doÄŸru yola yöneltir.” (Nisa, 4/137)

d. Allah’ı cimrilikle itham ederler: “Yahudiler “Allah’ın eli baÄŸlıdır” dediler. Kendi elleri baÄŸlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler!” (Maide, 5/64)

e.Münafıktırlar: “Onlar iman edenlerle karşılaÅŸtıklarında “biz de iman ettik” derler. Ama birbirleriyle baÅŸbaÅŸa kaldıklarında, “Allah’ın size açmış olduÄŸu ÅŸeylerden, bunları Rabbinizin katında size karşı bir belge olarak göstersinler diye mi söz ediyorsunuz! Aklınızı kullanmıyor musunuz!” diye konuÅŸurlar.” (Bakara, 2/76)

f.Cebrail (a.s.)’a düşmandırlar. “De ki: “Kim Cibril’e düşman olursa, (bilsin ki) o bunu (Kur’an’ı) Allah’ın izniyle, daha önce gelmiÅŸ olanları doÄŸrulayıcı, iman edenler için de bir hidayet rehberi ve müjde olarak senin kalbine indirdi.” (Bakara, 2/97)

g.Allah’a çocuk isnadında bulunmuÅŸlardır: “Allah oÄŸul edindi” dediler. O bundan yücedir.” (Bakara, 2/116)

Bütün bu özelliklerinin yanısıra, hakikatten sürekli yüz çevirme, kendilerine vahyedilmiÅŸ olan Tevrat’a bile uymama, Allah’ı bırakıp kendi bilginlerini ve ruhbanlarını rab edinme, sırf hasetlerinden ve mevki hırslarından dolayı Kur’an’ı inkar etme gibi özellikleri de bizzat Kur’an-ı Kerim’de tescil edilmiÅŸtir. Yine Kur’an-ı Kerim’de bildirildiÄŸine göre onlar Tevrat’ı tahrif ederek iÅŸlerine gelmeyen ÅŸeyleri çıkarmış ve iÅŸlerine gelen bazı eklemelerde bulunmuÅŸlardır. Allah’ın kendilerine verdiÄŸi nimetlere karşı nankörlük ederek taÅŸkınlıkta bulunmuÅŸ ve aşırı gitmiÅŸlerdir. Onların en önemli özelliklerinden biri de anlaÅŸmalarına baÄŸlı kalmamalarıdır. Bu konuda ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bunlar kendileriyle antlaÅŸma yaptığın (ÅŸu) kimselerdir ki her keresinde antlaÅŸmalarını bozarlar, hiç sakınmazlar.” (Enfal, 8/56)

 Onların Kur’an-ı Kerim’de zikredilen özelliklerinin tamamı bu kadar deÄŸildir tabii ki. Ancak burada sayılan özellikleri onların gerçek kimlikleri hakkında genel bir fikir vermektedir. Onların burada sayılan ve burada saymadığımız ancak Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bütün özelliklerinin üzerinde tafsilatlı bir ÅŸekilde durma imkanımız yok. Fakat Mescidi Aksa’yı tehdit eden giriÅŸimleri, ümmet açısından büyük sorunlara yolaçan faaliyetleri hakkında daha isabetli düşünebilmemiz için onların Kur’an-ı Kerim’de ortaya konan kimliklerini tanımamız gereklidir. Çünkü ümmetin kapanamayan bu yarası ÅŸimdi daha bir derinden kanamakta ve tüm mü’minlerin de yüreÄŸini daÄŸlamaktadır.

Ä°ÅŸin gerçeÄŸinde onların Ä°slam karşıtı faaliyetlerinin özü Kur’an-ı Kerim’in Tevbe suresinin 32. ayetinde şöylece dile getirilmektedir: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ama kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”

Ä°ÅŸte bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki yahudinin asıl amacı, bu dini ortadan kaldırmaktır. Hal böyle olunca, Mescidi Aksa ve Hz. Ömer Camii de Kudüs’te Ä°slam’ı dünyaya haykıran en önemli iki ibadethanedir. Bu mescidler var oldukça, gelecekteki nesiller için Ä°slam’ın mesajı hep taze ve canlı olarak devam edecektir. Siyonist yahudinin amacı ise bu mesajın sesini kesmektir. Hz. Süleyman mabediyle ilgili efsaneler bu amaç uÄŸrunda geliÅŸtirmiÅŸ oldukları idealleri için uydurdukları bir bahaneden ibarettir. Hatta bununla da kalmayıp ÅŸayet emellerini gerçekleÅŸtirirlerse Nil’den, Fırat’a belki Toroslar’a kadar bu ümmetin topraklarına (“vaadedilmiÅŸ topraklar” iddiasıyla) sahip olurlarsa buralarda Ä°slam’ın ÅŸiarı olan mescitleri de yıkıp yok etmekten kaçınmayacaklardır. Zira bugün Mescidi Aksa, yarın Eyüp Sultan, Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet…

Nasıl ki haçlılar bugün üzerinde Ä°spanya devletinin kurulduÄŸu Endülüs’ü ele geçirdiklerinde oradaki milyonlarca Müslümana soykırım uygulayıp, Ä°slam’ın alameti olan on binlerce camiyi, mescidi, medreseyi, kütüphaneyi ve çeÅŸmeyi yıkmışlarsa, bugün aynısı Filistin topraklarında uygulanmaktadır.

Hatta daha da yakına gelelim. Daha dün aynı haçlılar “Biz Avrupa’nın göbeÄŸinde Ä°slam’a müsaade etmeyiz” deyip Bosna’ya aynı vahÅŸeti sergilemediler mi? Ve hala yeni yeni toplu mezarlar ortaya çıkarılmıyor mu? Makedonya da aynı tehdit altında deÄŸil mi?

Ancak yahudiler bu emellerine ulaşacak mı? İşte bunu da ayetin devamından anlıyoruz ki; hayır tam aksine, her ne kadar yahudiler ve haçlılar istemese de Allah (c.c.) nurunu tamamlayacaktır. O zaman mazlum ve mustazaflar zalimlerden hesap soracaktır.

Fakat şunu da çok iyi bilmeliyiz ki, bu ilahi vaadler kimseyi gevşekliğe ve vurdumduymazlığa sürüklememelidir. Çünkü herkes izlediği tutumdan, takındığı tavırdan, görevini ne kadar yerine getirip getirmediğinden hesaba sorulacaktır.

Mescidi Aksa bugün Müslümanların üzerinde bir emanettir. Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamberine hıyanet etmeyin ve bile bile size emanet edilen ÅŸeylere hıyanet etmeyin.” (Enfal, 8/27) diye buyuruyor. Ä°man ÅŸuuru içinde olan her Müslümanın bu gerçeÄŸi anlaması ve üzerindeki emanetin önemini kavraması gerekir.

Hasan ZAHÄ°D

Kategoriler
Tüm Yazılar Türkçe

Kur’an-ı Kerim Kamuoyu Anketi

Zinde Sosyal Gelişim Derneği tarafından toplumun Kur’an-ı Kerim’le nasıl buluştuğu, okumasını nasıl öğrendiği, Kur’an-ı Kerim meali okuma oranı, mealin yeterince okumama nedenleri, meale sahip olma oranı gibi konularla ilgili alanında ilk defa bir kamuoyu anketi yaptırıldı. ANAR kamuoyu araştırma şirketine yaptırılan anket, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 92,6’sı dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu vurgularken, eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak, dindarlık eğilimlerinde azalma seyri olduğu saptandı.

● Deneklerin yüzde 82,2’si çocuklarının dindar bir insan olarak yetişmesini isterken ankete katılanların yüzde 74,6’sının ilk dini bilgilerini anne-babadan aldıkları tespit edildi. Modernleşme ve artan kentleşme süreçlerine rağmen ailenin, toplumun hala ana çekirdeğini oluşturduğu gözlendi.

● Dini konularda ilk başvurulan kişinin yüzde 30,8 oranı ile cami imamları olduğu görülmektedir. İHL’lerden dini eğitim aldığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 2,6 dır. Sosyo-ekonomik statü (SES) ve eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerin daha düşük oranda yerine getirilirken; zekat, sadaka ve fitre vermek gibi sosyal yardımlaşmaya yönelik bireysel görevlerin daha yüksek oranlarda yerine getirildiği tespit edildi.

● Beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilirken, kadınların erkeklerden daha düzenli namaz kıldıkları ortaya çıktı. Kadınların yüzde 54,7’si, erkeklerin yüzde 36,7’si beş vakit namaz kılmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça bu oranlarda düşüş gözlemlenmektedir. (1999 yılında TESEV tarafından yapılan “Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset” konulu araştırmasında da, namaz kılanların oranı yüzde 45,8 olarak tespit edilmiştir.)

● İnsanlar kişisel olarak bazı ibadetlerini yerine getirmese de kendini dindar olarak tanımlamakta ve dinin hayatında önemli bir role sahip olduğunu ifade etmektedirler. Yaşanan değişim ve buna eklenen küreselleşme dalgası karşısında toplumun ana gövdesinin, bu değişimlerden pek fazla etkilenmediği ve din konusunda duyarlı bir tutum içinde olduğu görülmektedir.

● Toplumun yüzde 79,3’ünün düzenli Ramazan orucu tuttuğu, yüzde 65.6’sının düzenli olarak Cuma namazına gittiği, yüzde 79,7’sinin düzenli olarak bayram namazına gittiği, yüzde 30,9’unun teravih namazını kıldığı, yüzde 6.1’inin hacca gittiği, yüzde 56.7’sinin zekat verdiği, yüzde 51.2’sinin kurban kestiği tespit edilmiş olup, yine eğitim düzeyi yükseldikçe oruç tutma oranının azaldığı, ancak yüksek lisans ve doktora yapanlarda hacca gidenlerin oranının yüzde 15.14 olduğu ortaya çıktı.

ANKETİN KUR’AN-I KERİM’LE İLGİLİ BÖLÜMÜ

ANAR araştırmasının esas konusu olan Kur’an’ın Anlamıyla Buluşma konusunda ise

● Araştırmaya katılanların yüzde 94’ünün evinde Kur’an-ı Kerim bulunduğu, yüzde 78,3’ünde de Türkçe mealli Kur’an olduğu, sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Türkçe Kur’an sahip olma oranının da yükseldiği olduğu tespit edildi. Kur’an’a sahip olma oranının Sünnilerde yüzde 96, Alevilerde yüzde 71 olduğu ortaya çıktı.

● Kur’an’a sahip olma oranı yüzde 94 iken, Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı yüzde 33’tür. Eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik statü (SES) yükseldikçe Kur’an’ı Arapça metninden okuma oranı daha da düşmektedir.

● Kur’an’ı Kerim’i okuyanların yüzde 72,9’u Arapçasını çocukluk çağı olan 5-14 yaş arasında öğrenmektedir.

● “Kur’an’ı Kerim’i cami hocasından öğrendim” diyenlerin oranının yüzde 41 olarak tespit edilmesi, toplumsal hayat ile cami arasında ciddi bir bağın olduğu ortaya koydu.

● Kadınların yüzde 74’ünün, erkeklerin yüzde 65,2’sinin düzenli Kur’an okuduğu, yaş ilerledikçe Kur’an’ı hatmetme oranının yükseldiği, (SES)’in artmasıyla Kur’an’ın düzenli okuma oranının düştüğü, ancak meal okuma oranının arttığı, ayrıca insanların Kur’an-ı Kerim’i Arapçası’ndan okumanın mealini okumaktan daha çok sevap olduğuna inandıkları gözlemlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 70’e yakını kısmen de olsa Kur’an meali okuduklarını, meal okumama nedeni olarak da zaman sıkıntısını (yüzde 20,2), okuma-yazma bilmeme (yüzde 15,6), Türkçe meal sahibi olmama (yüzde 5,1) olarak ifade edildi. Toplumun % 5’inde Kur’an meali olmadığı belirlendi.

● Araştırmaya katılanların yüzde 24’ü Türkçe mealin tamamını okuduğu, yüzde 76’ sının da okumadığı tespit edildi. Meal okuyanların yüzde 67’si Kur’an’ı daha iyi anlamak için meal okuduğunu vurguladı.

● Araştırmada sorulan “Kur’an’ı Kerim mealini ne zaman okursunuz?” sorusuna yüzde 52,8’i fırsat buldukça, yüzde 25’i çok seyrek okurum, yüzde 17,9’u mübarek gecelerde derken, sadece yüzde 4,9’u düzenli olarak okuduğunu ifade etti. Bu durumda, Türkiye’de Kur’an’ı Kerim mealini devamlı ve düzenli okuyan yaklaşık yüzde 5’lik bir kesim olduğu bulgusu tespit edildi.

● Araştırmada insanların Kur’an’da belirtilen konulara karşı saygılı bir tutum sergiledikleri, kadınların bu konuda daha hassas davrandıkları, yaşın yükselmesine bağlı olarak dindarlık eğiliminin arttığı, insanların Kur’an okumadan da iyi bir Müslüman olunacağı yönünde bir algılamaya sahip oldukları gözlemlenirken, “Kur’an hükümleri, günümüzde sosyal hayatımıza uygulanacak yapıda değildir” önermesine katılmayanların oranı ise yüzde 62’dir.

● Araştırma bulguları sonucunda, insanların bir yandan kendilerinin dindar olduklarını, dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu ifade ederlerken, diğer yandan ibadetleri yerine getirme, Kur’an’ı ya da Türkçe mealinden okuma konusunda, aynı pratiğe sahip olmadıkları tespit edildi.

ARAÅžTIRMAYLA Ä°LGÄ°LÄ° NOT:

Kuran’ın Anlamıyla Buluşmak konulu kamuoyu araştırması, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından oluşturulan istatistiki bölge birimleri sınıflandırılmasında (İBBS) esas alınan 12 ilde 2.224 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Araştırma, 18 yaş ve üzeri yaş grupları arasında Türkiye’deki nüfusun cinsiyet oranını yansıtacak şekilde yapıldı. Araştırmaya katılan deneklerin;

Eğitim Düzeyi: Yüzde 10 Üniversite, yüzde 26 Lise, yüzde 15 Ortaokul, yüzde 37 İlkokul,
Gelir Düzeyi: Yüzde 43,5 ile büyük çoğunluğu 500 YTL – 1000 YTL arası,

İnanç Grubu: Yüzde 82,4 ü Sünni, yüzde 4,9 u Alevi, 12,7 diğer…

Kamuoyu anketinin tamamına ulaşmak için tıklayınız.